30 Mayıs 2008 Cuma

TURNUVA HAVASI



Euro 2008 havasına girelim artık. Ben yukarıdaki şapkayla olaya resmen start verdim. Tabi şapkaya bakmayın Hollanda-Türkiye finalde karşılaşırsa tutacağım takım belli. Ama burası da yaşadığımız ülke sonuçta onu da destekliyoruz.

Şunu unutmayalım. Kazım, Emre, Ahmet, Mehmet, Necati şu bu. Bu takım kim oynarsa oynasın, bizim takımımız. Fatih Terim'in, Hasan Doğan'ın, Abdullah Gül'ün, Nihat'ın, Emre'nin, Ersun Yanal'ın ya da diğerlerinin değil. Bizim takımımız. Kadroya alınmasına lanet yağdırdığımız adamlar gol atınca sevinmeyecek miyiz? Zirveye çıkarsak arabalarla meydanlara akıp bayraklarımızı sallamayacak mıyız? Attığımız her golde kim atarsa atsın, teknik direktörü kim olursa olsun o "Türkiye" adına 1 gol sayılmayacak mı? O zaman boşverelim bu senin takımın, onun takımı, eksik takım, kötü oynayan takım, umut vermeyen takım laflarını. 1990 DünyaKupası'nda çeyrek final oynayıp son şampiyon Arjantin'i deviren Kamerun bizden daha mı "takım"dı. Ama arkasında koskoca bir Afrika halkı vardı. Koskoca bir Kamerun halkı. Çünkü Milla gol attığında biz Kamerun diye bir ülkenin varlığını bir kez daha hatırlıyorduk. Burada da böyle olacak. Kötü mü oynuyoruz? Evet, eleştirilecek yanımız var mı? Bir sürü. Ama bu takım bizim, başka takım yok. Bu var elimizde, bununla oynayıp bununla sevineceğiz. Değerini bilelim.

Herkese iyi tatiller.

AVRUPA ŞAMPİYONALARININ EFSANE 10 TAKIMI



ESPN bugüne kadar Avrupa Şampiyonaları'nda mücadele eden en iyi 10 takımı yayınlamış. Bana göre listede şampiyon olamasa da 1988'in Sovyetler Birliği'nin de kesinlikle olması gerekirdi. Sıralama iyiden kötüye değil onu belirtelim.

1-Hollanda 1988: Marco Van Basten, Ruud Gullit, Frank Rijkaard..Başka söze gerek yok
zaten. 

2-Sovyetler Birliği 1960: Kalede Lev Yashin.....Nokta.

3-Fransa 1984: Michel Platini'nin göbek bağlamadığı, Jean Tigana'nın lolipop yemediği yıllar

4-Danimarka 1992: Meşhur sahilde deniz topu ve deve güreşi oynarken bir anda kupayı kaldıran takım. Peter Schmeichel deve güreşinde de aynı oranda başarılıdır ondan eminim.

5-İngiltere 1996: Evet takım şampiyon olamadı ama hem Pearce, hem Gascoigne hem de ileride Sheringham-Shearer ikilisini görebileceğiniz bir kadroyu her zaman bulamazsınız.

6-Almanya 1972: Maier kalede, Kaiser geride, Breitner ortada, Müller ileride. Bu tek çizgilik hattın üzerine Kazım Karabekir mahallesi takımını yerleştirsen yine şampiyon olurdu, zaten onlar da bu turnuvadan 2 yıl sonra Dünya Kupası'nı kaldırdılar.



7-Çekoslovakya 1976: Antonin Panenka'nın penaltısı. Bu şampiyonluğun tek bir vuruşa sığdırılmış özeti budur.

8-İtalya 1968: Altın çocuk Riva'nın ekibi, 2 yıl sonra Meksika'daki finalde karşılarında tarihin en iyi 2-3 kadrosundan birisi olmasa belki dünyanın da zirvesine çıkacaklardı.

9-İspanya 1964: 44 yıl oldu. İspanya bu kadroyu arıyor. Üstelik bakıldığında zaman zaman bu kadrodan çok daha şöhretli oyuncularla turnuvalara gelmelerine rağmen.



10-Fransa 2000: 1998 Dünya Şampiyonu kadronun son eseri. Sonradan oyuna giren Wiltord finalde 1-0 mağlupken maçı uzatmaya götürür, sonradan oyuna giren Pires ortalar, sonradan oyuna giren Trezeguet Toldo'nun kalesinin tepesine çakar. Bu kadronun da özeti Roger Lemerre'in hamleleridir.

JERRY MAGUIRE



Kaliteli romantik komedi tavsiyelerini bu filmle bitirelim, daha ileri gitmeyelim, blog pembe temalı olacak yakında. Tom Cruise'a şu ünlü scientology gülüşünü suratına yerleştirdiğinden beri ve her beraber olduğu kadını da buna alet etmesinden beri takmış durumdayım. Nicole Kidman kendini zor kurtardı bu illetten sonra da çıkıp Scientology'nin mantıksızlığa ile ilgili bir takım açıklamalar yaptı. Şimdi son kurban Katie Holmes bakalım o kendini ne zaman sıyıracak.

Bütün bunlara rağmen Tom Cruise'un bana göre en iyi işinin (Doğum Günü 4 Temmuz, Azınlık Raporu, A Few Good Men dahil) Jerry Maguire olduğunu düşünürüm. O film ilginç şekilde bütün oyuncuların kariyerinin en iyifilmidir. Renée Zellweger Bridget Jones serileri yüzünden kilo alıp vererek vücudunu bozmadığı zamanlar en güzel halindeydi, Cuba Gooding Jr. zaten bu filmden sonra doğru dürüst bir rol kapamadı (zaten buradaki rolü ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarını almıştır). Filmi güzel yapan küçük oyuncu Jonathan Lipnicki'nin de dahil olduğu oyunculuk gücü, aşk üzerine söylenen enfes diyaloglar ( özellikle Cruise'un filmdeki akıl hocası profesörün verdikleri) ve Cruise'un bir spor menajerini canlandırmasından mütevellit hakim olan spor teması ve tabi Bruce Springsteen'in enfes şarkısı "Secret Garden". Tabi yönetmen Cameron Crowe'un da hakkını vermek lazım. 

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-6



Dünya tarihinin kaydedilen ilk şike teklifi 1900 yılında gerçekleşmiştir. Bu tarihte 2. lige düşmemek için son hafta mücadelesinde Nottingham Forest'i mutlak mağlup etmek zorunda olan Burnley'in kalecisi Jack Hillman rakip takıma mağlup olmaları karşılığı 2 pound teklif etmiş (şimdinin değeriyle 144 pound), ancak devre arasında 2-0 mağlubiyetle soyunma odalarına gitmeleri sonucu bu teklifi 5 pounda çıkarmıştır (şimdinin değeriyle  pound). Ancak Forest'li oyuncular ikinci yarıda da 2 gol atıp maçı 4-0 kazanmış ve Burnley'i 2. lige yollamıştır.  

Seyir defteri

ÇEKİRGE DE YOL ALDI



Avram Grant'tan sonra ikinci adam Henk Ten Cate da Chelsea'den ayrıldı. Aslında hafta için gelecek sezon da burada kalmak istiyorum demişti ama kulüpten yapılan açıklamada Hollandalı'nın ayrıldığı belirtildi. Kuru bir de teşekkür yayınlamış resmi site. Komplo teorisi gibi gelecek ama bu karar bana göre çok önce alınmıştı ancak Hiddink'in vereceği cevap beklendi ve Hollandalı çarşamba günü 2010'a kadar Rusya'da kalacağını ısrarla açıklayınca Ten Cate'ya da kapı gösterildi. Tabi Frank Rijkaard Chelsea'nin yolunu tutarsa "yahu 2 sene boyunca şampiyonlukta sağ kolum olan adamı niye gönderdiniz" demez mi o da ayrı bir konu.  Bu iki adamın nereye geçeceğini merakla bekliyorum. Avram Grant'ın bir süre teknik direktörlüğe dönmesini beklemiyorum. Hollanda'nın 3 büyüğünün kulübeleri çoktan doldu.  Steve McClaren ile yakın temasta olan Twente Ten Cate'yı onun yanına koyabilir ya da tek başına göreve getirebilir. Onun dışında tabi ikisi de futbol yorumculuğuna kayabilirler. Gerçi Avram'ın suratını televizyonda görenin program dinleyesi kalmaz ama...

Bu arada belirteyim Henk Ten Cate'nın soyadı "ten keyt" şeklinde değil "ten katı" şeklinde okunuyor.

ÇÜRÜK PORTAKAL



Dün Hollanda ve Danimarka son hazırlık maçında karşı karşıya geldiler. Van Nistelrooy sahada tek forvet, kenarda ısınanlara bakıyorsunuz, Huntelaar, Kuijt, Hesselink, Babel....Tribünde de Van Persie oturuyor. Arka bölgeye bakıyorsunuz Heitinga, Ooijer, Mathijsen, Bouma duruyor, yedekleri Afellay, De Cler, Melchiot. Hollanda'nın sorunu bu işte. Bu sorunu da çözecek gibi durmuyorlar. Yılllardır Hollanda Ligi'nin karakteri bu sefer takıma (Hollanda Ligi'nden gelen oyuncular azınlıkta olmasına rağmen) çökmüş durumda. Sahayı tam ortadan ikiye bölün. İki ayrı sahada maç oynansa, Forvet tarafı 15-0 kazanırken defans tarafı 21-0 kaybeder büyük bir ihtimal. Çok iyi bir forvet hattı ve çok kötü bir defans hatları var. Van Der Sar'ın maç boyunca defans hattına bağırmaktan sesi kısıldı. Üstelik bu defans hattını meşgul eden adam 30 yaşını geçmiş John Dahl Tomasson'du. Ribery, Mutu, Henry, Toni gibi isimlerin o defansı ne hale getireceğini tahmin edersiniz.

Van Basten hücum zenginliği fazla takımı haklı olarak tek ileri uç adamı ile oynatıyor. Kenardan Robben, Sneijder, ortadan da Van Der Vaart, Engelaar desteğiyle. Babel Robben'in yedeği olacak, Kuijt da Sneijder'ın. Ama problem orta sahanın savunma gücünün Engelaar'ın üzerine binmiş olması. Makelele'li Fransa ve Gattuso Pirlo'lu İtalya o bölgede Hollanda'yı imha edecektir. Dünkü maçı da izledikten sonra Hollanda'nın gruptan çıkması büyük bir sürpriz olur diye düşünüyorum. Tekrarlıyorum "made in Real Madrid (Sneijder orta, Nistelrooy kafa)" gollerine çok ihtiyaçları olacak, hoş duran topları Van der Vaart kullanıyor.

29 Mayıs 2008 Perşembe

EZELİ REKABET-15




Münir Özkul (limon) vs. Adile Naşit (sirke)




Filmin Türk sinemasını bırakın Dünya sinemasına altın harflerle yazılmış sahnesiyle bitirelim. Bu sahnede söz konusu jiletle traş olmuş ünlülerin isimlerini kim bir araya getirmiştir yıllardır merak ederim. "En iyi cilet budur, dünyanın bütün meşhurları bununla traş oluyor… İngiltere kralı, rahmetli başkan Kenedieee, taçsız kral Peleea, Bakenbauver, Kaleci Mayer, Nadya Komanaci, Biricit Bardo, Fenerbahçe'li Cemil… hepsi şöhretlerini bu bıçağa borçludurlar!".....Neşeli Günler aynen Geleceğe Dönüş, Esaretin Bedeli, Amelie gibi neresinde rastlasanız sonuna kadar oturup izlediğiniz bıkılmayan filmlerdendir. 

Evet kesinlikle  en iyi jilet budur.


Ezeli rekabet

ŞAMPİYON OLAMAMIŞ 10 YILDIZ



Hep dış ülkelerle ilgili top 10'lar yapıyoruz. İçeriye bakalım dedim biraz. Türkiye 1. Futbol Ligi'nde top koşturmuş, iz bırakan ama şampiyonluk kupasını hiç görememiş oyuncuların bir listesi. Aşağıda da göreceksiniz ilk 2 sıranın sonraki kariyerlerinde geldikleri yer ilginç. Bu arada listeye girmeyi kılpayı kaçıran (tabi bu onlar için pozitif bir durum) isimler var. Örneğin OgünTemizkanoğlu ve Abdullah Ercan kariyerlerine Fenerbahçe'de devam etmeselerdi, Trabzon'un serisinin parçası olabilirlerdi. Serkan Aykut ise burada yok ama sadece 16 yıllık kariyerinin Samsun'dan uzakta geçirdiği 2 yılında Lucescu'nun Galatasarayı ile 1 kez şampiyonluk yaşaması sebebiyle.

10-Pascal Nouma: Aslında elini şortunun içine sokmayıp sezon sonunu beklese Fransa'da doğup Beşiktaş'lı olan bu "deli" adam bir de bu özelliklerine şampiyon unvanını ekleyebilirdi. Bize göre Serdar Bilgili yönetiminin onu aforoz etmesi çok ağır bir karar olsa da Pascal takımdan uzaklaştırıldı. O yıldan beri Beşiktaş şampiyonluk göremiyor.



9-Viorel Moldovan: Romen futbolcu bu listede yer alıyorsa bunun sebebi Karpatlar'dan gelen hemşerisidir. Gheorghe Hagi'nin yönettiği takım 1996-2000 arası şampiyon olurken vatandaşı Moldovan attığı gollere rağmen Fenerbahçe ile şampiyonluk veya Türkiye Kupası kaldıramadan Fransa'nın Nantes takımının yolunu tuttu.

8-Ünal Karaman: Aşağıdaki esmer çocuk işte. Hami'nin kaderi neyse onunki de aynı. Ama Malatyaspor'un Carlos Roberto Gallo, Aleixo de Assis Eder, Bernardino Serginho'lu kadrosuyla 1987-88 yılında elde ettiği üçüncülükte oynadığı rolden sonra gelen kariyeri ona hiçbir zaman şampiyonluk getirmedi.

7-Roman Kosecki: Bakkalın sepetinden gazeteyi aldığımdaki Fotospor manşetini dün gibi hatırlarım. "Kosecki 7,5 milyara Galatasaray'da". Breh breh. 7,5 milyar. Transfer yarışında dedikoduya göre Fenerbahçe'ye çalım atılarak Ali Sami Yen'e getirilen Polonyalı fırtına Gordon Milne'in kontrol manyağı sistemine yenik düştü. 2 sezon sonra da Osasuna'nın yolunu tuttu. Kosecki Türkiye'ye geldikten sonra oynadığı ilk maç karlar altındaki bir Boluspor deplasmanı idi, ilk golü ise formayı giydikten çok çok sonra geldi.

6-Şota Arveladze: İşte bir kere daha futbolun adaletinin olmadığı bir durum. Toplamda 4 yıl oynadı Şota Trabzonspor'da. Tarık Hodzic ve Alex De Souza ile birlikte Türkiye 1. futbol Ligi'nde gol kralı olan 3 yabancıdan birisi. Trabzonspor tarihinin de muhtemelen en sevilen yabancı futbolcusu. Ama İskoçya ve Hollanda'da kazandığı şampiyonluklardan Türkiye'de bir tane edinemedi.

5-Daniel Amokachi: Çok üst düzey bir oyuncuydu Amokachi. Boğa gibi güçlü, aslında fiziğine göre süratli ve çevik, tam İnönü Stadı'nın çimlerine yakışan bir adamdı. 3 yıl oynadı o stadda, hiç şampiyonluk göremeden.



4-Hami Mandıralı: Bilmiyorum böyle bir inceleme yapılmış mıdır ama Hami frikik atışlarında dünya futbol tarihinin en çok gerilen futbolcusudur herhalde. Rakip alanın ortasındaki frikik için santra yuvarlağına kadar gerildiğini rahatlıkla hatırlarım. Sonra da Marty Mc Fly'ın De De Lorean'ı gibi sanki 80 kim hıza ulaşana kadar havalanarak gelir ve vurur. Sonrası malum. Ama şampiyonluk. Sıfır. Futbolun adaleti yok dedik.

3-Fethi Heper: Çengel Fethi, Eskişehirpor'un tarihi değiştirmenin kıyısından döndüğü 3 yıl boyunca ikincilikle yetinen takımın en önemli oyuncusu ve 2 sezon gol kralıydı. Şimdinin Profesör Fethi Heper'i buna rağmen hiç bir zaman şampiyonluk kupasını kaldıramadı.



2-Mustafa Denizli: "Mustafa Denizli yüzbaşı yap bizi". Bence Denizli'ye çok büyük misyon ekleyen bir slogandır bu. Zira "Sarı" futbolculuk kariyerinde onbaşı bile olamamıştır. Zaten bunda kariyerinin 17 yılını Altay'da geçirmesinin etkisi büyüktür. O da futbolculuk kariyerindeki şampiyonluk hasretini teknik direktörlüğünde telafi edenlerden.

1-Fatih Terim: Ne denilebilir ki? Mustafa Denizli'yi de saydık. Türk futbol tarihinin en başarılı 2 teknik adamının futbolculuklarında şampiyonluk yaşamamaları ne kadar ilginç değil mi? Terim 16 yıllık futbol kariyerinde en fazla Türkiye Kupası'nı kaldırabilmiştir. Şanssızlığı Galatasaray taraftarlarının 14 yıllık hasretiyle özdeşleşmiş bir kariyere sahip olmasıdır.

BUNUN NERESİ AZİZ?



FC Twente'nin Şampiyonlar Ligi vizesi aldığıyla ilgili yazımızda 4 yılı içeren istikrar ve mali planın nasıl bir başarıyı getirdiğine dokundurmuştuk. Gelen haberler başkan Munsterman'ın yanlış yola saptığını gösterir gibi. Engelaar'ın Schalke'ye transferi oldukça normal. Twente mucizesini yaratan teknik adam Fred Rutten yılın koçu seçilip Gelsenkirchen'in yolunu tutunca Engelaar da hocasının izini takip etti tabi. Rutten sadece Engelaar'la durmayacak gibi. Eredivisie'nin önemli yetenekleri Luis Suarez (ki milli takımımızla oynanan son hazırlık maçında Uruguay'ın en etkili ismiydi), Michael BradleyMiralem Sulejmani'ye ilaveten Adrian Mutu ve Hırvat Ligi'nin gol kralı Nikola Kalinic de listede.

Peki geride bıraktığı Twente ne yapıyor. Olabilecek en kötü seçeneğin peşinde koşuyorlar. İngiltere'yi 2008 Avrupa Şampiyonası'ndan eden adam şemsiyeli katil Steve McClaren büyük bir ihtimalle Twente'nin başına geçecek. Dün kulüp binasında başkan Munsterman'la bir araya geldi McClaren. 1-2 gün içinde bu iş kesinleşir. Yalnız "azizler geliyor (the saints are coming)" şarkısına gönderme yaptıktan sonra McClaren'ı görev başına getirmenin de mantığını çözmüş değilim. Twente'nin son birkaç yıldır yaptığı ilk falso hamle. Gerisi gelmez umarım.  

ENNIO MORRICONE


Ennio Morricone bu işi nasıl yapıyor anlamış değilim. Morricone mi yaptığı müziklerle western filmlerinin havasını tek başına değiştirmiştir, yoksa Sergio Leone öncesi western filmleri mi Morricone'nin müziğini etkilemiştir bilemiyorum. Tek bildiğim onsuz Dolar Üçlemesinin (A Fistful Of Dollars, For A Few Dollars More, The Good The Bad and The Ugly) ya da Once Upon A Time In West'in asla şu anda yaptığı etkiyi yaratamayacağı. Aslında "Once Upon A Time in America", "Nuovo cinema Paradiso", "The Untouchables", "The Mission", "My Name Is Nobody" gibi filmlere yaptığı müzikleri de bir kenara koymak gerekiyor ama saymaya başlasak ustanın 500'e yakın filme yaptığı soundtrackleri sayamayız. Benim için en nadide eserleri de Western sineması döneminde çıkarttığı işlerdir ki özellikle İyi, Kötü Çirkin'deki mezarlık sahnesinde çalan "Ecstacy Of Gold" hem onun en iyi melodisidir hem de o sahne, sinema tarihinin sayılı efsane sahnelerindendir.

80 yaşına girdi Roma'lı usta bu yıl. O kadar çok eseri var ki her ne kadar bir müzisyeni tüm eserleriyle kavramanın en iyisi olacağını düşünsem de bir best of edinmek en iyisi. 20 şarkılık "Very Best of Ennio Morricone" bu iş için biçilmiş kaftan. Yalnız o albümde "Ecstacy Of Gold" yok onu da buradan verelim. Belirtelim Morricone 50 yıla yakın müzik kariyerinde Oscar jürisi tarafından sadece Onur Oscarı ile ödüllendirilmiştir ve herhangi bir film için yaptığı müzik ödül kazanamamıştır. Nasıl ki Kubrick'in bugüne kadar aldığı tek Oscar'ın 2001 Space Odyssey'deki En İyi Görsel Efekt Oscar'ı olması akademinin ne kadar saçma sapan bir organizasyon olduğunun kanıtıysa Morricone'nin durumu da aynı yönde bir başka güçlü kanıttır.

KAZIM KAZIM KAZIM KAZIM



Arkamıza 70 milyondan sonra bir 50 milyon daha aldık. Hadi hayırlısı. Yalnız İngilizler Chelsea-Fenerbahçe eşleşmesinde en tehlikeli adam olarak gördükleri, Avrupa Şampiyonası'nda İngiltere'yi bir nevi temsil edeceğini düşündükleri Colin-Kazım'ın Türkiye'de istenmeyen adam olduğunu pek bilmiyorlar. Zira İngiliz gazetelerinde milli takım hakkında çıkan haberlere gelen soruların hemen hepsi Tugay, Tuncay ve Kazım'ın milli takımda yeralıp yeralmayacağı yönünde.

ŞİŞEDE DURDUĞU GİBİ

EUROPASS



Her turnuva öncesi organizasyonun resmi topuyla ilgili bir kaç tartışma çıkar, bu seferki İtalya tarafından geldi, Livorno kalecisi Marco Amelia'ya göre yeni turnuva topu Europass eski örneklerine göre daha ağır ve havada giderken yön değiştirebiliyor, dolayısıyla İtalyan kaleci topu tutmak yerine yumruklamanın veya çelmenin daha yerinde bir seçim olacağını ileri sürmüş. Bu demektir ki diğer kaleciler de Amelia gibi düşünüyorsa kaleciden dönen topların takip edildiği goller görebiliriz. İtalya'nın 1 numaralı kalecisi Buffon da topun alışana kadar ufak problemler yaratacağını düşünüyor ama öyle de olsa bir problem yaşamayacağını düşünüyor. Bu ikiliye son katılan isim de Hollanda kalecisi Van Der Sar o da Europass'in daha öncekilere oranla karmaşık ve kaleciler için biraz daha zorlaştırılmış bir yapısı olduğunu ama çok büyük sorun teşkil etmeyeceğini söylüyor. Rüştü'nün bu tür topu elinden kaçırarak yedirdiği gollerle ilgili olumsuz bir ünü var. Umarım kalede olursa bu ününü artırmaz. Çünkü gelen haberler Europass'ın buna çok yatkın olduğu yönünde.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

VAN BASTEN'İN ASLANLARI



Bir alttaki yazıda tüm Hollanda marketleri kendisini turnuvaya hazırlıyor dedik (e tabi onlar için de ticari bir kaynak bu), Blokker marketler zinciri ise tamamen kendisini buna vermiş durumda. Sitesine giriyorsunuz, EURO 2008, dükkanına giriyorsunuz turuncu. Bu da en son ürünleri. Açılır kapanır aslan ağzı t-shirt.



Bu t-shirt'ün İskoçların veya İrlandalıların eline geçeceğini düşünmek bile istemiyorum. Üst tarafı açınca alttan görünen kumaşı keser atarlar, biz de bir miktar göğüs görürüz. 

PORTAKALA BOYANMAYA BAŞLADIK



Van Basten'in kadrodan çıkaracağı isimlerle ilgili yaptığım tahminlerin ancak yarısı tuttu. Zira forvet hattından sadece ve sadece Koevermans evine dönen adam oldu. Van Basten'in son kurbanı da meşhur Waalwijk Kasabı Boulahrouz oldu. Kadroda olup sahaya çıksaydı Materazzi bir kafa daha yerdi grup maçlarında zira Boulahrouz rakiplerini canından bezdirmekle meşgul bir savunmacı. Afellay, Engelaar pek bilinmeyen sürpriz adamlar olarak ortaya çıkabilirler. Şöhretleri ise zaten tanıyoruz. 

Şahsi görüşüm Hollanda'nın hala grup dördüncüsü olacağı şeklinde. Zaten gruptan çıkarlarsa son Dünya Kupası'nın finalistlerinden birisinin aşağıda kalması demektir (Romanya da çeyrek final vizesi alırsa ikisinin de), bakıldığında korkunç bir forvet hattı var gibi duruyor. En etkisiz görünen 2 adam Kuijt ve Babel son 2 senedir Şampiyonlar Ligi'nde 1 final 1 yarı final oynamış takımın oyuncuları düşünün. Ama takımın savunma hattı ve orta sahasında sıkıntılar var, benim Hollanda'dan umudum "made in Real Madrid" golleri. Yani "Sneijder orta, Van Nistelrooy kafa" şeklinde. Onun dışında çok bir şey beklemiyorum.



Tabi Hollanda öyle değil. Herkes evine bayraklar asmaya ve televizyonlarını uygun pozisyona getirmeye başladı bile. Marketler, alışveriş mağazaları turuncu boyalar, şapkalar, t-shirtlerle dolu. Bankalar ve bir sürü kuruluş personeline önemli para ödülü olan Euro 2008 tahmin yarışmaları düzenletiyorlar. Kısacası herkesi havaya sokmaya çalışıyorlar. Kimse Van Basten'den memnun değil. Bizim durumumuzla aynı. Ama herkes desteklemek için yerinde olacak. Bizim durumumuzdan farklı. Teknik direktör istediği adamı kadroya almadı diye "böyle milli takımın neyini destekleyeyim?" diyen birilerine pek rastlamıyorsunuz.

FORZA WALLONIA



2010 Dünya Kupası elemelerinden çıkan ilk finalistler belli oldu. Buna göre Tibet, Padanya, Wallonya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Zanzibar, Batı Papua, Çeçenistan ve Okitanya ve Romani, Güney Afrika Cumhuriyetinde yapılacak finallere katılacaklar. Padanya'nın lideri Umberto Bossi yaptığı açıklamada kupada en büyük rakiplerinin Tibet olduğunu söyledi.

Nasıl iyi mi? Var mı bu ülkeleri tanıyan? KKTC'yi biliyoruz tabi, Tibet'i ve Çeçenistan'ı da. Diğerlerini? Tanısanız bile herhangi bir ulusal takım maçına rastladınız mı? Bu takımlardan ikisi Padanya ve Tibet, 7 Mayıs'ta Milano'nun "papazın çayırı" diyebileceğimiz, Inter ve Milan'ın maçlarına bir zamanlar ev sahipliği yapan Arena Civici Di Milano'da karşı karşıya geldiler. Bu iki takımla beraber yukarıda saydığımız takımlar "Non-FIFA Board" denilen ve siyasi olarak tanınmamış ülkelerin takımlarından oluşan bir federasyonun üyeleri. Yukarıdaki ülkelerin hiçbirinin bağımsızlığı dünya konjonktöründe kabul görmüyor. Padanya İtalya'nın Kuzeyinde sağ kanattan "Lega Nord" düşüncesinin bir ürünü olarak ortaya çıkan bir politik hareket aynı zamanda. Tibet'i zaten biliyoruz, maç sırasında tribünlerde rahiplerden oluşan bir "Tibet Freedom Curva Sud" grubu bile oluşturmuşlar. Padanya 14-2 kazandı maçı. Padanya'nın forvetinde ünlü İtalyan futbolcu, 40 yaşındaki Maurizio Ganz da forma giydi. Bu takımlar belirli aralıklarla birbirleriyle karşılaşıyor.



Zanzibar, Tanzanya'nın doğusunda Hint OKyanusu'nda yer alan bir ada, Çeçenistan Rusya'nın güneybatısında Kafkas dağlarında yer alan bir bölge, Okitanya Fransa'nın güneyi, ayrıca Torino, Kuzey İspanya ve Güney Fransa'da konuşulan bir Occitan dili de mevcut, Wallonya Belçika'nın 2 büyük bölgesinden Fransızca konuşulanı ve bayraklarında Horoz yer alıyor. Kimbilir bir gün bu tür ülkelere yenisi katılar ve kimsenin görmek ve duymak istemediği bir yerde kendi aralarında bir Dünya Kupası düzenleyebilirler. Katalunya, Bask, Yakutistan, Quebec gibi isimlerin de varlığı ile.

MELODIES FROM HELL



Bloga yeni bir fasilite ekledik, herhalde hoparlörü açık olarak siteye girenler farketmiştir. Siz yazıları okurken arka planda bir şeyler çalacak, çok gürültülü şeyler olmamasına dikkat edip, genelde haftanın menusunden veya futbol şarkılarından seçeceğiz. Hayırlı olsun. "Olmamış, ben sessizlik istiyorum" diyenler sesi sol taraftaki listenin en üstündeki kontrol panelinden kısabilir veya "play" tuşuna dokunarak şarkıyı durdurabilir. Zaten şarkı 1 kere çalıyor. Ben bir daha dinlemek istiyorum diyen varsa da "play" tuşuna tekrar basar. Çok tepki gelirse de kaldırırız.

NACHTWACHT-REMBRANDT VAN RIJN





SOBANIN BAŞINDA BABAM ANLATIRDI



30 Nisan'da yazmışız, eski PSV'li gol makinesi Luc Nilis'in oğlu Genk altyapısında oynayan Arne Nilis için, "yakında babasının Eindhoven'daki evine yerleşir" diye. O yazıdan sonraki 28. günde PSV işi bitirdi. Arne baba ocağına gelmiş oldu. 17 yaşında olduğu için PSV genç takımında başlayacak tabi. Anlaşma 3 yıllık. E baba Nilis de zaten PSV altyapısında forvet oyuncularının takım antrenörü. Dolayısıyla 24 saat oğlu gözetiminde olacak.  Artık niye bu işi seçtin diyenlere "ne yaparsın babadan yadigâr" diyebilmek için tüm kıstaslar yerine getirildi. Bu arada gözlerden kaçmasın ben de bizim basın gibi "transfer haberi bizim işimiz" havasına girdim, yarın Figo'yu Trabzonspor'a getiriyorum. 

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-5



Boca Juniors ile 1977 ve 1978 yıllarında kulüp tarihinin ilk 2 Libertadores kupasını kazanan teknik direktör Juan Carlos Lorenzo, Buenos Aires bölgesinde tam 7 takım çalıştırmıştır (San Lorenzo, River Plate, Boca Juniors, Racing Club, Argentinos Juniors, Velez Sarsfield ve Atlanta). Bu aynı şehir içerisinde farklı takım çalıştırma sayısı açısından bir rekordur. 

Seyir defteri

MARAT SAFİN



Roland Garros devam ediyor ama bugün başka bir adama değineyim dedim. Kortların "psycho"su Marat Safin. Müslüman bir tatar ailesinin oğlu olarak dünyaya geliyor Safin. İspanya'da tenis eğitimini aldıktan sonra (doğal olarak da toprak kortlarda oynamayı daha çok seven bir tenisçi olarak) kariyerine başlıyor. Safin'i ilk izlediğim yılları hatırlıyorum. Son derece güçlü, çevrilmesi zor güçle beraber taktiği de içeren aceler atan ve oldukça agresif bir oyun stili olan bir oyuncuydu. Maçlar sırasında dinlenme anlarındaki bakışlarından tribünden birisini gidip dövecek sanırdınız. Daha o günlerden bugünkü halinin sinyalini veriyordu. Bir nevi Anakin Skywalker/Darth Vader hadisesi. 

2000 yılında Amerika Açık'ı kazandıktan sonra hep başarıyı kovaladı Safin ama başlarda bahsettiğimiz o özellği ortaya çıktı. Safin'in büyük bir konsantrasyon problemi vardı. Onun setlerde 2-1 4. sette de 5-3 önde olduğu maçı sırf bir puana sinirlendiği için kaybettiğini bilirim. Genelde de sinirlendiğinde hırsını raketlerden çıkarır. 1999 yılında oynadığı tüm turnuvalarda tam 49 raketini bu şekilde kırmıştır Safin. Bu tür oyuncuların büyük bir özelliği de var. Çok acaip şekilde kayıplar yaşayabildikleri gibi inanılmaz işlere de imza atabiliyorlar. Safin onca iniş çıkıştan sonra 2005 yılında Avustralya Açık şampiyonu olurken yarı finalde Roger Federer'i 5 setlik bir maçta mağlup ederek İsviçreli'nin 26 maç süren yenilmezlik unvanına son vermiş sonra da forma ve ev sahibi Lleyton Hewitt'i finalde mağlup etmişti. Kariyerinde 15 tekler şampiyonluğu var ama sinirini kontrol etmeyi başarsa çok daha fazlası olabilirdi. Bunun en büyük göstergelerinden birisi de bu yılın Mart ayında Davis Kupası'nda Çek Tomáš Berdych'i 5 sette mağlup ettiği maçın kariyerinde 2-0 geriden gelip 3-2 kazandığı ilk ve tek maç olmasıdır. Halbuki önde götürüp kaybettiği çok maç vardır. 

SafinRoland Garros öncesi ATP sıralamasında 73. basamaktaydı. İlk turda ev sahibi Jean-Rene Lisnard ile bu yazının yazıldığı anlarda karşılaşıyordu ve setlerde 1-1'lik eşitlik vardı. 

HOCAM SINAVI NE OLUR ERTELEYİN?



Fatih Terim bugün kadroyu 23 kişiye indiriyor. Dün öğle saatlerinde haber bültenlerine düşen bir haber çok önemli. Terim bu kararın açıklamasını yarınki Finlandiya maçının sonrasına bırakmak için UEFA'dan izin istedi ancak bir takım organizasyon gerekçeleri ve önceden belirlenmiş kurallara dayanarak bu istek reddedildi. Terim'in 23 kişilik kadro açıklamasını son güne bırakmasına bakıldığında aslında bir gariplik yok gibi duruyor. Bu konuda yalnız değil. Önemli olan Finlandiya maçı sonrasını beklemek istemesi. Aylardır Terim'in eleştirilmesi gereken ve blogda bir kaç kez belirttiğimiz, kadro seçimi, şu ya da bu oyuncunun milli takıma alınıp alınmamasının değil başka şeylerin üzerine konuşulması lazım dediğimiz "şeyler" bu işte.

Milli takımın hala ve hala bir iskeleti, belirli bir oyun planı ve stratejisi yok. 10 gün kalmışken turnuvaya. Eleştirdiğimiz şey ise bunun 1,5 yıl önce de belli olduğu. Eski yazılarda hep sorduk "Nihat ve Aurelio dışında bu takımda kesin olarak oynayacağını düşündüğümüz kaç adam var?" diye. Yoktu çünkü kimsenin bir fikri yoktu. Bu isimlere en fazla 2-3 kişi eklendi bugün. Kalecimiz hala belli değil. Hakan Balta oynayacak öyle görünüyor. Gerisi. Forvet arkası iki atak oyuncu ile mi oynayacağız yoksa çift forvet arkada 2 defansif orta saha oyuncusu ile mi, 4-3-3 oynayacaksak o ilerideki 3'ün Nihat dışında olanı Yıldıray, Tümer, Emre gibi oyuncular mı? Peki o zaman ortadaki 3'lünün ikisi kanatlara kayarsa ortada Aurelio tek başına kalmayacak mı? Eğer ortadaki üçlü 3 tane orta saha oyuncusundan oluşuyorsa (Aurelio-Topal-Emre gibi), bu sefer öndeki 3 adamı kimlerden seçeceğiz ve bu takım orta ve forveti bu kadar sahanın ortasına hapsetmişken zaten orta bölümü kötü sinyaller varan defansın kanatlarına da çok ağır yük bindirmeyecek miyiz? Bu soruların hiçbirinin cevabını bilmiyoruz. Çünkü kafadan 9 adamını sayacağımız bir onbirimiz yok. Nasıl oynayacağını da bilmiyoruz. Sınav gününden bir gün önce hiç çalışmayıp sınavı bir gün erteleyin diye yalvaran öğrenciden farkımız var mı? 1 gün ertelenen sınavdan hangi öğrenciye hayır gelmiş bugüne kadar? Bize de gelmezdi. UEFA da reddetti zaten. Bizim sorunumuz 1 maç veya 1 günle çözülecek sorun değil. 5-6 aylık bir sorundu. Çözmedik, çözemedik. Turnuvaya 1 ay kala hangi dizilişle oynayacağımızı ancak belirledik. Ben pek sonumuzu hayırlı görmüyorum. Zaten grup dördüncüsü olacağımızı düşündüğümü belirtmiştim. Göreceğiz. 

27 Mayıs 2008 Salı

MY NAME IS MAXIMUS DECIMUS MERIDIUS



Sinema tarihinin en iyi kısa ve vurucu diyaloglarından.

Commodus: Your fame is well deserved, Spaniard. I don't think there's ever been a gladiator to match you. As for this young man, he insists you are Hector reborn. Or was it Hercules? Why doesn't the hero reveal himself and tell us all your real name? You do have a name.
Maximus: My name is Gladiator.
Commodus:How dare you show your back to me! Slave, you will remove your helmet and tell me your name.
Maximus: My name is Maximus Decimus Meridius, commander of the Armies of the North, General of the Felix Legions, loyal servant to the true emperor, Marcus Aurelius. Father to a murdered son, husband to a murdered wife. And I will have my vengeance, in this life or the next.

KİM "FİTNA"YI SOKUYOR ACABA?



Bilmiyorum haberiniz var mı, Hollanda'nın adıyla politikası bek bağdaşmayan aşırı sağcı partilerinden Özgürlük Partisi'nin lideri Geert Wilders 2- ay önce Kur'an-ı Kerim'in Hollanda'da toplatılmasını ve camilerde okutulmasının yasaklanmasını de içeren bir dolu reform teklifini "Fitna" isimli İslamiyer karşıtı15 dakikalık bir filmi internet sitesinde dile getirdi. Filmin hiçbir sinemasal kalitesi olmadığı gibi yıllardır söylenen sözler ve izlenen 11 Eylül görüntülerinden başka bir şey vermiyordu. Wilders'ın düşüncelerinin ana kaynağı Hollanda'ya gelen göçmenlerin Hollanda kültürünü ve yaşam tarzını benimsemek yerine kendi kültürlerini buraya kabul ettirmeye çalışmaları. Wilders'ın haklı olduğu yanlar var bu söylemde, özellikle yabancıların bir çok bürokratik işleme hile bulaştırması, hala toplumun genelinde duyulması gereken saygı ve görgü kuralarına uymamaları gibi. Bu davranışları yaparken de ülkenin özgürlük ortamından yararlanıyorlar. Örneğin göçmenlerin yoğun yaşadığı yerlerde herhangi bir otobüste yüksek sesle gülüp kahkaha atan, bağıran ya onu geçtim müzik setiyle otobüse binip sesini sonuna kadar açan gruplara (ki bunlar maalesef Hollandalı değil) kimse bir şey diyemiyor. Zira en ufak kibarca uyarıda bile uyarı yapan kimseyi taciz etmeye,  ona hakaret etmeye başlıyorlar, buna kalkışan bir Hollandalı kıza otobüste yaptıklarını gözlerimle gören birisi olarak konuşuyorum. 

Tabi Wilders'ın bunu engellemek için öne sürdüğü tedbirlerin de mantıkla hiç bir alakası yok. Sürekli ifade özgürlüğünü öne süren Wilders'ın "kutsal kitap yasaklama" gibi bir yolu seçmesi de oldukça ironik. Zaten ne filmi, ne görüşlerini pek kimse ciddiye almadı. Her ülkede varolan (Türkiye'de aynı sayıda olan) kafatasçı kesim dışında. Ama ona da doğru tepki verilmedi tabi. İnternet sayfalarını hackleme, youtube videolarına küfür yazma, Wilders'a ölüm tehditleri yollama dışında. Yani adamı kahraman yapmak için gerekli olan her şey yapıldı. Yazılan makalelerin çoğu tek taraflı bağcıyı dövmek amacıyla yazılmış olanlardı. Kimse uzlaşmayı denemedi. Böyle olunca da o boş fikirli adama "bakın ben şiddet yanlısı göçmenler, kendi kültürlerini bize kabul ettirmeye çalışıyorlar derken haklıymışım" deme şansı verdiler. Derken bugün bir haber daha geldi Hollanda'dan. Aşağıda haber. Özetini geçiyorum


İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan kalkan KLM’ye ait uçaktaki türbanlı bir Türk kadın, İslam dinine göre bir erkekle yan yana oturmasının günah olduğu gerekçesiyle yanındaki yolcunun kaldırılmasını istedi. Bu talep üzerine kadın yolcunun yanında oturan Hollanda iktidar partisi CDA’nın Amsterdam Belediye Meclisi üyesi Lex van Drooge koltuğundan kaldırıldı. Van Drooge, Hollanda’ya iner inmez durumdan şikayetçi oldu.

Van Drooge sonradan basına yapğtığı açıklamada, “Demek ki böyle durumlarda nasıl davranmamız gerektiğini bilmiyoruz.” diye konuştu. Hollanda basını ise haberi, “KLM İslam’a boyun eğdi” başlığıyla duyurdu.

Şirket yetkilileriyse kabin görevlileri hakkında soruşturma başlattı. KLM’den yapılan açıklamada, böyle bir uygulamanın kabul edilemeyeceği ifade edildi ve neden erkek yerine kadın yolcunun yerinin değiştirilmediğinin henüz açıklığa kavuşmadığını belirtti.


Neresinden tutsam. Bu yobaz düşüncenin hala 21. yüzyılda varoluşuna mı, Avrupa'da bizi yakıyorlar diye ağlayıp sızlanılan ülkelerden birinin belediye meclisi üyesinin uğradığı ilkelce davranışa rağmen sergilediği olgunluğa mı değinsem bilmiyorum. Yaygara koparmakta, şikayet etmekte üzerimize yok, ama iş boş inançların peşinde koşmaya gelince bunu "kültürümüz" diye süsleyip öyle güzel mangaldaki külü yokediyoruz ki. Kültürmüş. Böyle kültüre oturayım afedersiniz. 

Yukarıdaki sorunun cevabına gelince. Zamanında Kanadalı karikatürist Anthony Jenkins'ten alıntılamıştık. Deja vu yaşayalım. Bir de daha bu tür deja vular yaşamamak için

RUNE



Gördüğüm en iyi TPS'lerden (third person shooter, oyundaki karakterinizi sırtından görebildiğiniz oyunlar) biridir Rune. Zaten GTA, Max Payne ve Prince Of Persia serisinden sonra aklıma o geliyor. FPS oyunlarının (First person shooter, karakterin sadece silahını gördüğünüz oyunlar, Medal Of Honor, Wolfenstein gibi) hakikaten bir süre sonra baş dönmesi yaptığı doğru. Rune'u bu kadar güzel yapan mitolojik tatlar barındıran enfes hikayesi, oyundaki mekan çalışması, oynanabilirlik, düello sahneleri ve mekanlar. Yerin altındaki bataklıklarda, karla kaplı kalelerin ve yeşil vadilerin arasında geçen harika bir oyun. Üstelik bunları yazınca yeni bir oyun gibi geleblir size. Kasım 2000 çıkışlı oyun. Yani 8 yaşında. Ama hala oynanabiliyor hiç tereddütsüz.



Oyunda viking köyünüzü basan "Odin" ismindeki düşmanı ve şeytani viking tanrılarını altetmeye çalışan Ragnar ismindeki bir savşçıyı canlandırıyorsunuz. Kılıç, topuz, mızrak, gürz, balta, sopa, çekiç, ok, kalkan gibi bir çok silahı kullanabileceğiniz oyunun en sevdiğim yönü aynı anda sadece 3 silah taşıyabilmeniz. Zira oyun sevdalıları bilirler aynı adamın orasın burasına 12 tane silahı soktuğu oyunlar da vardır ya, bir insanoğlu sağ cebine roketatar, sol cebine bazukayı sırtına da uçaksavarı nasıl koyar anlamış değilim. Bu yüzden gerçekçi oyundur. Viking efsanelerinin enfes dokusundaki oyun ne çok kolay ne de çok zor yapısıyla da tercih ediliyor. Hadi bir iyilik yapalım şimdiki teknoloji için şaka gibi olan sistem gereksinimlerini yazalım.

Windows 98 veya üstü bir işletim sistemi
Pentium II işlemci
128 MB RAM
Minimum 640x480 çözünürlüğü olan ekran kartı
700 mb'lık boş alan

FARK GÖREMİYORUM YA SEN



2006-2007 sezonu transfer gündemi

Beşiktaş Serdar Kurtuluş transferi karşılığında kulübü Bursaspor’a Sinan Kaloğlu, Eser Yağmur ve 1 milyon dolar da para verdi. Serdar'ın kendisine yıllık 200 bin Euro, artı maç başı 12 bin 500 YTL verilecek

2008-2009 sezonu transfer gündemi

İngiliz basınına göre Real Madrid Cristiano Ronaldo için Manchester United'a 39.8 milyon pound nakit paraya ilaveten Robinho + Sergio Ramos + Mahamadou Diarra'nın takasını önermeye hazırlanıyor. Ronaldo'ya senelik 7.6 milyon pound ödenecek. Transferin toplam değeri 150 milyon poundu buluyor. 

Farkı fiyatı. Meşhur söylemle bitirelim. "Adamın geliri de ona göre abi."

ATMIYORUM



Herkes John Terry'nin kaçırdığı penaltıyı konuşuyor (bu arada aslında maçın kaderini belirleyen Nicolas Anelka'nın penaltısını kimse konuşmuyor ya hayretler içerisindeyim). Terry "geceleri rüyalarıma giriyor, hayatım boyunca bu bende kalacak" diye demeç verdi bu hafta sonu İngiliz basınına. Sanırım bir başka finalde kupayı getirecek herhangi bir penaltıyı atmadan da bu ezikliği içinden atamaz. Hazır bu penaltı kaçırma işi revaçtayken, herhangi bir penaltıyı bilerek kaçıran futbolculara bir selam göndereyim dedim.

Aslında bu konuda en çok bilinen örneği yanlış biliriz. Liverpool'ın 1997 yılında Arsenal'le oynadığı maçta hakem Gerald Ashby, Fowler'ın ceza sahası içinde Seaman tarafından düşürüldüğü gerekçesi ile penaltıya hükmetmiş ancak Fowler, Seaman'ın kendisine dokunmadığında ısrar ederek karardan dönmesini istemişti. Hakem kararını değiştirmeyince Fowler topa gelmiş vuruşunu yapmış ve Seaman kurtarmıştı. Bunun üzerine UEFA Robbie Fowler'a centilmenlik ödülünü layık görmüş ama futbolcu daha sonra yaptığı açıklamada penaltıyı bilerek kaçırmadığını, bir golcünün görevinin gol atmak olduğunu o penaltının kötü bir penaltı olduğunu iddia etmişti.

Bu konuda asıl ödül Danimarkalı Morten Wieghorst'a gitmiştir. Wieghorst Danimarka'nın 2003 yılında İran ile oynadığı (özel bir turnuva olan) Carlsberg Kupası'nda İran'lı oyuncunun hakemin ilk yarının bitiş düdüğünü çaldığını zannedip topu ceza sahası içinde eline alması sonucu çalınan penaltıda, futbolcunun düdük sesinin tribünlerden geldiğini iddia etmesi üzerine teknik direktör Morten Olsen'in de direktifiyle penaltıyı bilerek kaçırmış ve Olimpiyat Komitesi Fair Play Ödülü'nü almıştır.

EURO 2008'İN GOL KRALI OYLAMASI



Daha önce Euro 2008'i kimin kazanacağı ile ilgili bir oylama açmıştık ve (bu ne sürpriz) Türkiye 1. olmuştu. Onu Eurovision kültürümüze verdik ve daha sonra en çok oy alan İspanya'yı şampiyonluk adayı saydık. Bu sefer gol krallarını oylayalım diyorum. Ama akıllandım Nihat'ı koymayacağım listeye, Türkiye'den kimse yok yukarıdaki sebepten. Her takımdan 1 oyuncu almaya çalıştım bunu göz önüne almanızı rica ediyorum. Rusya'da Arshavin-Pogrebnyak arasında kalıp UEFA Kupası'ndaki gol krallığından dolayı ikincisini, Fransa'da forvetlerin hiçbirinin Ribery kadar baskın bir sezon geçirmemesi sebebi ile (Benzema'yı ayırıyorum ama onun ilk onbir çıkacağı pek belli değil) Ribery'i seçtim. Gekas-Charisteas, Koller-Baros gibi ikilemler de olabilir tabi ama sonuçta liste bu. Avusturya forvetlerinden herhangi birisini de almadım, yalnız (görüldüğü gibi ben de dahil) herkes bu takıma Avram Grant muamelesi yapıyor, 2. turu görürlerse hepimiz şapkamızı yeriz söyleyeyim. Şahsi tahminim Miroslav Klose veya Luca Toni'nin oraya çıkacağı. İlla birisini seçeceksem de Miroslav Klose. Şampiyonluk adaylarımın Almanya ve Yunanistan olduğunu bir kere daha hatırlatayım.

Oylama

ROLAND GARROS - 2



Roland Garros devam ediyor. Erkeklerde şu ana kadar sürpriz Kıbrıs'lı Baghdatis'in ve eski şampiyonlardan Carlos Moya'nın turnuvaya ilk turda veda etmesi. İtalyan Simone Bolelli'ye elendi Baghdatis. Bu tenisçi TRT'nin İtalya muhabiri Şenhan Bolelli'nin akrabası mı bilmiyorum. Federer kendi maçını aşağı yukarı 1,5 saatte 3-0 kazandı. Aslında kort toprak olmasa o süre 1 saate inerdi ya. Bu turun bence en ilginç maçı Wayne Odesnik'in 29 numaralı seri başı Guillermo Canas'ı 3-0 mağlup ettiği maç oldu. 3-0 bittiğine bakmayın 3 seti de tie-break'le aldı Odesnik (8-6, 7-3, 10-8). Bu arada bir tane de "trivia" cinsi bilgi verelim. İsveçli Bjorn Borg ve Romen Ilie Nastase bugüne kadar Roland Garros'yu set vermeden kazanan 2 tenisçi.

Bayanlarda pek bir fire yok gibi duruyor. Aslında 32 seribaşı olunca 15-32 arasındaki seribaşlarının elenmesini çok sürpriz saymamak gerekiyor. Ayrıca bugüne kadar o kısımdan 3 seribaşı elendi ama eleyenler de ya Rus ya Sırp ya Çek tenisçiler, yani onlar da büyük bir ihtimal yukarıya tırmanması potansiyel isimler. Williams kardeşler şimdilik firesiz gidiyorlar. Yıllanmasına gerek olmayan "Şarap" korta bugün çıkıyor. 

26 Mayıs 2008 Pazartesi

FORGET PARİS



Daha önce bu filmden niye bahsetmedik bilmiyorum. Spor ve romantik komedinin buluştuğu ve ortaya güzel işler çıkaran filmlerden. Aslında romantik komedilerden bahsederken bu filmi atlamışız ayıp olmuş. 1995 yapımı film. Aynen When Harry Met Sally'de olduğu gibi Billy Crystal burada da var. Yanında da Debra Winger. Ama filmin aşk temasının arka planında varolan basketbol sosu harika. Crystal bir NBA hakemini canlandırıyor. Film San Antonio ile Phoenix Suns arasındaki bir play-off mücadelesi ile açılıyor ve bir sürü NBA sahnesiyle devam ediyor.



Hal böyle olunca da Charles Barkley, David Robinson, Reggie Miller, Dan Majerle, Kareem Abdul Jabbar, Kevin Johnson, Sean Elliott, Patrick Ewing, Tim Hardaway, Chris Mullin, Charles Oakley, John Starks, Isiah Thomas, Spud Webb ve nice ismin geçit törenini görüyoruz filmde. Hele Abdul Jabbar'ın anısına yapılan gösteri maçı sahnesi başlıbaşına bir klasik. Bir de Cyrstal'ın tüp bebek için sperm örneği vermek zorunda olduğu sahne var ki bambaşka. İşin içine Paris teması da girince kendi halinde, sakin, naif bir romantik komedi çıkıyor. İzlemek lazım.

ORLANDO ENGELAAR



Marco Van Basten'in kadro sürprizlerinden Engelaar. Euro 2008'de kadroda olacak. Aslında çok da sürpriz saymamak lazım zira Twente kaptanı takımının bu sene Ajax'ı saf dışı bırakarak Şampiyonlar Ligi vizesi almasında büyük pay sahibiydi. Ama artık Enschede günleri bitti. Schalke 04, 8 milyon euroya transfer etti onu. Twente'ye 2 yıl önce Genk'ten gelmişti. Tabi 8 milyon euroya değil. Dolayısı ile Twente ondan büyük bir kâr yaptı. Bu al-işlet-devret politikasının örneğini daha önce bir çok kez verdik. 1.96'lık dev orta saha oyuncusu Veltins Arena'da olacak seneye. Van Basten onu son hazırlık maçı Ukrayna müsabakasında ilk onbirde sahaya sürdü ve Engelaar attığı golle  güveni boşa çıkarmamış görünüyor. Euro 2008'in sürpriz adamlarından birisi olmaya aday. Tabi bu çıkışı 29 yaşında yakalaması da dikkate değer. Şahsi fikrim yapısı gereği doğal olsa da fazla ağır olması. Aşağı yukarı aynı boydaki Vieira veya Sissokho ile çeviklik açısından çok büyük farkı var. Tabi karşınızda orta sahada 90 kiloluk bir devin olduğunu düşünürseniz bu açığını kapatacak özelliğe de sahip söylemek gerekiyor. 

DONCASTER ROVERS



10 sene önce uçurumun dibinde idi Doncaster Rovers. 287.000 nüfuslu bir şehir için İngiltere rekorunu kırıp tam 34 maç kaybederek 3. ligden, Konferans Ligi'ne düşmek pek hoş bir anı değil. Başkan Ken Richardson aynı yıl kulüp borçlarını ödeme sırasında yaptığı usulsüzlüklerden hapse atıldı. Her şey bitmiş gibi görünüyordu ama kulüp 5 yıl boyunca İngiltere'nin 5. kademesinde süründükten sonra 2003 yılında play-off'lar sonucu Division 3'ye yükseldi. Aynı yıl şampiyon oldu ve 2. lige yükseldi. Dün de Leeds United'ı Wembley'de 1-0 mağlup ederek Championship Ligi'ne yükseldiler.



2003 yılında bulundukları 5. kademeden 5 yılda 2. kademeye kadar geldiler.
Bu dönemdeki istikrarlı para politikası ve stad restorasyonu onları başarıya götürdü. 3. ligde oynarken stadları Keepmoat Stadyumu'nun kapasitesi 15.000 kişilikti.  Teknik direktör istikrarı (İrlandalı Sean O'Driscoll 2 senedir takımın başında ve öyle görünüyor ki seneye de olacak) ve sıkı para politikası 50 yıl sonra Doncaster'ı Championship ligi'ne geri döndürdü. Alt liglerde mücadele veren ve her 2-3 yenilgide bir hocalarını kapı önüne koyan Türk futbolunun önde gelen kulüpleri Eskişehirspor, Adanademirspor belki Göztepe gibi kulüplerine hatta hepsine ders niteliğinde.