19 Ağustos 2008 Salı

STRANGE CM HAPPENINGS vol.10



















Hikmet Karaman, Hüseyin Kalpar, Güvenç Kurtar, Giray Bulak, Yılmaz Vural, Sakıp Özberk ve benzerleri.....Frank Fuchs daha iyisini yapana kadar en iyisi bu. Nijerya futbol federasyonu balıklar tarafından mı yönetiliyor anlamadım.



















Çocukken mahallede "ben tekim hepinizsiniz" diye bir meydan okuma vardır. Bu maçtan şunu anlıyoruz ki Santamaria özbeöz Namık Kemal Mahallesi çocuğuymuş. 9 ratingi gözden kaçmasın. Futbolun adaleti yok.

Strange CM Happenings

TSG 1899 HOFFENHEIM





















Bundesliga'nın geçtiğimiz hafta sonu oynanan ilk haftası sonrası lig tablosuna baktığımızda, en tepede ilginç bir takım çıkıyor karşımıza. Hoffenheim diye bir takım. Tam ismiyle TSG 1899 Hoffenheim. Almanya'nın güneyindeki 35.000 nüfuslu Sinsheim kentinin takımı. Kaç kişi bugüne kadar bir maçını izledi, kaç kişi kadrosundan 3'ten fazla oyuncu sayar şüpheli. Ama dünya futbolunda, bizim de blogda bir kaç kez ele aldığımız planlı büyüme politikasının sonucu bir takım ile karşı karşıyayız, tablonun açıklaması bu. Bundan çok değil 15 ay önce Hoffenheim Alman 3. Ligi olan Regionalliga Süd'de mücadele ediyordu. Bugün Bundesliga'nın zirvesindeler. 2006-2007 sezonunun sonunda söz konusu ligi ikinci sırada bitirip Bundesliga 2'ye yükseldiler. Geçtiğimiz sezon oynadıkları lig farklı ama sıralamadaki yerleri aynıydı. 108 yıllık kulüp Tarihlerinde ilk kez Bundesliga'ya yükseldiler ve ilk hafta Energie Cottbus'u (Merkel'in favori takımlarından) deplasmanda 3-0 ile geçip Schalke ile beraber liderlik koltuğuna oturdular. Muazzam bir başarı. Bu başarının arkasında inanç ve istikrar var. Takımın teknik patronu daha önce Vfb Stuttgart, Hannover 96 ve Schalke 04 gibi üst düzey kulüplerde çalışmış "profesör" lakaplı Ralf Ragnick. Bu göreve 5 yıllık bir anlaşma imzalayarak ve bu imzanın güveni ile geldi. Kadroya baktığınızda bugün Türkiye Ligi'ndeki en zayıg kulübün bile burun kvırıacağı bir dolu isim var. Ama futbol isimlerle değil sahadaki mücadele ve takım uyumuyla oynanıyor. En tanınmış ismi İsveçli Per Nilsson olan bir takımdan bahsediyoruz.


















Kulüp halen bu 5 yıllık planın yatırımlarını yapıyor. Ocak 2009'da yeni stadlarına kavuşacaklar. O zamana kadar SV Waldhof Mannheim takımının evi Carl-Benz-Stadion'ı kullanıyorlar. Şu anda Hoffenheim'ın 2. takımının halen maçlarını oynadığı 6400 kişilik Dietmar-Hopp Stadion'u genişleterek 30.00 kapasiteye ulaştıracaklar. Başkan Dietmar Hopp bu proje için Hoffenheim bölgesini de içine alan Sinsheim kentindeki Rhein-Neckar Arena'ya 40 milyon euro harcıyor. Avrupa'nın en büyük software üretici ve distribütörlerinden olan SAP AG şirketinin 5 kurucusundan birisi olan Hopp, takımı 1990'ların başında aldığında Hoffenheim Alman futbolunun sekizinci seviyesinde mücadele ediyordu. 18 yıl ve Bundesliga. Bugün kurduğu altyapı sistemi Hoffenheim'ın kendi oyuncularını yetiştirmesini sağlıyor.

Geçen sene Avrupa'da sürpriz yapabilecek birkaç takımı ele almıştık ama bunlardan sadece birkaçı bizi utandırmadılar. FC Twente ve CFR Cluj gibi...Bu sene Hoffenheim en büyük umutlarımızdan birisi. Umarız bu 3-0 onların parlak Bundesliga kariyerlerinin bir başlangıcı olur.

HOLLYWOOD UNITED FC VE ANTHONY LAPAGLIA


















Daha önce eşcinsellerin (FC Yorkshire Terriers) ve heavy metal hayranlarının (FC Real Goth) oluşturduğu takımları incelemiştik. Okyanusun öbür tarafında bir başka egzantrik takıma göz atmak lazım şimdi de. Hollywood United FC. 20 yıl önce kuruluyor takım. Takımın kurucuları efsanevi Def Leppard, The Cult ve Sex Pistols grubunun üyeleri Vivian Campbell, Ian Astbury ve Steve Jones. Kulüp kurulduğundan beri eğlence dünyasının ünlülerini ve eski milli futbolcuları bünyesinde toplayarak mücadele ediyor. Kulübün merkezi doğal olarak Los Angeles-California. Şu anda Santa Coast Soccer League'de mücadele ediyorlar ve maçlarını Hollywood'un Manhattan Beach Village adı verilen beldede oynuyorlar. Artık stadda mı oynuyorlar yoksa aktörlerden birisinin arka bahçesinde mi bilmiyorum. Geçen sene bu ligi şampiyon olarak bitirdiler.























Kulübün şu anki başkanı resimde de gördüğünüz, tüm dünyada Without A Trace dizisiyle tanınan Altın Küre ödüllü Avustralyalı aktör Anthony LaPaglia. LaPaglia aynı zamanda 1980'lerde (MLS kurulmadan önce) Adelaide City ile Amerikan Ulusal Ligi'nde kaleci olarak mücadele etmiş bir isim ve şu anda da Avustralya A-ligi takımlarından Sydney FC'nin ana hissedarlarından birisi. Kadroda ise eski ABD'li milli futbolcular Alexi Lalas ve Brian Dunseth ile eski Fransız milli oyuncu Frank Leboeuf ve Anthony LaPaglia'nın bizzat kendisi ile Steve Jones da bulunuyor. Kulübün tarihi boyunca forma giyen tek oyuncular bunlar değil. Guy Ritchie tayfasından Jason Statham, "Judge Dredd" ve "I Still Know What You Did Last Summer" gibi filmlerin yönetmeni Danny Cannon, "tarife gerek olmayan adam" Vinnie Jones da bu takımdan geçen isimler.

























LaPaglia takımı nereye getirir bilemiyorum ama kendisi adına düzenlenen gecede konu futbola geldiğinde ve Harry Kewell'in kendisi için yaptığı konuşmayı dinlediğindeki haline bakılırsa, futbola nasıl bir gönül verdiği anlaşılıyor. LaPaglia ana hissedarlarından olduğu Sydney FC'nin maçlarını izlemek için düzenli olarak Sydney Futbol Stadyumu'nda yerini alıyor.

ÇARPIŞAN ARABA



















Lunapark diye bir fenomen var bizim memlekette. İlk olarak ilkokula gitmeden önce tanıştım, tam olarak hatırlamıyorum. 10 yaşıma gelmeden Bostancı'da, Bursa Kültür Park'ta, Ankara Gençlik Parkı'nda, Üsküdar Harem'de ve Çınarcık Tatil Beldesinde bulunan lunaparkların hepsine gitmiştim. Gondol senin, kamikaze benim, çarpışan araba senin atlı karınca benim binip durdum. Yıllar geçtikçe Türk milletinin bu lunapark fetişizmini çözmeye başladım. Şahsım biraz garip alışkanlıkları olan bir insandır bu konuda. Örneğin atlı karıncadan korkan ama kamikazeye binen bir faniydim ki sebebini bugün ben bile çözemiyorum. Lunapark deyince benim aklıma 2 adet aktivite gelir. Birincisi önündeki 7 tane deliğe portakal büyüklüğünde bir topu yuvarlayarak sokmaya çalıştığınız ve bu yolla önünüzdeki platformdaki atları ilerleterek oynadığınız at yarışıdır. 2 saat boyunca oynadığımı bilirim bu oyunu. Hatta lunapark görevlisinin "kardeş git sen Ballerina'ya binsene biraz" şeklinde hafiften sinirlenmeye başladığını da. Zira Çınarcık lunaparkı bana 6'lı çay bardağı takımı, pasta tenceresi, 8'li su bardağı takımı ve bilumum hediyeyi kazandırdıysa bu oyun yüzündendir. Her aktivitede olduğu gibi bunda da spekülasyon yürüten yurdum insanı "kahverengi at daha hızlı gidiyor", "3 kere kazanınca adam senin atını yavaşlatıyor" gibi söylentiler çıkarmayı ihmal etmemiştir. Şahsım bunlara kulak asmamış, Çınarcık'ın Süleyman Akdı'sı olarak tatil köyüne damgasını vurmuştur.

İkinci ve daha büyük olan fenomen ise şu ana kadar sözünü etmediğim çarpışan arabalardır. Bir başkadır benim çarpışan arabam. Bu arabaların değişmeyen bir özelliği vardır ki, olur da direksiyondakiler çarpışmayı başaramaz diye, kontrol dışına çıkmak için yaratılmışlardır. Direksiyonu sağa çevirirsiniz, sola gider, sola çevirirsiniz geri gider, zaten o direksiyon boşuna yapılmıştır. Tam zevk almaya başlamışsınızdır ki "zırrrr" diye zil çalar, o anda Türk milletinin ilki Kavimler Göçü sırasında, ikincisi de Malazgirt sonrası Anadolu'ya girerken yapığı koşuların üçüncüsü başlar. Araba kapma yarışı. Kadını erkeği, yaşlısı genci farketmez pistte boş araba bulmak için birbirlerini ezerler. Süre bitmeden pistteki sürücülerden birisiyle paslaşıp, önceden söz alan ve süre bitince yavaşça yürüyüp, "birader arkadaşın bize sözü vardı" diyerek karizma yapanlar da yok değildir. Ardından bu sefer onların saltanatı başlar. Çarpışan arabaların bir başka yaygın özelliği, teenage döneminde hoşlanılan kızın sürekli arabasına çarparak bir nevi kur yapma aracı olarak kullanılmasıdır. Bir de bu arabalardann hep kenarda bekletilen ve kullanılmayan bir kaç tane olur ki, halk arasında bunlar için "motorları bozuk", "tekerlekleri yamuk", "farları yanmıyor", o araba bir kızın ayağını ezmiş kız sakat kalmış" şeklinde yorumlar yapılır.

Halk arasında "etek" denilen Ballerina, Kamikaze'nin sudaki kardeşi gondol gibi aktiviteleri pek sevmediğimden onlara girmeyeceğim. Lunaparklar 90'lı yılların başlarından itibaren kabuk değiştirdi. Her birine atari makineleri girince zirzopun, serserinin mekanı oldu. Gorky "atari oyunları" serisinde değindi bu efsaneye ben de bir anıyla değinip bitireyim. Ümraniye lunaparkında yıllar önce Street Fighter oynamaktayım, habersiz gelip "ben seni dümdüz ederim" edasıyla karşınıza dikilen adamlar vardır. Onlardan birisi, yine halk arasında "arkası var onun" dediğimiz adamlardan birisi, gelip aynen bu şekilde karşıma dikildi. Şıracı ve bozacıları da arkada. Biliyorsunuz bu oyun 2 round üzerinden oynanır. Ben bu delikanlıyı ilk roundda afedersiniz dümdüz ettim, ikinci rounda da tam aynı muameleyi yapacakken kulağımda şöyle bir ses duydum: "Öldürürsen, öldürürüm".....Street Fighter Lunapark Kupası kariyerim o gün bitmiştir. Sayglarımla efendim.

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-17





















Mısırlı Hossam ve Ibrahim Hassan kardeşler dünya tarihinde en fazla milli olan kardeşlerdir. Efsane isim Hossam Hassan 163, Ibrahim ise 125 kez milli formayı giyerek toplamda 288 toplamına ulaşmışlardır. Onları Laudrup kardeşler 186 kez (Brian 104, Michael 82) ve Ravelli kardeşler 184 kez (Thomas 143, Andreas 41) ile izlemektedir. Frank (112) ve Ronald (67) De Boer kardeşlerin bu alandaki rakamı 179'dur.

Bu rekora Türkiye sınırları içinde sahip olan isim konusunda kesin bir araştırmamız yok. Özdenak kardeşlerin (Yasin 15, Gökmen 9) 24 kez milli formayı giydiklerini biliyoruz. Yorumları bu konuda alabiliriz. Sanırız Altıntop kardeşler bu alanda rekoru elinde bulunduruyor. Halil 20, Hamit 46 kez ile toplamda 66 sayısına ulaşmış durumdalar.*


*Yorum için "aymet"e teşekkürler, efsane kaptanı atlamışız. Bülent-Mert Korkmaz kardeşler toplamda 107 ile bu alanda rakipsizler. Şimdilik.



Seyir defteri

DEANO






İngiltere’nin Crewe Alexandra takımında 24 yıl boyunca teknik direktörlük yaparak tarihin en uzun soluklu kariyerlerinden birisinin sahibi olan ve ada futboluna David Platt, Robbie Savage, Neil Lennon, Danny Murphy gibi isimleri kazandırmış olan Dario Gradi’nin son keşiflerinden. Norwich City’de oynadığı dönemden beri takip ediyorum Ashton’ı. Büyük isim yapmayan, çok fazla ilgi çekmeyen ama hep işini yapan forvetler vardır futbol dünyasında. Solskjaer gibi, Trezeguet gibi, Klose gibi, Lucarelli gibi. Ashton da bunlardan birisi. Her sene performansı üzerine belli bir katkı yaparak yükseliyor.







Dean Ashton, Crewe Alexandra formasını İngiltere Division 2’da ilk kez giydiğinde 17 yaşındaydı ve o sezon sezonu 8 golle bitirdi. 2003-2004 sezonunda kulüp tarihinde toplamda ulaştığı 20 gol, kulübün İngiltere 1. Lig karnesi tarihinde bir futbolcunun ulaştığı en büyük rakamdı ve Ashton bunu yaptığında sadece 20 yaşındaydı. 1 sene sonra 3 milyon pound ile kulüp transfer rekoru ile Norwich City’e transfer oldu. 1,5 sene orada kaldıktan sonra 7 milyon pounda bugünkü kulübü West Ham United’ın yolunu tuttu. West Ham’da üçüncü sezonunu geçiriyor. Cumartesi baslayan Premier Lig’in ilk haftasında Wigan Athletic’ı 2-1 mağlup eden Hammers’ın 2 golü de ona aitti.

Ashton, Christian Vieri’nin Atletico Madrid’deki halini hatırlatıyor bana. Güçlü, hava toplarına hakim, ve cüssesinden beklenmeyecek derecede de çevik. Yaşı su anda 24, sırasıyla Ingilizlerin 17, 18,19, 20 ve 21 yaş altı takımlarında sektirmeden oynadı. Capello ondaki bu çıkısı yabana atamazdı. 1 Haziran 2008’deki Trinidad Tobago maçıyla A milli formayı da giydi. Deano, büyük bir ihtimalle, Frank Lampard ve Rio Ferdinand’ı İngiltere’nin üst düzey takımlarına gönderen West Ham’ın yakın gelecekte ada futboluna sunacağı son hediye olacak. İngiliz siteleri veya gazetelerinin fantasy futbol oyunlarının gediklilerine tavsiyem. Görece ucuz ama kaliteli bir adam arıyorsanız, hiç durmayın.

18 Ağustos 2008 Pazartesi

TÜRK TRİBÜNLERİNİN EN İYİ 10 PANKARTI
















Pankart zor iş. Hele tribünde sergilemek daha da zor iş. Türkiye'de taraftar grupları genelde bu işi amatör olarak, önemli sayıda insanların katılımı ile, soğuk depolarda gece yarılarından sabaha dek sprey ve kumaş boyalarıyla çalışarak yapıyorlar. Yaklaşık 1 hafta süren bir faaliyet, hepsi topu topu 30 saniye için belki de. Bu yüzden o 30 saniyede elde edilecek etkinin öyle bir etki olması lazımki 1 haftanın emeğine değsin. Bu yüzden de pankart sadece bir fikrin anlatıldığı bir bez parçası olarak değil, vuruculuğu ve mesajın yerine gidişi ile çok önemli bir unsur futbolda. Modern Türk futbolunun en başarılı 10 pankart çalışmasını sıraladık. Tabi pankart içermeyen koreografiler buna dahil değil belirtelim. Yine belirtelim bu sıralama tamamen türk halkının hoşgörüsü ve temaşa sanatın olan saygısı düşünülerek yapılmıştır. Alınacak olanlar bir alt yazıya geçsinler. Zaten herkese dokundurma var rahat olun. Tabi bu küfür, bayağılık içeren pankartların varolduğu anlamına gelmiyor.

10-Çarşı Kendine de Karşı: Benim en güldüğüm ve en naif bulduğum pankartlardan birisidir bu. Aslında Çarşı'nın bu "herşeye karşı olma" kavramının bir süre sonra popülist bir söyleme dönüştüğüne ve içinin boşaldığına inanırım, biz lise sıralarında iken 1 Mayıs yürüyüşlerine destek veren Çarşı'dan eser kalmamıştır artık, ama hakikaten başka bir tribün grubudur Çarşı. Bir tribün grubunun kendisini eleştiren bir pankart açtığına ben daha rastlamadım. Psikanaliz ve Freudyen temalar içeren bir pankart bu. "Çarşı Kendine de Karşı."

9-Eagles: 24 Ekim 2007 tarihli Beşiktaş-Liverpool maçında Beşiktaşlı tribünlerden açılan bir pankart. Liverpool'ın "You'll never walk alone" sloganına ithafen "You may not walk alone at all, but remember eagles always fly by themselves"....Belki her zaman yalnız yürümeyebilirsiniz, ama unutmayın kartallar her zaman yalnız uçarlar".

8-Hasta Siempre Fenerbahçe: Alt alta yazdığınız zaman da kafiyesi olan bir pankart bu. Sonsuza kadar Fenerbahçe. 3 kelimeye bir ömrü yerleştiren kısa ve öz pankartlardan. Oluşum üyelerin iaz çok tanıdığım gerçekten hayatlarının sonunu Fenerbahçe'ye bağlamış bir ekibin ürünü.

7-İstanbul'un takımları: Şahsen listenin en argo pankartı bu. Ama bunu duyup da gülmeyen, tebesüm etmeyen adam varsa futbol aşkı kaybolmuş demektir. Eskişehirspor tribünlerinden Eskişehir'de yaşayıp İstanbul takımlarına destek veren şehir sakinlerine bir mesaj "İstanbul Takımlarını Tutanlar biraz da bizim takımlarımızı tutsunlar". Edebiyatta kinaye ve tevriye diye iki tane sanat vardır. Bu ikisine de giriyor. Hem Eskişehirspor'u tutmaya bir çağrı, hem de öbür takımları...Öbür takımları işte....Bu pankartı anlamam üçüncü okuyuşumu bulmuştu.

6-Hücum Futbolu Oynat Ziya Hoca: Trabzonspor seyircisi ilginç bir profil.Kurdukları internet sitesinde kulübün yeni forma tasarımını oylarken şıklara "A-Güzel B-İyi" koyma gibi acaiplikler yapabiliyorlar. Ama şu pankartın dünya tarihinde bir örneği yoktur sanırım. Genelde sloganvari mesajlar çıkar pankartlardan. Bu seferki bambaşka. Taraftar resmen hocaya taktik veriyor. Hem de satır satır yazarak. Bordo mavililerin Ekim 2007'de 0-0 biten Kasımpaşa maçı sırasında taraftarların açtığı pankartta şunlar yazıyordu. "Umut, Yattara, Gökdeniz olmazsa Ceyhun olmaz. Yan, geri pas yapandan Trabzon'a fayda olmaz. Futbolundan utandık, korku ecele fayda olmaz. Arkanda 10 milyon taraftarın var hocam, hücum futbolu oynat. Hucuuuuuuuuuuuumm."

5-Artık Ne Haliniz Varsa Görün: Galatasaraylı taraftarların UEFA Kupası Şampiyonluğu'ndan sonraki İstanbulspor maçında açtıkları bir pankarttı bu. Küfür yok, saldırı yok, bir camianın rahatlamışlığı ve bazı şeyleri aşmışlığının göstergesi bir pankart. Nedense çok sevdiklerimdendir.
















4-Parmak kaldırsın: Galatasaray tribünlerinin geçen sene yaptığı pankart tasarımlarının bence en başarılısı. Bunu ben demiyorum, iş yerindeki İspanyol tayfaya kısaca Fenerbahçe ve Türkiye Kupası hadisesini anlatıp sonra da bu pankartı gösterdim, yaklaşık 2 dakika boyunca güldüler. Gülmemek mümkün değil. Burada Fred Çakmaktaş'ın hüzülü surat ifadesindeki ayrıntının pankartın başarısını çok fazla etkilediğini söylemek lazım. "Bu Kupayı Görenler Parmak Kaldırsın".

3-Bir Gece Ansızın: Güneydoğu terör olaylarına Beşiktaş'lı taraftarların aynı maçta yaptığı gönderme. "Bir Gece Ansızın 81 Düzce 82 Musulu 83 Kerkük." Milli marş çalınırken "Kahrolsun PKK" diye bağırmaktan çok daha yaratıcı, mesajı yerine gönderen ve akıllıca bir siyasi pankart.











2-Cobarde Gallina Ortega: Tamam çok hınzırca, tamam çok saygısızca ama bir o kadar da kurnazca ve dahiyane. Hala hikayesini bilmeyen varsa anlatalım. Beşiktaş'lı taraftarlar 2 Şubat 2003 tarihindeki Fenerbahçe-Beşiktaş derbisi öncesi stada Fenerbahçeli görünümünde gidip Ortega'yı çok sevmelerine rağmen bilet bulamadıklarını söyleyerek söz konusu pankartı Fenerbahçeli taraftarlara açmaları için verirler. Taraftarlar da İspanyolca bilmeyen eşraftan olunca masumane pankartı açarlar tribünde. Ama pankartta "Cobarde Gallina Ortega" "Korkak Tavuk Ortega" yazmaktadır. İşin beteri "korkak tavuk" ifadesi Boca Juniors'luların Ortega'nın da yıllarca oynadığı River Plate'lileri kızdırmak için kullandıkları ifadedir. Ortega o pankartı gördükten sonra bavulları toplayıp gitmeye karar vermiş olabilir.



















1-Since 1453: Bu görüşüm yıllardır değişmedi. Devasalık. Mesajın kısa ve vuruculuğu. Tasarımı, renk kullanımı. Enfes bir pankart. Maça kalabalık halde gelen Panathinaikos seyircilerinin bu pankartı görünce dakikalardır sürdürdüklerini deplasman şovunu kesip kalakaldıkları anlatılır durur. Sadece Türkiye'nin değil tüm dünya tarihinin en başarılı pankart çalışmalarından birisi. Kill For You bu pankarttan sonra bana göre Fenerbahçe Stadı'nın en sağlam tribün grubu olmuştur. Hala da öyledir.

TAVŞAN HÜSEYİN


Küçükken mahalle maçlarında favori bir hareket vardır. Eğer kaleyi boş yakalamışsak ve etrafımızda da kimse yoksa, kale çizgisine kadar topu getirir, son yarım metrede yere eğilip kafayla topu içeri atardık. Usain Bolt'un 2 gün önce Pekin'de erkekler 100 metre finalinde yaptığı da budur işte.


Yıllardır devam eden bir tartışmaya bambaşka bir boyut getirdi 21 yaşındaki Bolt. Herkes bundan sonraki 100 metre rekorlarının sınıra dayandığını ve zamanı 9.50'ye çekmenin ancak 30 yıl sonrasını bulabileceğinden bahsediyordu. Bolt ilk 10 metresinde kötü çıkış yaparak ve son 20 metresini yavaşlayarak 9,69'la bitirdi yarışı. Yani o 30 metreyi de 70 metre ritminde koşabilseydi (her ne kadar çıkışta bunu yapmak imkansıza yakın olsa da, özellikle Bolt gibi uzun boylu bir sprinter için) belki de 30 yıl sonrasının derecesini elde edecekti. Bolt'un derecesi şu açıdan da yepyeni bir tartışmayı gündeme getirecek. Uzun boylu, iri yapılı ve geniş adımlı mı yoksa orta boylu ve sık adımlı atletlerin mi bu tür kısa mesafelerde başarılı olduğunu. 1,96 Bolt'un boyu. Bir 100 metreci için oldukça uzun sayılabilecek bir uzunluk. Ama vücut yapısı ile birleşince pistte sanki gezintiye çıkmış bir adam izlenimi veriyor insana. O yüzden de "elini kolunu sallaya sallaya" kazandığı yorumları yapılıyor. Arkasındaki 3 atlet ülkelerinin ve kendilerinin en iyi derecelerini yaptılar, buna rağmen aralarında 0.2 saniyeden başlayan farkla vardı. Açıkçası ben, bitişe 20 metre kala yaptığı hareketleri rakipleriyle dalga geçmekten ziyade "istesem daha iyisini de yapabilirim" şovuna bağlıyorum biraz. Zamanında Ukraynalı efsane sırıkla atlamacı Sergei Bubka kırdığı her rekor için kendisine verilen ödül parasını bir kaç seferde almak için, normalde o an atladığından 10 cm daha üstünü atlayabilecekken rekoru birer santimetre artırır ve her rekorda ödül parasını alırdı. Bolt için de böyle bir durum söz konusu olabilir araştırmak lazım.
















Bu resim de hadisenin ne kadar devasa boyutta olduğunu kanıtlamak için. Şu görüntünün 100 metre finali olduğundan kimsenin haberi olmasa, Bolt'u uzun mesafe yarışlarındaki tavşan koşucuya benzetebilir insanlar. 100 metrede böyle bir fark olabilir mi? Tabi ben Hıncal ustadan şöyle bir yorum bekliyorum. "Bolt koşucu değil, adam gibi bir zorlayan olsa Bolt kazanabilir miydi?, Bolt kazanmadı Powell hediye etti...". Hayır "Federer'e iyi tenisçi değil diyen" kendisidir oradan biliyorum.

200 metre finalinde de yarışacak Bolt. Sağda solda, "Asıl 200 metreyi ciddiye alıyorum" demeçlerini okuyorum. Eğer ciddiye almayan hali bu ise (ki son 20 metre de bunu gösteriyor sarkastik şekilde), ciddiye aldığında Michael Johnson'ın (düzeltme için teşekküler) o 19.32'si kaça çekilir düşünemiyorum. Bekleyip görelim.

HEAVEN CAN WAIT



















Sezonun konser maratonunu kapattık. Ömrümde yaşadığım en güzel konserle. Wacken gibi çok şey yazmayacağım bu sefer. Artık Cumartesi akşamından sonra herhangi bir konser beni etkiler mi bilemiyorum. Konserden beri tabir-i caizse bir huşu kapladı tüm bedenimi. Dünkü "Nirvana'ya ulaştık" cümlesinin sebebi de budur. En yakın tarihlisi 1992 yılından olan (Fear Of The Dark) 16 adet klasiği hep bir ağızdan söyleyerek.





































Güne baba kontenjanından Lauren Harris'le başladık, sonra da dördüncü kez dinlediğimiz Kamelot ile devam ettik. Ardından ev sahibi, Utrecht'li hemşeriler Within Temptation sahneyi aldı. Yeni albümleri ağırlıklı olmak üzere "Angels", "Stand My Ground", "Ice Queen", "Deceiver Of Fools" ve "Mother Earth" gibi klasikleri de içeren bir playlisti, bence heavy metal alemindeki en iyi 3 bayan vokalden birisi olan Sharon Den Adel'den dinledik. Den Adel sesi ve görüntüsü ile tek kelime ile harikaydı. Iron Maiden öncesi son saatlerin oldukça eğlenceli geçmesini sağladı. Ardından, Maiden'ın emektar menajeri Rod Smallwood'un seyircilere gönderdiği penalardan Janick Gers'e olanını kapmamız, sahnenin hazırlanışı, Transylvania eşliğinde tur görüntülerinin girişi, sahneyi kaplayan siyah perdenin inişi, "Churchill's Speech"in arz-ı endam eylemesi ve.........



















Işıklar patlayıp Aces High'ın introsu girdiğinde 27.000 kişi çıldırmış gibiydi. Saniyeler sonra Assen TT Circuit'teki kimse bu dünyada değildi. 1 saat 45 dakika boyunca dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük vokalinin başı çektiği, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük grubu, dünyanın gelmiş geçmiş en güzel şarkılarını söylediler. Konser sonu seyircilere atılan penalardan, şans bu ya, yine Gers'inki bize denk geldi. Gers pena sıkıntısı çekerse bana başvursun diyeyim bari. Konser bitip kendimizi eve attığımızda saatler 2'yi gösteriyordu. Uykuya dalmadan önce aklımda Bruce Dickinson'ın söylediği sözler vardı......."Bir sonraki Hollanda'ya gelişimiz son stüdyo albümüz için olacak"....Maiden eğer firikirlerini değiştirmezlerse son 1 albümle veda edecek müzik alemine. Bruce Dickinson'ın sesini canlı olarak duyamayacağımız bir dünyanın anlamı ne kadar olacak....Bunu ciddi ciddi düşünmekteyim. 16.08.2008, Iron Maiden possessed our bodies and and make them burn.....



















Setlist

# Transylvania/Churchill's Speech
# "Aces High" (Powerslave, 1984)
# "2 Minutes to Midnight" (Powerslave, 1984)
# "Revelations" (Piece of Mind, 1983)
# "The Trooper" (Piece of Mind, 1983)
# "Wasted Years" (Somewhere in Time, 1986)
# "The Number of The Beast" (The Number of the Beast, 1982)
# "Can I Play with Madness" (Seventh Son of a Seventh Son, 1988)
# "Rime of the Ancient Mariner" (Powerslave, 1984)
# "Powerslave" (Powerslave, 1984)
# "Heaven Can Wait" (Somewhere in Time, 1986)
# "Run to the Hills" (The Number of the Beast, 1982)
# "Fear of The Dark" (Fear of The Dark, 1992)
# "Iron Maiden" (Iron Maiden, 1980)
# "Moonchild" (Seventh Son of a Seventh Son, 1988)
# "The Clairvoyant" (Seventh Son of a Seventh Son, 1988)
# "Hallowed Be Thy Name" (The Number of the Beast, 1982)

KAHROLSUN DİSCO DİSCO PARTİZANİ TİRAN








Barad-dur cuma günü ulaştırdı bu insanı yerlere yeksan edecek haberi. Daha önce memleket insanının youtube'a olan sevgisi ile ilgili bir yazı yayınlamıştık ve kinaye ile karışık "youtube kapanmalı" şeklinde bir yoruma ulaşmıştık.





Tamam türk kullanıcıların özellikle futbol konusunda çığır açtıkları nice video görmüştüm ama böyle bir işe imza atacaklarını hiç düşünmemiştim. Takip eden ya da tanıyan var mı bilmiyorum, Shantel adında Hırvat asıllı Alman bir dj var müzik dünyasında. Asıl adı Stefan Hantel. Bugün Romanya ile Ukrayna arasında kalan Bukovina Bölgesi'nden Almanya'ya gelen göçmen ailelerin bir mensubu. Doğal olarak da etnik Balkan müziklerini kullanan bir dj. 2007 yılında "Disco Partizani" isimli bir albüm çıkardı piyasaya ve birkaç kez de Türkiye'yi ziyaret etti. Albümün aynı adlı şarkısına bir de video çekti. Tamamen İstanbul görüntülerini içeren. Hem de öyle alışageldiğimiz "yabancı eliyle gösterilen İstanbul görüntüleri" değil. Gayet şehri ziyaret etmeyi özendirecek bir video. Buyrun burada klip. Buraya kadar her şey normal.

Hikaye burada başlıyor. Fenerbahçe taraftarları büyük bir ihtimal Şampiyonlar Ligi ön eleme maçından sonra intenete girmişler. Youtube'u açıp "search" kısmına partizan yazmışlar. Youtube'un önlerine getirdiği her videoya dalıp (doğal olarak) küfür basmışlar. Yalnız şöyle bir problem var. Bulaştıkları videolardan birisi de Shantel'in şarkısı. Adında "partizan" geçiyor ya, "tutmayın beni kardeşler Fenerbahçemiz adına" diyerekten dağıtmışlar ortalığı. Dahası var, bir kısım muhalefet de (büyük bir ihtimal Galatasaray taraftarları) karşı saldırıya geçmiş. Ben karnıma ağrılar girene kadar güldüm. Adamın milliyetinden tutsan olmuyor. Partizan Sırp takımı, adam Hırvat asıllı. Klip İstanbul'un güzelliklerini gösteriyor. Kullanılan "partizan" kelimesi de "parti taraftarı" anlamına gelen ve dünya üzerinde "devrim" ideolojisiyle özdeşleşmiş kelime olan partizan. Yani şarkının ne futbolla, ne Fenerbahçe ile ne "genç" Semih'le ne Partizani Tiran'la ne Gençlerbirliği ile ne Diyarbakır'ın yıllar önceki forveti Hakikat ile ilgisi var. Ama "partizan mı arkadaş, açın önümü". Şarkıyla ilgili yorumlar, son sayfalara doğru " Fenerbahçe will f.ck you, you f.cking Serbians" ve "Ne oldu F5'liler beraberlik zor kurtuldu, oley disco Partizani" yorumlarına bırakmış kendisini.

Bu şarkıyı artık her dinlediğimde bunu hatırlayıp güleceğim. Tekrarlıyorum, youtube yasaklanmalı (!).

17 Ağustos 2008 Pazar

HAFTANIN MENÜSÜ - 20





















1 - Sagopa Kajmer - Baytar

Rüzgar saçını süpürse mest olur bakışlarım
Adınla uyanır kulaklarım, yüzünle açar göz kapaklarım
En güzel şiirlerimle kaleme adını sayıklatırım
Odamın hayaletisin sessizligine aşığım

2 - Kolera - Zor İş

3 - Çilekeş - Pervazda Tatil

4 - Pit10 - Dünde Kalınca

5 - GiYoTiN & SanSar - Tutamadım Verdiğim Sözlerimi


by Barad-dur

SATAN'S WORK IS DONE



Iron Maiden - Somewhere In Time Albümü: 9 euro
Iron Maiden - Assen TT Circuit konseri bileti: 45 euro


Iron Maiden konserini en önden izlemek: Paha biçilemez


Dün Nirvana'ya erdiğimin gecesidir. Öbür tarafta "kendin için ne yaptın" diye sorarlarsa, "alın işte bunu" diyeceğim.

15 Ağustos 2008 Cuma

IRON MAIDEN'S GONNA GET, ALL OF YOU


Tam 10 sene görmeyi bekledikten sonra son 2 sene içinde 3. kez göreceğiz. Darısı herkesin başına.


Tarih 16 Agustos 2008

Yer: TT Assen Circuit


Herkese iyi tatiller


ÇARK GERİ İŞLEMEYE BAŞLADI





















Bundan 10-15 yıl sonra, Avrupa kulüpleri 2000’li yılların ortasından itibaren başlattıkları “stadları ticarethaneye donüştürme hareketinin onlara çok şey kaybettirdiklerinin farkına varıp rüzgarı geri döndürmeye uğraşacaklar, ancak o zaman çok geç olacak. İngiltere’den, özellikle de Manchester United tribünlerinden başlayan akım yavaş yavaş tüm Avrupa’yı esir almaya başladı. Kulüpler artık stadlarında manevi değil maddi desteği birinci tercihlerine yerleştirdiler. Onlar için kalbi dakikada 150 kez kulübün renkleri için atan adam değil, gunde 150 euro kazanan adam daha cazip geliyor. Bu örnekleri daha önce blogda defalarca verdik. Bu akımın bir diğer zararı, söz konusu gruba dahil olacak maddi gücü olmayan toplulukların, bir nevi dünya literatüründeki ”Ultras” felsefesi mensuplarının, ilgili yüksek hayat standartına sahip gruba cephe alması. Stada gelen tüm taraftarları belli bir geliri kazanan Old Trafford’da belki bu sorun değil ama karşı tribünde oturan kişinin aldıgı maaşın onda birini alamayan insanları da barındıran, örneğin Ali Sami Yen, İnönü Stadları için bir sorun. Bu sorun kulüplerin bir süre sonra, tribün sıralarına, eski ruhu kazandırmak için, ateşli taraftarları tekrar davet etmesine yol açabilir.

Bunun örnekleri Premier Lig’den gelmeye başladı. Yani tam tersi akımın doğduğu yerden. Boşuna futbolun beşiği demiyoruz. İngilizler Premier Lig’deki tüm kombine kart sahiplerinin ortalama yaşının 44’e ulaşması ile tehlike çanlarının çalmaya başladığını gördüler. Bu sene ortalama % 7.2 oranında artan kombine bilet fiyatları genç nüfusu tamamen stadların dışına itti. Bu stadlardaki atmosferin giderek düşeceğinin bir göstergesi.

Bu yolda adım atan kulüplerden birisi Newcastle United. St James’ Park tribünlerinde, sürekli tezahürat yapan, ateşli taraftarlar için bir bölüm tahsis ettiler. Sadece onlara ait olan. Bu ultras felsefesinin kulüp eliyle desteklenmesi gibi bir durum. Söz konusu bölgenin kombine bilet fiyati, ortalamaya göre düşük bir rakam olan 390 pounda çekildi. Bolton ve Middlesborough genç nüfusu stada çekmek icin 2 senedir indirimli bilet politikası uyguluyor. Reebok Stadı’na gelen çocuklar için sezonluk bilet fiyatı 50 pound tutarında. Bu rakam M’boro’da 18 yaş altı gençler için 95 pound olarak bu sene ilan edildi. 18-21 yaş arası taraftarlara da özel indirimler sunuyorlar.

Rüzgar hafif meltem ile terse esmeye başladı. Takımların başarıya giden yolun paradan geçmediğini ve futbolun ruhunun, atmosferinin stadyumlardaki büyüden kaynaklandığını anlamaları çok geç değil bana sorarsanız, ama milyarder patronların ve Man. United’ın rüzgarı son 10 yıldır futbolu öyle bir vurdu ki toparlanmak zaman alacaktır.

SEN İNSAN MISIN?


























Yukarıdaki başlık son zamanlarda Türk futbol izleyicisinin yeni deyimi. Genelde rakip takım oyuncusu bir futbolcuya sert müdahalede bulunduğunda veya seyir güzelliği üst düzey bir gol atıldığında kullanılıyor. "Gerrard sen insan mısın?", "Materazzi sen insan mısın?", "Messi sen insan mısın?" gibi....Neyseki artık dünyada bunu resmen sorabileceğimiz bir adma var. Michael Phelps. Soruyorum. "Phelps sen insan mısın?"..Bende önce de soran çok oldu bugünlerde. Genel kanı. Hayır. İnsan değil Phelps. En azından sizin benim gibi değil.



Bir bakalım. Normal bir insanın iki elini vücudunun iki yanında açtığında, iki elinin arasındaki uzunluk 2 metreyi buluyor. Bu normal olarak insanın boyuna eşittir. Phelps'in boyu 1,93. Yani 8 cmlik bir fazlalığı var. Hadi bunu kabul edelim o kadar olur diyerek. Phelps'in kaburgasının en alt kemiği ile kalça kemiği arasındaki uzunluk normal bir insanınkinden 10 cm daha fazla. Normal bir insanın günde alması gereken kalori 3500-3600 civarında iken Phelps sadece kahvaltıda 7000 kalori alıyor. Kahvaltısı 2 kızarmış ekmek, haşlanmış yumurta, peynirli salata, domates, mayonez, 2 çift sosis, 1 omlet, 3 tost ve çikolatalı pancakeden oluşuyor. Normal yüzücülerin kanındaki laktik asit oranı bir yarış sonrası 10-15 milimol arasında değişiyor. Phelps'de bu rakam 5 milimol. Bu onun herhangi bir yarıştan sadece 30 dakika sonra vücudunun yeni bir yarışa hazır hale gelmesini sağlıyor. Bacakları normal bir insanın yüzmesi sırasında bacaklarının vücutla oluşturduğu açıdan 15 derece daha büyük bir açıyla esneyebiliyor. 7 yaşından beri havuzda. 10 yaşından önce haftada en az 5 saatini suda geçirirken bu 10 yaşından sonra giderek artıyor. Makine mi balık mı olduğu hakkında ilginç makaleler yazılmaya başlandı. Kimileri de ona insan evriminin tekrar geriye, yani suya doğru gidişinin başlangıcı olduğunu söylüyorlar.

Bugün kazandığı altın madalyalar ile toplamda 11 sayısına ulaştı ve tüm zamanların en çok olimpiyat altın madalyası kazanan sporcusu oldu. Şimdi tek bir rekora daha gözünü dikti. 5'te 5 gidiyor. Eğer 8'de 8 yaparsa 1972 yılında Münih Olimpiyatları'nda 7'de 7 altın madalya kazanan Amerikalı vatandaşı Mark Spitz'in rekorunu da kıracak. Sıkı durun. Bu adam 23 yaşında. Sadece 23.



Ha tabi sonda belirteyim. Bu adamı rakipleri bitirmek istiyorsa, tek yapacakları iş var.1 hafta Galatasaray kampına göndersinler. Nice pehlivanları bitirdi o kamp. 2 haftada sakatlar kervanına katılır. Bu "sakatlar kervanı" lafına da takmış durumdayım. Kervan. Sanırsınız Kewell'la, Linderoth İpek Yolu belgeseli çekiyorlar. Kervan nedir yahu? Şuna sakatlandı diyin.

TOM "NOSTRADAMUS" CLANCY




















Yil 2001. Daha sonra PC ve PS konsollarında olmak üzere 7 adet devam oyunu piyasaya sürülecek olan “Ghost Recon” oyunu ünlü Amerikalı macera romanı, romandan uyarlanan filmlerin ve oyunların yazarı ve senaryo yazarı olan Tom Clancy’nin imzası ile Red Storm firması tarafından piyasaya sürüldü. Oyunun senaryosu şuydu. 2008 Nisan ayında Rusya’da Sovyet Bloğunu tekrar kurmak isteyen bir grup, bu planlarına Gürcistan’da başlıyor ve Gürcistan’daki bağımsızlık hareketlerini destekliyordu. Ghost Recon askerleri de bu saldırıyı önlemek icin olay yerine gidiyordu.

Yıl 2008 Ağustos…..Gerisini siz doldurun.

O KURNADAN BU KURNAYA ÇİRKEF SIÇRAMIŞ


















“Special One” Serie A’yı henüz ligler başlamadan karıştırdı. Juventus´un hocası Ranieri ile ligler başlamadan söz düellosuna girdiler. Aslında aranan Ranieri´nin kendisi. Kariyerinde kazandıgı 1 İtalya, 1 İspanya Kral Kupası ve bir İtalya Super Kupası var. Laf attığı adam ise kupa koleksiyoncusu durumunda. Ne diye durup dururken polemik olsa da ben gireyim diye aranan bir adama laf atarsın ki. Hamburg’a mağlup oldukları hazırlık maçının ardından Ranieri “Mourinho’nun aksine ne yaptığımın farkına varmam için kazanmam gerekmiyor, geçen sene de kaybettiğimiz maçlar oldu, nasıl davranılacağını biliyorum” diyerek fitili ateşliyor. Mourinho cevabı yapıstırmakta gecikmiyor tabi. “Evet Ranieri haklı, ne yaptığımı bilmem için kazanmam gerekiyor, bu yüzden kariyerimde bir çok kupa kazandım, işin ilginci kendisi 70 yaşında ve kazanmanın önemsiz olduğunu düşünüyor, bu felsefesini değiştirmek için çok yaşlı, o yüzden de kariyerinde bir Süper Kupa ve ufak turnuvalardaki şampiyonluklar (ufak turnuva dediği İtalya Kupası ve İspanya Kral Kupası belirtelim) var” diyerek taşı gediğine koyuyor. Ardından Ranieri yine durmuyor. Mourinho’nun meslektaşlarına olan saygısızlıklarına dem vuruyor. Mourinho’dan cevap gelmeyince bu sefer de “Mourinho iyi bir hoca, ama onun İtalya’da kazanmasını istemiyorum, burada işler o kadar kolay değil” diye aranmaya devam ediyor. Konuyla ilgili son açıklama Mourinho’dan geldi. “Ranieri 3 kere konuştu ben 1 kere. 3-1 önde olduğunu sanıyor ama benim golüm güzeldi”

Ranieri’ye buradan tavsiyemizdir. Daha fazla uzatmasın. Fena madara olacak. Zaten olmuş olduğu kadar.

KAZIK


























Türk takımlarının son yıllarda takımlarına büyük beklentileri ile transfer ettikleri oyuncuların, istenileni verme açısından en başarılı olanlarını son yıllarda Fenerbahçe örneginde görduk. Kadroya katılan hemen hemen tüm yabancılar, belli oranda başarı ve katkı sağladılar. Buna rağmen Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor takımlarının transferleri ile “bekleneni veremeyen”ifadesini defalarca yan yana gördük. Öyle ki geçtigimiz yıl Galatasaray şampiyonlugun son haftalarında Nonda dışında hiçbir yabancı oyuncusunu oynatmıyordu. Bugün gazetelere, geldiğinden beri Schalke 04’teki istikrarsızlığının da altına düşen Cassio Lincoln’un Wolfsburg’la anlaştıgı yansıdı. Asıl konumuz bu değil ama satır arasında belirteyim, Galatasaray bu transferden bonservis kazanacaksa (ki Lincoln ile anlaşması gereği kazanmalı) hiç beklemeden Brezilyalıyı elinden çıkarması kendisi için yararlı olacaktır.

Gelelim asıl konuya. Menajerlik oyuncuları oynayanlar bilirler. Bir futbolcuyu transfer etmek istediğinizde karşınıza çıkan seçeneklerin en önemlilerinden birisi futbolcunun, transfer olacağı takımda göstereceği performansa göre eski takımına ödenecek meblağdır. Bu belli kriterlere bağlanır. 20 gol attığında, Avrupa Kupalarında 15 gole ulaştığında, 10 kere milli olduğunda, yeni takımında 50 maç oynadığında gibi….Bir diğer önemli nokta ise genç yeteneklerin satışı sırasında anlaşmaya konulan, gelecekteki satıştan yüzde almaktır. Bunun iki yararı vardır, hem futbolcuyu yetiştiren kulüp satış anında elde ettiği bonservise ilaveten, futbolcunun potansiyelinin arttığı her transferden kendisine pay alır, hem de ilk maddeleri kullanarak, transfer ettiği futbolcu performans gösterdikçe, eski kulübüne değeri icin ödeme yapılır. Bu aynı zamanda şu anlama gelir. Eger futbolcunun o andaki sahibi kulüp, gelecek ödemeleri gol, milli olma veya yeni takımında forma giyme gibi şartlara bağlamaya yanaşmıyorsa, daha kendi kulübü, o futbolcuya geleceği hakkında güvenmiyor demektir ki bu futbolcunun kalitesi hakkında genel bir fikir verir.
Bizde böyle bir durum yok. Bir oyuncuyu büyük paralarla transfer ediyoruz. 4 senelik kontratını, her yıl yapılacak zammı belirliyoruz. Eski kulübüne ödenecek bonservisi ödüyoruz, son zamanlardaki eğilime göre gerekirse taksitlere bölüyoruz. Sonra eski kulüple işimiz bitiyor. O futbolcu yılda 20 gol atma umudu ile alınıp topu topu 5 gol atsa bile, yeni kulübü parayı vermis oluyor. Futbolcunun sıfatı da “bekleneni verememiş futbolcu”. İngiliz kulüpleri yıllardır yukarıdaki sistemi uyguluyorlar. Futbolcu yüksek performans gösterdiğinde hem eski kulüp maddi, hem yeni kulüp başarı açısından kazanç sağlıyor. Bu sistemi, futbolcu sirkülasyonunun çok yüksek olduğu Türkiye’nin acilen alışkanlık haline getirmesi lazım. Bu sistem, hem transfer ücretlerinin bir anda kulüp kasasından çıkmasını engelleyecek hem de futbolcuyu satacak kulübün o futbolcunun değeri ile ilgili görüşünü öğrenme açısından yararlı bir yol olacaktır.

14 Ağustos 2008 Perşembe

VELİEFENDİ CASUSU ARAMIZDA

Blog kadrosunu 5'e çıkardık bugünkü transferle. Almaty'deki yalnız adam Canarino aramıza katıldı. Kendisinden blog olarak çok şey bekliyoruz. 1 yılı opsiyonlu olmak üzere 2 yıllık sözleşmeye imza attı. Pazartesi günü formayla sahaya çıkması bekleniyor. Star Wars ögretisi, Kazakistan futbolu, animasyonlar, en önemlisi de hiç kimsenin eline su dökemeyeceğini düşündüğüm Veliefendi Hipodromu'ndaki yıllarını aktardığı yazıları ile burada olacak.

EZELİ REKABET-22

























Ezeli rekabet

LEVİATHAN BÜYÜYOR








Bu blogda, Thomas Hobbes’un Leviathan canavarından bahsetmek bundan önceki Aziz
Yıldırım yazısına nasip olmuştu. İkinci bahsedişimiz yine aynı kişiye nasip olacak. Zira Yıldırım ve Fenerbahçe spor kulübü gün geçtikçe dönüşü olmayan bir yola giriyorlar.













Bir Alman ile tanıştıgınızda ne düşünüyorsunuz ilk. Sizi bilmiyorum ama benim aklıma ilk olarak Adolf Hitler geliyor. Genel kabul edilen görüş şudur dünya siyasetinde. SS Kıtasının yaptıgı katliamlarda Hitler’in ne kadar suçu varsa, ona karşı koymayan ve ölümüne kadar düşüncelerine ve eylemlerine razı gösteren Alman halkının da o kadar suçu vardır. Bu yük onların üzerine öyle oturmuştur ki üzerinden 60 yıl geçmesine rağmen hala kurtulamamıs durumdalar. Aziz Yıldırım sadece burnunun altına yerleştirilen bıyık ile değil, her eylemi her uygulaması ile Fenerbahçe taraftarını geri dönülemeyecek bir suçun müessibi yapma yolunda ilerleyerek kitleler uzerindeki etkisi bakımından Alman Fuhrer’ine yakınlaşıyor.

Yıldırım aldığı kararla, Genç Fenerbahçeliler grubunun 25’e yakın sayıdaki mensubunun 1 sene boyunca Fenerbahçe Stadı'na girmesini yasakladı. Kamuoyunda, internet üzerinde dönen dedikodulara pek bulaşmadan, anlatacaklarımız sonrası göreceginiz gibi onlara gerek duymadan olaylara bir bakış atmak istiyoruz.

Önce kararın kendisini ele almak gerekiyor. Anlaşılan o ki söz konusu tribün grubundan 25’e yakın kişi sezon öncesi kombinelerini edindikleri halde (para ödeyerek ya da başka şekilde) MTK Budapeste maçında, Fenerbahce Stadı’nın E Blok tribününde meydana gelen olaylar sebebiyle stada 1 sene boyunca girememe cezası aldılar. Bir çok kaynakta başkan Yıldırım’ın bu karari alırken MTK macındaki olaylardan cok Fenerbahçe tribünlerindeki dengeleri degiştirme üzerine, söz konusu tribün grubuna yaptıgı teklifler ve cıkan fikir ayrılıklarından etkilendiğini yazıyor. Ortada bir gerçek var. Boyle bir cezayı verebileceğiniz tek maç oynadı Fenerbahçe, MTK Budapeşte maçı. Dolayısıyla Yıldırım, eger gazetelerde yer aldıgı gibi bu maçta tribunlerde çıkan olaylardan dolayı ceza yoluna gittiyse bu görüntülerin aynı zamanda Futbol Federasyonu tarafından da incelenmesi gerekir. İngiltere kulüpleri benzer olaylarda taraftarlarına ceza verirken, futbol federasyonu da kulübün alacağı muhtemel ceza için görüntüleri inceliyor. Yok söz konusu tribün ihracı eger bu maça yönelik değilse, hangi maça yönelik? Sarı lacivertliler son maçlarını Mayıs ayında oynadılar o stadda. Yani 4 ay önce. 4 ay önce hiç gündemde olmayan bir olayın izleyen yılın kombinelerine yansıyacağını sanmıyorum. Dolayısıyla ilgili ceza MTK maçi ile ilgili, burası kesin. En önemli soru da şu. Eger Yıldırım, bu cezayı stadlardaki şiddet olaylarının kaynağı olan kişilere veriyor ise cezanın süresi neden 1 yıl? Avrupa kulüpleri bu tür taraftarların stada herhangi bir organizasyon için girişlerini 1 yıl degil ömur boyu engelliyor. Öyle ya, eger kulüp bu taraftarların 1 yıl boyunca tribün adabı için eğitilmesi yolunda bir kurs vermiyorsa (boyle bir kurs da yok zaten), bu ceza neden 1 yıl? Daha da fazlası, ceza alan taraftarların listesinde yer alan isimlerin o gün olayların yaşandığı sırada stadda olmamaları konusunun üzerindeki bulutlar nasıl dağıtılacak?

Size söyleyeyim…dağılmayacak. Dağıtılamayacak. Zira ne Fenerbahçe tribünlerinin bunu dağıtmaya yönelik talebini dile getirecek gücü kaldı, ne de Yıldırım’ın bunu yapmaya niyeti var. Tribünlerin bunu yapmaya gücü yok, çünkü Fenerbahçe stadındaki grupların hemen hemen hepsi, Yıldırım’ın 10 yıllık döneminin özellikle son 5 yılında, Şükrü Saraçoğlu’ndaki taraftar profilini degistirme yönünde yaptıgı işlerin önce parçası, sonra destekleyicisi sonra da kurbanı oldular. Yıldırım görevi boyunca hep belli tribün gruplarını kayırıp belli başlılarına cephe aldı. Bu roller sürekli degişti. Sonunda o stadda dönen dev çark 40 bin kisilik bir grubu öğüttü. Geriye, Yıldırım’ın yaptıgı hiçbir şeye muhalif olamayacak, zira mutlaka bir yanıyla bu düzene bulaşmış bir yıgın kaldı. Hiçbir grup herhangi bir anda başka bir gruba yapılan ayrımcılığın, bir gün kendisine karşı yapılacağını düsünemedi ve bugünkü noktaya gelindi. Yukarıdaki cezanın 1 sene olmasının sebebi bu işte. Yıldırım 1 sene sonra Genç Fenerbahçelileri sağ koluna yerleştirip bir baska grubu sandalyeye oturtacak çünkü. Son 5 senedir yaptığı gibi. Biliyor ki, o çarktan kendisine istediği zaman oyuncak seçebilir. O zaman oyuncağı çöpe atmaya ne gerek var?

Ya peki işin hukuki yanı. Yukarıda belirttigimiz gibi, yasak getirilen 25 kişi icinde cebinden para ödeyerek kombine satın almış taraftarlar mutlaka vardır. Bu insanlar, hiçbir açık muhakeme yapılmadan, federasyon araştırmasi olmadan ve paralari iade edilmeden staddaki yerlerinden oldular. Bunun adı düpedüz “haydutluk”tur ve “insan haklarina tecavüz”dür. Fenerbahce taraftarlarının, günümüzde bireylerin büyük futbol kulüplerine açtığı davaların sıklaştıgı bir dönemde, konuyu önce iç hukuka götürmesi sonra da iç hukuk yollları tükendiginde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurması gerekmektedir. Bir daha belki o stada girememeyi göze alarak. Ama aynı zamanda belli bir süredir Kadıköy’de devam eden tiranlığa kafa tutarak. Tarih tiranlara kafa tutanları kahraman olarak gösterir, ona boyun eğenleri ise aynen Alman halkına oldugu gibi suc ortağı. FB tribünleri son yıllarda hep ikincisini seçtiler. Yıldırım’ı besleyip, büyütüp, Leviathan canavarına dönüştürdüler. Geride sadece, hiçbir gruba üye olmayan sessiz bir çoğunluk kaldı. Onların da bir şeyleri değiştirmesi zor görünüyor. Zira bunu yapamayacak kadar azınlıkta ve organize olamamış durumdalar.

Ya diger aktör. Kulübe ve kamuoyu. Kulübe hiçbir zaman bu konuda söz sahibi olamadı. Göreve gelen tüm teknik adamlar yüksek maaşlarını kaybetmek istemedikleri için, tribündeki bu dönüşüme ses çıkaramadılar. Sir Alex Ferguson gibi dolar milyarderi Glazer’a “tribünler bir cenaze evini andırıyor” dokundurmasıyla mesaj göndermek için gerekli ağırlıkları da hiç bir zaman olmadı. O yüzden oradan bir şey beklemek yanlış olurdu. Ya kamuoyu. Aziz Yıldırım’ın kendi taraftarının boğazına sarılıp hırpalamasına, tribüne çıkıp bilet kontrolü yapmasına, stad koridorlarını devlet dairelerine çevirmesine “fairplay”, “kahraman”, “tesisleşme”, “dünya kulübü atılımları” gibi ifadelerle yaklaştılar. Hiçbirisi bugün 25 kişilik bir taraftar grubunun stada 1 yıl boyunca giremeyecek olmasının haberini yapmadı ya da sorgulamadı. İngiltere ve İtalya’da bu sayı 2 olsa bile gerekçeleri ile yayınlanıyor tüm kaynaklarda.

Leviathan'ı büyütmeye devam ediyoruz. Kendisi durana kadar da görünüşe göre durmayacak.

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-16


Ankara 3,901,201 nüfusu ve 1551 kilometrekarelik yüzölçümü ile Avrupa şehirleri arasında, Şampiyonlar Ligi’ne herhangi bir takımını sokamamış en büyük Avrupa şehridir. Bu unvanın daha önceki sahibi 4,662,547 nüfuslu 7694 kilometrekarelik St. Petersburg şehri, bu yıl Zenith Petersburg’la unvanını Ankara’ya devretmiştir.

Seyir defteri.

EWOOD PARK ELDEN GIDIYOR (!)

















Türkiye'deki stadlardan birinde mescit açılsa ülkede kopacak fırtınayı tahmin edebiliyor musunuz? Tabi bunun sebebi ülkede din konusunun son yıllarda nasıl kullanıldığı ve hangi yan elementlerle birleşip geldiği sembolik durum. Yoksa kendi başına dini ibadet asla sorgulanmaması gereken bir durum. Yurt dışından gelen bir tanıdığımı Ali Sami Yen Stadı'nda namaz kılmak için tribün merdivenlerinin altına utanarak gönderdiğimi biliyorum. Bir gazete kağıdının üstünde kıldı namazını o gün. Çünkü stadlarda bunun için özel bir bölüm yok. Şükrü Saraçoğlu için ezbere konuşmayayım, bir tek o stad hakkında şüphelerim var ama olduğunu sanmıyorum.

Premier Lig'de bir ilk gerçekleşti Blackburn Rovers tarafından. Artık Ewood Park'ta bir ibadet odası var. Müslüman ve Hristiyan dinine mensup insanların ibadetlerini yapabileceği bir tesis. Yani sadece tek bir dinin mensuplarına yönelik değil. Stadın catering imkanlarının yani büfelerin olduğu yerin çok yakınına inşa edilmiş bu oda. Ama stada gelen farklı dinin mensuplarının ibadetlerinden geri kalmamasını sağlamak, tabi biraz da oraya gitmişken maçla ilgili dualarını almak. Oda ses geçirmeyecek şekilde inşa edilmiş, yani dışarıda kopan gürültüden etkilenmiyor. Bolton Wanderers buna benzer, ses geçirmeyen bir odayı benzer aktiviteler için Reebok Stadyumu'nda tahsis etmişti ama bunu resmen bir ibadethane haline eitren ilk ekip Rovers oldu. İskoç Ligi takımlarının tümünde müslüman oyuncuların maç öncesi dua etmeleri için bir tesis bulunuyor. Bu kulüplerin tüm din mensuplarına aynı mesafede olduklarını göstermek için mükemmel bir fırsat. Umarım bu akım bizim taraflara da uğrar diyeceğim ama daha bizim kulüplerimiz ülkenin % 99'unun müslüman olduğu bir ülkede bu tür işler için ufak bir oda bile ayarlamazken diğer dinler için imkan beklemek hayalcilik oluyor tabi.

5-1-4

















Galatasaray maçını izlediğim için sadece ondan bahsedeceğim. Maç ilerledikçe kafamda bir dşünce büyüdü durdu. Düpedüz Fatih Terim'in ikinci dönemini bitiren 2003-2004 sezonunda, Galatasaray'ın ligi altıncı bitirdiği futbolu oynuyordu takım. Galatasaray'da yaratıcılık yok, paslaşma yok, defans kurgusu yok, hücum kurgusu yok, yapacak sayıda adam da yok. Galatasaray oyun kurarken zaman zaman Shabani Nonda ile Servet-Emre ikilisi arasında 90 metrelik farklar vardı. Bu farkı 50 metreye indiremezseniz günümüz futbolunda bir yere gelemiyorsunuz. Bunu indirecek 3 adam var. Defansın göbeğindeki 2 oyuncu ve defansif orta saha oyuncusu. İlk ikisi top yapabilen, topla çıkabilen oyuncular olmadığı için iş onların önündeki ikili Mehmet-Meira ikilisine kaldı. Meira da defansa gömülmeyi seçince Galatasaray 4-5-1 hesabıyla çıktığı maçta 5-1-4 sistemi ile oynamaya başladı. Meira ve defans dörtlüsü, ileride Nonda'nın yanına sıkışmış Arda, Hasan ve Lincoln. Ortada tek başına çırpınan Mehmet Topal. Skibbe inanılmaz şekilde ikinci yarı onu oyundan aldı. Günümüz futbolunda artık o mevkideki bir adam, isterse aldığı 10 topun 9'unu rakibe atsa da oyundan çıkarılmıyor. Çünkü kilit orada. Çıktı Mehmet Topal İkinci yarı Steaua Galatasaray kalesine elini kolunu sallayarak geldi. Maç sonundaki pas seçimlerinde biraz ciddi olsalar galibiyetle döneceklerdi Romanya'ya.

Yenilen 2 gol bireysel hatadan çok konsantrasyon eksikliğinden kaynaklanıyor. Aykut ilk golde, Emre Güngör ikinci golde uyudular adeta. Kopmuşlardı maçtan. Bu eksikliğin acilen giderilmesi gerekiyor. Çok fazla şey yazılabilir ama sezon başı takımın durumunu şöyle açıklamak yeterli olacaktır. Steaua Bükreş'in orta sahasının ortasında beğenmeyip yuhalayarak gönderdiğimiz ve gördüğümüz gibi futboluna hiç bir şey katmayan Ovidiu Petre oynuyordu. Böyle bir takıma deplasmanda kazanmak zorunluluğu ile gidiyoruz. İşin ve takımın ne seviyede olduğunun özeti budur.

Gecenin skoru da bana göre Kıbrıs'tan geldi. Anorthosis Famagusta - Olympiakos'u 3-0 ile dağıttı. Yunan emektar defans oyuncusu Dellas AEK ile 3 senedir Yunan Ligi'nde yıkamadığı Olympiakos'u Anorthosis ile yıkacak belki de. Rövanş maçında, Türk ordusu sınırın öte yanına bir barış harekatı daha yapsa adayı zaptetmemiz 15 dakika sürer. Hiçbir askeri görev başında bulacağımızı sanmıyorum. İşin şakası bu tabi. 789.000 nüfuslu adanın temsilcisi Şampiyonlar Ligi ön elemesi ilk maçlarının en net galibiyetlerinden birini alırken, onun rakibinin yarısı kadar kaliteye sahip olmayan 2 takımdan beraberlikleri zor kurtardık. Bunun dersi alınmalıdır.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

DUBIOUS GOALS COMMITTEE



















Dünyanın en gereksiz futbol örgütü, oluşumu ya da mercii hangisi olabilir. Hayır, Bülent Uygun'un kişisel internet sitesi değil. Her ne kadar alanında iddialı olsa da. Bana sorsalar meşhur IFHHS yani Uluslararası Futbol Tarihçileri ve İstatistikçileri Federasyonu derdim. Hani Sevilla'yı İspanya yedincisi ve Şampiyonlar Ligi'nden elenmişken Duble yapan Manchester United'ın üstünde gösteren bizim gazetelerin çok sevdiği kurum var ya işte o. Ama o da değil. Tartışmalı Goller Komitesi. Orijinal adıyla Dubious Goals Committee. Komitenin görevi şu. Premier Lig'de atılan herhangi bir golün eğer kimin tarafından kaydedildiği muallaktaysa bu komite bunu belirliyor. Evet tek görevi bu. Örneğin kaleciyi şaşırtan ve defansa çarparak ağlara giden bir şut, serbest atıştan gelen topra vurulup vurulmadığı belli olan bir kafa vuruşu gibi. Eski hakem ve futbolcuları içeren 3 kişilik bir ekip. Örneğin defansa çarparak ağlara giden bir topta, topa vuran kişinin vuruş gücü, topun defansa çarptıktan sonra aldığı ivme ve yön değiştirmesi gibi noktaları videodan inceleyip karar veriyorlar. "Bunun önemi ne?" diyeceksiniz, özellikle golcüler açısından gol krallığını etkileyen bir durum bu. Kulüp arşivleri için de önemli rol oynuyorlar. İlginç olan durum bu komitenin üyelerinin gizli tutulması. Gerekçesi de "üyelerinin baskı altında kalmamaları". Yahu Akademi üyeleri mi bu adamlar da Oscar seçimi için baskıda kalacaklar. Alt tarafı senede 3-4 kere iş düşüyor zaten. Sadece Premier Lig'e bakıyorlar, zira alt liglerdeki tartışmalı gollere takımların kendisi karar veriyor.

Tabi maaş tutarlarını merak etmiyor değilim. Yılda 3-4 kere toplan, her toplantı en fazla 3-4 saat sürsün, en 4.000 pound hesaba yatsın her ay, oh ne âla memleket. Bu komitenin bir başvuru formu yok mudur, ya da KPSS'den kaç puan gerekir, hemen başvurayım.

DİYET


Geçtiğimiz hafta Napoli'li bir taraftarın Inter kulübüne açtığı ve kazandığı tazminat davası ile dünya futbolunda yeni bir çığır açabileceği ile ilgili bir şeyler karalamıştık. Benzer şekilde emsal oluşturabilecek bir hareket İngiltere'den geldi. İngiliz bir gencin kazandığı dava tüm dünyada benzer uygulamalara yol açabilir.

Ben Collett 9 yaşında Manchester United altyapısına katılmış olan ve gelecekte Ryan Giggs'in veliahtlarından birisi olarak gösterilen bir gençti. 17 yaşında kulübün kendisine sağlayacağı 2 yıllık bir bursun ardından 1 yıllık 18 yaşında kulüp ile profesyonel bir kontrat imzaladı. 2003 yılında FA Gençler Kupası şampiyonu olan takımın maestrosuydu ve o sene yılın genç oyuncusu seçildi. Ardından rezerv takıma alındı ama bu takımla ilk maçında bugün Brentford City forması giyen M'boro'lu Gary Smith'in müdahalesi ile ayağı 2 yerinden kırıldı. Bir daha da kendine gelemedi. United onu 2006'da serbest bıraktı. Collett önce bir sene Yeni Zelanda'da New Zealand Knights forması giydi, sonra da Hollanda 2. Ligi'nde AGOVV Apeldoorn'da oynadı ama bir türlü düzelemeyen 2 yerinden kırılan bacağı nedeni ile 2007 yılında kariyerine henüz 23 yaşında iken nokta koydu.


Dün Londra Yüksek Mahkemesi Collett'in uğradığı maddi ve manevi zararlardan ötürü görülen davayı karara bağladı ve Middlesborough kulübünü 4,3 milyon poundluk bir tazminat ödemeye mahkum etti. Bu rakam enflasyon ayarlaması ile 4,5 milyon poundu bulacak. Dava süresince Collett'in sakatlanmaması halinde büyük bir oyuncu olmak için her türlü yeteneğe sahip olduğunu söyleyen Sir Alex Ferguson, Gary Neville, Brian McClair, Ryan Giggs gibi isimler ifade verdiler. Karar Boro'ya çok dokunmayacak, zira kulübün siforta şirketi bu zararı karşılayacak. Ancak bu kararın asıl önemli özelliği bu tür sakatlıkların artık mahkemeye taşınacak hadiselere dönüşecek olması. Aklıma gelen 2 örnek var. Birincisi Alper Tezcan, 1999 yılında Galatasaray UEFA Şampiyonluğu'na giderken 3. tur maçında İstanbul'daki Bologna maçının son dakikalarında 18 yaşında bir genç olarak oyuna girmiş ama duraklama dakikalarında Pierre Wome'nin müdahalesi ile ayağı kırılmış, 11 ayrı ameliyattan sonra bir türlü toparlanamamıştı. Bugün Alper Burdurspor'da forma giyiyor. Pierre Wome ve Bologna kulübüne dava açma şansı hala var mı bilemiyorum. Eğer zaman aşımı gerçekleşmemişse. İkincisi de Rıdvan Dilmen. Miodrag Yesiç tarafından bir Trabzsonpor-Fenerbahçe maçında çapraz bağları kopartılan ve sonrasında bir türlü toparlanamayan "Şeytan" Collett kadar şanslı değildi. Eğer o hareket bugün olsaydı, Dilmen'in emsal göstererek Trabzonspor'u mahkemeye verme şansı olacaktı. Futbol tarihinin en büyük tazminatlarından birisi 4,5 milyon poundluk rakam. Önümüzdeki günlerde örnekleri artacaktır.

İĞRENÇ 10 ROMANTİK KOMEDİ KLİŞESİ
















1 ay önce bu dalda polisiye filmlerdeki klişeleri yazdığımız yazıda romantik komedilerin de kapısını çalacağımızı söylemiştik. Daha fazla bekletmeyelim. Bunların polisiye filmlerden daha beter bir yanı var. Klişe olmayan romantik komediler arasından bile kaliteli olanları bulmak zordur. Bana izlediğin onca romantik komedi içinden 5 tane say desler. Listeyi zor doldururum. High-Fidelity, Lost In Translation, Jerry Maguire, Grease....eee. Before Sunrise/Sunset ve Once'ı romantik-komedi sınıfına koymuyorum söyleyeyim. Hal böyleyken bir de klişeler eklenince teslim bayrağını çekiyorum. Şu yazıyı bile 2 sakinleştirici atıp öyle yazıyorum.

1-Esas kızın evde kalmıs kız arkadaşı modeli: Bu kadınlar her filmde mutlak surette numunelik de olsa bulunurlar. Esas kızın dert ortağı pozisyonundadırlar. Genelde flm boyunca seksüel hiçbir aksiyonları görülmez, zaten genel olarak esas kızdan daha kilolu, daha yaşlıca ve daha çirkindirler. Dolayısıyla her daim erkeksiz bir halleri vardır. Şanslı olanlar filmin sonunda esas adamın en iyi arkadaşı ile beraber olurlar. Şanssız olanlar da bir sonraki filmi beklerler.
2-Esas kız ve adama uymayan eş veya sevgili modeli: Bu erkek olur, kız olur farketmez. Esas kız veya erkek hatta bazen ikisi birden hayatlarında başkasıyla beraberdir ama biz bu isimlerin fasulye olduğunu biliriz. Hatta seyircinin gözüne sokulsun diye, birbirine en uyumsuz karakterler seçilir, biliriz ki herkes yerini bulacak ve film sonunda asıl çiftler birleşecektir. Hatta bazen bu fasulyeler esas kız ve erkek birleşince kendi aralarında bir ilişkiye başlayıp filme tatlı bir orgy havası verirler. Ama mpegsiz tabi.

3-Esas kızla esas adamın filmin ilk yarım saatinde birbirlerine zıt gitmesi: İşte iğrenç bir klişe daha. Neredeyse tüm Meg Ryan filmlerinin değişmez noktasıdır bu. Bir Meg Ryan filminde ilk yarım saat didişme, ikinci yarım saat buzları eritme, üçüncü yarım saat mercimeği fırına verme bölümüdür. Hiç şaşmaz.

4-Komik peder modeli: Bunu çözmüş değilim işte. Her romantik komedide nikahı kıyan peder nedense Katolik Kilisesi'nden değil de Çadır Tiyatrosu'ndan çıkmış gibi nüktedan olur. Sığ espriler yapar, sözleri şaşırır bizi de güldürdüklerini sanır yapımcılar. Bunun için kilisede özel bir eğitim mi vardır onu bilemiyorum.

5-Arayı yapan çocuk modeli: Bu yan komşunun kızı olur, boşanmış annenin veya babanın oğlu olur, okuldaki öğrenci olur farketmez. Nedense hep şu garipleri birleştireyim de sevişsinler diye kendine görev edinmiş bir çocuk vardır. O çocuk Star Wars'daki R2-D2 neyse romantik komedide odur. Yani o olmasa filmin bir işlevi kalmaz.

6-Melankolik şarkı: Çiftler kavga eder. Birisi evi terkeder. Sonra ikisi aynı plana alınır, arkaya soundtrackten en bayık şarkı konur sonra da boş boş bakan gözleriyle iki oyuncu gösterilerek şarkı çalınır. Genelde esas kız çam ağacının yanında yastığa sarılarak sallanma hareketi yapar. Şarkının son nakaratında genelde erkek tarafı, "bozuyorum yeminimi yahu" diyip kendini affettirmeye gider.

7-Erkek karakteri ayartan kötü kadın modeli: Bu kadınlar genelde çalışılan şirkette ya patrondur ya patronun kızı. Genel olarak kötüdürler, kötü oldukları için de doğal olarak göğüsleri büyüktür. Atılgandırlar, mağrurdurlar, yani bu kızcağızlara seyirci gıcık gitsin diye yönetmenler ellerinden ne gelirse yaparlar. Sonunda ipleri çekilir, esas oğlan sözüm ona aşkı seçer. Yer miyiz yahu biz bunları?

8-Gergin aile yemeği: İşte bir başka değişmez klişe. Esas oğlan kız tarafının evine yemeğe gider. İsterse Harvard mezunu adam olsun, nedense o yemekte palyaçoya döner. Müstehcen laflar kullanır, nasıl olursa tuzluğu uzatır mısınız diyeceğine, buzluğa uzanır mısınız der (sallıyorum), ailenin ilk yemekte tepkisini çeker, rezil olur, sonra da "affet beni Dorothy" diye evden ayrılır. Ayrılırken de verandadan düşer genelde.

9-Gitmedim buradayım modeli: Şimdi bunu anlatmak biraz zor. Genelde kadın karakter filmin sonuna doğru tayin nedeni ile Şark Hizmeti'ne gidecektir. Erkek aşkını ilan edememiştir evde oturur. Derken iki tek atınca "vay ben ne eşekmişim" diye yollara düşer, ama treni ya da uçağı yakalayamaz, yıkılır, biz de yıkılırız, sonra arkasını bir döner, aaaa Sabahat ordaymııış, gitmemiş. Birleşirler, o Şark Hizmeti ne olur, yerine kim tayin edilir, bu ne laubaliliktir kimse sormaz.

10-Libidosuz çift modeli: Bu sonuncusu meşhur Türk sit-comlarından. 2 sene boyunca evli bir çifti veya uzun süreli ilişkileri izleriz, en romantik anda birbirlerinin yüzüne bakarlar, "aha şimdi yumuluyor" dediğimiz anda birbirlerine sarılırlar. Yapmayın, eylemeyin. Çocuklar Duymasın adlı skandal dizinin 1500 bölümü 8 kere tekrar ettirilmesine rağmen Haluk'la Meltem bir kere bile sıcaklığı artırmamıştır. Sıkışınca "mutfak" de, gir içeri...sonra aynen geri çık. O mutfak Jenna Jameson filmlerinin dekoruna döner, kimi kandırıyorsunuz.

MARS'TAN BİR KARTAL GELİYOR DÖNE DÖNE

























Futbola ülkelerinde başlayıp kısa süre sonra yurt dışına çıkan oyuncuların üst düzey kulüplerde oynadıktan sonra, bir nevi vefa borcu olarak ülkelerine dönmeleri ünlüdür. Genelde 33-34 yaşından sonra bu yola başvururlar. Rui Costa, Mkalele, Cocu, Davids gibi futbolcular bunun örnekleri. Hatta Henrik Larsson gibi futbola başladığı kulüplere dönenler de var. Tabi bizde bu yaş sınırı en fazla 30. Yurt dışında varlık gosteremeyen soluğu gerisin geriye Türkiye’de alıyor. Nasıl olsa kapılar 13 yaş 2. el araçlar için ardına kadar açık. Hollanda’nın “Roadrunner”ı Marc Overmars da bunu yapacak önümüzdeki hafta sonu. Ama ilginç olan onun bu işi futbola 4 yıl ara verdikten sonra yapacak olması.

Marc Overmars futbola Hollanda’nın SV Epe kulübünde başladıktan sonra 17 yasında Go Ahead Eagles ile profesyonel futbola geçmiş bir isim. Willem II ve Şampiyonlar Ligi şampiyonlugunu kazandığı Ajax maceraları ardından 24 yasında yurt dışına çıkıp Arsenal ve Barcelona da top koşturduktan sonra 2004 yılında futbola başladığı Go Ahead Eagles’in başına teknik menajer olarak döndü. 4 senedir oradaydı. Geçtigimiz sene takım Eredivisie’ye yükselme hedefinden çok uzak bir yerde ligi bitirince hadiseye el koymaya karar verdi. 35 yaşında futbola dönüyor. Birkaç hafta önce Jaap Stam’ın jübile macında fena degildi. Gerçi maç bir jübile maçında tribünlerde kavga çıkan ender maçlardan olduğu için tribünleri takip etmekten Overmars’ın oyununa pek dikkat edemedik. Gelen yorumlar çok fazla dakika almasa da en azından varlığının onemli olacağı yönünde. Cuma günü Fortuna Sittard maçıyla Deventer kentinin sakinleri futbol efsanelerinin sarı kırmızı formayla tam 17 sene sonra sahaya çıkmasını izleyecekler.

Overmars dedik bir de anektodla bitirelim. Euro 2000. Efsanevi Hollanda-İtalya maçı. Hollanda Overmars’la bir atak gelistirir. Sonuç alamaz. Kamera oyuncuya yakın çekim yapar. Maçı izlediğimiz TRT’nin yetenekli spikerlerinden Yalcin Çetin şöyle der. “Marc Overmars….İsmi “Mars’ın üstünde” anlamına geliyor….Futbolu da öyle”….2 dakika kendime gelemedim bu cümleden sonra onu bilirim.

12 Ağustos 2008 Salı

KOMBİNE EZİYET

























Dün ulaştı elime yukarıdaki kombine. Ömrümde 2 kez Galatasaray'ın kombinesini aldım. İkisinde de önce kombine süreci ile ilgili hiçbir bilgisi olmayan sevimsiz memurlarla telefonda muhatap oldum, sonra başvurmak için stada gidip sıra bekleyerek bir form doldurdum, sonra gidip o form karşılığı verilen makbuzu alıp kredi kartımla POS cihazımdan kartımı geçirtip bedeli çektirdim. Elime 1-2 makbuz daha alıp Mecidiyeköy'den Ümraniye'deki evimin yolunu tuttum. Bu iş için iş yerinden izin aldım. Çünkü o zamanlar bu kombine masası hafta sonu çalışmıyordu. Daha sonra kombineyi almak için tekrar stada gitmek gerekiyordu. Ben gidemedim, zira kombine kart teslim masası da hafta sonu çalışmıyordu ve kombine ile ilgili bir izin daha almam komik olacaktı. Blog eşrafından Barad-dur ve forzabrian öğle tatilinde gidip kombinemi aldılar. Hatta yılların Fenerbahçelisi Barad-dur'u da bu vesile ile Ali Sami Yen'in kombine kuyruğuna sokmuş olduk. Sonuç: 3 kişi 1 kombine için seferber oldu ve hiçbir sorun olmamasına rağmen en az 2 gün stada gidilmesi gerekti.

2008-09 FC Utrecht kombinesini ise şöyle aldım. Kulübün resmi internet sitesinden başvuru formunu printerdan bastım. Formu doldurdum, oturmak istediğim tribünü ve koltuğu yazdım, paranın çekileceği hesap numaramı yazdım ve postaya verdim. FC Utrecht hesap müsait olur olmaz parayı çekti ve tam 8 gün sonra kombineyi ev adresime gönderdi. Evden çıkmadım, stada gitmedim, herhangi bir kartla uğraşmadım, hiç kimse ile telefonda konuşmadım, sadece formu doldurup gönderdim ve 8 gün sonra kombine elimdeydi.

Şimdi soruyorum. Arkadaş ne zorunuz var? Kombine alacağım ben. Türkiye'de bir kulübün kombinesini almak için geçeceğiniz prosedürleri bir Askerlikte, bir ÖSS ve KPSS Sınavı'nda bir de vize başvurusunda geçiyorsunuz. Kombine almak için gerekli evrak ve harcadığınız zaman bunlarla eşdeğer. Avrupa'nın en pahalı kombinelerini alıyoruz, üstelik alırken 2 kere de gidiş dönüş yol parası ödüyoruz (buna mı takıyorsun diyeceksiniz, evet takıyorum), üstüne üstlük zamanımızı harcıyoruz. Sonra da o kombine ile gidip stadda, kendi kendine söylenen insanları vurmaya başlayan yurdum polislerinin meslektaşlarından keyifleri istediği için cop yiyoruz. "Taraftarız biz çekeriz cefa" diyen buyursun çeksin, ben çekemiyorum. Eğer bunun adı çok afedersiniz akılsızlık değil cefakar taraftarlıksa, verin endüstriyel futbol bayrağını en önde taşıyacağım.

DÖMİVOLE


Türk spikerlerinin Türk futbol literatürüne kazandırdıkları bazı kelimeler ve ifadeler var. Bu kelimelerin yabancı dillerde ve futbolun uluslararası dili olan İngilizcede bir karşılıkları yok. Misal "makas". Savunma yapan iki oyuncunun hücum yapan oyuncuyu aralarına alarak faul yapmaları. İngiliz futbolunda "scissors" şeklinde bir deyim yok. Bunu uzun şekilde açıklıyorlar. Fransızların ve İspanyolların "sombrero"su var örneğin. Yani İlhan Mansız'ın 2002 Dünya Kupası'nda, taç çizgisi kenarında Roberto Carlos'un kafasının üzerinden ayaklarının arkasıyla kaldırıp aşırdığı topla onu ekaret ettiği hareket. Bakın uzun uzun anlattım, çünkü onu tek kelimeye indirgeyen bir ifademiz yok. Dünya futbolunda bu tür kelimeleri dillere göre bir derleyelim dedik. Aşağıda göreceğiniz gibi bizde de kullanılan bazı deyimler diğer kültürlerde de mevcut.




Almanca:


Anschlußtreffer: "Farkı bire indirme". Almanlar herhangi bir takım iki farklı mağlupken bir gol atıp farkı bire indirdiğinde bu kelimeyi kullanıyorlar.
Aufzugsmannschaft veya Fahrstuhlmannschaft: Bizde bunun karşılığı var. "Asansör takım". Yani bir düşüp bir çıkanlar.
Angstgegner: Ters takım. Yani Eskişehirspor Bundesliga'da oynasa idi rahatlıkla bu damgayı yiyecekti.
Ehrentreffer: Şeref golü.
Notbremse: Anlamı acil durum freni. Gole giden oyuncuyu düşürmekten başka çaresi kalmayan oyuncunun hareketi. Yani son adam.

Danca

Moses: Musa'ın Kızıl Denizi asasıyla yarmasına ithaf. Hücum oyuncusunun iki defans oyuncusunu geçerek ceza sahasına atak yapması

Fransızca:

Aile de Pigeon: Güvercin kanadı. Zlatan Ibrahimovic'in Euro 2004'te İtalya'ya attığı gol. Yani futbolcunun topa arkasında iken ayağının topuğuyla vurması hareketi.
Le Foulard: Cristiano Ronaldo'nun çok sık denediği ve bir ayağı öbür ayağın arkasına getirerek topu ortalama hareketi. Bu hareketi Ünal Karaman da arar ara uygulamıştır.
Le petit pont: Sağdan atıp soldan geçme
La roulette: Garrincha dönüşü diye bilinen, Zidane ile tekrar gündeme gelen, kendi etrafında top ayağnızda iken 360 derece dönme hareketi.
Le saut de grenouille: Kurbağa Zıplayışı. Uzun anlatmayacağım. Meksika'lı Blanco'nun hareketi. Anlayan anlamıştır.

İspanyolca:

Chumpigol: Barajın arasından geçerek ağlara giden frikik golü
Hacer la cama: Anlamı yatağı yapmak. Yani hücum oyuncusunun arkasında defans oyuncusu varken kafa topuna çıkmayıp kendisine faul yapıldığı süsünü vermesi.
Rabona: Bkz. Le Foulard
La vaselina: Kalecinin üzerinden aşırtma ile atılan gol.

İtalyanca:

Cucchiaio: Anton Panenka'nın 1976 Avrupa Şampiyonası'nda şampiyonu belirlediği topun dibine girilerek kalenin ortasına yapılan penaltı vuruşu. İtalyancada kaşık anlamına geliyor.
Melina: Maçı önde götürürken defans oyuncularının kendi sahasında zaman geçirmek için paslaşmaları.

Portekizce

Brinca-na-areia veya Jogador triatlo: Ülkemizden en iyi örneği Isaac Promise, yani çok yetenekli ama gol bölgesinde son vuruş eksiği olan oyuncular. Plaj futbolcuları anlamına geliyor.
Chap: Şapka. Yukarıda bahsettiğimiz "Sombrero"nun Portekizcedeki karşılığı.
Frango: Bizdeki sokak kültürü ifadesi ile "beşlik". Yani kalecinin bacaklarının arasından geçerek ağlara giden gol.
Peixinho: Uçan kafa

Son bir not: Alman hat-tricki ile İngiliz hat-tricki yani tüm dünyanın kullandığı hat-trick arasında bir fark var. Almanlar bir futbolcu bir maçta 3 golü arka arkaya, yani araya hiç bir gol girmeden ve bu golleri tek devrede atarsa buna hat-trick diyorlar. Örneğin, bu anlamda Semih Şentürk geçtiğimiz çarşamba MTK Budapeşte'ye 4 gol atmasına rağmen Alman sistemine göre bırakın pokeri, hat-trick bile yapmış olmuyor. Zira Semih'in ikinci devrede attığı 3 gol arka arkaya gelmemiş gollerin arasına Emre'nin golü girmişti. Tabi bu hat-trick sayısını bir hayli düşüren bir anlayış.

İnceleme kategorisindeki tüm yazılar için

AFRON KADAR KONUŞ



Newcastle kentinin yeni saç modası. Keegan'a sormuşlar, "yeni transfer Coloccini hakkındaki görüşleriniz nedir?" diye."Saçları benim 1970'lerdeki halini hatırlatıyor, çok beğendim, tek söyleyeceğim de bu" demiş. Sen böyle miydin ey Big Kev. Zamanında Alex Ferguson'a kafa tutmuş adamdın. Perma makinelerinin oyuncağı oldun.

ÖNÜME ÇIKMA KIRARIM

























Mahalle maçlarının moda söylemidir bu. Maç içerisinde sert bir faul yapıldığında, kendisine faul yapılan sinirle ayağa firlar, ardından da “bir daha önüme çıkma” tehditini savurur. Bunun tercümesi şudur: “Bacağını eline veririm”. Bunu bana söylese şöyle bir titreyip kendime geleceğim dünya üzerindeki tek adam Roy Keane’dir. Bu blogda ona çok saygı duruşu yaptık. Yaptık ama yeni transfer Pascal Chimbonda, ya bizim blogu okumuyor ya da hiç Roy Keane’den dayak yememiş. Nitekim takıma katıldığı gün, ilk antrenmanda gidip arabasını teknik direktör, yani Roy Keane için ayrılan yere parketmiş. Canına susadı galiba. Bir İrlandalı’nın, hele hele Roy Keane gibi bir İrlandalı’nın park yerine araba bırakmak. İntiharla eşdeger. Benim tahminim Keane bunu öğrenince antrenman maçında Chimbonda’yı direk rakip takıma alıp, ilk pozisyonda çapraz bağlara girmiştir, bir daha siyahi oyuncunun bırakın yanlış yere parketmeyi, antrenmana Sunderland belediyesinin otobüsünden başka bir araçla geleceğini sanmıyorum. 500ES, Southwick-Hendon hattı.

WACKEN GÜNLÜĞÜ ep. III



















Üçüncü gün yataktan kalktığımızda (yatak dediğim yağmur nedeniyle su almış, ağırlaşmış, üzerinde ufa kbir delik açılmış ve hareket ettikçe sönen bir nesneden bahsediyorum), bir önceki gün yağmuru ortadan kalkmış ve güneş tepemizde yükselmeye başlamıştı. Son bir gayretle festivalin finalini getirmek için çadırı geride bıraktık. Her festivalin kaderi üçüncü ve son günün sabahında kendini göstermeye başlamıştı...Pes eden camperlar. Yaklaşık 500 kişi o gün çadırlarını toplayarak Wacken'ı terketti. Bizim çadırımızın bulunduğu mevkii de bir anda rahatladı. Kalabalık şekilde Wacken'ı terk eden Alman komşularımız giderken sağolsunlar bize iki adet sandalye bıraktılar ve 3 gün süren popomuzu yere koyma geleneğinden kurtardılar. Üstelik kullanmadıkları bir duş biletini de elimize tutuşturdular ama gidemedik tabi. Tuvaletleri görünce bende duşa girme isteği ilk günden itibaren kaybolmuştu. Akşamı yapıp Nightwish'in sahneye çıkış anına kadar (diğer death metal ve hardcore gruplarına hiç tahammül edesim yoktu) yaklaşık 8 saatimiz vardı. Bunun üzerine ertesi gün bizi Wacken'dan medeniyete götürecek otobüslerin saatlerini öğrenmek için tüm bir festival alanını geçip giriş kapısına vardık. Wacken'ın bu yönden iyi bir özelliği var. Taksim Yeni Melek'e gitmiş olanlar bilirler, kural olarak içeri girdikten sonra dışarı çıkarsanız kolunuzda bant olsa dahi içeri tekrar giremezsiniz. Taksim'in göbeğinde Türk organizatörler sizi dışarı çıkarmazlar ama 1800 nüfuslu Wacken kasabasında yapılan festivalde her şey serbest. Biz de festival alanına geri dönmek yerine kasabaya inmeye karar verdik. O an gördük ki bir çok kamp sakini bunu 3 gündür gelenek haline getirmişti.

Tüm kasabayı yürüyerek geçerken gördüğümüz manzara ilginçti. Bütün kasaba sakinleri heavy metal müziğe gönül vermeseler de kapılarına Wacken Open Air bayrakları asmışlar, çocuklarına festivalin t-shirtlerini giydirmişlerdi. Her 2 evden birisinin önünde o evin sahibi mutlaka bir uğraş içindeydi. Kimisi festival alanından ucuza bira satıyor (içeride 3,5 euro olan birayı 1 euro gibi inanılmaz bir fiyata satarak) kimisi patates kızartıyor öbürü krep yapıyordu. Sözün özü şu. 1800 nüfuslu Wacken halkı bu festivale sahip çıkıyordu. Sarhoş, dinsiz, sapkın, keş, uzun saçlı, siyah elbiseli, küpeli ne olursa olsu, herkes o insanlarla hoş vakit geçirmeye kendini vermişti. Geldiğim ülkede ilçe kaymakamlarının festival düzenlemek isteyen organizatörlerin yoluna koydukları taşları, saat 8'den sonra canlı müzik yapılmaması kaydıyla verilen trajikomik festival izinlerini bildiğimden ufak bir isyanla karışık mutlulukla Oasis'ten "Whatever" çalan bir evin önüne kendimizi attık. Ardından uğradığımız kasabanın marketi tamamen siyaha bürünmüştü. Hayatımın en komik görüntülerinden birini orada gördüm. 45 yaşlarında, muhtemelen emekli olduktan sonra, evde oturmanın vereceği can sıkıntısından kurtulmak için markette çalışmaya başlayan Alman bayan kasiyer 25 yaşlarında, bellerinden yukarısı çıplak, üzeri çamurlu, piercing tarlası bir yüze sahip 2 gencin aldıklarını hesaplıyordu. Normalde böyle bir görüntüye pek rastlamazsınız.

Festival alanına saat 8 sularında döndüğümüzde müzik dinleme zamanı gelmişti.

Krypteria

Gün boyu brutal vokalden sonra Koreli zarif bayan Ji-In Cho'nun vokalleri üstlendiği Krypteria kulaklarımızın pasını biraz sildi. Grup Lunatica, Xandria, Visions Of Atlantis gibi gruplar ne yapıyorsa aynısını yapıyor. Lacuna Coil, Within Temptation, Nightwish gibi grupların mertebesine yükselmesi için biraz daha yol katetmeleri gerekecek. Şimdilik orta karar bir gothic rock grubu durumundalar. Ama setlistteki 3-4 şarkının gayet güzel olduğunu itiraf etmem lazım. Gelecekleri var ama katedecekleri çok yol da



















Nightwish


Nightwish'i Tarja Turunen ile canlı dinlemek hiç kısmet olmadı. Kısmet Annette Olzon'a imiş. İsveçli zarif bayan için şu yorumu yapmak lazım. Daha önce Turunen'i hiç dinlememiş birisi Nightwish'i bu hali ile çok beğenebilir. Ama Turunen'i gördükten sonra bu çok zor. Yine de beklediğimden çok çok iyi olduğunu söylemem lazım. İsveçli Olzon Finlandiyalı selefine göre daha cana yakın, daha konuşkan ve daha hareketli, iyi bir frontwoman ama ses kalitesi açısından Tarja'dan çok geride. Yine de bu açığını iyi kapattı ve kendisinden önceki dönemden Nemo ile Siren şarkılarının altından kalkmayı başardı. Ama Wishmaster'da gözler kesinlikle Tarja'yı aradı. Yine de çokacımasız olmamak lazım, zor bir görev üstlendi İsveçli. Ancak şurası kesin, bu vokal değişikliği ile grubun beyni, klavyeci Tuomas Holapainen Nightwish'i 1 gömlek küçülttü.



















Axxis


İşte benim için enfes bir an. Lisede bilgisayarımı aldığımda ilk indirdiğim şarkılardan biridir Axxis'in Touch The Rainbow'u. Çoğunlukla eğlenceli ve derin anlamlar içermeyen şarkılar yapan bu Alman grubu, festivalin en eğlenceli dakikalarından bazılarını yaşattılar bize. Seyircilerden birisini sahneye alıp, eline tef tutuşturarak, akustik icra ettikleri "Touch The Rainbow" ve ardından gelen "Angel Of Death", "Living In A World", "Kingdom Of The Night", "Brother Moon", "Little Look Back" gibi enfes klasikleri ile konseri bitirdiler. Benim iin festivalin en özel anlarındandı ve yan sahnede Kreator varken bu kadar kalabalık bir kitleyi de beklemediğimi itiraf edeyim.

Lordi

Lordi biraz üvey evlat muamelesi gördü. Saat 2'de sahneye çıkabildiler ve o sırada sabahı beklemek istemeyen bizim de dahil olduğumuz toplanma merasimiyle karışık 7-8 şarkı söyleyip indiler. Finali yaptıkları Hard-Rock Hallelujah'ı itiraf edeyim Eurovision versiyonunda daha çok sevmiştim, ama "Who Is Your Daddy" ve "Would You Love A Monsterman" gayet doyurucu idi. Lordi'yi her zaman sevmişimdir tanıdığımdan beri. Marilyn Manson, Gorgoroth gibi poserların olduğu camiada aynen o isimler gibi ağır makyaja ve kostümlere rağmen kendilerini ciddiye almazlar ve karamsarlığın simgesi, dünyanın geçek bilgeleri gibi davranmakla alakaları yoktur.

Konser bittiğinde biz toplanmış, bavulu doldurmuş festival alanından çıkış kapısına yönelmiştik. Wacken'ın boşalması saat 03:00'da başlamıştı. Dönüş yolunda birbirine tecavüz etmek isteyen ama başarılı olamayınca işeme yolunu seçen, sonra da üzerine işenen ve işeyen hep beraber kahkahalarla gülüp içmeye devam eden bir Danimarkalı grubun başını çektiği kendini kaybetmiş ve sınırı geçmiş bir dolu insanın yanından geçtik. Kamp alanları bir pislik ve çamur deryası idi. Otobüse kendimizi attık. Saat 04:00'da Itzehoe istasyonunda idik. İstasyonun peronları ve bekleme salonları çantalarının üstünde, çantaları yoksa betonun üstünde uyuyan insanlarla doluydu. Tren geldiğinde insanlar koridorlara uzanmıştı. Yolculuk sırasında ayakta uyuduğumu ve sendeleyip düşmekten kurtulduğumu hatırlıyorum. Hamburg merkez istasyonunda bizi Osnabrück'e götürecek treni beklerken bankta sızmışım. Uyandım, önce Osnabrück, sonra da Amersfoort, ardından da özlediğim evim.



















Evet harika bir müzikal deneyimdi, evet unutulmaz anılardı ama insanın vücut dengesini bu kadar bozan bir başka festivale şahit olmamıştım. Açık söyleyeyim o 3 gün bana 3 ay gibi gelmişt. Özellikle müziğin olmadığı anlar. Bir daha böyle bir festivale ancak ve ancak evime tek tren mesafesinde olur veoldukça kalabalık bir arkadaş kitlesi olursa katılmayı düşünüyorum. Yaşlanmışız.

Wacken Günlüğü ep. I
Wacken Günlüğü ep. II

11 Ağustos 2008 Pazartesi

HAFTANIN MENÜSÜ-19

























1-Coldplay - Cemeteries Of London

2-Ensiferum - Iron

3-Bob Dylan - Hurricane

4-Gogol Bordello - Harem In Tuscany

5-Anouk - If I Go

TÜRK SEYİRCİSİNİ YIKAN MAÇLAR 3/10: 2001-02 GENÇLERBİRLİĞİ-FENERBAHÇE













Fenerbahçeli dostlarla ne zaman üzüldükleri maçlarla ilgili bir konuşma açsam bu maçı zikrederler sektirmesiz. Fenerbahçe ligde veya Avrupa'da bu maçtan daha önemli ve daha çok şey kaybettiren maçlar oynamıştır aslında, ama nedense bu soğuk ilkbahar akşamında Ankara 19 Mayıs Stadı'nda oynanan maç Fenerbahçe taraftarını son yıllarda en fazla derinden yaralayan maçların başında gelir. Bir sene önce Mustafa Denizli yönetiminde şampiyon olan Fenerbahçe izleyen yılda devre arasındaki teknik direktörlük değişimine rağmen yarıştan kopmamış ve Mircea Lucescu'nun Galatasaray'ı ile mücadeleyi son haftalara kadar sürdürmüştür. 29. hafta gelip çattığında Galatasaray Diyarbakırspor deplasmanından 0-0'lık beraberlikle dönünce sarı-lacivertli taraftarların 1 gün sonraki yolculuğu daha büyük bir keyifle başlar. Zira Fenerbahçe kazanırsa bitime 5 hafta kala liderle arasındaki puan farkını 1'e indirecektir. Tam 6 bin Fenerbahçe taraftarı 4 bini karayolu 2 bini demiryolu ile olmak üzere başkente hareket eder. TCDD'nin iki gece treni Anadolu ve Fatih ekspresleri belki de en neşeli seferini yapar ama o yolculuğun şahitlerinin anlattığına göre gidişi ile dönüşü arasında bu kadar fark olan deplasmana tarih çok az şahit olmuştur.

Maç başlar, ilk yarı çok çarpıcı geçmez. İkinci yarı 62. dakikada Mustafa Doğan'ın kırmızı kartı maç sonu olacakların bir habercisidir adeta. Fenerbahçe buna rağmen yılmaz 70. dakikada Yusuf, Serhat Akın kaleyi yoklarlar, direklerin izin vermediği topu Haim Revivo içeri sokar ve Fenerbahçe bitime 20 dakika kala 1-0 öne geçer. Fenerbahçeliler şampiyonluk şarkıları söylemeye başlarlar. Maçın 90. dakikası gelir Mustafa Çulcu kenara 4 dakikalık bir uzatma işaret eder. Tabela kalkar. Fenerbahçeli taraftarların umurunda değildir. 93. dakikada Gençlerbirliği sağ kanattan bir serbest vuruş kazanır, topun başına Tolga Doğantez gelir, topu ceza sahasına ortalamaz, ortaya atar. 2 saniye sonra 2001-02 Türkiye Birinci Futbol Ligi'nin kaderi değişmiştir. Zira sahanın en kısa boylu adamı 1,66'lık Mısırlı Ahmed Hassan Fatih Akyel, Ümit Özat, Samuel Johnson, Ogün ve Mert Meriç gibi oyuncuların arasından kafayı Rüştü'nün ağlaına göndermiştir. 6 bin sarı lacivertli tribünlerde donar kalır. Maç santradan saniyeler sonra biter. Galatasaray aradaki 3 puanlık farkı sezon sonuna kadar korur ve şampiyon olur. Ama o sezonun dönüm noktası Ahmed Hassan'ın vurduğu o kafada kalır. Fenerbahçe taraftarlarını taşıyan trenler ve araçlar dönüş yolunda bir ölüm sessizliğindedir. Zira maça giriş sırasında da çeşitli zorluklar yaşayan ve tüm maç boyu diken üstünde oturan taraftarlar uzatmanın son anında yediği golle şampiyonluğu Avrupa Kıtasına hediye etmişlerdir.

Fenerbahçe tarihi yukarıda söylediğimiz gibi taraftarı yerden yere vuran başka maçlara da eşlik etmiştir ama o başkent deplasmanının giden her taraftarda bıraktığı buruk tat bambaşkadır.

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-15





















5 Ağustos 1973 tarihinde Almanya İkinci Ligi'nde 1860 Münih ile FC Augsburg arasında Münih Olimpiyat Stadı'nda oynanan maçtaki 90.000 seyirci bugüne kadar 1.lig dışındaki liglerde kaydedilen en yüksek seyirci rakamıdır. Maçı 80.000 kişi izlemeye başlamış ancak 1860 Münih'in ilk golü atmasından sonra, stad kapısında bekleyen 10.000 kişi kapılara hücum ederek içerdeki seyirci sayısını 90.000'a çıkarmıştır. Ancak Guinness Rekorlar Kitabı bu alandaki rekorun 16 Mayıs 1981 tarihinde İzmir Atatürk Stadı'nda Karşıyaka ile Göztepe arasında oynanan ve 80.000 kişinin izlediği Türkiye İkinci Lig'i karşılaşmasına ait olduğunu belirtmektedir.

Seyir Defteri

BÜYÜK (!) KAPTAN



Jurgen Klinsmann:
Mark bir çok dili konuşabiliyor ve sahadaki oyuncularla iletişim konusunda bir problemi yok, kaptanlık için son derece elverişli bir oyuncu.

Karşınızda Bayern Münih'in yeni kaptanı Mark Van Bommel. Resmi olarak Bundesliga'nın en çok nefret edilen ikinci oyuncusu. Hayırlısı olsun. Bana kalsa şişme bota kaptan yapmam bu adamı ama Klinsmann'ın bileceği iş.

ÇİN HALK GEZEGENİ


















08.08.2008 saat 08.08 p.m. de Beijing'deki açılışı gördünüz mü? Ben ilk önce stadın yapım sürecini anlatan National Geographic belgeselini sonra da açılışı izledim. Şu 2 şeyi söyleyeceğim sadece. Hangimiz o an o stadın başka bir gezegende olduğunu düşünmedi ve hangimizin içinde Çin'e gitme isteği uyanmadı?. Çin bana sorarsanız tarihinin en iyi tanıtımını yaptı o akşam. Tek kelime eşsiz bir açılıştı. Şu ana kadar gördüğüm en iyi açılış. Bunu görünce bir an önce bir Dünya Kupası verilmeli Çin'e diye düşünmeye başladım zira böyle bir açılışı futbol temalı yaparlarsa neler olur merak ediyorum.


















Staddan başlayalım. Onu izlemek bile bu organizasyonun ne kadar muazzam olduğunu anlatıyor. Mart 2004'te başlayıp Mart 2008'de biten tam 4 yıllık bir süreç. Binlerce kişi yapımında görev alıyor ve arka arkaya konulduğunda uzunlukları 36 km'yi ağırlıkları 45.000 tonu bulan kalın demir desteklerden bir kuş yuvasına dönüştürülüyor. Yapımı sırasında 90 metre yükseklikte, 10 saat boyunca sırt üstü yatarak ve sadece bir yemek molası vererek kaynak yapan işçileri izledik. Stadın tüm yapımı bittiğinde, demirleri birbirine bağlayan desteklerin ayrılması ile uçlarındaki dişlilerin birbirine geçmesi ve bu yolla stad gövdesinin 26 cm aşağıya inişini ve bu işlemin tam 1 hafta sürmesini izledik. Ani hava değişimlerine bağlı olarak demirin esneyip küçülmesini öngören önlemlerin nasıl 4000 işçinin 3 gün boyunca sürekli vardia değişerek çalıştığını. Muazzam bir insan eseri kesinlikle Bird's Nest.

Yapımından 5 ay sonra tüyler ürperten bir açılışa imza attı Çin Olimpiyat Komitesi ve tabi ki bu organizasyonla rüştünü ispatlayan açılışın yönetmeni Zhang Yimou. Yimou, Hero, House Of Flying Daggers ve The Curse Of Golden Flower gibi filmlerin yönetmeni. Organizasyonda onun parmağının olduğu zaten belli idi. Yimou'nun filmleri birer tasarım, renk kullanımı ve sanat yönetimi harikasıdır ve birer tablo gibidir. Açılış da aynen öyleydi. Bunda ona yardımcı olan koreograf Zhang Jigang'ın da payı var elbet. Geri sayımı yapan Çinli davulcuların gösterisinde nefesimi tuttuğumu hatırlıyorum. Bayrak töreni, küçük çocukların çizdiği tablo, sahaya bir halı gibi açılan elektronik ekran numaraları, havai fişeklerle Beijing Olimpiyat Stadı'na doğru atılan adımlar, akrobatların dünya üzerinde attıkları tur, Çin tarihinin 5 dönemini temsil eden gösteri, uzak doğu dövüş sanatları ile ilgili 2008 beyazlar içindeki dövüşçünün gösterisi ve olimpiyat meşalesinin yakılması. Başta söylediğimiz gibi bizi 70 dakika boyunca o mekanın başka bir gezegen olduğuna inandırdı Çinliler. Önlerinde eğilmek lazım saygıyla. Böyle bir konsantrasyon için. Görev alan herkesin yüzünde bir konsantrasyon ifadesi vardı.


















Dünden sonra iki şeye daha kanaat getirdim. Birincisi 2012'de Londralıların tabir-i caizse uzaya çıkmaları lazım bu açılışı unutturmaları için, zira İngilizlere "sizden daha iyisi var" demek onlara yapılan en büyük hakarettir. Bunu kaldırmayı göze alırlar mı bilemiyorum. İkincisi de 2008 olimpiyatlarına İstanbul'un aday olduğunu ve final turuna kaldığını hatırlıyorum. Olimpiyat Stadı ve Türk Sporundaki açılış ve özel organizasyonlardaki komedi bir araya gelecekti büyük bir ihtimal. Facianın eşiğinden dönmüşüz dünya varmış. O olimpiyat kafilelerinden Yunanistan, Ermenistan ve Kıbrıs tribünlerden geçerken neler olurdu, düşünmek bile istemiyorum. Ben böyle iyiyim. Tek derdim saat farkı. Ona da razıyız.

İKİ BÜYÜK ORTAYA AÇILDI



















Ağustos-Eylül/Mayıs-Haziran dönemi ligleri Avrupa'da startları vermeye başladılar. Zaten bu ligler dünya futbolunun da kalbinin attığı maratonlar. Fransa ve İskoçya ligleri başlangıçlarını yapan ilk büyük ligler. Fransa'da onca transfer ve PSG atılımından sonra gördük ki, en azından ilk hafta itibarı ile değişen bir şey yok.Lyon, Toulouse'u 3-0'la geçip 7 yıldır kazandığı ligin sekizincisine de lider başladı. Geri kalan 37 hafta oynanmasa daha mı iyi olur acaba. Lyon aralıksız kaç haftadır o koltukta oturuyor merak ediyorum. Benzema takımının 2 golünün sahibiydi. Ajax'ta Huntelaar, Lyon'da Benzema bu sezon takımlarına son hizmetlerini verip başka sulara yelken açacaklar. PSG, Monaco'ya mağlup oldu, Bordeaux kısır bir maç ile kazandı, Gerets'in Marsilya'sı ise Rennes deplasmanında 3-1 önde iken 4-4'e razı oldu, Mevlut'un takımının tek golünü attığı maçta Sochaux kendi evinde Grenoble'a 2-1 mağlup oldu. Dediğimiz gibi her şey aynı. Fransa'da bir öngörü yapılacaksa bu senenin sürpriz takımının hangisi olacağı üzerine yapılmalı.

İskoçya'da Rangers ve Celtic ilk hafta 1-0'lık galibiyetlerle lige başladılar. Vladimir Romanov'un Hearts'ı bu sene artık yatırılan paraların karşılığını vermek zorunda. Takımın başında Macar Csaba László var. Bundan önce Uganda milli takımının başında idi. Takımı FIFA sıralamasında 167,likten 91.liğe taşıdır László. Ancak elbette, buna rağnen, büyük hedefler için seçilmiş bir antreör olduğunu söylemeyeceğim. Takımda pilot takım Kaunas'tan gelen 5 Litvanyalı var. Glasgow hanedaının bozan son takı mAberdeen ise son 2 sezondur kötüye gidiyor. Yeni sezonun ilk maçında kendi evleri Pittodrie'de zayıf İnverness Thistle'a 2-0 mağlup oldular. Yıllardrı dileğim Fergie'nin 25 yıl önce yaptığı mucizeyi kariyerinin sonunda Aberdeen kentine dönüp tekrarlaması idi ama o da 2010'da emekliye ayrılacağını açıkladı. Glasgow hanedanını durdursa durdursa şiirleriyle Bülent Uygun durdurur.....Ne dedim ben yahu?

08 Ağustos 2008 Cuma

ATARİ SALONLARININ EFSANE OYUNLARI : 3/10 SNOW BROS


Başlarda tüpünün bitmesine iki ya da en çok üç saat kalmış gibi görünen ekrandan olsa gerek, “taş yap lan, taş yap..” diye çemkirdiğimiz, sonraları yeni başlayan İngilizce derslerinin de etkisiyle “olm snow, kar demek, bros, brothers yani kardeşler……olm kardan adam lan bunlar..” şeklinde kendimizi Macellanvari bir keşif yapmış gibi hissetmemizi sağlayan platform oyunu.

Yine sonraları isimlerinin Nick ve Tom olduğunu öğrendiğimiz iki biraderin, karşılarına çıkan canavarları kartopu yapıp diğerlerinin üzerine atması şeklinde oynanan bir oyundu. Canavarları kartopu ile ezdikten sonra türlü yiyecek, sandviç ve bizim “ilaç” dediğimiz şeyler çıkardı.

Kırmızı ilaç hızı, sarı kar atış menzilini, mavi ise karın etkisini arttırırdı. İlk bölümlerde en azından kırmızı bulamazsam, ilerleyen bölümler tam bir kabus halini alır ve bir an önce eve gitme hissi uyanırdı içimde. Çok nadir olarak yeşil ilaç ve “snow” çıkardı. Yeşil bizi balona çevirir, sınırsız hareket kazandırır, “snow” ise yeni bir hak kazanmak için s,n,o,w harflerine dönüşen mavi küçük canavarlar getirirdi.

Tüm canavarları tek kartopu ile hallettiğimiz zaman çil çil 10.000’lik banknot yağardı gökten. (Nedense burada aklıma, Grup Laçin’den duyduğum bir şarkının, “dübeş attım yek geldi, bugün kızlar tek geldi, bir gülüşe razıydım, binbeşyüzlük çek geldi” sözleri geldi.)

Her stage kendi içinde on bölümden oluşur, 10. bölüm sonrası bölüm sonu zebanisi çıkardı. Oyunun sonunu maalesef hatırlamıyorum, hatırlayan yoruma eklesin lütfen.


by gorky

STRANGE CM HAPPENINGS vol.9













El Diablo akşam saatlerinde gönderdi yukarıdaki hadiseyi. Bu seferki CM falan da değil. FM 2008'den. Yıl 2011. İngiltere önce Ekvator'u çeyrek finalde sonra da Brezilya'yı finalde yenip şampiyon oluyor. Yalnız ufak bir sorun var. Copa America Şampiyonu oluyor. Bunun tek bir açıklaması var. İngilizler "biz bu Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında bir halt yiyemeyeceğiz, bari Falkland Adaları bahanesiyle Copa America'ya gidelim, ne de olsa Güney Amerika'da da toprağımız var" diyerekten bu olaya giriştiler. Sonuç da fena olmamış hani. "Three lions on the shirts, Eva Peron is still gleaming"









Strange CM Happenings


TÜRK FUTBOLU'NUN EFSANE KADROLARI 7/10: TRABZONSPOR 1975-85















Türkiye haritasını elinize alıp şampiyon çıkaran illeri boyadığınızda sadece 2 tane renk elde ediyorsunuz. Birisi 3 takımıyla 51 sezonun 45 tanesinde şampiyonluğa ev sahipliği yapan 20 milyonu aşan nüfusu ile İstanbul. Diğeri de Karadeniz'de 400,000 nüfuslu bir sahil şehri Trabzon. Bu kentin sakinleri 1975-85 yıllları arasında geçene 10 yıl boyunca rüya gibi geçen bir zaman ve üçü üstüste olmak üzere 6 tane şampiyonluk yaşadılar. Bugün bir Anadolu takımının gerçekleştirmesinin giderek imkansızlaştığı şampiyonluk yarışında belki de Türk futbol tarihinin en parlak dönemini geçirdiler. Zira Trabzonspor bu 10 yıllık dönemde şampiyon olamadığı 3 sezonda da ligi ikinci bitirmişti. Yani 9 sene boyunca aldığı en kötü derece ikincilikti. Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan Sümer'in beraber yarattıkları mucize bugün hala benzersiz şekilde yerinde duruyor. Özyazıcı kazandığı 4 şampiyonlukla Fatih Terim'e beraber bu unvana sahip tek hoca halen.

Trabzonspor 1976-78 arasında iki sezon üstüste şampiyonluk aldığında kadroda Şenol, Turgay, Necati, Kadir, Bekir, Ali Yavuz, Hüseyin, Ali Kemal, Necmi Perekli, Ahmet, Güngör, Selahattin, Serdar, Mehmet, Cemil, Engin, Ünsal, Hüsnü, Eyüp, Tekin gibi futbolcular yer alırken bir sene ara verdikten sonra tekrar üstüste şampiyonluklar kazanan kadro Şenol Güneş, Turgay, Arif, Hüsnü, Mustafa Gedik, Yaşar, Güngör, Selahattin, Tuncay, Levent, Galip, Serdar Bali, İskender Günen, İsmail, Cemil, Ahmet Ceylan, Cengiz, Necati Özçağlayan ve Faruk'tan oluşuyordu. Bu 6 sene boyunca 8 futbolcunun takımda yer alması anlamına gelmekteydi ki bugün yeni sezon öncesi tam 22 oyuncu transfer ederek başarı arayan Trabzonspor'un formül konusunda ne kadar yanlış bir yolda olduğunun göstergesi bu aynı zamanda. Karadeniz fırtınasının o 6 sene boyunca koruduğu kadro yapısı futbolda istikrarın ne anlama geldiğinin çok net bir göstergesi.Bu arada 1977-78 sezonunun, yukarıda görülen bordo mavi çubuklu reklamsız formasının da favorilerimizden olduğunu belirtelim yeri gelmişken.

Trabzonspor son şampiyonluğunu bu rüya dönemin sonunda 1983-84 sezonunda kazandı. Turgut Özal'ın ekonomi politikasını uygulamaya koymasının meyvelerini vermeye başladığı ve küçük Amerika'ya dönmeye başlamamızın temellerinin atıldığı yılların Trabzonspor'un düşüşünün başlangıcına rastlaması bana sorarsanız tesadüf değildir. Zira o günden sonra paranın ve transferin güç dengelerini belirlediği yıllar Anadolu kulüplerine hiçbir zaman yaramamıştır ve aradaki uçurum giderek artmıştır. Dolayısıyla Göztepe, Eskişehirspor ve Trabzonspor istikrar (bu kelimenin altını çiziyorumki günümüz tek sezonluk çıkışlardan ayrılsın) örneklerini bir daha ne zaman görürüz bilemem. Trabzon ve doğal olarak Anadolu takımları 25 yıldır şampiyon olamıyorlar. Buna bir kez yaklaştılar. Yine bir başka efsane kadro ile. Onun dışında sadece Türkiye kupaları ile geçen ve 90'lı yılların başında orta çaplı Avrupa başarıları ile geçen bir 25 yıl. Bu sürede ne taraftarlar sahip çıktı Trabzonspora ne de yönetimler En ufak bir kötü sonuçta Avni Aker tribünlerinden protesto aldı borco mavililer. Yönetimler hatanın sürekli yanlış kadrolar olduğunu düşünüp sil baştan politikası ile Trabzonspor'u hep geriye götürdüler. Bundan 10 sene önce Trabzonspor'un ilk onbirini rahatlıkla sayabiliyordum bir Galatasaraylı olarak. Geçtiğimiz sene ancak 3 veya 4 oyuncu sayabilirdim. Çünkü 1 ene öncekilerin hala orada olup olmadığını bilmiyordum. Bu sene de sayamayacağım. Sebep aynı.









Efsane Kadrolar

BİR STAD YAPMADILAR DAĞ BAŞINA



















2 sene önce Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’nde oynayacağı Bordeaux maçı için Atatürk Olimpiyat Stadı’na doğru forzabrian'la Kozyatağı’ndan yola çıktığımızda saatler 18:00’di. Stada ulaştığımızda ise 22:20. Doğal olarak ilk yarıyı kaçırmıştık, çünkü 4 saat 20 dakikada gitmiştik stada. TCDD’nin hızlı trenle İstanbul-Ankara arasını 3 saate düşürmeyi planladığı, Amsterdam-Paris arası tren yolculuğunun 3, İstanbul-Münih arasının uçakla 3 saat olduğu bir dünyada Kozyatağı’ndan İkitelli’ye 4 saatte gidememiştik. Sebebi şuydu, kimse o stad oraya dikilirken bunun olacağını düşünmemişti, kimse ya trafik sıkışırsa ne yaparız diye düşünmemişti, kimse bu stada 80.000 kisi aynı anda akın ederse stada 10 dakika uzaklıktaki gidiş yolunun 2 şeritli olmasi problem yaratır mı diye düşünmemişti. Wimbledon tenis turnuvasını bileti olmayanlar kort dışındaki dev ekrandan izlerler. Kendileri isteyerek. O gece Galatasaray taraftarları, stada 10 dakika yürüme mesafesi olan bir vadide ellerinde biletleri olduğu halde (hem de 3 maclık Şampiyonlar Ligi kombinesi) maçı radyodan dinlediler. Cünkü ne ileri ne geri gidebiliyorlardı…..Ali Sami Yen Stadı’ndaki her maç günü Mecidiyeköy’de, İnönü Stadı’ndaki her maçta Beşiktaş’ta trafik aşağı yukarı 8 saat boyunca kitleniyor. Maç sonunu tamamen geçiyorum. Çünkü bu stadlar hiçbir ön araştırma ve analiz yapılmadan dikiliyorlar. Sadece oraya bir stad yapmak için. Galatasaray yönetimi UEFA Standartlarını karşılamadığı icin Ali Sami Yen yerine Olimpiyat Stadı’nda oynamak zorunda oldukları palavrasını atmıstı ortaya. Yani Derry City’nin, Artmedia’nın, Kosice’nin stadları uygundu ama Ali Sami Yen değildi öyle mi? İşin içinde 25.000 bilet yerine 80.000 bilet satmanın olduğu açıktı. Çektiğimiz çile bize kaldı. Bir stad yapalım dağ başına siirleri yazdık.

Everton yeni bir stad inşa ediyor. Liverpool’ın merkezinin biraz dışında Knowsley bölgesindeki Kirkby semtinde. 2010 yılında stadı bitirmeyi planlıyorlar. Proje 50.000 kişilik bir stadın yanında alışveriş merkezlerini ve stadın altında Tesco firmasınca açılacak büyük bir marketi de içeriyor. Buraya kadar her şey normal. Örneğin Seyrantepe projesiyle ölçüşüyor. Hatta Kayseri Kadir Has Stadyumu ile de. Ancak İngiltere hükümeti ve Knowsley bölgesi bakanları Everton’ın proje kapsamında oluşabilecek trafik, güvenlik ve emlak sorunlarını çözecek hicbir plan sunmadıkları için konunun kamuoyu araştırmasına taşınmasını öngören bir karar çıkarttılar ve insaatı durdurdular. Bu süre boyunca inşaata tek bir çivi bile çakılmayacak. Bu sürenin 1 veya 2 yıl alması bekleniyor. Knowsley Kuzey Bolgesi Meclisi üyelerinden George Howarth, Everton’ın maç günleri oluşacak trafik sorununu, maç sonrası ve öncesinde holiganların oluşturabileceği şiddet olaylarını engellemek için görev yapacak güvenlik kuvvetlerinin konuşlanma bölgelerini ve stad etrafındaki emlak sahiplerinin, konutlarının değerinin olumsuz etkilenmemesi için alınacak önlemleri içeren bir planlı açıklamadıkça bu araştırmanın süreceğini belirtiyor.

400 milyon pound bu projenin değeri. 50.000 kişilik bir stad ve İngiltere’nin en büyük kulüplerinden birisine büyük bir gelir sağlayacak. Ama 3 sene sonra oluşacak sorunlar için bir önlem planı sunmadıkça (dikkatinizi çekiyorum 3 sene önceden) stadın yapımına izin verilmiyor. Merak ediyorum Olimpiyat Stadı, Ali Sami Yen Stadı, İnönü Stadı, Ankara 19 Mayis Stadı, Cebeci İnönü Stadı, Fenerbahçe Stadı, Aslantepe gibi stadlar yapılmadan önce projelerini İngiliz hükümetine gönderselerdi nasıl bir cevap alırlardı. Bırakın stad inşaatını durdurmayı söz konusu stadlarda oynayan takımları ligden, projeye onay veren yekilileri meslekten ederlerdi sanırım. Bizde işler böyle değil tabi. Bul boş alanı (hatta boş alan olmasa da olur), yap stadı….Trafik mi? Ev sahipleri mi? Güvenlik mi? Kasam dolsun da o benim işim değil. Devletin fonksiyonu da belli tabi. Buyur arazi, 49 yıllığına üst kullanım hakkı. Nasıl kullanırsan kullan…

AVATAR: THE LAST AIRBENDER

























Serinin fanatikleri için iyi mi kötü mü olduğunu bilemediğim bir haber bu. M. Night Shyamalan ünlü anime serisi Avatar: The Last Airbender serisini üçleme olarak sinemaya taşıyacak. Hem de sadece yönetmen olarak değil, genelde tüm filmlerinde olduğu gibi aynı zamanda yazar olarak. Shyamalan'ın kariyeri The Sixth Sense'ten beri düşüşteydi. Unbreakable, Signs, The Village, Lad In The Water, Happening onu hep bir gömlek aşağıya düşürdü. Bu onun ya çöktüğü ya çıktığı film olur. Zira bu sefer sıfırdan bir şey yaratmıyor, tüm dünyada büyük bir hayran kitlesi olan bir seriyi sinemaya uyarlıyor. Dolayısıyla başarısız olması halinde sadece eleştirmenler değil serinin sadık hayranları da başına üşüşecektir. İlk filmin gösterimi için 2 Temmuz 2010 tarihi belirlenmiş durumda. Çekimler Grönland ve Vietnam'da gerçekleştirilecek. Tabi ortada bir sorun var. Film bir süre sonra vizyona girecek James Cameron filmi "Avatar" ile isim konusunda bir karmaşa yaşayacak. Nitekim Avatar serisinin olmasa da "Avatar" ismini kullanma hakkını elinde bulunduran Cameron yapımcıları sadece "Last Airbender" ismini kullanmaya zorlamış görünüyor. Dolayısıyla film bu isimle gösterime girecek. Tabi bütün bunların yanında konuşulması gereken bugüne kadar arkasına hep gerilim filmlerini alan Hintli yönetmenin bu sefer bir anime uyarlamasının altından kalkıp kalkamayacağı. Senaryo konusunda serinin yapımcılarından Mike DiMartino , Shyamalan'a yardım edecek ama bu yönetmenin çok büyük bir yükün altından kalkmak zorunda olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Anime serisi Aang isimli kahraman ve Katara, Sokka, Zuko, Toph Bei Fong, Azula ve Iroh isimli arkadaşlarının dünyayı Fire Nation isimli Ozai isimli bir lordun yönettiği topluluğun elinden kurtarma savaşını anlatıyor.

PEKİN 2008

























Olimpiyatlar başlıyor. Aslında fiilen başladı da resmi açılış bugün Pekin'de. Zira bayanlar ve erkeklerde ilk grup maçları dün ve bugün oynandı. Pekin aylardır bu oyunlara hazırlanıyor. Taksi şöförlerine İngilizce eğitimi verildi, garsonlara ve halka sokakta yürürken alışkın oldukları bazı kötü davranışlardan kaçınmaları için bir dolu kurs düzenlendi, Çin hükümeti oyunlar sırasında yağmur yağmaması için bulutların belli bir noktada toplanmasını engelleyen bir maddeyi düzenli olarak gökyüzüne uçaklarla enjekte edecek. Kısacası inanılmaz önem veriyorlar bu işe. Biz 66 sporcu ile gidiyoruz. Elvan en çok göze çarpan ismimiz. Oyunların en genç sporcusu da bizden gidecek Pekin'e. 15 yaşındaki Ediz Yıldırımer 1500 metre yüzmede madalya için yarışacak. Belki de daha çok gelecekteki olimpiyatlar için. Kadronun geneli bu yapıda. Tarihin en genç ekiplerinden birisi ile Çin'e gidiyoruz. Her zaman favori olduğumuz güreş, halter, boks, judo gibi dallarda da bu sefer çok iddialı değiliz. Bakalım.

Dikkat çekecek dallara gelince. Basketbolda ABD yine her zamanki gibi tüm dikkatleri üzerine çekecek. Son yıllarda Arjantin ve Yunanistan'a devrettiler dünyanın zirvesindeki koltuklarını. Bu sefer hakikaten Atlanta Olimpiyatları'ndan beri gelmiş en iyi kadroyla gidiyorlar. Lebron James, Kobe Bryant, Dwayne Wade, Carmelo Anthony, Carlos Boozer ve diğerleri...Uzun süredir görülmeyen bir rüyayı canlandırmak için. 100 ve 200 metrede iki Jamaikalı atlet Asafa Powell ve Usain Bolt favoriler. 100 metre dünya rekoru şu anda 9.72 ile Bolt'un elinde. Ondan sonraki en iyi derece de 9.74 ile Powell'ın zaten. 200 metrede Michael Johnson'ın 19.32'si hala orada duruyor. Ancak bu ikili onu da zorlayacaktır. Yüzmede Michael Phelps ve Hollandalı Pieter van den Hoogenbanden çok öne çıkan isimler. Tabi gözler havuza erken veda eden Ian Thorpe'u aramıyor değil. Teniste de olimpiyatlar ilk defa bu kadar önemli bir ana sahne olabilir. Zira Rafael Nadal bu seneki korkunç formunu devam ettirip altına uzanırsa Federer'i neredeyse demirbaşı olduğu birincilik koltuğundan indirecek. Federer bunun bilincinde olduğundan bu sefer çok ciddiye alıyor işi. Dün aşırı yoğunluk ve açılış hazırlıkları ile kafasını dinleyemediği için olimpiyat köyünden ayrılarak çalışmalarını başka bir mekanda sürdürmeye başladı. Anlaşılan Pekin'de efsane bir final daha görebiliriz. Son not da futboldan. Gidecek mi gitmeyecek mi diye ortalığı ayapa kaydıran Messi bu akşam sahaya çıkıp Fildişi karşısında takımı 2-1 kazanırken golünü attı bile.

Oyunlar başlasın bakalım.

07 Ağustos 2008 Perşembe

EZELİ REKABET-21

GS & TT



















Önemli bir anlaşma Galatasaray’ın imzaladığı. Birçok yönüyle incelenecek şekilde. 5 yıllığına kulüp vitrine çıktığı her anda yanında Türk Telekom ibaresini de götürecek, stadında, formasında, kasasında…Bu tür sponsorluk anlaşmaları genelde işin ekonomik yönü ele alındığında kazançlı, kulübün manevi değerleri ve taraftarların aidiyeti açısından eleştiri alan eylemlerdir. Dolayısıyla her iki tarafa da değinmek lazım.

İşin ekonomik tarafı ile başlayalım. Bu konuda en son örnekler Arsenal’in Emirates ile Dünya Kupası öncesi stadyumların yenileme çalışmaları için çesitli firmalarla anlaşan Alman futbol federasyonu ve takımları. Arsenal 2000 yılında stadı büyütme kararı aldığında aynen Galatasaray’ın Seyrantepe’si gibi Londra’nın Ashburton Grove mevkisinde bir yer belirledi. Ancak inşa finansmanı için sponsor ihtiyacı duyulduğunda havayolu sirketi Emirates ile bir anlaşma imzalandı. Arsenal bu anlaşma karşılığında Emirates firmasından 100 milyon poundluk bir gelir elde ederek İngiltere tarihinin en büyük sponsorluk anlaşmasına imza atmışi, oldu. Buna gore stadın adı 2012 yılına kadar tüm resmi kayıtlarda “Emirates Stadyumu”olarak geçecek ve firma 2013-14 sezonu sonuna kadar kulübün forma reklamlarını da sağlayacak.

Almanya’da ise bu furya daha fazla. Bayern’in yeni Stadyumu’nun ismi Allianz Arena. Dortmund’un efsanevi Stadı Westfalen’in adı 2 seneden beri Signal Iduna Park. Eintracht Frankfurt'un Stadı Commerzbank-Arena, Vfb Stuttgart’ın Stadı bu seneden itibaren Mercedes-Benz Arena olarak anılacak. Hamburg’un Stadı’nın adı geçen seneden beri HSH Nordbank Stadyumu. Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Avrupa takımları bu anlaşmalardan çok önemli gelirler elde ettiler. 3 yönden. Birincisi stadlarını yenilediler. İkincisi stad etrafını ve kulüp mağazalarını modernize ettiler, üçüncüsü de Arsenal örneğinde olduğu gibi sponsorlarının faaliyette olduğu yabancı ülkelerde yeni yetenekleri keşfetme şansı elde ettiler. Emirates bu anlamda Arsenal’e Asya Kıtası’nda yardımcı olmaya basladı bile. Geçen hafta Arsenal’in 16 Hintli genci İngiltere’deki akademisine getirttiğini yazmıştık.

Galatasaray’ın anlaşma şartları yukarıdakiler ile benzer. Bir farkla. Galatasaray bu anlaşmadan 40 milyon euro alacak. Stadın toplam inşa bedeli önemli bu durumda. Zira Emirates 450 milyon pounda inşa edilen stadın 100 milyonunu karşılamıştı. Stadın toplam inşa bedelinin 160-180 milyon euro olduğu soyleniyor. Bu oran Arsenal-Emirates ilişkisiyle oran olarak örtüşüyor ancak miktar olarak değil. Şahsen 10 yıllık bir isim hakkı ve ana sponsor pozisyonu karşılığı yine de ufak bir rakam olduğunu duşunuyorum. 60-70 milyon euroluk bir kaynağın daha yerinde olacağı duşuncesindeyim.

Tabi isin bir de marka imajı yönü var. Turk insanının ödediği telefon paralarının, internet ücretlerinin bir kısmı her yıl Galatasaray’ın kasasına girecek. Bu onemli bir nokta. Bunu söylerken amacımız populist bir söylem değil. Telekom yıllarca kamu mercileri tarafından yönetilen, halka malolmuş bir kurumdu. Avea gibi bir özel iştirakli iletişim firmasi değil artık Galatasaray’ın sponsoru. Her şehirde, her mahallede ödeme gişesi bulunan, bürosu bulunan bir firma. Bu zaman zaman mide bulandıracak söylemlere yol açacaktır hazırlıklı olmak lazım. Daha önce de Türkbank futbol takımlarına sponsor olmuştu ama o zamanlar sponsorluk anlaşmaları formanın üzerine yapıştırılan bir bezden ibaretti. Şimdi ise kulüp finans politikasını, transferleri doğrudan etkileyen bir unsur. Bu nedenle tabir-i caizse “halka malolmuş” bir kurumun bir futbol takımına ana sponsor olması nasıl bir etki yaratacak göreceğiz.

Başta bahsettigimiz manevi değerlere gelince. Çok kazan kaldırılacak bu işe. Aynen Arsenallilerin stadlarına halen “Ashburton Grove” veya “Grove”, Frankfurtluların “Waldstadion”, Dortmundluların “Westfalenhalle” dedikleri gibi. Galatasaraylılar da Seyrantepe diyecekler ya da Aslantepe. Bunda bir kötülük yok. Ben de ikisinden birini kullanacağım. Unutulan bir gerçek var UEFA da öyle. Zira UEFA stad sponsoru kim olursa olsun, eğer UEFA’nın resmi sponsorlarından birisi değilse Şampiyonlar Ligi maçlarında o ismi kullanmayı yasaklıyor. UEFA kaynaklarında Emirates Stadı “Arsenal Stadyumu” olarak geçer örneğin. Bayern 2 sene önce Şampiyonlar Ligi müsabakalarında kendisine alternatif bir isim kullanmadığından ve “Allianz” ifadesi yüzünden 65.000 euro ceza yedi UEFA’dan. Galatasaray’ı da Seyrantepe veya Lion Hill olarak ifade edecek UEFA büyük ihtimal. Yani, zaten Avrupa futbolunun en yetkili kurumunun gözünde o stadın ismi bizim istediğimiz isim. Dolayısı ile değerlerin kaybolması gibi bir durum yok ortada. Arsenal hala Arsenal. Borussia Dortmund halen Dortmund. Galatasaray da halen Galatasaray kalacaktır. Bunu herhangi birinin değiştirmesi gibi bir durum söz konusu değil.

Son yorumum forma sponsorluğu ile ilgili. Telekomun koyu mavi, lacivert ve beyazdan olusan bir arması var. Bunu sarı-kırmızı bir formaya monte etmek imkansız görünüyor. Telekom’un Galatasaray forması için özel bir renk değişimine gitmesi de uzak bir ihtimal zira, firma logosunun rengi o firmanın en onemli reklam kaynaklarından birisi. Ford’un, Coca-Cola’nın yıllarca kullandığı yazı fontunu ve logodaki rengini değiştirmesi mümkün mü? Bu noktalar mutlak surette konuşulmuştur diye düşünüyorum. Umarım yapıcı ve yerinde bir çözüme ulaşılmıştır.

Dolayısıyla erken öten horoz durumuna duşmeden önce bu sponsorluğun pratikteki çıkarımlarına bir bakmak gerekecek. Ne “benim stadım Ali Sami Yen’dir, kulüp satılıyor” gibi bir popülist havaya girmek lazım, ne de maddi kaynak sağlandığı sürece tavuğu esirgememe durumuna. Dediğimiz gibi, pratiği görüp konuşacağız, yazdıklarımız sadece bir öngörü.

FBK KAUNAS

















Şampiyonlar Ligi grup mücadelesi en azından sürpriz bir takıma ev sahipliği yapacak bu yıl. Bunun müessibi Litvanya'nın ikinci büyük şehri Kaunas'ın futbol takımı FBK Kaunas. Başka hiçbir yan faktör olmadan sahada oynadığı futbolla 2008-09 sezonunun ilk sürpriz çıkışına imza attılar. Geçtiğimiz sezonun UEFA Kupası finalisti Glasgow Rangers'ı Şampiyonlar Ligi 2. ön eleme turunda, İskoçya'da 0-0 biten maçın rövanşında 2-1 mağlup ederek 3. tura yükseldiler. Buradaki rakibi Bosna Hersek Şampiyonu FK Modriča'yı rahatça kupa dışına iten Danimarka Şampiyonu Aalborg olacak. Yani ya Aalborg ya FBK Kaunas ŞampiyonlarLigi'nde olacaklar bu sene. Ancak incelendiğinde Litvanya kulübünün başarısının tesadüf olmadığını görüyoruz. Çünkü ilginç ve futbolun ne kadar güzel bir oyun olduğunu bir kez daha ortaya çıkaran bir hikayesi var, pilot takımın ilişkide olduğu takımdan daha ileriye gitmesi mümkün mü? İşte Kaunas bunu başarmak üzere.

1960 yılında BK Kaunas kurulmuş bir kulüp. Demir perde yıkıldığında FBK Kaunas ismiyle Litvanya liginde mücadele etmeye başlıyor takım. Son 9 senede ise 8 şampiyonluk kazanıyor, sadece 2005 yılında ipi Ekranas göğüslüyor. Bunun dışında son yıllarda Litvanya Ligi'ne damga vurmuş durumdalar. Bunun tek bir nedeni var. İskoçya'da çok fazla sevilmeyen ama söz konusu ülkede hisselerinin çoğuna sahip olduğu Hearts'ın pilot kulübü olarak Kaunas'ı seçen Vladimir Romanov. Hisselerinin üçte birini elinde bulundurduğu Litvanya'nın gelişen bankalarından Ūkio bankas'ın patronu aynı zamanda Romanov. Son birkaç yıldır Hearts'ı Portekizli ve Litvanyalı oyuncularla İskoçya Ligi'nde Rangers, Celtic ikilisinin arasına sokmaya çalışıyordu. Olmadı, geçtiğimiz sene bu politika tamamen çöktü. Bu sene tekrar toparlanmaya çalışacaklar. O bunları yaparken Edgaras Jankauskas, Bruno Aguiar, Andrius Velička, Nerijus Barasa, Marius Žaliūkas, Roman Bednář gibi Kaunas oyuncuları kiralama yoluyla Hearts'a gittiler. Bu pilot takım olma süreci onlara yaradı ve Romanov aralarına girmeye çalıştığı İskoç devlerinden Rangers'ı Hearts ile değil Hearts'a oyuncu yetiştirsin diye stepne tuttuğu kulüple yıkmış oldu. Belki de ilk defa yaptığı yatırımların bir karşılığını alacak 3 yıldır. Aalborg engel olmazsa. Tabi Hearts'a kiralanmak için yine sıra bekleyen Pascal Mendy, Nerijus Radžius, Rafael Gaúcho gibi isimlerin Edinburgh biletleri iptal olur büyük ihtimal.

AMINE CHERMITI























Tunus'un Maradona'sı diyorlar onun için. Artık bir Hertha Berlin futbolcusu. Afrika'nın en fazla gelecek vaad eden futbolcularından birisi olarak gösteriliyor. Kuzey Afrika'nın ise resmi olarak en yetenekli ismi. Geçtiğimiz sezon Afrika Şampiyonlar Ligi'ni tarihinde ilk kez kazanarak zirveye çıkan Tunus temsilcisi Étoile Sportive du Sahel'in her şeyiydi Chermiti. 8 golle Zaire'li Mputu'nun ardından turnuvanın gol krallığında ikinci sırada yer aldı. Tabi Mputu 33, Chermiti 20 yaşında olunca Avrupa yolu küçük olana açıldı. Bir forvete neden Maradona lakabı takılır diye düşünebilirsiniz. Sebebi basit, Chermiti bir golcü yani "striker" değil bir "forward". Genelde Afrika'lı oyuncuların çoğunda bu özellik vardır nitekim. Afrika'nın en ünlü golcüleri bile son vuruşlardaki becerileri ile değil rakip defansı yıpratmaları ile bilinirler. Afrika'nın en iyileri Eto'o ve Drogba buna çok iyi 2 örnek. Bu yüzden çok şaşırmamak lazım. Chermiti de genel olarak topu kanattan alıp içeriye kat eden bir oyuncu. Şöyle anlatalım, Arda Turan'ın Euro 2008'de İsviçre'ye son dakikada attığı gole benzer pozisyonların adamı. Taç çizgisinde topla buluş, içeri kat et ve işi bitir oyuncularından. Hertha 2012'ye kadar Berlin'de tutacağı oyuncudan çok fazla yararlanacaktır. Performansını böyle devam ettirirse de ya Bayern'in ya da bir İngiliz kulübünün yolunu tuar birkaç seneye kalmadan.

WACKEN GÜNLÜĞÜ vol. II



















İkinci gün sabahı uyandığımızda kendimizi yoğun bir İskandinav programına hazır hale getirmeye çalışıyorduk, zira 1 gün önceki Iron Maiden kalabalığı henüz kendisine gelememişti. Bugünün avantajı grupların sahneye saat 11:00'da çıkmaya başlamalarıydı ki bu hiç olmazsa bir nebze sıkıntıyı azaltacaktı. Wacken süpermarketinden su takviyesi yaptıktan sonra tekrar konser alanına yöneldik. Daha Almanya'ya gelmeden festivalin ikinci gününün yağmurlu geçeceğini biliyorduk, zaten hiçbir zaman görünmeyen güneş bunun da habercisi oldu. Biz de festival alanında 5-6 tane gördüğümüz Döner&Lahmacun büfelerinden birisine yollandık (normalde yurt dışında Türk fast food ürünlerini yemiyorum ama bu sefer en ucuz olanına başvurmak zorundaydım), zira ufak bir tabak makarna 6,5 euro iken döner dürümü 4 euroya alabiliyordunuz). Kars'lı ustayla tanıştık. Çekinerek sordum "ilk defa büfe açıyorsunuz herhalde?" diye....Cevap: Ben her festivale gidiyorum, Almanya'daki her festivale yıllardır giderim....Yani 15 yıldır rock ve heavy metal dinleyen ben birçok grubu Wacken'da ilk kez görecekken benim dönerci ustam Children Of Bodom'u tahminen 10, Judas Priest'i 5, Iron Maiden'ı 4, Opeth'i 6-7 sefer görmüştü herhalde...Sessizce dürümü yedim uzaklaştım. Her an ustadan "Dickinson'ın dönüşü de iyi oldu değil mi?" şeklinde bir laf edip beni yerlere yeksan edecek korkusuyla....

Saatler 2 sularını gösterdiğinde yağmur kendisini gösterdi. Bir kaç dakika sonra da kendisini göstermekle kalmadı başımıza çöktü. Festival alanındakilerin yarısı siyah poncholarına saldırırken bir diğer yarısı da çadırlarına koşuyordu. Biz de ikinci gruptaydık, aklımda sürekli 2003 yılında Ömerli'deki H2000 festivalinde yaşadığım facia vardı....Eğer yağmur suları çadıra girdiyse işiniz bitmiş demektir. Çadırın perdesini kaldırdığımızda korktuğumuz başımıza geldi, zira yatağımızın önemli bölümü ve eşyalarımız su içinde kalmıştı. Yağmur o kadar şiddetliydi ki olmaması mucize olurdu zaten. Yağmur bu tür festivallerin en büyük düşmanıdır. Dışarıda duramazsınız çünkü ıslanırsınız, içeri giremezsiniz çünkü çadır ıslaktır, yerler çamurdur, insanlar sarhoştur üstünüz ıslaktır ve olabilecek en kötü şartlardasınızdır. Yapacak tek şey vardır, yağmurun durması için dua etmek. Öyle yaptık biz de, ayrıca yatağı ve çadırı kurulayacak bir şeyler arayıp, gece yarısı soğuk almamızı engelleyecek bir battaniye almak için Metal Market'e yöneldik. Bulduğumuz tek şey Iron Maiden, Nightwish, Motörhead ve bilumum kurukafa desenli ince bayraklardı. O an öyle bir durumda oluyorsunuz ki, hiçbir şey bulamazsanız ona bile razı olacağınızı dşünüyorsunuz. Neyseki tül perdeden biraz daha kalın bir battaniyeyi bulabildik. Tabi normalde 4-5 euro olabilecek battaniyeye 20 euro vererek. Ardından da İskandinav rüzgarına kapılmak için konser alanına yöneldik. Üstümüzdeki ponchoyu çıkarmadan. Yol boyunca ayakkabılarını çıkarmış ve çıplak ayakla çamurlarda gezen, çamur savaşı yapan insanlardan sakınarak....ve festival alanı

Primordial

Ne çaldılar hatırlamıyorum bile, ilk kez dinledim Pagan metal yaptıklarını ve İrlandalı olduklarını biliyorum. Ama bir kaç saat sonra dinleyeceğim türdeşlerine göre çok zayıftılar, zaten yağmuru yemiş seyircinin de pek müziklerine dikkat etiğini sanmıyorum. Daha çok kendini kurutmak için pogo yapan insanlar gözüme çarptı o kadar. O yüzden pek bir yorum yapamayacağım.

Job For A Cowboy

İsmine bakınca acaba hard rock veya irish ska mı yapıyorlar umuduyla gittim Black Metal Stage'e (sahnenin adı Black Metal ama sadece o tür müzik yapılmıyor belirteyim). Bula bula Arizona'lı bir deathcore grubu buldum. İhtiyacım olan en son şey. Bu sene Download, Hellfest, Roskilde, Wacken tüm festivallerde çıkmışlar. Yani "ne iş olsa yaparım abi" modunda bir grup. Hardcore seven fanilerin bile yaklaşmaması gereken bir grup. "Genesis" isimli şarkılarını söylerken şarkıyı dinlemek yerine Genesis'in "I Can't Dance"ını mırıldandım o derece.

Ensiferum

İşte festivalin bendeki en büyük kazançlarından birisi. Brutal vokali sevmem ama işin içinde biraz melodi ve eğlence olursa düşünebilirim diyorsanız hele bir de benim gibi viking soslu folk metal hayranı ve Finntroll dinleyicisi iseniz bu Finlileri kaçırmayın derim. İleride albümlerini inceleriz ama ilk defa dinlememe rağmen bende çok hoş bir tat bıraktılar. Sahneye üzerine Finlandiya bayrağı deseni bulunan eteklerle ve suratlarında savaş boyalarıyla çıktı grup. Ahti, Iron gibi klasiklerini ve nice güzel şarkılarını seslendirdi. Kamelot'u beklerken de harika bir eğlence oldu.



















Kamelot


Günümüzün en özgün power-proggressive gruplarından Kamelot. Her albümde çıtayı biraz daha yükseğe çekiyorlar. Ancak bu konser bazında bir çok problem yaşadılar. Karizmatik vokalist Roy Khan ilk birkaç şarkıda kendi sesini duyamayınca vve bir türlü ahengi sağlayamayınca bazı şarkıların sözlerini söylemek bize düştü, basın çok baskın olması ve gitarist Thomas Youngblood ısrarla "benim gitarın sesini kısın" uyarıları eşliğinde 3-4 şarkı geçti. İşler rayına oturduğunda yağmur tekrar çiselemeye başlamıştı. Neyse ki Haunting şarkısı sırasında (normalde de şarkıda Khan'la duet yapan) güzeller güzeli Epica vokalisti Simone Simmons sahneye fırlayınca kalabalık coştu. Bu üçüncü Kamelot konserim, en iyisi bir önceki idi ama sonuçta eş tarafından olumsuz eleştiri yapmamaya yeminli olduğumuzdan bir şey demedik.



















Sabaton


Beklediğimden iyiydi İsveçli grup. Savaş temalı şarkılarla oldukça kalabalık bir seyirci kitlesini coşturdular. Yalnız Gelibolu savunmasını anlatana Cliffs Of Gallipoli şarkısında kalbalıktan açılan yeşil boyalı Kıbrıs bayrağı da gözlerimden kaçmadı değil. 40-1, Ghost Division, Union Jack gibi gaz şarkılarla setlisti tamamladı İsveçli grup. Fenerbahçe formalı birisi çıkar mı dedim ama olmadı. Grup Trükiye ziyaretinde Şükrü Saraçoğlu Stadı'nı gezmişti. Sabaton konserinin en eğlenceli noktası yağmurun oluşturduğu çamurda kayan ve güreş yapan insanların yarattığı ortamdı. Özellikle kalabalıktan önlerine geleni tutup çamura fırlatmaları benim birkaç şarkıda sürekli arkamı kollama nedeni ile konsantrasyon bozukluğuna yol açtı ama yine de sıkı bir konser oldu.

Sonata Arctica

Özür diliyorum Finli gruptan. Su içmek, yemek yemek ve çadır kontrolü için bir grubu feda etmek zorundaydım. Kabak onlara patladı. Zaten itiraf edeyim pek de sevmem. Türkiye'deki ülkücü görüşün mensuplarının grubun simgesi olan kurt nedeni ile bu gruba bir sempatisi vardır hatırlatayım.

Opeth

İşte festivalin en sarkastik ve karizma adamının grubu. Mikael Akerfeldt'in seyirciyi selamlaması, hınzır bir gülüşle "merhaba, biz Opeth'iz, İsveç'ten geliyoruz, şimdi hit olmayan şarkılarımızı çalacağız, bundan önceki konserlerde yaptığımız gibi" diyerek, her zamanki gibi devasa uzunluktaki 1 saatlik konseri 5-6 şarkı ile bitirmelerine şahit olduk. Akerfeldt'in tüm hareketleri ve giderken gitar kablosunu sahne görevlisine gösterim "birader bak buraya koyuyorum kaybetmeyin" tavırlarıyla herkesi kendisine hayran bırakıp gitti. Hep demişimdir, dinlemem Opeth'i konser olmadıkça, ama hep saygı duyarım. Gerçi bu konserde ilk kez dinlediğim "The Grand Conjuration"u çok beğendiğimiz söylemeliyim. O ses o mülayim adamdan nasıl çıkıyor merak içindeyim bu arada.

Children Of Bodom

Karizma adamlardan hınzır çocuklara. Alexi Laiho kardeşimiz bi cümle kuruyor. İçinde 8 kelime fuck geçiyor, cümle 9 kelime zaten. Bir ara "You fuckin' Wacken, you guys, are you fuckin', ready, for this fuckin' shit" gibi bir cümle kurdu, kuruduk kaldık. Konser çok eğleneceli idi o ayrı. Hatecrew Deathroll, Follow The Reaper ve Bodom Night'ta "ben pogoya gidiyorum hacı" diye önelere koşan nice yiğdim 2 dakika sonra saçı başı dağılmış orasını bırasını tutarak gerisin geri çıktığını gördük. Okulundan, işinden rapor almak isteyene tavsiyem, Children Of Bodom konserinde mosh-pite gitsin, en az 3 ayı garanti. Kesin çözüm. Laiho bir ara Rihanna'nın rezalet şarkısı "Umbrella"yı mırıldandı ve hepimizi güldürdü ama o bile kendisine bu şarkıyla 30 saniye dayandı ve "stop stop I can't sing this fuckin' shit any more" diyerek bitirdi. Bir ara da Kara Şimşek melodisini tıngırdattılar. Ben şimdi "Ooops I did it again" de geliyor dedim ama olmadı.



















Avantasia


Alman halkı vatandaşını bağrına bastı. Edguy vokali Tobias Sammet'ın proje grubu Avantasia sürpriz konserlerden birisi idi. Harikaydı tek kelime ile. Forever, Avantasia ve Lost In Space'in söylendiği anlar zirve anları idi. Özellikle projede de yer alan ve benim çok sevdiğim Jorn Lande ile beraber Andre Matos'un da Sammet'a eşlik etmesi konserin kalitesini artırdı. Yalnız Sammet'ın "artık Almanca konuşmayalım İngilizce konuşalım yoksa Avusturyalılar anlamayacak" şeklinde komşuya attığı taşı geçmemek lazım.

Gorgoroth

İşte festivalin en arıza anı. Avantasia konseri saat 02:00'de bittiğinde çadıra yöneldik herkes gibi. O ne? Black Metal sahnesinde Gorgoroth konseri öncesi sahne önüne gerili bir perde, arka planda yanan 4 tane meşale. "Acaba ne olacak" diye beklemeye başladım. Perde düştü, kel göründü. Evet resmen kel göründü, ama komple. Sahnede çırılçıplak ve sadece kafalarına siyah bir örtü takılmış halde çarmıha gerilmiş 2 erkek ve 2 kadından oluşan bir dekor, kuzu kafaları ve kafalarından aşağı kan boca etmiş Gorgoroth üyeleri vardı. Şarkılar genelde 8 gündür kabızlıktan kıvranan bir insanın sekizinci gün tuvalete çıkabildiği anda çıkan seslerden ibaretti tabi ama ertesi gün kimse şarkıları değil sahne şovunu hatırladı. Ha bana göre Kristian Espedal isimli Gaahl takma adlı arkadaş hala tescilli bir "poser" ama dinleyene lafım yok....ya da yok var....neyini dinliyorsunuz arkadaş bu çığırtıların...

Çığırtılar eşliğinde geldik çadıra, ıslanmış çadır bezinin her vücudumuza değişinde irkilerek ve hafiften üşüyerek, son gün yaklaştığında her şeye rağmen güzel bir İskandinav günü geçirerek.

Wacken Günlüğü vol. 1

06 Ağustos 2008 Çarşamba

PREMİER LİG GÜZELLİK RAPORU
















Bir George Best’e bakıyorum bir Kanu’ya. Zaten bu araştırmanın özetini ortaya çıkarıyorum. Tabi araştırma futbolcularla ilgili değil. İngiltere’nin digital uydu kanallarından Sky HD ‘nin modellik şirketi D1 Model Management desteği ile yaptığı araştırma sonucu Liverpool taraftarları İngiltere’nin en çekici taraftarları olarak belirlenmişler. Tarihteki ünlü Liverpool’lılara şöyle bir bakıyorum. Chris De Burgh, Mel C, Elvis Costello, Samuel L.Jackson, Mike Myers, Angelina Jolie, Rod Stewart, Clive Owen…uzar bu liste. Yalan yok endamları yerinde isimler….zaten sonuncusu olayı bitirir. Listenin sonunda kim var? Portsmouth. Bizde deniz kenarındaki İzmir için "Turkiye’nin en guzel insanları orada" derler, orada deniz kıyısındaki Pompey insanlarına İlyas Salman muamelesi yapmışlar. Kim var ünlülerden. Bir tek İngiliz Hasta’nın yonetmeni Anthony Minghella'yi biliyorum. Başka notu olan yoruma bıraksın. Listenin tamamı aşağıda. Tabi Liverpool tepede iken Everton 16. sırada olunca ayıp oluyor. Yamuk çene Sylvester Stallone Goodison Park’ın ortasında Everton atkısı açmasa bence en az 6 sıra üstte olurlardı. Tabi araştırma Turkiye’de yapılsaydı da Everton burada olmazdı onu bilirim, nice dalyan gibi Everton’lı gördüm. King Santillana’yı görmemiş bu modellik şirketi sanırım.

Bu arada zamanında bir de İngiltere’nin en akıllı taraftarlarıyla ilgili bir araştırma yapılmış ve West Bromwich Albion taraftarları listenin başında yer almıştı, ona da rastlarsak koyarız buraya. Kıyamet koparsa gemi inşa edip bir WBA’lı erkek bir Liverpool’lı bayan alacağım, yüce nitelikli insan ırkının formülü elimde söyleyeyim.

1. Liverpool
2. Fulham
3. Tottenham Hotspur
4. Sunderland
5. Chelsea
6. Newcastle United
7. Arsenal
8. Bolton Wanderers
9. West Ham United
10. Manchester United
11. Derby County
12. Middlesborough
13. Manchester City
14. Birmingham City
15. Aston Villa
16. Everton
17. Wigan Athletic
18. Blackburn Rovers
19. Reading
20. Portsmouth

RED AURORA & TEHAA SUPPORTERS
























Libya'nın Al Ittihad takımının taraftar grupları.
Afrika'nın kuzeyinin tribün grupları bakımından sadece Afrika değil dünya çapında gruplar olmasından bir kaç örnek vermiştik daha önce. Libya'nın gelmiş geçmiş en başarılı takımlarından son 7 sezonda 6 kez toplamda 14 kez Libya ligi şampiyonluğunu kazanan Trablus kentinin takımı Al Ittihad aynı zamanda ülkenin en çok desteklenen takımı.Kırmızı beyaz renklerinden ötürü 2 önemli taraftar grubuna Red Aurora Supporters ve Tehaa Supporters adı verilmiş. Aurora Roma mitolojisinde her şafakta kendini yenileyip güçlenen Tanrıça, Tehaa ise kulübün Afrika'daki lakabı.































Bu 2 taraftar grubu 2007 Afrika Şampiyonlar Ligi seyirci rekorunu ellerinde bulunduruyorlar, zira takımın Trablus'taki 80.000 kişilik 11 Nisan Stadı hemen hemen tüm uluslararası karşılaşmalarda tıklım tıklım doluyor. Dolayısıyla bu kadar büyük bir topluluğu idare etmek ve tek bir karar mekanizmasına bağlamak zor olsa da Tehaa'nın 700 kişilik bir çekirdek kadrosu bulunuyor ve stad içerisindeki pankartlar ve yerleşimden sorumlu oluyorlar.

















Tribün grupları

EFSANE ÇİZGİ ROMAN KARAKTERLERİ 5/10 : TOMMİKS





Nasıl çocukluğumuzu değiştiren çizgi film kahramanlarında varsa, nasıl sinema karakterlerinde varsa çizgi roman dünyasında da yaş odunla girişilecek kahramanlar vardır ki Tommiks isimli İtalyan efsane yaratıcı üçlü EsseGesse'nin (Giovanni Sinchetto, Dario Guzzon ve Pietro Sartoris) Capitan Miki adı ile piyasaya sürdüğü çizgi roman kahramanıdır. Türekiye'de çizgi romanı ilk yayınlayan Ceylan Yayınları haklı olarak bu rezalet ismi değiştirmiş ve Tommiks'e döndürmüştür ama karakterin dayaklık karakterini kaldıramamışlardır. Zira sizi bilmem ama Tommiks yolda görseniz gıcık kapacağınız bir tiptir.







Efendim Tommiks 15 yaşında Nevada çöllerinde rancer (bildiğimiz köy korucusudur aslında bana sorarsanız da karizma olsun diye Amerikalılar bu şahıslara rancer demektedir) olarak at koşturmaya başlayan bir kahramanımızdır ve Kulver Kalesi adı altında sürekli adamlarını çevre eyaletlerdeki kalelere yardıma gönderen ve kalede hiçbir zaman adamını bırakmayan işgüzar Albay Brown'ın yönettiği mekanda cirit atar. Can dostları üfürükçülükten başka bir numarasını görmediğimiz kumarbaz Doktor Salasso ve her daim zom olan ağzında diş kalmamış Konyakçıdır.Konyakçı kannımca Nevada genelevlerinden birinde doğmuştur zira bırakın anası babasını adı bile pek belli değildir ya aslında gerçek adı Doppio Rhum'dur. Arkadaş seçimi olduğu kadar hatun seçimi de rezalet olan Tommiks Albay Brown'ın çelimsiz kızı Suzi'ye vurgundur ama bara girip süt içen adamdan ne kadar numara beklerseniz Tommiks'in de hatun tavlamadaki becerisi o kadardır. Zira Suzi'yi görünce kızarır, eli ayağına dolaşır. 18 yıl boyunca Suzi nasıl bu Tommmiks'e dayanmıştır, nasıl kaleye gelen giden onca askere kendini bırakmamıştır hala şaşarım. Hoş belki de Suzi o kucaktan o kucağadır da bizim haberimiz yoktur. Zira "o lahzada" biz Tommiks'i siyularla arabuluculuk yapar halde görürüz. Ayrıca bu arkadaşın nasıl yüzbaşı olduğu, general bir amcası olup olmadığı muammalar arasındadır. Zira çocukluğundan bildiğimiz Tommiks ne bir askeri okul görmüştür, ne acemi birliğine teslim olmuştur ne de bir asker yoklamasına gitmiştir. Normalde Türkiye'de olsa Bakaya muamelesinden inzibatların götüreceği adam 2 ayda nasıl yüzbaşı olmuştur hala düşünürüm. Nitekim Albay Brown Mississipi'ye tayin olunca yüzbaşılıkta kalmış ömrünü 3 yıldızla tamamlamıştır. Zaten saçlarını öyle ortadan ayıran adamdan orduya morduya hayır gelmez. Buna ancak sock, pack, tock diye girişeceksin. Arada swisssss de olacak tabi....
















Serinin tümü için

BOMBACI MÜLAYİM

















Anelka'nın eşi Barbara Tausia ile evlendiği gün onu bir kasiyerle aldattığı haberleri İngiliz basınını süslemişti. Şaşıracak bir şey yok. Bu adamın karısına acıyorum, "akşam nerdeydin" sorusuna ne dese inandırır. Milan'a tarihte bir maçta 4 gol atmış kaç adam vardır bilmiyorum. Ben görmedim şu ana kadar. Hazırlık maçlarına pek prim vermediğimi blogu takip edenler bilirler. Ama Milan'a 4 gol atmışsın, bir tepki ver be arkadaş, hala filelerden bacağımı nasıl kurtarırım diye düşünüyor. Bu adamın her daim tepkisizliğine deli oluyorum. Şampiyonlar Ligi finalinde penaltıları uzatmaya götüren John Terry salya sümük ağlarken, aslında kupayı kaybettiren penaltıyı kaçıran Anelka "hadi madalyamı verin de gideyim" havasında idi. Açık söylüyorum Anelka yanlış meslek seçmiş. Rahatlıkla bomba imha ekibinde yükselebilirdi. Kırmızı yı mı keseyim mavi yi mi Nic 5 saniye kaldı, bir şey söyle?....Alayım canım....Kırt....Evet bir sonraki bomba nerde.

KÜFÜR ETME HAKİME SÖYLERİM
















Bu olaya ben oldum olası şaşırmışımdır zaten. İki arkadaş kolkola bir derbiye giderler. Daha sonra stadyum kapısında birbirleriyle vedalaşıp farklı tribünlere girerler. Sonra girer girmez birbirlerinin annelerini gayet güzel dileklerle maç boyu anıp maç bitince tekrar o birbirlerinin anasına küfredenler hiç onlar değilmiş gibi kolkola gidip eve giderler. Zira ilginç bir psikolojidir ki topluluk halinde diğer topluluğa küfür edince bu bireysel olarak algılanmaz. Ancak yüzümüze karşı söylenmesi gerekir. Benim için hiçbir farkı yok, ha yemek yerken arkadaşımın sülalesini dilime dolamışım, ha karşı tribünde otururken, sonuçta sülale aynı sülale, arada 105 metre ve tartan pisti olunca küfürün şiddeti azalmıyor. Peki hiç kendisine karşı tribün tarafından küfür edildiği için rakip takıma dava açan taraftar profili düşünebiliyor musunuz? Misal bir Fenerbahçe taraftarının gidip, "Ali Sami Yen'de hepimizin hayat kadını çocuğu olduğumuzu söylediler hakim bey" diye mahkemede hakkını arayacağını? Modern futbol bunu da gördü.

Geçtiğimiz sezon San Siro'da oynanan Inter-Napoli maçında ev sahibi taraftarlar (nam-ı diğer Nerazzurriler) Napoli taraftarlarını ve kentini kastederek "İtalyanın kanalizasyonu", "Güle güle koleralılar", "Tüberkülozlu Napolililer" şeklinde pankartlar açınca adını açıklamayan bir Napoli'li taraftar soluğu mahkemede almış. Bir de yanına iyi bir avukat alınca Inter kulübünü kendisine 1500 euro ödemeye mahkum ettirmiş. Gerekçe maç boyu açılan söz konusu pankartlar ve yapılan tezahüratların Napolili taraftarı "duygusal açıdan derinden yaraladığı". İtalyan federasyonu Inter'in 2-1 kazandığı maçtan sonra söz konusu taraftarların davranışlarından ötürü Nerazzuri grubunun yer aldığı tribünü 1 maçlığına kapatmıştı. Bu da üstüne tuz biber oldu. Bu emsal davaların da önünü açabilir hatta tüm Avrupa'ya yayılabilir. İlk derbi maçta bir küfür duyayım, anında tutuyorum zaptı.

05 Ağustos 2008 Salı

ONE GROUP REQUEST

























2008'in internet mucizesi Facebook'un futbola resmi olarak bulaşmasının ilk ürününü bir kaç hafta önce vermiştik. Facebook'a muhtemel transferini koyanın tuzu kuru tabi. Anlaşmış, parasını almış altı kuru keyfi yerinde. Peki gidecek kulüp bulamayan ne yapsın? 31 yaşındaki İngiliz defans oyuncusu Mark McGregor yolunu bulmuş tabi. "Macca'ya kulüp bulmasına yardım edin" diye bir grup açmış gidip. Tabi zannetmiş ki Tayyip Erdoğan'dan gıcık kapan adam 1 milyon üye buluyorsa ben neden bulmayayım. Ama Türkün facebooka olan yüce bağlılığını hesaba katmamış tabi. Nitekim mağrur İngilizler garibime yüz vermemişler. Topu topu 167 tane üyesi var grubun. Böyle giderse ancak mahalle takımında yer bulurlar Macca'ya. İngiliz oyuncu Nisan ayında Port Vale tarafından serbest bırakıldıktan sonra birçok takımla denemeye çıkmış en son Mansfield da onu beğenmeyip kontrat imzalamaktan vazgeçmişti.Anlayacağınız o grup 1 milyona ulaşana kadar adam 60 yaşına gelir, sonra da ne yaparlar bilmem. Ama benim buradan çıkardığım bir sonuç var, Yıldırım Demirören ve Sinan Engin bu facebook olayına girecekler her an bekliyorum. Youtube'dan futbolcu seçiyorlar, buradan da İbrahim Toraman ve İbrahim Üzülmez'e rakı ısmarlayıp, poke gönderip "Sinan Engin is İbrahimleri Özlüyor" babında bir mesaj yollayabilirler. Takipteyim.

THE ONE




Bayanlar tenisinin gelecek hafta açıklanacak dünya sıralamasında 1 numara koltuğu artık onun. Jelena Jankovic. Sonuna kadar orayı hakediyor. Bu blog Jankovic hayranı bir blog olarak tescillidir bir kere daha belirtelim.

JERSON DOS SANTOS




Geleceği parlak bir yıldız olmak için futbola kaç yaşında başlamak gerekiyor. Bugün dünya futbolunda göz önünde olan tüm yıldızlar çok küçük yaşlarda futbola başlayıp buna ek olarak 10'lu yaşların başında kulüpleri ile kontratlara imza atmış oyuncular. Artık genç oyunculara profesyonel kontrat imzalatma yaşı giderek düşüyor ve bu kontratların süresi 4 yıldan başlıyor. Peki 15 yaşına kadar futbolla alakası olmamış bir futbolcu İngiltere'nin en çok konuşulan genç yıldızlarından birisi desek.



Geçtiğimiz Salı günü Holmesdale Ultras tribün grubunu incelediğimiz Crystal Palace ilginç bir transfer peşinde. Zira İngiliz futbolu ilginç bir yıldız adayı kazanabilir. 17 yaşındaki Portekiz asıllı Jerson Dos Santos Palace'ın transfer listesinin başlarında. Oyuncu futbola henüz 2 yıl önce başladı ve geçtiğimiz yıl konferans liginde Sutton United genç takımı ile 30 golün altına imzasını koydu. Her ne kadar Konferans Ligi olsa da 17 yaşında bir futbolcunun bir sezonda 30 gol atması kolay iş değil. Zaten kendisini 4 lig yukarıya taşıyacak bir transferin konusu olması da bu yüzden. Portsmouth, Fulham, Charlton Athletic, Norwich City, Ipswich Town onun peşinden koşan diğer isimler. Oyuncu Palace'ın Dagenham&Redbridge ile oynadığı hazırlık maçında Londra kulübü tarafından denendi ve gelen sinyaller iyi görünüyor.

GUIZA İLE ÇOK ÖZEL
























Fenerbahçe'nin yeni yıldızı Guiza, Fenerbahçeli taraftara ve camiaya övgüler yağdırdı. Flying Dutchman bloguna özel açıklamalar yapan Guiza "Yıllardır aradığım atmosferi sonunda Fenerbahçe'de buldum, burası adeta bir cennet, ama stadımız da aynı zamanda bir cehennem. Onlarla hemen kaynaştım. Türkiye'ye gelmeden önce kulüp hakkında pek bir bilgim yoktu ancak buraya gelince Fenerbahçe'nin büyüklüğünü anladım. Alex ile oynamak için sabırsızlanıyorum, o tam bir maestro" şeklinde konuştu. Guiza "Semih'in geçen sene yedek kaldığını öğrenince çok şaşırdım, bugün Avrupa'da her kulüpte rahatlıkla oynar, en az 3 Raul eder" şeklinde de bloga çarpıcı açıklamalar yaptı.

Şimdi yukarıdaki haberde Flying Dutchman yazan yeri çıkarıp oraya Türkiye'deki herhangi bir gazetenin adını koyun. Çok şey farkediyor değil mi? Afedersiniz kıçı kırık Flying Dutchman'a röportaj mı verecek Guiza. Kimi yiyorsunuz? Sizi yiyorum söyleyeyim. Her gün yenildiğiniz gibi. Akşam saatlerinde blog yazarlarından Gorky gönderdi bu hadiseyi. Sabah gazetesinden bir muhabir sözde Galatasaray'ın yeni transferi Fernando Meira ile bir röportaj yapıyor. Ama ne röportaj. Habere göre Sabah'a özel. 2 paragraf uzunluğunda bir dolu laf. Galatasaray'a övgü var, Arda'ya övgü var, kulübe "aslan yuvası" benzetmesi var..var da var...Sonra Galatasaray resmi sitesinden bir açıklama yapılıyor.

"Kamuoyuna Duyuru

Sabah Gazetesi’nin dün (03 Ağustos Pazar) yayınlanan sayısında, muhabir Yaşar Yalçın’ın Profesyonel Futbol A Takımımız Oyuncusu Fernando Meira ile yaptığı iddia edilen özel röportaja geniş yer ayrılmıştır.

Böyle bir röportajın hiç yapılmadığının bilinmesini isteriz.

Bu yazının kaynağı, bir yürüyüş esnasında oyuncumuzun yanına gelmiş olan muhabirin çektirdiği fotoğraftan ibarettir. "

Türkiye'de haberciliğin geldiği nokta bu işte. Kulübün tesislerine girmeniz yasaklansa bile kendinizi bile tanıtmadan, "ben bir taraftarım, beraber fotoğraf çektirebilir miyiz" sözüyle söz konusu futbolcu ile resim çekip ardından bilgisayarın başına geçip, aynen girişte benim yaptığım gibi safra kesesinden hallice cümleleri döktürüp, haber yapıp bir de bunu Türkiye'nin en çok okunan gazetelerinden birine haber olarak koydurmak mümkün. Yani bir spor muhabiri tamamen masasında oturarak mesleğini icra edebilir. Yarın Alex'le bir röportaj yapar, öbür gün Seric'le, sonraki gün Yattara ile....Önüne geçmek için kulüp yapacağını yapmış, adamın tesise girmesini yasaklamış, e sokakta yürümesini de yasaklayacak durumu ve yetkisi yok. Meira zaten kimseyi tanımıyor. Burada görev bir tek kişide. Sabah gazetesinin spor müdürü, onu geçtim genel yayın yönetmeninde. Hadi sonuncusunun her departmanı tek tek takip etme durumu yok ama o spor bölümünün başındaki adam neden orada ve buna nasıl göz yumuyor? Aklım hayalim bunu bir türlü almıyor. Almayacak da hiçbir zaman. Bunu yapacağınıza oraya Meira'nın çocukluk fotoğrafını koyun benim için daha çok haber değeri taşır. Bu kadar mı tembel ve okuyucuya saygısızsınız?

04 Ağustos 2008 Pazartesi

WACKEN GÜNLÜĞÜ vol. I



















Okuyacağınız 5 günlük bir Wacken Open Air hikayesi. Ancak uzunluğu sebebi ile üçe böldüğümü söylemeliyim. Festivalin 3 gün olduğunu düşünerek.

30 Ağustos sabahı Amersfoort istasyonunda başladı yolculuk. Osnabrück trenine bindiğimizde bizimle beraber trende sadece 3 Wacken yolcusu vardı. İki buçuk saat süren bir yolculuktan sonra Osnabürck'e ulaştığımızda ise bu sayı 20'ye ulaşmıştı. Osnabrück'ten topladıklarımızla önce Bremen sonra da Hamburg'a vardığımızda 200 kadar siyaha bürünmüş insan Hamburg istasyonundaydı. Ufak bir araştırma ile Wacken'a 15 dakika uzaklıktaki Itzehoe istasyonuna doğru yola çıktık. Tren Itzehoe yazısıyla buluştuğunda kompartımanın içini "Wackeeeeen" çığlıkları kaplamıştı bile. Bizi Itzehoe'da Wacken'ın hoşgeldin komitesi bekliyordu. 7 euroya bizi heavy metalin cennetine götürecek gidiş-dönüş otobüs biletini aldıktan sonra tekerlekler döndüğünde 5 gün sürecek ve aylardır rüyaları süsleyen festivalle aramızı giderek kapatmaya başladık....15 dakika sonra...Gidenlerin anlattıklarından bildiğimiz, fotoğraflarına bakıp imrendiğimiz, dünyanın en büyük rock-heavy metal festivali gözümüzün önünde arz-ı endam eylemişti. Kapıda kolumuza Wacken bantları takılıp Wacken tarihçesini içeren oyun kartları, yağmurdan korunmak için gerekli poncholar, wacken arması ve programı içeren Wacken çantasını alıp içeri yollandık. Önümde dillere destan ve etrafını dolaşması 45 dakika alan Wacken kamp alanı vardı. Uygun kamp yerini bulmak için aranırken daha ilk gün ilk saatten tuvaletler yerine çalılara tuvaletini yapan insanları gördüğümde, 3 günün nasıl geçeceğini ve bastığım yeri toprak diyip geçmeyip tanımam gerektiğini anladım, bu düşüncelerdeyken sadece çalıların değil her yerin tehlike içerdiğini gördüm. Zira 25 yaşlarındaki bir kız arkadaşlarına çadır kurmada yarıdm etmeyi bırakıp kamp alaının ortasında, bluzunu göğüslerine kadar kaldırıp işemeye başladı. İlginç olan kimsenin buna şaşırmaması ve işine devam etmesiydi. Kız da işini bitirdiğinde hiçbir şey olmamış gibi çadır kurulumuna yardım etti. Ufak şaşkınlığı atlatıp girişteki kamp yerinin sahneye uzaklığını görüp daha içlere ilerledik. Neyseki daha önce tavsiye edilen ve haritadan gördüğüm, kosner alanına en yakın C bölgesinde uygun bir yer bulup çadırı 5 dakika içinde kurduk. Gidenler bilirler. Bu çadır kurulumu ve toplanması festivallerin en meşakkatli işidir. Çadır iplerini bağlayacak ve çakacak yer bulamazsınız, 2 saat sonra geldiğinizde çadırınızın çıkış yerinin önüne başka bir çadırın geldiğini görürsünüz, insanlar çadırınızın iplerine takılıp destek demirlerinin yerinden çıkarmıştır vesaire....Bu yüzden kendiliğinden açılır bir çadır almıştık ve bu zahmetten kurtardık kendimizi.

Konserlein yapıldığı alan da devasalıkta kamp alanını geride bırakmıyordu elbet. Yaklaşık 100 adet büfe, barlar, ufak çaplı bir süpermarket, t-shirtten battaniyeye, bayraktan, çizmeye, kamlıdan wacken vibratörüne kadar aklınıza gelen her şeyin bulunabileceği bir metal market, seyyar tuvaletler, 3 büyük ve 2 küçük sahneyi içeren ve aynı anda 65.000 kapasiteyi alabilen alanı dolaşmamız zaten 2 saati buldu. Henüz kapıları açılmayan sahne alanına baktık. Sadece 12 saat sonra yerinden oynayacak alanın yeşilliğine. O alan sadece 3 gün sonra çamur ve toprak deryasına dönecekti. Saat 7 gibi yataklarımızdaydık, ertesi günkü Iron Maiden konseri için güç toplama amacı ile. Ertesi gün saat 9'da uyanmak zorundaydık zira yavaş yavaş yükselen güneş çadırın içinde kalmamızı imkansız hala getirmişti. Ayrıca yan çadırda 24 saat boyunca Finlandiyalı Folk Metal gurub Korpiklaani'yi dinleyen Finliler de zaten buna yardım ediyordu. Konser alanının yakınındaki dinlenme yerinde yaklaşık 5 saat geçirdik. Saat 12 olduğunda kalabalığın çoğu beşinci birasına başlamıştı. Aynı anda Iron Maiden konseri için alanın 3 kapısının önünde kalabalığın toplanmaya başladığını gördük. Saat 3 olduğunda biz de kapının önünde yerimizi aldık. 3 buçukta görevliler festivali resmen başlattılar insan selini içeri alarak. Maiden'ın Rock In Rio konserini izleyenler bilirler. Görevlilerin aramasından geçenler en ön sıraya doğru elleri havada Maiden diye bağırarak koşarlar. Birebir yaşadık bu görüntüyü. Yaklaşık 500 insanın Kibar Feyzo'daki Şener Şen gibi ayakları kıçlarına vura vura 200 metre boyunca koşuşunu kolay kolay göremezsiniz. Tabi bu depar için aylardır antrenman yapanlar avantajlı id ive biz kendimize ancak üçüncü sırada yer bulabildik. Hep şunu savunmuşumdurç Heavy metal konserlerinde ya ilk sırada olacaksınız ya da 25-30. sırada...Eğer bu iki bölgenin arasında kalırsanız işiniz var demektir. Eğer az tanınan bir grupsa mosh-pit'in ortasında kalırsınız. Eğer tanınmış efsane bir grupsa mosh-pitten de kötüsü. Nefessiz kalana kadar sıkışırsınız. İkincisinin olacağını 7 saat önceden tahmin etmiştim. En ön sırada Maiden için 7 saat boyunca kılı kıpırdamadan ayakta duran insanlarla beraber beklemeye başladık ve festival başladı. Bu dakikadan sonra grupları alt başlıklar altında anlatacağım.

Girlschool

Festivali açtı 30. yaşını kutlayan ve 4 bayandan oluşan grup. Bildiğimiz old school rock'n roll ile başladı Wacken. 30 yıllık davulcu Denise Dufort ve yine eski elemanlardan Kim McAuliffe'nin sürüklediği grup klasik hard rock şarkıları ile gözümüzün önündeydi. Yaklaşık 45 dakiak boyunca 7-8 adet şarkı söylediler. Race With the Devil ve Hit&Tun dışında çok aklımızda kalan da olmadı, zaten bu 2 şarkı grubun 2 ağır top klasiği. Sahneden indiklerinde dev ekrana kendileriyle yapılmış bir röportaj verildi. Herkesin edindiği izlenim şu, konuşma ile ilgili bir iş yerine müzik yapmaları son derece yerinde olmuş. Zira arkamdaki yoğun İngiliz mizahına batmış genç "That's the most meaningless interview I've ever seen" diyerke olaya noktayı koydu.

Lauryn Harris

Artık fikrim sabittir. Bu hanım kızımız bu camiada varsa babası Steve Harris sayesinde var. Zaten arkamda salınmaya devam eden İngiliz genç daha ilk şarkıda "She looks like stripper" ve "She only took pants form his father" gibi eşsiz saptamalar yaparak kızı bitirdi. Girlschool'dan da beter şekilde Harris ailesinin zayıf halkası akılda tek şarkı bırakmadan sahneden indi gitti. Tavsiyem müziği bıraksın babası ona Sanctuary Records'da bir iş bulur.

Airbourne

Old school hard rock Airbourne ile devam etti. Avustralyalı grubun vokalisti Joel O'Keeffe biraz enerjik bir arkadaşımız. Konser boyu sürekli Jack Daniels içerek rock'n roll üzerine nutuklar çektiği yetmediği gibi kolonları tutan 30 metre yüksekliğindeki demirden iskeleye gitarıyla tırmanıp, tepesinde gitar çalmaya devam etmesi, akabinde seyircilerin üzerine atlaması ile kulaktan çok göze hitap etti söyleyeyim. Ama hakkını verelim, Girlschool ve Lauryn Harris'ten sonra adam gibi bir şeyler dinlemek de iyi oldu tabi ki. Yalnız konser biterken "are you ready for Iron Fuckın' Maiden?" sözüyle 30 yıllık efsaneye öyle fucklı mucklı yakıştırmalar yapınca gözümden düştü Joel kardeşimiz. Yolları açık ola, daha 2 albüm yapmışlar. Selametle

Avenged Sevenfold

Şimdiden söyleyeyim tartışmasız konserin en rezalet performansı idi. Bir kere vokalist Matthew Charles Sanders isimli M. Shadows takma adlı arkadaştan başlamak istiyorum. Ne ses var, ne ritim var, ne bir sahne duruşu var. Ancak bol fucklı cümleler, kolları kaplayan dövmeler ve anlamsız şarkılar. Bu kadar kötü olacağını beklemiyordum grubun zira bir hayli methini duymuştmu. Zaten M. Shadows, Synyster Gates, Zacky Vengeance gibi takma isimleri olan grup elemanlarının oluşturduğu gruptan çok bir şey beklememek lazım. Iron Maiden için sabırsızlanan seyirci bu rezaleti görünce sonlara doğru orta parmaklar havaya kalktı tabi. Neyse ki işkenceyi 50 dakika tutup sahnedne indiler.



















Iron Maiden

Ne yazayım. Saat 21:20 olduğunda iki yan sahnedeki Leaves Eyes ve Avenged Sevenfold konserini izleyenler sağ ve soldan, dışarıda saatlerdir içki içenler turnikelerden geçip arkadan ortada ve öndeki kalabalığı bastırınca 60,000 kişinin önünde yer alan 5.000 kişinin en öndeki 100 kişilik bir gruba öldüresiye baskı yapması ile daha konser başlamadan eşim dahil yaklaşık 20 kişi insanların ellerinin üzerinde güvenlik tarafından güvenli bir yere alınmıştı. Bu kargaşada 7-8 kişilik bir grup yere düştü ve geri kalan ve kendini sakınamayan grubun üstlerine basması ile bir kaçının ayak bilekleri kırıldı ve sedye ile dışarıya taşındılar. İişin konser başladığında daha kötü olacağını biliyordum. Nitekim introyu izlerseniz Bruce Dickinson'ın Aces High vokaline başladığında artık ayakta durmanın imkansız olduğunu anlarsınız. İşte o an orada daha fazla kalırsam sağlığımın tehlikeye gireceğini görüp (zira 2 metre boyunda 100 kilonun üstündeki insanlar bile isyan etmiş ve uzaklaşmıştı) arkaalara giden bir Alman gencini tutup beraber hareket etmeye başladım. Dün bahsettiğim genç bu arkadaştır. En az 100 metre boyunca benim hala arkasında olup olmadığımı kontrol ederek ve geride kaldığım anlarda beni omzumdan tutup kendine çekerek kalabalıktan kurtardı. Bir kere daha teşekkürler ona. SOnraıs malum...Maiden işte. Ötesi var mı? Hiç görmediğimi de gördüm, Dickinson 60.000 kişilik Wacken topluluğuna Meksika Dalgası'nı yaptırdı ve klasiklerle dolu bir play-listle konseri bitirdi. Benim için en özel anlar Revelations ve The Rime Of The Ancient Mariner anlarıydı. Onlarla sadece 13 gün sonra bu sefer Hollanda'da üçüncü Maiden konserimiz için (ilki 2007'de Fields Of Rock festivalinde idi) buluşacağız. Bu sefer umarım daha yakından.

...ve ilk günün sonu..yorgun biçimde çadıra gidiş ve uykuya dalış...çok geçmeden...ertesi günü düşünerek....Aklımızda Steve Harris'in uyarısı ile ön sıralardaki kargaşayı fark eden Dickinson'ın o tatsızlığı dağıtan sözleri.

"Hey guys, in the frontline, we really worry about you (Harris uyarmasa görmeyecekti ya), if somebody falls down, you know what to do, step back and let him get up, if he's dead, drink him beer......."

HAFTANIN MENÜSÜ-18





















1 - Epica - Consign To Oblivion

2 - Helloween - Forever And One

3 - Savatage - Sleep

4 - Primal Fear - Under Your Spell

5 - Green Day - Wake Me Up When September Ends


by Barad-dur

03 Ağustos 2008 Pazar

HACI

"Hacı" derken tam kelimeyi kullandığımın ben de farkında değildim. Ömrüm boyunca unutamayacağım bir 5 gün yaşadım. Her türlü ifadeyi barındıran. Mutluluk, muazzamlık, efsane, rezalet, sefalet, huzur, gürültü, adrenalin, alkol, sapkınlık, pislik, sakatlıklar....Daha uzun cümleleri size ulaştırana kadar 2 boyutlular konuşsun şimdilik. Yazacağız. Sadece bir not ve teşekkür. Beni Iron Maiden konserinde 65.000 kişi altında ezilmekten kurtaran ve ferah bir yere gidene kadar bana eşlik eden Alman gence. O olmasaydı şu an bu blogun yazarı bir hastane odasında yoğun bakımdaydı. Tuttuğun metal olsun Hans.








































































29 Temmuz 2008 Salı

WACKEN'A GİTTİM GELİCEM





Pele "Wacken'a gitmeyen kendisine metalci demesin" demiş zamanında.....Yok pardon onu üniversiteden arkadaş Orhan demişti. Pele "Wembley'de oynamayan tam anlamıyla futbolcu değildir" demiş. Ona Wacken desen "kaçıncı ligde oynuyor" der. Neyse uzatmayayım, hacı olmaya gidiyoruz Hamburg yakınlarındaki bu heavy metal cennetine. Pazartesi, dönüşte umarız fotoğraflar ve yazılarla karşınızda oluruz. O arada blogu diğer 3 yazarımıza gözüm kapalı emanet ediyorum. Gözüm açık geri alırım söyleyeyim. Herkese iyi tatiller.

HOLMESDALE ULTRAS




































İngiliz tribünleri son yıllarda endüstriyel futbola stad içerisindeki davranışlarıyla büyük kolaylıklar sağladılar. Özellikle taraftarları maç günü kendi koltuğuna oturup, devre arasında kulüp büfesinden tüm ailesine yemek satın alan, maç sonunda da aynı şekilde kulüp mağazasından bir dolu ürüne para ödeyen birer para makinesi olarak gören anlayışın temelleri ilk olarak İngiltere'de atıldı. İspanya'nın büyük kulüpleri bu yola girmiş durumdalar. Almanya, Fransa ve İtalya buna direniyorlar. Tek tük onlarda da kaleler yıkılmaya başladı. Bizde de bir örneğini Aziz Yıldırım gösteriyor. Yıldırım Malcolm Glazer örneğini birebir Kadıköy'e taşımış durumda. Geçen hafta kendisinden bahsettiğimiz FC Twente başkanı Joop Munsterman'ın "kulüp kültürünü değil sadece finans hamlelerini örnek alıyoruz" dediği Manchester United'ın tüm yönlerini Aziz Yıldırım Şükrü Saraçoğlu insanlarına dikte ettirmek üzere. Üstelik zaman zaman bu akımın mucidi United'ın oyuncuları (Roy Keane) ve teknik direktörü (Sir Alex Ferguson) bizzat taraftarları eleştirip onların havasını cenaze törenine benzetmişken.






































Holmesdale Ultras, bu akıma İngiltere'de karşı koyan en ciddi oluşumlardan bir tanesi. Londra kulübü Crystal Palace'ın taraftar grubu.
Kulübün stadı Selhurst Park'ın kale arkasındaki The Holmesdale tribününde, kısacası İngiliz Stadlarının kop tribününde yer alıyorlar. İngiliz tribünlerinde bu tür koreografileri, bayrakları ve yüze sürülen boyaları görmek imkansıza yakın artıkç O eller son 2-3 senedir jambonlu sandviç, hamburger ve kola tutuyor çünkü. Grup mümkün olduğunca kendisini kulübün ve polisin kontrolünden uzak tutmaya çalışıyor. Aslında bunun bir diğer sebebi Güney Londra derbisindeki ezeli rakip Milwall'ın da oldukça ateşli bir taraftar grubuna sahip olması. Ancak Holmesdale Ultras'ı diğerlerinden ayıran onların İngiliz tribün geleneği "casuals" kültüründen sıyrılmaları. Casuals, kulüp ürünlerini kullanmayan, genelde günlük elbiselerle stada gelen ve maç öncesi çıkardıkları olaylarla tanınan kısacası "Football Factory" filminden aşina olacağınız taraftarları barındıran bir kültür. Bu anlamda Palace tribünleri Kıta Avrupası'na daha yakın bir karakter gösteriyorlar. Kulüp son 2 senedir 18.000 civarı bir ortalamaya oynuyor ki bu 26.000 kişilik bir stad için çok kötü bir rakam değil.






















Bu arada belirtelim Crystal Palace'ın ismi Londra Hyde Park'ta bulunan aynı isimli camdan yapının inşaatında çalışan işçilerin kulübün kurucuları olmasından ileri geliyor ki, söz konusu yapı 1936 yılında çıkan yangında büyük bir hasar görüyor ve kalıntıları da yıkılıyor.

ATARİ SALONLARININ EFSANE OYUNLARI : 2/10 FINAL FIGHT


Seriye Haggar olarak da bilinen Final Fight ile devam ediyoruz. Cody, Guy ve Haggar’ın kader birliği yaptığı oyunda bu karakterlerden sadece ikisiyle aynı anda oynanabiliyordu. Cody, mavi “501” üstüne beyaz t-shirt ile en karizma, yumruk atarken elinin tersini kullanan Guy ise turuncu ninja giysi ile bence en silik elemandı. Zangief’in amcaoğlu Haggar ise eskinin güreşçisi şimdinin belediye başkanıydı.

Zaten oyunu da Haggar’ın kaçırılan kızını kurtarmak için oynuyorduk. Altı bölümden oluşan oyunda her bölüm sonunda kızı kaçıran şebekenin azılı bir elemanı ile kapışırdık. Oyun boyunca fıçı, varil, telefon kulübesi gibi eşyaları parçalayarak enerji verecek et sandviç, kola, puan kazanmamıza yarayan para, mücevher, saat ya da gelen elemanların kafasına indirmek ve böğürlerini deşmek için boru, kılıç, bıçak gibi silahlar alınırdı.

İki kişi oynarken enerji ve puan kavgalarının yanı sıra, “olm açmasana ekranı, zaten enerjim az” naralarına sıkça rastlardık. Oyunun üreticisi Capcom’un bonus stage fantezisi bu oyunda da araba parçalama şeklindeydi. Arabayı parçaladıktan sonra sahibi gelip hüngür hüngür ağlardı. (Bu bölümü yapan arkadaşın nasıl bir ruh halinde olduğunu çok merak ediyorum.)

Oyunda bazı taktikler de vardı, benim hatırladığım trenin sonundaki fıçıların üzerine çıkıp hiç inmeden bir süre bekleyip, bölümü bitirmekti. Geçen süre boyunca elemanlar hiçbir şey yapamadan aval aval bakarlardı. Bu taktiğe genelde son hakkımız ise ya da akimento (para) bittiği zaman başvururduk. Taktiği yeni öğrenip, beklenecek süre boyunca başkalarının oyununa salça olanlara bugün olsun ağız burun dalmak isterim.

Oyunun sonunda tekerlekli sandalyedeki son adamı gökdelenden aşağı attıktan sonra, büyük başkan Haggar kızına kavuşur, babasıyla hasret gideren kız, çocukluk aşkı Cody’ye koşar. Bu sırada başçavuşun eşşeği konumunda kalan Guy çok sinirlenir ve Cody’ye iki üç yumruk atıp mekanı terk eder.

by gorky



2008-09 FORMA TASARIMLARI


























Hıncal Uluç'un bir lafı vardır yıllardır, "Manchester United'ın formasını çarşıya giderken de giyebiliyorsun, t-shirt gibi giyilen forma yapmadıkça merchandisingin anlamı yoktur" der. Bunun tercümesi şu, düz renkli forma yapacaksın. Zira Celtic t-shirtü yeşil sahada enfes bir kompozisyondur ama hafta sonu kayınvalide ziyaretine onunla gidilmez. Ama Liverpool'ın kırmızı klasik formasını sırtına geçirip gidersin. Öndeki Carlsberg'i de dondurma reklamı yaptın mı tamamdır. Ama Uluç'un atladığı bir nokta var, merchandising sadece bu değil tabi. Zira formaların her ne kadar günlük hayatta giyilebilme özelliği aransa da, bir başka özellikleri daha olmalı. Takımın taraftarları tribünlerde o formayı giydiklerinde stad sadece o renkleri içeren bir mabede dönmeli. Bu yüzden ya baskın renkler ya da baskın tasarımlar kullanacaksınız. Tasarım açısından yine Celtic'in klasik yatay çizgili forması, renk açısından da İsveç milli takımı ve Hollanda milli takımı formaları örnek verilebilir. Tabi bir de şu reklam hadisesi var. Ben vodafone'un AIG'den çok daha fazla United formasına uyduğunu düşünmekteyim. Thomson Tottenham formasına Mansion'dan daha çok, Marshall Galatasaray formasına aveadan daha çok uyum sağlıyordu. Kannımca Türkiye'de bu reklam-forma uyumunun en iyi olduğu forma Kocaelispor'un Ford reklamlı formasıydı ki gayet hoştu. Bir de Fransız takımları var tabi. İddia ediyorum yakında çoraba ve krampon üstüne de reklam alacaklar. Bir orası kaldı çünkü. Bu girişten sonra Türkiye Ligi'ndeki takımların formalarını bir değerlendirelim.


















Son şampiyondan başlayacağım. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın klasikleri belli. Çubuklu ve parçalı formalar. Galatasaray yıllardır parçalı forma giymemek için uğraşıyor. Benim favorim sarı kırmızı parçalı formanın altına giyilen siyah şorttan ibaret. Galatasaray bu formayı en çok Greame Souness ve Fatih Terim'in ilk senelerinde kullandı. Sonra kenara attılar. Genelde İngiliz, İspanyol ve İtalyan takımlarının bir alışkanlığı vardır. Ne kadar forma tasarlarlarsa tasarlasınlar kulübün klasik formasından vazgeçmezler. Hiç kendi evlerinde olağanüstü durumlar dışında Liverpool'ın parçalı, Chelsea'nin mavi beyaz çubuklu, Milan'ın düz kırmızı ile sahaya çıktığını gördünüz mü? Üçünün de forması belli. Evet her sene başka tasarımlar yapıyorlar. Manchester United gri, Liverpool ve Barcelona sarı, Real siyah formalar giyiyorlar. Ama bunların hiçbiri klasik formalarından vazgeçmelerine sebep olmuyor. Bizde öyle değil. Fenerbahçe buna biraz daha sadık gibi ama onlar da çok sık sapıyorlar. Galatasaray ise daha da kötü. Galatasaray Lucescu'nun Jardel'li döneminde nerede ise parçalı formayı hiç giymiyordu. Bir kulübün kendi klasik formasını bu kadar az giydiği bir sezon dünyada görülmemiştir herhalde. Bu sene de 3 parçalı bir forma piyasaya sürüldü. Kötünün iyisi diyebilirim. Turuncu formaya hiç bulaşmayayım. Terim'in ikinci dönemindeki gümüş ve altın renkli formanın sonu neresi olduysa orası olur. Yıllar önce İstanbulspor'un da yaptığı ve Barca'nın da son zamanlarda kullandığı üstten dik inen çizgili beyaz formanın da pek hoş olduğunu söyleyemem. Ayrıca yine de 1 numaralı forma görünen parçalı formanın reklam kısmının neden ısrarla kırmızı bir dikdörtgen içine alındığını da çözemiyorum. Arka fon olmadan doğrudan bir "avea" yazısı olabilir.


























Fenerbahçe'nin bu sene en çok göze çarpan enine çizgili formasındaki bir yanlışa değinerek başlayalım. Tasarım birçok yerde yazıldığı gibi Celtic'e değil geçtiğimiz seneki Bayern Münh formasına benziyor. Zira Celtic formasındaki çizgiler bu kadar kalın değiller. Formanın dizaynı güzel ancak renk seçimi kötü. Bu kadar göze çarpan bir dizayna bu kadar resesif iki renk kullanılması bence yanlış seçim. Aynı stilde bir sarı lacivert gayet hoş durabilirdi. Klasik çubuklularına bir lafımız yok. Onlar bu konuda biraz daha geleneğe bağlılar. Fenerbahçe'nin sorunu ikinci ve üçüncü formalarında. Çok kötü renk ve tasarım seçimleri yapıyorlar. Turkuaz, lacivert-yeşil karışımı acaip formalar çıktı son 2 senede. Bunun yerine tamamen lacivert bir forma kullanılmıyor yıllardır. En son Gerson'lu Fenerbahçe'nin bir Sarıyer maçında bu formayı giydiğini hatırlarım. İyi bir seçim olabilir. Beyaz üzerine göğüs hizasındaki İspanya bayrağı tarzı iki lacivert arasındaki sarı çizgili forma geçtiğimiz dönemlerden daha iyi bir alternatif forma seçimi. Bu arada geçen seneden beri aynı şeyi düşünüyorum. İnter formasında haç var diye ortalığı ayağa kaldıranlar Fenerbahçe'nin geçen seneki klasik çubuklu formasının orta kısmına bakabilirler mi? Ben farklı bir şey mi görüyorum? Bu yaygara neden hiç çözebilmiş değilim. zaten forma da bu sene değişti.

Beşiktaş'ın yıllardır renklerinden getirdiği bir avantajı var.Türkçe'de zıt anlamlı kullanılması resmi olan iki rengi formasına alıyor Beşiktaş. İki zıt kutbun uyumu formasına olumlu yansıyor. Ama buna rağmen Beşiktaş son 10 yılda 100. yıl yakadan ipli forması dışında kalıcı bir forma üretemedi. Yıllar önce Gordon Milne döneminde giyilen beyaz üzerine ince siyah şeritli forma da artık hiç kullanılmıyor. Örneğin Hamburg ve bu sene Borussia Dortmund bu tasarıma başvurdular. Dolayısı ile bu iki renkten çok kötü tasarılar çıkarmak için özel bir yetenek gerekiyor. Şimdilik bir facia görmedik Beşiktaş'tan. Real Madrid'inki gibi hiç beyaz içermeyen bir siyah formanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.


























Trabzonspor 2008-09 formalarını açıklamadan önce taraftar sitelerine bir bakıp kopyala yapıştır yapsaydı, bu senenin en güzel forma tasarımlarını görebilirdi. Yapmadılar, yine klasik West-Ham ve Aston Villa dizaynı ve düz mavi ve turuncu formalarda karar kıldılar. Öncelikle söyleyeyim bu tür, gövde tek renk, iki kol farklı renk formaları görünüş açısından güzel olmuyor. Bu yüzden Arsenal'in klasik formasının benzer bir sıkıntısı var. Tümünü bordo kullansalar daha iyi olacak düşüncesindeyim. Nitekim bu sene böyle bir formaları var, bordo t-shirt ve mavi şort şeklinde. 70'li yılları hatırlatan bir dizayn. Keza Turuncu t-shirt beyaz şort stilinin de 1974 Hollandasını hatırlattığını söylemek lazım.

Geri kalan takımlari içerisinde Denizlispor formasının bu sene göze çarptığını söylemeliyim. Çok iyi bir yeşil-siyah parçalı forma tasarımına gitmiş durumdalar. Bana doğu blokunun lokomotif gibi işleyen zorlu takımlarını hatırlattılar, hem forma renkleri hem de tasarımı ile. Ayrıca açık sarı renkli bir formaları daha varki bu formanın önemli bir avantajı var, bu yolu kullanan tüm takımlar bunun semeresini aldılar. Formanın göğüs kısmında kulüp amblemini ortaya yerleştirmek. Bunu Boca Juniors yıllardır çok iyi kullanıyor.

Bursaspor yıllar geçtikçe Ajax'ın 3 parçalı tasarımından çok düz yeşil formayı kullanmaya başladı. Biz daha önce belirttiğimiz gibi ilkinin efsane bir özelliği olduğunu düşünüyoruz.Aynı zamanda Bursa'ya karakter kazandıran bir forma idi. Düz tasarımı oturtmak tamamen forma dışındaki diğer ekipmana ve renge bağlı. Yeşilin bu tasarım için iyi bir renk olduğunu söyleyemiyoruz şahsen.

Bu sene farkettiğimiz bir nokta turuncu renge olan genel eğilim. Bunda 2008 Avrupa Şampiyonası'nda Hollanda taraftarlarının televizyonu açtığınızda göze ilk çarpan şey olmasının payı büyük elbet. 40.00 kişilik bir stadyumda 100 tane turuncu renkte kişi yanyana geldiğinde anında bir ahenk oluşuyor. Ancak ülkenin bir numaralı geleneksel rengini alıp ikinci üçüncü formalara oturtmak ve yayılmasını beklemek çok sağlıklı bir düşünce değil. Örneğin Galatasaray taraftarları turuncu formayı bu senenin en kötü tasarımı olarak görüyorlar.

Aslında çok fazla takıma değinemedik. En önemli sebebi forma dizaynında bu takımlardan büyük atılımlar görememek. Geri kalan takımlar genel olarak çubuklu veya düz renk tasarımları tercih ediyorlar. Ama bu takımların en büyük falsosu formalara aldıkları reklamları çok kötü yerleştirmeleri. Kırmızı, siyah bir formada bembeyaz arka planlı reklamlar görüyoruz örneğin. Tam bir facia. Onların da örneğin Denizlispor gibi bu işe biraz daha ciddi eğilmeleri kaliteyi artıracaktır.

IRON 0 - 0 MAIDEN



























































Maiden Twickenham Stadium

STEVEN FLETCHER

















İskoç futbolu yıllardır dünya futboluna iyi bir oyuncu çıkaramıyor. Barry Ferguson ve Darren Fletcher belki de İskoçların bu alanda son zamanlardaki en ünlü iki oyuncusu. Bir Kenny Dalglish ve Greame Souness'ı uzun yıllardır göremiyoruz sahalarda. Hal böyleyken Hibernian'lı 20 yaşındaki golcü Steven Fletcher bu zinciri kırmak için en iddialı aday haline geldi. Edinburgh merkezli Hibernian'ın altyapısında yetişmiş bir golcü Fletcher. Geçtiğimiz yıl daha önceki senelerde yedek kalmışken Garry O'Connor'ın Lokomotiv Moskova'ya, Derek Riordan'ın da Celtic'e satılması ile düzenli olarak oynamaya başladı ve İskoçya'da yılın genç oyuncusu seçildi. Real Madrid'in 4,5 milyon poundluk bir teklif ile Hibs'in kapısını çalacağı söyleniyor. Gol sayısı açısından makine tarzı bir oyuncu değil. Yine de henüz 20 yaşında iken 120'nin üzerinde maç oynamak kolay bir iş değil. Tahminimiz bu sene de takımda kalacaktır. Ama istikrarlı olarak artırdığı gol rakamı yine yukarıya çıkarsa, onu Edinburgh'da tutmak çok mümkün olmayabilir.

AMSTERDAM'IN CHE'Sİ




Ajax'ın yeni transferi Oleguer basına dün böyle tanıtıldı. "Katalan isyancısı, politik aktivist, Amsterdam'ın Che'si Oleguer."

Futbolcu mu alıyorsunuz, Spartaküs mü arkadaş? Tamam Ajax'tan mütevellit Yunan tanrıları ile aranız iyi ama adam futbol oynamaya geldi, Che ne oluyor. Bir de başına kep takın bari maçta. Açık söylüyorum Oleguer o sakalı kessin Che'likten atıp traş bıçağı reklamına transfer ederler. Sakalımız yok ki dinletelim.

28 Temmuz 2008 Pazartesi

BİBER

















Cumartesi günü oynanan Dinamo Moskova-Zenith Petersburg maçından. O koltuklar o hale nasıl gelmiş sormak lazım.

THE DARK KNIGHT

























Bu yazı yazıldığında IMDB gelmiş geçmiş TOP 250 listesinde tüm zamanların en iyi filmi (124,766 kişinin oyu ile 9,5 puan ortalaması), izleyicilerin hepsine göre tüm zamanların en iyi Batman filmi, en iyi çizgi roman uyarlaması, en iyi suç filmi, en iyi süper kahraman filmi ve kimilerine göre gelmiş geçmiş en iyi film. Ayrıca Joker'i canlandıran Heath Ledger'ın da gelmiş geçmiş en iyi kötü karakter performansı ve açılış sahnesinin sinema tarihinin en iyi açılış sahnesi olduğu söyleniyordu.

Bu öngörüler ışığında gittik filme. Bu kadar lafa rağmen hiçbir önyargı altında kalmamaya dikkat ederek ve olabildiğince kusur aramamaya çalışarak izledik filmi. Bir filmi değerlendirmek için üzerinden belli bir süre geçmesi gerekiyor kesinlikle, bu süre değişiti tabi. Öncelikle şunu söylemek lazım ortada temposu gayet iyi olan, oyunculukları 1-2 tanesi dışında vasatın üzerine çıkan sağlam yapılmış bir filmle karşı karşıyayız. Normal Batman filmlerindeki süper kahraman temasından çok farklı bir anlayış var filmde. Daha çok bir kara-suç filmi gibi ama tabi süper kahraman sosuyla. Ama söyleyelim gösterim öncesi etrafta dolaşan en karanlık Gotham ve Batman gilmi lafı biraz boş çıktı. Bunu söyleyenler Tim Burton'ın ilk 2 Batmanini hiç izlememiş sanırım. Dolayısıyla "Goodfellas" gibi bir şey beklememek lazım. Oyunculuklardan başlayalım. Hala Michael Keaton benim için en iyi Batman'dir. Ama Christian Bale de hemen onun arkasından geliyor. Daha önce hiç bir Batman'in yapmadığı bir şeyi yapıyor Bale. Bruce Wayne ve Batman karakterlerinin sesi düpedüz farklı. Bu da tanınmamazlık için iyi bir maske. Michael Keane, Morgan Freeman, Aaron Eckhart, Gary Oldman işlerini her zamanki gibi yapıyorlar.Tabi Gary Oldman'ı böyle naif, sakin polis rollerinde görünce insan şaşırıyor. Canlandırdığı bir dolu uçuk karakteri görünce. Filmin falsolarının ilki Maggie Gylenhall. Çok edilgen ve donuktu filmde (gerçi yüz ifadesi zaten öyle), bunu bana dedirteceğini düşünmemiştim ama Katie Holmes ondan daha iyi bir esas kızdı Batman Begins'te. Hele Michellle Pfeiffer gibi bir kadın karakteri görmüş bizlerin bununla tatmin olması mümkün değil.

Sona bıraktık herkesin yaptığı gibi. Heath Ledger. Rahat uyusun, hep bu rolle hatırlanacak Ledger. Filmin kesinlikle en güzel yanıydı. Özellikle ikinci yarıda performansını zirveye çıkardı. Filmin ilk başına kalemi kaybettiği sahnede sinemadakileri yerden toplamak zorunda kaldık. Sanırız birçok ödül alacaktı ve evet Jack Nicholson'ın Joker'inden daha eğlenceli ve daha sadistti. En önemli özelliği ise "komik kötü adam" ve "duygusuz kötü adam" klişelerinin ortasını çok iyi tutturmuş olmasıydı (yine Batman Forever'Daki Jim Carrey ve Green Mile'daki Percy karakter klişeleri gibi). Ama yukarıdaki unvana gelirsek tüm zamanların en iyi kötü adam karakteri lafı Silence Of The Lambs'deki Anthony Hopkins, Shining'deki Jack Nicholson, Misery'deki Kathy Bates veya Usual Suspects ve Seven'daki Kevin Spacey'e çok büyük haksızlık oluyor.

Gelelim filmin kusurlarına. Söyleyeyim filmi izlemeyenler bu kısmı geçebilir. Hatta geçse iyi olur. Şahsen bu tür filmlerde herhangi bir yere varmak için üretilen "elektronik sistemimiz var" felsefesine takılıyorum. Yani çok zorlama oluyor. Morgan Freeman'ın önünde durduğu ekran tamamen Joker'in yerini tespit etmek için yapılmış ama sanki o anda icad edilmiş bir şey gibi çok sevimsiz durdu perdede. Keza James Gordon'un sahte ölümünün ne zaman planlandığı, zira Joker'in tören takımındaki polislerin arasında olduğunun o an öğrenildiği, cenazesinin hiç yapılmadığı, otopsi için hiç kimseye haber verilmediği gibi şeyler havada kaldı. Ayrıca iki gemide vuku bulan oylama sahnelerinin de çok iyi bir fikir olduğunu söyleyemem. Orası Joker'i mat etmek için kullanılmış gibi dursa da fazla Amerikanvari idi. .Bakın bizim içimizde "iyi" var felsefesiyle. Nolan pek bu yollara başvurmaz ama yine de Amerikalıları "bakın biz insan öldürme sevdalısı değiliz" havasında gösterme çabası buram buram kokuyordu. Yılda 10.000 silahlı cinayetin olduğu bu ülkede kimse azılı katillerin bulunduğu öbür gemiyi patlatmayacak öyle mi? Külahıma anlatsınlar. Harvey Dent makyajının çok abartılı olduğunu da söyleyelim, doktorların bu konuyu incelemesi lazım.

Dolayısıyla ne tüm zamanların en iyi Batman filmiyle, ne en iyi çizgi roman uyarlamasıyla (benim için hala V For Vendetta'dır), ne en iyi suç filmiyle, ne en iyi süper kahraman filmiyle ve doğal olarak gelmiş geçmiş en iyi filmle karşı karşıyayız. Karşımızda çok iyi kotarılmış sağlam bir film var. Son olarak belirteyim film öncesi fragmanı verilen Guillermo Del Toro imzalı ikinci Hellboy filmi Hellboy: Golden Army'i de gülümseyerek izledim. Fragmanlara aldanmamak lazım ama enfes bir film geliyor görüntüsü var onu söyleyeyim.

EMIRATES UÇAĞI ARSENAL İÇİN KALKTI























Arsene Wenger ve Arsenal'in genç futbolculara olan yatırımı biliniyor. Londra kulübünün yatırımının diğer kulüplerden ayrılan tarafı özellikle Fransızca konuşulan ülkelerdeki (Fransa ve Afrika ülkeleri) gençleri bularak takıma kazandırmaları ve bu oyuncuları tabir-i caizse reşit olmaları ile ilk onbirde sahaya sürmeleri. Hatta Wenger'in bu felsefeyi tüm kulüp bünyesine yerleştirmesi ile, birkaç yıldır İngiltere'de edindiği servetle görevini bıraktıktan sonra Arsenal'in başkanı olacağı söyleniyor. Ama şimdilik bu sadece bir söylenti. Wenger böyle bir planı olmadığını açıklamıştı 1-2 ay önce.

Arsenal şimdi de yüzünü Hindistan'a çevirdi. Bu çok normal. Nüfusun çoğunun İngilizce bildiği ve bir kısmının İngiliz kültürüyle yaşadığı, yıllarca süren İngiliz egemenliği ile bunun kaçınılmaz olduğu bir ülke Hindistan. Dolayısıyla bu gençlerin dil ve kültür konusunda (bu insanlara yapılan etnik kökene dayalı ırkçılık dışında, gerçi Arsenal bunun olabileceği son kulüp) çok büyük bir zorluk çekmeleri beklenemez. Tabi bunda Arsenal'in Ortadoğu kökenli bir sponsorunun (Emirates) olmasının da payı büyük. Yaşları 10 ve 15 arasında değişen 16 tane Hintli genç futbolcuyu Arsenal akademisinde eğitim görüyor. Bu gençler Hindistan Kalküta'daki 2 haftalık bir ön eğitim sonucu seçildiler. Her türlü ekipman ve malzeme sağlanarak. Çok yakında Bayern Münih, Chelsea ve Manchester United'ın da bu pazara girmesi bekleniyor. Geçtiğimiz yıl Mohan Bagan-Bayern Münih maçını Salt Lake Stadium'unda 100.000 kişi izlemişti. Japonya'dan sonra Avrupa kulüpleri bir gelir kapısı daha bulmak üzereler.

İngilizler bunu Hindistan'da yapıyorlar. Çünkü onların kültüründe, egemenliğinde yaşamış İngilizceyi konuşabilen insanların yetiştiği bir ülke. Peki biz bunu Kıbrıs ve Azerbaycan'da neden yapmıyoruz? Milli takımın Avrupa Şampiyonası'nda en çok göze çarpan ve yabancı basının ön plana çıkardığı isimlerden birisi Colin-Kazım Richards'tı. Annesi bir Kıbrıslı Kazım'ın. Onu İngilizler keşfetti (tabi Londra doğumlu olmasının da etkisiyle). Biz sonradan kadroya dahil ettik. Arsenal'in Hindistan'da yaptığını biz bu 2 ülkede yapabiliriz pekala. Ben Kıbrıs'lı ve Azerbaycan'lı çocukların Hintli çocuklardan daha yeteneksz olduklarını düşünmüyorum. Üstelik coğrafya açısından bu iki ülke ve Türkiye, İngiltere-Hindistan'dan çok çok daha yakınlar. O halde neden hiçbir atılım yapılmıyor bu konuda? Gerçi yanı başımızdaki yetenekleri bile A takımlara çıkarmakta bu kadar acizken sınır ötesi atılımlar beklemek çok iyimser oluyor belki ama yine de Galatasaray'ın Arda Turan'dan 1-2 yıl içinde kazanabileceği, Beşiktaş'ın Nihat'tankazandığı para göz önüne alınınca bunun sadece sportif başarı değil, ekonomik açıdan da ne kadar kazançlı olduğu ortaya çıkıyor. Yetenekler kulüplere çok yakın. Biz para harcamayı seviyoruz. Anladığım bu.

TÜRK SEYİRCİSİNİ YIKAN MAÇLAR 2/10: 1995-96 BEŞİKTAŞ-ROSENBORG
















"İçinizden hakem Batta'ya söylediklerinizi duyuyorum, ben de içimden söylüyorum". Efsanevi bir Ercan Taner repliğidir bu. 9 Ağustos 1995 tarihinde Norveç'in Trondheim kentinde Şampiyonlar Ligi ön elemesinde Rosenborg'a Aumann'ın çok kötü performansıyla 3-0 mağlup olan Beşiktaş (ki maçı Bülent Karpat'ın "eeealllpaaay" sesleri süslemiştir), kendi evindeki rövanş maçında İnönü Stadı'na, çok fazla şansı olmamasına rağmen 40 bin taraftarı çekmeyi başarmıştır. Bunun üzerine istediği erken golü henüz ilk 10 dakika içinde Mehmet Özdilek'in ortasına Stefan Kuntz'un vurduğu kafayla bulmuş ve geri kalan dakikalarda Rosenborg kalesini ablukaya almıştır. Maçın 50. dakikaları civarı Norveçlilerin Beşiktaşlı olanı Ronny Johnsen ceza sahası içindeki bir pozisyonda topu kaleye göndermiş, tekrar görüntülerinde net bir biçimde çizgiyi geçmiş olan topu Hoftun içeriden çıkarmış ancak Fransız hakem Marc Batta pozisyonu gol olarak geçerli saymamıştır. Bu ablukadan Türk futbol tarihinin gördüğü en büyük hakem faciasıyla çıkan Rosenborg Bretbakk'ın golü ile skoru 1-1'e getirmiş ve birkaç dakika sonra Norveç defansı Kuntz'un ceza sahası dışından attığı bir şutu göz göre göre eliyle kesmiş ancak Batta pozisyonu yine es geçmiştir. Bu da bir nevi Beşiktaşlı taraftarların hakeme duydukları isyanın futbolculara dönmesine sebep olmuştur. Zira o dakikadan maçın sonuna kadar Beşiktaş takımında Aumann, Rıza, Recep, Mehmet gibi oyuncular dahil Kuntz dışındaki tüm oyuncular top ayaklarına geldiğinde protesto edilmiştir. Daha sonra Alpay'ın düşürülmesi ile kazanılan penaltıyı Stefan Kuntz gole çevirmiş, maçın sonlarında Şifo Mehmet bir gol daha atarak maçı 3-1'e getirmiş, Ercan Taner'in "evet çocuklar yensinler ama bu maçı unutmasınlar" serzenişi duyulmuş ama atı alan Rosenborg Dolmabahçe'yi geçmiştir. Maç sonu karşılaşmayı salonundan anlatır gibi anlatan Ercan Taner "kara vicdanlı, kara gömlekli hakem" yakıştırması ile spikerlik tarihine bir incisini daha yerleştirmiştir.





Beşiktaş tarihinde seyirciyi kahreden bir çok maçtır elbet ama şahsımın şahit olduğu ve başarıya bu kadar yakınken, dış bir gücün tek taraflı yönetimi ile siyah-beyazlıları başarıdan ettiği en önemli maç budur. İlginç olan Batta'nın bu maç sonrası Beşiktaş yöneticileri tarafından Çiçek Pasajı'nda ağırlanması ve UEFA tarafından 1996 Avrupa Şampiyonası'nda maç yönetecek hakemler arasına seçilmiş olmasıdır.











Serinin tamamı için

TAM GULLİT'İN OLİMPİYATIYDI



















Olimpiyat oyunlarının futbol tarafı bu sene bir acaipleşti açık konuşmak gerekirse. Olimpiyatların sadece futbol yanında olan bir gelenek var. Takımlar 18 adet oyuncu bildirebiliyor ve bu kadroda 3 adet 23 yaş üstü futbolcu bulundurabiliyorsunuz. Genelde her takım bu hakkını kullanıyor ama bunun olimpiyatların seyir zevki ve ruh açısından çok büyük bir katkısı olduğunu düşünmüyorum. Birincisi bu 3 oyuncunun seçimi tam bir yılan hikayesine dönüyor. Hollanda takımı için neredeyse 10 oyuncunun ismi gündeme geldi. En sonunda Hollanda 34 yaşındaki Gerald Sibon, 33 yaşındaki Roy Makaay ve 29 yaşındaki Kew Jaliens'de karar kıldı. Foppe De Haan'ın yaptığı (ki kendisi Hollanda'da sevilen bir teknik adamdır) tam anlamıyla işgüzarlık. Bu turnuvaya gidene kadar Afelay'larla Amrabat'larla forvet hattını oluşturuyordu. Şimdi o gençlerin emeğini 2 adet kariyerinin sonunu yaşayan oyuncuya verecek. Tam bir adaletsizlik. ABD 36 yaşındaki Brian McBride'ı (sanırım bir daha uluslararası bir turnuva göremeyeceğinden) kadroya aldı. Casıraghi'nin İtalya'sının tek falsosu 30 yaşındaki Lazio'lu Rocchi. Fildişi Kıyısı ve Japonya bu haklarını kullanmadılar örneğin. Arjantin Riquelme'yi kadroya dahil etti. Macherano, Pareja diğer isimler.

Olimpiyatlar genelde bu 30 yaş üstü isimlerin değil geleceğin yıldızlarının arenası oluyordu. Ama artık dünya futbolunda piyasaya çıkma yaşı 25'lerden 20'lere hatta 18'e düştü. Dolayısıyla kadroda yer alacak birçok isim zaten ünlü oyuncular olacak. 2004 Olimpiyatlarının şampiyonu Arjantin kadrosunda Saviola, Tevez, D'Alessandro, Rosales, Burdisso, Mascherano, Coloccini gibi isimleri bulunduruyordu. Bu oyuncular olimpiyatlardan sonra şöhretlerini giderek artırdılar. Şimdi ise Arjantin'deki Ezequiel Garay, Banega, Gago, Agüero, Messi gibi isimleri tüm dünya zaten tanıyor. Takımdaki 18 oyuncunun sadece 3 tanesi kendi ülkesinde top koşturuyor. 2004 yılında bu sayı 9 idi. Dolayısıyla bu olimpiyat mini bir dünya kupası gibi olacak. Arjantin zaten 15 oyuncu ile kadrosunda yurt dışında top koşturan oyuncu sayısı en fazla olan ikinci takım. Bu alanda lider 16 oyuncu ile Kamerun. İtalya milli takımında ise Villarreal'li Rossi dışında bütün oyuncular İtalya Ligi'nde top koşturuyor. 2004 olimpiyatlarında ise bu rakam 18'de 18'di.

Diğer olimpiyatlardan çok daha zevkli mücadeleler olacak gibi görünüyor ama yeni yetenek keşfi diğer geçmiş oyunlardaki gibi olmayacak. Çünkü 20 yaşlarının başındaki bir çok oyuncuyu Avrupa'nın önde gelen kulüplerinden zaten tanıyor olacağız. Buyurun Brezilya'nın 3 forvetinden Jo Manchester City'nin yeni transferi, Pato Milan'da, Sobis ise Real Betis'de. Nijerya, Avustralya, Güney Kore Honduras ve Brezilya'nın hala kendi ülkesinde oynayan bazı gençleri belki yeni aday çıkartabilirler. Bunun dışında yeni çıkışları görmek pek mümkün olmayabilir. Tanıdık yüzlerin altın madalya savaşı olacak anlayacağınız.

Oyunlar başlamadan önce grupları ve geneli içeren bir öngörü yaparız.

27 Temmuz 2008 Pazar

HAFTANIN MENÜSÜ-17





















1 - Kalmah - The Black Waltz

2 - Metallica - Damage, Inc.

3 - Opeth - Porcelain Heart

4 - Saurom - La Musa Y El Espíritu

5 - Sonata Arctica - The Misery


by Barad-dur

25 Temmuz 2008 Cuma

EZELİ REKABET-20






Nike Air Jordan vs. Reebok Pump

Demirgibiyiz blogundan "vertumnus"un nostaljik bir ezeli rekabet vurgusu. Kendisine buradan sesleniyorum, ben Reebok Pumpçıydım. Fıslata fıslata giyerdim.











Ezeli rekabet


Herkese iyi tatiller.

RUNNING WILD

























Daha önce blogda bir kaç kez belirtmiştik. Özellikle heavy metal ve rock camiasında her ne kadar yaptıkları müzik tarafımıza hitap etmese de yıllar geçtikçe türünden taviz veren gittikçe soft, bilgisayar destekli doğal olarak da altyapısı zayıf türlere kayan grupların yanında kale gibi sağlam ekolleriyle ayakta duran istikrarlı gruplara saygımız büyüktür. Örneğin Within Temptation ve Metallica ilk aklıma gelenler. Bu 2 gruptan birincisi piyasaya Evanescence'den önce çıkmasına ve çok kaliteli işler yapmasına rağmen her albümünün bir diğerinden daha çok nu-metale kayması ile geleceği hakkında iyi sinyaller vermiyor. Metallica olayına hiç girmiyorum, hayranları ile kapışırız. Efsane olmanın kıyısından dönen bir gruptur bence Metallica, efsane değildir. Load, Reload ve St. Anger albümü onlara çok fazla şey kaybettirmiştir. Giderek zayıflayan altyapıda 2 albüm ve ardından gelen metalcore saçmalığı. Yeni albüm onların ya çıkışı olur ya bitişi söyleyeyim. Geçmişlerine lafım yok ama ortada 20 yıldır tavizsiz gruplar dururken onlara efsane denmesine katılmıyorum. Bu anlamda Iron Maiden, Judas Priest, Motörhead, Manowar, Blind Guardian, Kreator gibi gruplar çok daha öndeler bana sorarsanız.

Bu karakterin enönemli gruplarından birisidir Running Wild. Blind Guardian'a "canım orta dünyadan çal çal şarkı yap" diyen sığ müzik ulemaları, aynı eleştiriyi Running Wild için "korsan literatürü" üzerinden yaparlar. Gerçekçi olursak Runing Wild tarafında biraz da haklıdırlar, şarkı isimlerinden, üstad Andreas Marschall'ın çizdiği albüm kapaklarına, sahne kostümlerinden, web site tasarımlarına kadar her şeyinden denizlerin haydutlarının esintisi okunur. 32 yılı devirdi Hamburg'lu grup. Grubun beyni Rolf "Rock'n'Rolf" Kasparek'in önderliğinde 32 yıl boyunca yelkenleri hep fora olan grup bu süreye 13 stüdyo albümü, 2 konser albümü sığdırdı. Her biri destansı nitelik taşıyan Treasure Island (Define Adası romanından uyarlama), War and Peace (Tolstoy'un ünlü romanından uyarlama), The Battle Of Waterloo, The Ballad of William Kidd gibi 10 dakikanın üzerindeki şarkılarla beraber Lead Or Gold, Riding Storm, Freewind Rider, Under Jolly Roger, Welcome To Hell, The Rivalry, Port Royal, Victory, Rebel At Heart gibi klasikler bu dönemin ürünüdür. 2005'te çıkardıkları "Rogues and Vouge" albümünden beri suskun olan gruptan şimdilik yeni albümle ilgili bir çıkış tarihi gelmese de bize klasikler yetiyor çoğu zaman. İlginçtir yukarıda saydığımız şarkıların dışında Running Wild'ın en sevdiğim şarkısı 1984 tarihli ilk albüm "Branded and Exiled" albümüde yer alan "Prisoners Of Our Time" şarkısıdır. İlginç olan tarafı genelin aksine korsanlarla ilgili olmayan bu şarkının sözlerini grubun şarkılarının % 99.99999'unu yazan Rolf Kosparek değil, 1984-85 yıllarında grupta elektro gitarda çalan Gerald "Preacher" Warnecke yazmıştır.


We are prisoners of our time
But we are still alive
Fight for the freedom, Fight for the right
We are Running Wild

ONLAR PROLETER





"If they are slaves, what the hell are the rest of us?"

Eğer onlar köleyse, geri kalanlar ne oluyor yahu?

Wigan menajeri Steve Bruce, Sepp Blatter'in çok kazanan yıldız futbolcuları köleye benzetmesi üzerine enfes bir yorum yapıyor.

GREEN STREET TEKAÜT















West Ham United'ın sezon öncesi hazırlıkları için geçtiğimiz hafta yaptığı Kanada yolculuğu ve Columbus Crew maçı tam bir kabusa dönüştü. Önce futbolcular sonra da meşhur "green street elite" fırsatlar ülkesinden refüze olup geri döndüler. İş ilk önce ABD yolculuğu sırasında başladı. West Ham kulübünde uçak bileti işlerini kim hallediyorsa eli sıkı bir arkadaşmış onu anladık. Oyuncular ilk olarak daha önce örneğine rastlamadığım şekilde 1 yerine 2 uçakla seyahat etmek zorunda bırakıldılar daha sonra da yolculuklarını Economy Class'da yapmak zorunda kaldılar. Yani halk arasında birinci mevki diye tabir edilen Business Class'ın arkasında kalan biz sefil ortalama insanların arasında. Şİkayet etmiş tabi oyuncular, "istesek bir haftalık maaşla uçağı kapatırız bu ne rezalet" diye (ondan sonra da Lampard ile Joe Cole neden West Ham'dan gitti diye dövünüyorlar). Tabi daha başlarına geleceklerden habersiz biçimde. Futbolcuların yediği şamar yetmemiş tribünde de nasibini almış takım.

İngiltere'nin en meşhur "casuals" gruplarından "Green Street Elite" ve"Inter City Firm" mensubu 30 kadar taraftar, ABD Ligi takımlarından Columbus Crew ile oynanan maçta kuzey doğu tribününde bulunan "Hudson Street Hooligans" grubu mensubu 100 kadar azılı Columbus taraftarının yanına oturunca karizmayı çizdirmişler. Bu iş öyle kot pantolonla adam kovalamaya, ağıza kredi kartı sökmeye benzemez, Ohio çiftliklerinde tek kolu ile sığırla güreşen adam var karşında. Dayağı yemişler tabi. Yetmemiş polisin biber gazını da yiyip tutuklanıp götürülmüşler. Hatta maçı izleyen Arsenal taraftarı Peter Witham "ömrüm boyunca Premier Lig maçlarına giderim, böyle bir meydan dayağını ilk kez görüyorum" diyor. Özellikle aşağıdaki 3 numaralı videoyu izleyin derim. Tipik bir tavuk boğazlama aksiyonu göreceksiniz. Elijah Wood tıfılını oynattınız, bu hale geldiniz derim başka bir şey demem West Ham taraftarlarına. Şimdi Steve Harris'le Bruce Dickinson mahalleyi toplayıp Ohio'ya gitmezler mi?

Tabi bu olaydan sonra "Hudson Street Hooligans" grubunu incelemek farz oldu.

1 , 2, 3, 4

SİR

24 Temmuz 2008 Perşembe

JAAP STAM

























Yıl 1995, Willem II formasıyla

TÜRK FUTBOLU'NUN EFSANE KADROLARI 6/10: ESKİŞEHİRSPOR 1969-73


















1969-70, 1970-71 ve 1972-73 sezonlarında lig ikinciliği, 1970-71 sezonunda Türkiye Kupası Şampiyonu, 1969-70 yılında aynı kupanın finalisti ve 1970-71 yılında Fuar Şehirleri Kupası'nda (UEFA) efsanevi bir Sevilla maçı sonrası ikinci tur. 1969-73 yılları arasındaki dönemde bu başarıların tümünün altına imzasını atan Eskişehirspor tam anlamıyla 43 yıllık kulüp tarihinin en büyük başarısına imza atmıştır. Üstelik bu başarıları ölümsüz yapan kulübün kuruluş yılı olan 1965'in sadece 4-5 yıl sonrasına rastlamalarıdır. Bu anlamda kulüp Türk futbol tarihinde Trabzonspor'dan sonra şampiyonluğu Anadolu'ya götürmeye en çok yaklaşmış takımdır. Kırmızı Şimşekler bu yüzden unvanını sonuna kadar hakeden bir takımdır.













Yıllar geçtikçe bu unvanın üzerine "ters gelen takım" unvanı da eklenmiştir. Tabi bu başarıya imza atan kadroyu anmamak olmaz. Mümin, İlhan, Necdet, Abdurrahman, Süreyya, Doğan, Halil, Kamuran, İsmail, Nuri, Nihat (Atacan), Vahap, Fethi (Heper) , Büyük Burhan ve Ender (Konca)'den oluşan efsane kadro o dönemde A Milli takıma tam 8 oyuncu vermektedir ki bu unvanı 2000 yılında Galatasaray ancak kırabilmiştir. Efsanevi "Fethi, Nihat, Ender Filelere Gönder" tezahüratı yine bu kadronun bir ürünüdür.



















Türk futbolunun en spektaküler kadrolarından birinin şampiyonluk kazanmadan dağılmış olması bana sorarsanız büyük bir eksikliktir ki bu anlamda 1974 yılının Hollandası ve 1982 yılının Brezilyasına çok benzemektedir. Her yönüyle şampiyonluğa yakışacak ama o unvana hiçbir zaman erişememiş bir kadro. Türkiye'nin ilk amigosu efsane "Amigo Orhan"ın başını çektiği 15.000 kişilik topluluklarla deplasmana taraftar çıkarması yapmaya sebebiyet veren kadro. Kadınların deplasmanda onları izlemek için bileziklerini bozdurduğu traktör üzerinde deplasmana götüren kadro, Abdullah Gegiç'in kulübede harikalar yarattığı kadro. Yukarıda bahsettiğimiz efsane maçta Sevilla'yı deplasmandaki maçı 1-0 kaybetmiş ve kendi evinde 1-0 mağlup duruma düşmüşken Fethi Heper'in son 10 dakikadaki 3 golüyle kazanıp tarihi değiştiren kadro.....























Efsane kadronun 4 nesil sonrasında takım İkinci Lig'den geri döndü. Bu sene kırmızı şimşek Eskişehir semalarında yine çakacak. Biz de her golde o efsane takım geri dönüyor mu diye birbirimize soracağız. Umarım.


















Efsane Kadrolar

BELÇİKA TAŞI TOPRAĞI İDRAR



















Yer Belçika, Brüksel. Tarih 19 Temmuz 2008. Saat 18:00 suları. Brüksel'in merkez istasyonu. 45-50 yaşlarında takım elbiseli, Belçikalı bir adam (göçmen değil düpedüz Flaman bir adam) istasyonun bir köşesine indirdi ve işedi. Bu Brüksel'de aldığım ne ilk sidik kokusuydu ne son. Belçikalılar Avrupa'nın başkenti diyorlar Brüksel'e. Umumi Helası demek daha doğru olur. Bir ülkenin her istasyonu, her köprü altı, her kuytu köşesi sidik kokar mı? Kokuyormuş demek ki? Dönüş yolunda Hollanda'Ya girdiğimiz ilk sitasyon olan Roosendaal'da trenden inip toprağı öpecektim neredeyse. Şunu biliyorum, eğer Belçika Avrupa Birliği üyesi ise, Türkiye'nin Mars Birliği Hollanda'nın Samanyolu Galaksisi Uygarlıklar Birliği'ne falan üye olması lazım. Ömrümde bir daha bu kadar overrated bir ülke görür müyüm bilmiyorum.

17 Temmuz 2008 günü vardık Belçika'ya. Ülkeye girer girmez benim benzetmelerim başladı. Herhangi bir insanı alın, 1 gün boyunca İstanbul'u, 1 gün boyunca da Brükel'i gezdirin. Daha sonra da önüne fotoğrafları koyun.Boğaz fotoğrafları dışında doğru tahmin edebildiği kaç tane olur şüpheliyim. Yıkık evler, çöp olarak kullanılan boş apartman araları, neredeyse her köşe başını yer tutmuş dilenciler....Böyle bir yer Brüksel. Merkezi güzel derseniz Taksim derim işin içinden sıyrılırım. Ha hiç mi güzelliği yok. Var. 3-4 tane katedral, bir kaç Japon bahçesi, bir kaç göze çarpan yapısı..O kadar. En büyük simgeleri "Manneken Pis". Yaklaşık 45-50 cm boyunda resimde yer alan heykel. İki adet efsanesi var. Birincisi şu. 1142 yılında 2 yaşında Leuven kralı olan III. Godfrey askerleri tarafından savaş alanına götürülüp moral olsun diye bir ağaca asılırmış ve o da Leuven'li askerlerin savaştığı düşman askerlerinin kafasına işermiş. İkinci efsane de 14. yüzyıldan. Buna göre bir Belçikalı ufaklı, şehri havaya uçurmak isteyen düşmanların kurduğu patlayıcıların fitiline işeyerek söndürmüş ve şehri kurtarmış. İşte bu efsanelerdeki çocuğu simgeleyen heykeli görmek ve fotoğraf çektirmek için insanlar birbirlerini yiyor. Biz de çektik, uzaktan yemeden, neyini çekeyim. Bu adamlar Kaşıkçı Elmasını görse toplu olarak intihar ederler herhalde.

Yolumuz Belçika'ya düşünce, Heysel'e uğramadan geçmedik tabi. Lanetli stadın yerinde inşa edilen, Hakan Şükür'ün Belçika kalecisi Filip De Wilde'nin üzerinde yükselerek Türkiye'yi Euro 2000'de çeyrek finale çıkardığı stad. Kral Baudouin Stadyumu'nun önüne kadar gittik. Dışarıdan bir beton yığınını andırıyor. Ne İnönü, ne Şükrü Saraçoğlu ne de Ali Sami Yen Stadı'nın o çekiciliğini bulamadık. Ayrıldık önünden. Belki de yıllar önceki facianın laneti stadın görünümünü bile etkilemiştir diyerek.

Bir günlüğüne Gent'e kaçıyoruz. Nefes alarak. Öğrencilerin ve tarihin kenti olarka bilinen Gent bize de Brüksel'den daha hoş geliyor. Tabi bunda şehre gititğimizde başlayan 1 haftalık festivalin önemi büyük. Festival sebebi ile tüm kurumların 1 hafta boyunca tatil olduğunu öğrendiğimizde şaşırıyoruz ve şehrin arka sokaklarında "Mezze Restaurant" da Türkiye dışındaki ilk rakımızı içiyoruz. Özlemişiz. Mezeleri de tabi. Zira daha 1 gün önce midye siparişi verip içinde sadece midyenin kendisinin olduğu bir rezalet yaşamışız. Saat 2 olduğunda ise ertesi günkü Brüksel yolculuğu için tekrar eve dönüyoruz. Ertesi gece Brüksel sokaklarında uygun bir bar bulmaya çalışırken ilk üç niyetimizde öpüşen 2 erkek ve akabindeki 3 gay barla tanışıyoruz. Kısacası Polis Akademisi'ndeki Mavi İstiridye Barı hadisesinin kıyısından geçiyoruz.Sonraki Irish Pub'da U2 ve Cranberries şarkıları beklerken karşımıza çıkan Technotronic ve Indeep oluyor. Geceyi kapatıyoruz. Ertesi günkü Hollanda yolculuğunu iple çekerek. Almanlar Hollanda için "Almanya'dan Hollanda'ya yolculuk ederken ineklerin kadınlardan güzel olmaya başladığı an Hollanda'ya girmişsiniz demektir" derler (tabi çok ayıp ederler, göz var nizam var), ben de "Holanda'dan Belçika'ya yolculuk ederken çimen kokusu yerini sidik kokusuna bıraktığı an Belçika'ya girmişsiniz demektir" deyip kaçıyorum kusura bakmayın. Bir daha Brüksel mi? Not Without My Team..Deplasman olmadan asla.

AİDİYET






















Emre Belözoğlu dün Fenerbahçe ile 4 yıllık anlaşma imzaladı. Başkan Aziz Yıldırım'ın yanında. İmza töreninde ve daha sonra basına poz verirken surat ifadesine dikkat ettiniz mi? Bir şeyler eksikti yüzünde, daha doğrusu yüzünde garip bir ifade vardı. Daha imzayı attığı anda kafasında bir sürü şey geçiyordu. Aklından geçen şey şuydu, eğer bu transferi Fenerbahçe kulübüne olan gönül bağıyla yaptımsa Galatasaray dönemi ne olacak, yok eğer para için yaptığımı söylersem de kendimi daha fazla ateşte atmaktan nasıl kurtarırım. İki ezeli rakip arasında yolculuk eden yerli oyuncuların sorunu onda da vardı. Emre Fenerbahçe'de oynarken hangi motivasyon ile oynayacak. Renklere olan aşkı, camiaya olan sevgisi, Aziz Yıldırım'a olan saygısı, Fenerbahçe taraftarına duyduğu hayranlık....Bunların hiçbirisi Emre'de yok. Elvir Balic'te olmadığı gibi, Fatih Akyel'de olmadığı gibi. Çünkü her biri geçmişlerini, güvenilirliklerini, futbolun ruhuna olan inançlarıyla ilgili her türlü inandırıcılıklarını yitirmişlerdi. Emre'ye de olan buydu.

İki ezeli rakip arasına giden futbolcuları hiç sevmemişimdir öteden beri. Yabancı oyuncular bu konuda ayrı tutulmalı tabi (Elvir Balic'i sizi bilmem ama pek yabancı sayamıyorum). Onlar bir anlamda ne kadar uzun süre hizmet etseler de o ülkenin kendi dinamiklerine tam olarak kendilerini adapte edemiyorlar. Peter Schmeichel'ın yıllarca Manchester şehrinin kırmızı tarafıyla almadık kupa bırakmadıktan sonra mavi tarafa geçmesini yadırgamıştık ama Danimarkalı'ya çok fazla kızamadık. Bu anlamda Stepan Tomas da çok fazla yadırganmadı belki de. Ama türk oyuncuların nasıl bir motivasyonla kendilerini bu maceraya attıklarından emin değilim. Öyle ya hemen hepsi bunun para için yapılmış transferler olmadığını ileri sürüp duruyorlar. Zaten bunu itiraf eden de çok az adam var dünyada. İskoç Garry O'Connor 2 sene önce Hibernian'dan Locomotiv Moskova'ya transfer olduğunda tek sebebin henüz 23 yaşında olmasına rağmen ailesinin geleceğini garantiye alacak fazlalıktaki para olduğunu söylemişti. Tomas Radzisnki 2001 yılında Anderlecht'ten Everton'a geldiğinde geliş sebebinin Anderlecht'te kazandığı paranın 3 katı fazlasını içeren bir teklif olduğunu belirterek, "Everton büyük bir kulüp değil, Avrupa kupalarında yoklar ama işin içinde maddi unsurlar var" demişti. Peki bizde durum ne? Takımların ortalama 40 maç yaptıkları 2 ligde 7 sene oynadı Emre ve toplam çıktığı maç sayısı 150'yi geçmedi. Yani neredeyse iki maçta bir kadroda yoktu Emre. Sürekli sakatlık gerekçeleriyle. Böyle bir haldeyken ona yıllık 3,5 milyon veren bir kulübe koşarak geldi tabi. Ama dün basın toplantısında profesyonellikten, camiaya yararlı olmaktan konuşuldu yine. Aynen Elvir Balic'te olduğu gibi.....O Galatasaray'da ne kadar başarılı olduysa Emre'nin de Fenerbahçe'de o kadar başarılı olmasını bekliyorum. Çünkü onu harekete geçirecek hiçbir motivasyonu yok. Evet bu iş profesyonellik içeriyor. Ama çok değil 5-6 sene önce tribünlerinin önüne gidip ağız dolusu küfürler ettiğin taraftara bu sefer gol sevinci ile koşacak kadar değil. Türkiye'den ayrılırken mevcut kulübünden kaçarcasına uzaklaşan, sonraki kariyeri istikrarsızlıklarla dolu olan samimiyetsiz bir adamı transfer etti Fenerbahçe. Böylece yurt dışına gidip başarılı olamayınca soluğu tekrar içeride alanların listesine bir yenisi daha eklendi. Kusura bakmayın ama amatörlüğü geçtim o ruhu öldürdük ama böyle profesyonellik de olmaz.

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-14




















İtalya milli takımı ve Milan'ın efsane kaptanı Maldini uzun kariyerinin de etkisi ile koleksiyonunda en çok gümüş madalya bulunduran isimdir. Maldini 3 Şampiyonlar Ligi (1993, 1995, 2005), 3 Kıtalararası Kupa (1993, 1994, 2003), 2 İtalya Kupası (1990, 1998), 3 İtalya Süper Kupası (1996, 1999, 2003), 1 Süper Kupa (1993),1 Dünya Kupası (1994) ve 1 Avrupa Şampiyonası (2000) finalinde ikincilik madalyasını ve Serie A'da 3 ikincilik (1990, 1991, 2005) alarak toplam 17 ikincilik ile kariyerinde en çok ikincilik bulunduran futbolcudur. Onu 15 ikincilikle Glasgow Rangers'lı Sandy Jardine, 12 ikincilikle Celtic'li Paul McStay izlemektedir. Ancak bu oyuncuların hepsinin aynı zamanda kazandığı bir çok şampiyonluk olduğundan oran açısından Michael Ballack rakipsiz görünmektedir. Ballack son 10 yılda kazandığı 8 şampiyonluğa karşılık (Bundesliga, Almanya Kupası ve Chelsea il 2007 Lig Kupası) kulüpler bazında 10, milli takımlar bazında 2 ikincilik kazanmıştır. Bu ikinciliklerin 4 tanesi bu sene gerçekleşmiştir (İngiltere Premier Ligi, Şampiyonlar Ligi, İngiltere Lig Kupası ve Avrupa Şampiyonası).

Seyir Defteri

RAFA LİSE KAPILARINDA



















Rafa Benitez Liverpool'ın makus talihini döndürmenin yolunu Arsene Wenger politikasında arayacak gibi. En azından şu ana kadarki transferler bunu gösteriyor. Tabi getirdiği gençlerin A takıma girdiğini görecek kadar koltuğunda kalırsa. Önce sezon başında Danimarka'nın Herfølge takımından, sadece vikinglerin değil tüm Avrupa'nın en çok gelecek vaad eden forvetlerinden 16 yaşındaki Nikola Saric'i (resimde soldaki) transfer ettiler. Daha sonra Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi 2. ön eleme turundaki rakibi Macar MTK Budapest'ten orta saha oyuncusu Zsolt Poloskei'yi Anfield'a getirdiler. Furya 15 gün önce AZ'den gelen 17 yaşındaki Hollandalı defans oyuncusu Lucas Weijl ile devam etti. Dün de İspanya 3. Lig temsilcisi Murcia'nın sağ beki 18 yaşındaki Emmanuel Mendy Liverpool saflarına katıldı. Böylece İsviçreli Philipp Degen, İtalyan Andrea Dossena ve Brezilyalı Diego Cavalieri Benitez'in ekibini güçlendirirken 2 nesil sonrasının da temelleri atılıyor. Tabi dediğimiz gibi bu oyuncuların A takıma yükseldiği günleri Spaniard görür mü bilemiyorum.

Zaman zaman blogda dile getirdiğim bir şey var. İspanya'da Atletico Madrid'in, İngiltere'de Liverpool'ın kola kolay döndüremeyecekleri bir kaderi var. Bu 2 takımın talihinin dönmesi için ekstra bir şeyler gerekiyor. Inter'i 17 yılın uykusundan uyandıran Juventus'un küme düşürülüp Milan'ın puan cezası alması oldu. Böyle bir şey bu iki ülke futbolunda olmazsa Kırmızı Beyazlı iki takım taraftarının (Liverpool 18 yıldır, Atletico 12 yıldır şampiyonluğa hasret) yakın zamanda mutlu günleri göreceğini hiç sanmıyorum. İddialı konuşmak gibi olmasın ama en az bir 15 sene daha belki.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

TOSUN PAŞA



















18 Temmuz 2008, Brüksel






































19 Temmuz 2008 Heysel

AMR ZAKY






















Premier Lig’de sezonun ilginç transferlerinden birisi. Mısır Milli Takımı'nın ve El Zamalek’in gol makinesi, daha önce Afrika Kupası sırasında kendisinden bahsettiğimiz Amr Zaky, Steve Bruce’un ekibi Wigan Athletic ile Premier Lig sahalarında boy gösterecek. Oyuncu kulübü ile 2012 yılına dek anlaşma imzaladıktan sonra kiralık olarak kendisini adaya götürecek uçağa atladı. Zamalek bu kira sözleşmesinden toplam 1.6 milyon pound gelir elde ederken, oyuncu Premier Lig’de 10 gol atma başarısını gösterirse 500 bin pound daha gelir elde edecek. Ayrıca Wigan oyuncunun başına 1 yıl boyunca herhangi bir sakatıik gelmesi halinde, futbolcunun bonservis sahibi Zamalek’e 6 milyon pound ödenmesini içeren bir sigorta poliçesine de imza koydu. Bir kiralama sozleşmesi için muhtemel 2 milyon poundluk bir gelir. Zamalek için harika bir sozleşme. Wigan için iyi olup olmadığını göreceğiz. Premier Lig’de daha önce Mısırlı oyuncuların buyuk işler yaptığına pek rastlamadık. Son örnek Mido M’Boro’da geçen sene sakatlıkların da etkisiyle yedek kulübesine çakılıydı. İlaveten bu Zaky’nin ilk yurt dışı denemesi değil. Oyuncu daha önce Rus takımlarının rüzgarına kapılarak Lokomotiv Moskova’ya transfer olmuş ancak tek bir maça dahi çıkmadan Mısır’a geri dönmüştü.

Milli formayla 48 maçta 27 golü var Zaky’nin. Bu neredeyse 2 maç başına 1 gol demek ki milli takımlarda gerçekleştirilmesi kolay bir istatistik değil. 2006 ve 2008 Afrika Uluslar Kupası Şampiyonu olan takımın en golcü 2 isminden biriydi ve son kupada 4 gol attı ki bunların üçü çeyrek final ve yarı finaldeydi. Turnuvanın en iyi onbirinde Angola’lı Manucho ile beraber hucum hattında yer aldı. 170 maçta 80 golün altına imza atan efsane Hossam Hassan’ın yüzdesi de aşaği yukarı bu seviyedeydi. Onun da kısa Avrupa macerasının çok parlak olduğu söylenemez. PAOK ve Neuchatel Xamax gibi orta karar takımlarda birer yıl ve 15 golün altında kalan bir performans. Steve Bruce buna rağmen umutlu. “Her iki maçta bir gol atan bir adam kalenin nerede olduğunu biliyordur” diyor. Ben Bruce kadar iyimser değilim. Önce bir sükse, sonra yavaştan yedek kalma, daha sonra da ülkesine geri dönme gibi bir performans bekliyorum. Sonuçta bizim Bratu da kalenin yerini biliyordu. İs onunla bitmiyor.

GÖTİNGEN HIRS KÜPÜ




















Ben bu hazırlık kampı denen hadiseye takmış durumdayım. Herkes bilir yıllardır Rus, Alman ve Hollanda’nın orta karar takımları sezon öncesi kampı için Antalya’ya, 3 büyükler Almanya’ya, Trabzonspor Gerede’ye olmadı o da Almanya’ya, geri kalan takımlar da Kızılcahamam’da kampa girerler. Bu yıllardır boyledir. Bunu hiç değiştirmedik. Sezon öncesi hazırlık macı yapılan takımların Mahallenin Muhtarlarıspor karakterinden hiç kurtulmadıkları gibi. Türk takımları bu kamplar çerçevesinde öyle takımlarla maç yaptılar ki kulübün yer aldığı kasaba toplasanız 30 tane haneden oluşuyor. Amaç ne? 34 haftalık lig maratonu ve Avrupa Kupaları öncesi hazırlık. 2 sene önce Galatasaray ve Fenerbahce bakalım hangimiz amatör takımları daha farklı mağlup edeceğiz diye sıraya girmişlerdi. Almanya 7. lig ekiplerini 18-0, 21-0 gibi skorlarla yenmişti iki ekip. Basınımıza da gün doğuyordu tabi. Rekabetin sırtından para kazanmak için bir fırsat daha. Peki bu kampların kulüplere kattıkları? Koskoca bir hiç. Artık bir kaç sene önce katıldıkları turnuvalara da katılmıyor ekipler. Devre arasındaki Efes Pilsen Cup tek tesellimiz. Amsterdam Arena’daki dörtlü turnuvalar hayal artık. Yakında Faroe Adaları’na gidip B36, YU75, F16, AK47 gibi takımlarla maç yapmaya başlayacaklar ondan korkuyorum.

Mustafa Denizli hazırlık maçlarını hiç sevmeyen bir hocaydı ki bunu milli takımdaki dönemlerinde de uygulamıştır. Daha önce de söylemiştim blogda, 1970 Brezilyası ile 1986 Arjantini zaman makinesine binip bugüne gelip hazırlık maçı yapsalar, diger yanda da Forfar Athletic-Stirling Albion İskoç Lig Kupası 2. tur mücadelesi olsa ben gidip ikincisini izlerim. Zira ucunda ulaşılması gereken bir hedef vardır. Peki hal böyleyken hazırlık kamplarını çekici hale getirmenin yolu ne? Kulübün tanıtımı. Manchester United ve Liverpool kulübün çok parası olduğundan ve şahsi şovları için mi Japonya’ya ve Güney Afrika’ya gidiyor acaba? Biliyorlar ki oraya gitmek demek satacakları 5000 forma demek. Galatasaray’ın Fatih Terim dönemindeki ABD kampını hatırlayın. Enfes tasarlanmış bir kamptı. 2002 yılında milli takımın Kore’de ve Japonya’da yarattığı etkiyi hiçbir kulüp kullanmayı düşünmedi. Beşiktaş eğer o sene hazırlıklarını İlhan Mansız etkisiyle Japonya’ya taşısaydı elde edeceği gelir muazzam olabilirdi. Yapmadılar. Uzak Doğu insanı bu anlamda bulunmaz bir maden. Herkesi sevdikleri anda kucaklayan bir toplum. Bir sürü bahane olabilir bu ülkelere gidilmemesi için. Hepsi altı boş bahaneler. Vücut saatinin değişimi arada bir ileri sürülen bir konu. Ancak kimse oraya yerleşin demiyor ki? 15 günlük bir kamp ne metabolizmaya bir zarar verecektir, ne de oyuncuların bir anda bonzaiye dönmesine. Kulüpler maddi yükün de önemli bir zorluk olduğu düşüncesinde. 17 milyon euroya İspanya Gol Kralı, 10 milyon euroya Schalke orta sahasının beynini transfer eden bir takımın bu bahanelerinin de içini doldurması gerekiyor.

Tabi bunları yazdık ama bilinen bir gerçek var. Yarın Hossenshatle Kommenzschaft ile bir hazırlık maçı yapan sarı kırmızılı takım yurda döner. Biz de bu hazırlık kampı olayını unuturuz. Dünya kulübü olmanın anlamı “tüm dünyanın sizi tanıması” ile beraber “sizin tüm dünyaya kendinizi tanıtmanız”dan da geçiyor. Temmuz Ağustos boyunca geçirilen ölü aylar da bunun için bulunmaz bir fırsat.

BACARDI




İçki konusu hassas bir konudur içen ve seven için. Yaşadığımız şehir de gece hayatını sapına kadar barındıran ve yaşatan bir şehir olduğundan dışarıda tonla para dökersin kadehine ya da şişesine. Karşılığını da almak istersin fazlasıyla ki bu açıdan en risklilerinden biri de mojito belki de. Hani şu son dönem hammaddesi Bacardi olan ve reklam single’ı sinema salonlarını inlettiğinden beri ünlenen içki. Ama zahmetli sayılabilecek hazırlığı barmenleri zorluyor belli ki, o yüzden dışarıda pek içemiyoruz ağız tadıyla.






Blog tayfasından iyi olmasın sevdiğimiz bir arkadaşımız, cumartesi günü bu işin dibine vurdu. Öncelikle uzun uğraşlarla bulduğumuz limon şurubu (ne ararsan bulabileceğin belki de tek yer ama nedense bizim aklımıza en son gelen Anadolu yakasının teki; Kardeşler Şarküteri), soda, esmer şeker, taze nane yaprağı, yeşil limon (lime) ve tabii esasoğlan Bacardi. Püf nokta, esmer şekerlerin iyi ezilmesi ve nane yapraklarıyla bütünleşmesi. Çok küçük buz parçaları da olayın son noktası elbet. Bu efsane karışımla yoğun övgü aldı almasına da, PS ‘de Torres’le Cech’i çalımlayıp 3. golü atarken, o ne kederli fondipti be hocam.

Barad-dur’un bu herif kafayı iyice yedi iç geçirmelerini hissediyorum. Ne yapalım lige daha var. Biz de kulvarı değiştirdik. Valla bir an önce başlasın yoksa haftaya terbiyeli köfte tarifi veririm.

by forzabrian

BROKEN WINGS



















Haber İtalya'dan olunca çok şaşırmamak gerekiyor. Napoli şehrinin Campania beldesi eşrafında ün yapan Camorra mafyasından Casalesi ailesi uyuşturucu ticaretinden kazandığı 24 milyon euroyu Macaristan'dan İtalya'ya sevkettikten sonra parayı aklamanın yolunun kulüp satın almaktan geçtiğini düşününce gidip Lazio başkanı Claudio Lotito'nun kapısını çalıyorlar. Tabi pek nazikçe değil. Kulüpteki hisselerini kendilerine devretmesini emreden bir zorlama ile tabi ki. İşin içinde eski Lazio'lu futbolcu Giorgio Chinaglia da var. Bu Chinaglia'nın ilk hadisesi değil. İtalyan futbolcu geçtiğimiz sene de kulüp hisselerindeki usulsüz uyglamalar sebebiyle tutuklanan 9 kişilik grubun içindeydi. Bu onun Lazio kulübü üzerinden gerçekleştirilen kara para operasyonundaki ikinci rolü ve tutuklanması. İtalyan polisi toplam 7 kişiyi tutukladı. Operasyonun adı "Broken Wings". "Kırık Kanatlar" anlamına geliyor ki, Lazio'nun amblemindeki kartala bir gönderme. İişin içinde bu sefer Lazio'nun taraftar grubu Irriducibili de var. Casalesilerin dünyaca ünlü taraftar grubundan başkanı etkilemek için yardım aldığı da bildiriliyor. Kısacası İtalya'da işler karışacak gibi. Tabi Roma taraftarlarına konuşacak konu çıktı o da işin eğlencesi.

22 Temmuz 2008 Salı

STRANGE CM HAPPENINGS vol.8




















Yıllardır diyoruz değil mi? "Gerçeklik konusunda bu CM ve FM serilerinin üzerine yok" diye. Alın blog okuyucularından Murat bey yakalamış göndermiş. Yıl 2002. Aziz Yıldırım Mustafa Denizli'ye tekmeyi vuruyor. Sebep? Ligdeki kötü durum. Ligdeki kötü durum ne peki? Fenerbahçe lig lideri. Kabul edelim Aziz başkan her yerde büyük başkan. Sanal alemde bile. Ara çok açıldı.










Strange CM Happenings

YEL DEĞİRMENLERİNDE HORON


















Blogun okuyucularından ShadoW'un da katkısıyla akşam saatlerinde güzel bir haberle karşılaştım. Türk futbol tarihi için dönüm noktalarından birisi daha. Daha önce İstanbul'un 3 büyük kulübünün bu anlamda çalışmaları vardı. Galatasaray-Beylerbeyi ilişkisi böyle bir ilişkiydi mesela. Anadolu'daki bazı belediye takımları ve büyükşehir belediye başkanlarının aynı zamanda kulüp başkanı olduğu takımlar da bu yola gittiler. İlhan Cavcav'ın da resmi olmasa da Afrika'daki birkaç kulüple istikrarlı devam eden bir ilişki olduğu söylenirdi. Ama Avrupa'nın önemli futbol ülkelerinden birinde mücadele eden bir takımın "pilot takım" olarak bir Türk takımıyla ilişki içerisine girmesine çok rastlamıyorduk. Trabzonspor bu anlamda önemli bir aşama kaydetti. Bordo-mavililer Hollanda'nın Limburg eyaletinde yer alan Maastricht kentinin takımı MVV ile "pilot takım" şartlarını içeren bir anlaşma imzaladı. Buna göre Hollanda kulübünde yer alan futbolcuların transferlerinde Trabzonspor öncelik hakkına sahip olacak, ayrıca MVV kendi yapacağı transferlerde Karadeniz ekibinden maddi destek alacak ve iki kulüp aralarında futbolcu alışverişinde bulunacaklar. Bu anlaşmanın ilk meyvesi gerçekleşti. Trabzonspor kadrosunda bulunan kaleci Jefferson MVV'nin yolunu tutarken, 19 yaşındaki Belçikalı orta saha oyuncusu Christian Bruls Trabzonspor'un maddi kaynağı ile Belçika'nın Eupen KAS takımından MVV'ye transfer edildi. Belçika 20 yaş altı milli takımının oyuncularından Brüls Maastricht'de 1 sene boyunca forma giyecek ve Trabzon bu süre sonunda futbolcuyu arzu ederse transfer etme önceliğine sahip olacak.

MVV, 1902 yılında kurulmuş bir ekip. Tam adı "Maastrichtse Voetbal Vereniging" yani "Maastricht Futbol Birliği". Kenneth Perez Hollanda futbolunda ön plana çıkmadan önce MVV formasıyla kendinden söz ettirmeye başlamıştı. Bugün Hollanda Milli takımı forması giyen Wilfred Bouma, Danny Landzaat gibi oyuncular da daha önce MMV formasını giydiler. Mircea Lucescu takımının defansif orta sahası, kimilerine göre futbol katili Bülent Akın'ın da futbola başladığı kulüp MVV. Takımın başında da bir Türk var. Fuat Çapa. Geçtiğimiz sene önemli projelerle Gençlerbirliği'nin başına gelen ama son 2 senedir başkent ekibinin yaşadığı teknik direktör hezeyanının sonucunda bileti kesilen Fuat Çapa. Şu andaki kadroda da 4 adet Türk oyuncu bulunuyor.

Türk futbolu için oldukça sevindirici bir adım. Trabzonspor'un bu adımı atarken futbolcu fabrikası Hollanda'yı seçmesi ayrıca övülmesi gereken bir nokta. Bordo mavililer daha önce de Jean Marie Pfaff, Hans Sommers, Karel D'Haene, Bernd Thijs gibi isimlerle Benelux futboluna olan ilgisini belirtmişti. Umarız bu ilgi bu sefer yerinde transferlerle takımı ileriye götürür. Aynen her iki kulübün bu karşılıklı yapılanmada amaç edindikleri gibi.

TÜRK FUTBOL TARİHİNİN EN İYİ 10 ŞUTU















Genelde frikik gollerine ya da uzaktan vuruşlara hasret bir ülkeyiz. Genel olarak ceza sahasından atılan topların içeri girdiği her vuruş "mükemmel" olarak nitelendiriliyor spikerler tarafından. Son 15 yılda ligimizden çıkan frikik ustalarından Türk olanların sayısı oldukça az. Bu dalda yabancı oyunculardan Hagi, Roberto Carlos, Van Hooijdonk, Prekazi, Delgado, Alex gibi oyuncular bir çırpıda gelirken yerli oyunculardan akla sadece Hami Mandıralı ve Sergen Yalçın geliyor. Tabi zaman zaman mükemmel olarak nitelediğimiz o uzak mesafeli goller her zaman usta ayaklardan gelmiyor. Kendi çapımızda ilginç bir kategori yarattık. Türk takımlarının maçlarında gerçekleşen (kendi gözlerimizin gördüğü) en iyi 10 şut. Ancak belirteyim bu şutlar kafa vuruşlarını, röveşata denemelerini ve diğer akrobatik vuruşları kapsamıyor.

1-Cevad Prekazi (Galatasaray-Monaco): Mustafa Denizli bu golü şöyle anlatır. "Cevad gerildi, öyle bi yere geldi ki Yardımcım Ahmet'e (Akcan) "Ahmet şimdi vurursa gol oluyo" dedim.....vurdu.........vurmadı (kahkahalar)".......Doğrudur Cevad Prekazi vurmamıştır. Mahalle maçlarında bir deyim vardır. "Gol değil boru". İşte bu deyim bu golle piyasaya çıkmıştır.

2-Ünal Karaman (İngiltere-Türkiye): Pele "Wembley'de futbol oynamayan futbolcu, tam bir futbolcu değildir" der. Ünal Karaman 16 Ekim 1991 tarihinde Wembley'in üst direğini zangırdatmıştır. Maçı 1-0 kaybettik. O tarihten bu yana hala İngilizlere golümüz yok. İngilizlere futbol anlamında en çok kafa tuttuğumuz pozisyon bu poziyondur.

3-Hami Mandıralı (Trabzonspor-Turku Turun): Hami topu diker, gerilir...gerilir..gerilir....Artvin Arhavi'ye kadar gerilir. Vurur....sonrası malum

4-Abdullah Ercan (Trabzonspor-Fenerbahçe): Boru gibi golden sonra ip gibi gol deyimi. Böyle bir golü attığınız şampiyonluk maçını kaybetmek futbol adına çok büyük bir acı bir kere. Abdullah Ercan'ın 5 Mayıs 1996 tarihinde Rüştü'nün kalesinin alt köşesine yapıştırdığı bu gol Türkiye liglerinde görülen en spektaküler gollerden birisidir. Sonuç Trabzon daha sonra 2 gol yiyip şampiyonluğu sarı lacivertli ekibe vermiştir.

5-Gheorghe Hagi (Galatasaray-Monaco): Bir oyuncu durarak bu kadar olağanüstü bir vuruşu nasıl yapabilir? 20 yıldır futbol izliyorum. Bu golün benzerinden en fazla 2-3 tane görmüşümdür ki bir tanesi Deivid De Souza'nın Kadıköy'de Chelsea'ye gönderdiği füzedir.

6-Hakan Şükür (İsviçre-Türkiye): Hafızam beni yanıltmıyorsa Hakan Şükür'ün kariyeri boyunca attığı en uzak mesafeli goldür. Euro 96 elemelerinde Bern'de oynanan maç İsviçreli kaleci Pascolo'nun ömründe yediği en güzel gollerden birine sahne olmuştur.

7-Elvir Balic (Fenerbahçe-Bursaspor): Türkiye Ligi'nde gördüğümüz en unutulmaz gollerden birisi. Balic'in eski takımı Bursaspor'a sol çaprazdan kale çizgisine yakın bir noktadan attığı öldürücü şut.

8-Tanju Çolak (Galatasaray-Neuchatel Xamax): Tanju soldan ceza sahasına girer. Topu sağa çeker. Sağa ayağıyla uzak kale dibine bırakır. Bu golü bugüne kadar halı sahada en az 250 defa denemeyen varsa gelsin külahıma anlatsın.
9-Şevket Çandar (Galatasaray-Beşiktaş): Feldkamp'ın Galatasaray camiasındaki hasat dönemini geçirdiği ilk sefası. TSYD Kupası. Şevket K.Metin'in kalesine topu orta sahanın biraz ilerisinden gönderir. Maç sonu Vedat Okyar şöyle der. "Metin öyle bir yerden gol yedi ki oradan telgraf çeksen 3 günde gelmez".

10-Recep Çetin (Malmö-Beşiktaş): Her listemin bir istisnası oluyor. Bu da bu listeninki. Akrobatik hareket olmayacak dedik ama bunu almamak mümkün mü? Recep Çetin İsveç'in buz gibi havasında maçı zaten zorlukla anlatan Levent Özçelik'i bu golle Kar Adamı Yeti'ye döndürmüştür. Topu Engin İpekoğlu'nun kalesinin tavanına yapıştıran "takoz" dünya futbol tarihinin en harika kendi kalesini döven adamı olmuştur.

HAFTANIN MENÜSÜ-16




1-Anouk - If I Go

2-Firewind - She's A Maniac

3-Joe Satriani - Belly Dancer

4-Kamelot - Human Stain

5-Enya - Orinoco Flow

128 YILLIK EFSANE, NASIL GELDİ BU HALE?

























Manchester City'nin Tayland'lı karanlık icraatleriyle ünlü başkanı Thaksin Shinawatra 128 yıllık kulübü 2 senede Medrano Sirki'ne döndürecek bu gidişle. Son icadı kulübü başarıya götürmek için yeni hoca Mark Hughes'un bilgeliğinden çok "feng shui" enerjisine sığınmak. Thaksin kulübün CEO'su Garry Cook'u çağırmış, stadın çimlerinin altındaki koridorlardaki stratejik noktalara Uzak Doğu kültüründe yer alan tanrıların sembollerinin ve İngilizcede "wind-water" anlamına gelen öğretide önemli bir yer tutan sihirli kürelerin, şans getiren bonzai ağaçlarının, 3 bacaklı maymunların ve buda heykellerinin yerleştirilmesini emretmiş. Ayrıca korner bayraklarının dibine ve orta saha yuvarlağının altına da aynı şey uygulanmış. Zaten feng shui öğretisinde kişinin yerleşim alanı ve onunla ilgili yaptığı çalışmalar önemli bir yer tutuyor. Kulüp yetkilileri de Dung Qin Gong tapınağına dönen stad koridorları için de "bu çalışma stadı tam bir dayanışma, uyum ve pozitif enerji mabedine dönüştürecek, bu İsa heykelini asmakla aynı şey" diye savunmaya girişmişler. İyi güzel de stad koridoruna İsa heykeli de asılmaz. St. Peter's Kilisesi mi orası? Ne savunma yaparlarsa yapsınlar, bunun adı rezalet. Ama City taraftarları daha çok ağlayacak biliyorum. Çok değil 3 aya Taylandlı bizim Coulibaly'i çağırıp rakip kale direklerine işetmezse bana da Uçan Hollandalı demesinler.

21 Temmuz 2008 Pazartesi

ATARİ SALONLARININ EFSANE OYUNLARI 1/10 : STREET FIGHTER


80’li ve 90’lı yılların çocukları (ki bunlardan dördü de dutchman, forzabrian, barad ve ben oluyoruz) vakitlerinin çoğunu sokakta top peşinde ya da atari salonlarında geçirirdik. Açıkçası top sezonu hiçbir zaman bitmezdi ama havaların soğuması ile beraber beton sahalar ve dükkan kepenkleri rahat bırakılır yavaş yavaş atari salonlarına göç başlardı. Birkaç gün önce Dutchman haberini vermişti. Bu seriyle, ve tabi ki yüzde yüz subjektif bir tutumla sizlere atari salonlarının efsane oyunlarını hatırlatacağız.

Seriye efsanevi dövüş oyunlarından Street Fighter ile başlayalım. Zira mekana girdiğimizde kurulu makinesi hiçbir zaman boş olmayan, salon sahibine en çok para kazandıran ve en önemlisi hastası olduğumuz oyunların başındadır.

İlk versiyonunda 8 farklı dövüşçü ile başlar ve tüm rakipleri alt ettikten sonra oyunu bitirebilmek için sırasıyla Balrog, Vega, Sagat ve Mr.Bison ile karşılaşma fırsatı elde edilirdi. Ayıptır söylemesi bu oyunda sensei mertebesine ulaşanlardan biri olarak oyuncu seçme ile ilgili herhangi bir takıntımız yoktu, her oyuncu ile oynardık. Ancak tabiki ikili kapışmalar için en adil eşleşme Ryu ve Ken’di. Aduketlerin, ooryuket’lerin havada uçuştuğu müsabakalar hep derbi havasında geçerdi. Klasik “ kardeş, bir dur da, hareketlere bakalım “ faslından sonra aduket savaşı başlar, sonra genelde ilk “büyü” yü yiyenin saldırması ile devam eden bir süreçti.

Oyun içerisinde, nedense hep Toyota’ya benzettiğim bir arabayı parçalamak, yukarıdan atılan fıçıları kırmak ve alevler içerisindeki varilleri devirmek gibi farklı bonus stage’leri vardı.

Blanka’nın “top”una, Honda’nın “kuk-kuik”ine oryuket çekmek, hiç enerji kaybetmeden rakibini yenerek “perfect çekmek”, enerjinin bitmesine bir gıdım kala rakibini yenip “kırmızı perfect çekmek” oyunun müdavimleri arasında statü sembolü hareketlerdi. Chun Li’ye “kız”, Guile’a “tarakçı” denirdi bizim oralarda.

Başka semtlerden gelen bazı arkadaşların yenilgiyi hazmedemeyip “ şu yaptığın hareket Kadıköy ve civarında yasak! ” nidalarından anlaşılacağı gibi, her salonda bu oyunu oynamanın ayrı bir raconu vardı.

Dövüşçüler her karşılaşma sonrası, ağzını burnunu kırdıkları rakiplerine özlü sözler söylerlerdi. Benim favorim Dhalsim’inkiydi; “I will meditate and then destroy you”, hani birazdan geliyorum, buralarda ol kabilinden.

Her oyuncunun hikayesi oyun sonunda ortaya çıkardı. Babasının mezarı başında fatiha okuyan Chun Li ile üzülür, iri cüssesi ile dans eden Zangief’e şaşırırdık. Günbatımına doğru yol alan Ryu’nun karizmasına kapılıp, taze damat Ken’i sırtına vura vura gerdek odasına gönderirdik.

Sonraları Sreet Fighter III, Alpha gibi saçma olduğunu düşündüğümüz garip versiyonları çıktı ve yeni karakterler eklendi, ancak bir, iki ve ikibuçuk diye tabir ettiğimiz versiyonlar favorimizdi. Son olarak oyunu kaybedip yeni jeton atmak için verilen on saniyenin acıklı geri sayımını yapan arkadaşı da hatırlatalım, “naaaayyyynnnnn, eyyyyyt, sevıııııınnnnnnn....”

by gorky.