30 Kasım 2008 Pazar

KOPTU, GELİYOR

















"A fly, Sir, may sting a stately horse and make him wince; but one is but an insect, and the other is a horse still"


Samuel Johnson

"Ayrıl da gel ulan"

Veliefendi'den

İzin dolayısıyla ara verdiğimiz, "Veliefendi'nin Efsaneleri" yazılarına önümüzdeki hafta başlıyoruz.


by Canarino

28 Kasım 2008 Cuma

10 YIL

Yıl 97-98… Biraz daha tecrübelenmişiz Şampiyonlar Ligi serüveninde. Ya da en azından biz öyle sanmışız. Galibiyetle başlayıp gruptan çıkarız hesaplarına dalmışız. Sonrası ise rakibin sürklase edildiği bir maçın 74. dakikasında Bülent Korkmaz’ın ıskası ve Chapuisat’ın golüyle gelen acı mağlubiyet. Yeni Açığın sağ köşesinden hafıza kayıtlarıma geçen tek olay bu değil. Bir de 90’da Hagi’nin üst direkte patlayan frikiği ve Gorky’yi o andan itibaren tutamayışım. İsyandı bu. O oyuna, o haketmişliğe karşı gelen mağlubiyete isyandı.

Dün de isyan ettik Gorky’le… 10 sene yaşlanmış olarak ve stadın bir başka köşesinden. Ama bu isyan hiç de 10 yıl öncekine benzemiyordu aslında. Beyaz şort üzerine parçalı ne de güzel bir görüntüydü. O formalar salınırken yeşilin üzerinde gözlerimiz parıldıyordu, içimiz titriyordu. Ama kim anlardı ki bizim gibi binlercesinin bu halinden. Anlamadılar da… İsyan edilecek başka şeyler vardı bu sefer. Acz içindeki bir hoca ve beraberliğe razıyım hali mesela. Ya da yenik girdiği son dakikalarda ileri koşmayan, önündeki adama pas bile atamayan topçular vardı. Başındaki Alman ekolüne (!) inat disiplin fakiri bir takım.

Ben taktik konuşmayı, kadro kurmayı sevmem. O işi yapan yüzlercesi var piyasada, hatta tribünlerde sağımızda solumuzda. Ruhunu kaybediyorsa bir takım hangi taktik çözer birşeyleri? Ezeli rakip deplasmanında açığa çıkan dün de tavan yapan bu ruhsuzluğu. Re re re ra ra ra haykırışını duyduğunda bile geçmişine ihanet eder gibi yürümeye devam edenleri nasıl affeder peki bu bünye? Nasıl içine sindirir?

Bari o parçalıya ihanet etmeyin de turuncudan devam edin bu sene. Ne Bülent, ne de Hakan abinizin tırnağı olamazmışsınız onu da anladık sayenizde.

by forzabrian

BOEKENFESTIJN



















Bugün Amsterdam'da kitap festivalindeyiz. % 90'lara varan indirimler, bir önceki festivalde Utrecht'te 49 euroya 15 tane kitabı arşive katmamız ve inanılmaz ucuzluklar gibi (Orhan Pamuk kitapları 3,5-4 euro arasında idi örnek vermek gerekirse) motivasyonlarla akşam 9'a kadar kitap standlarını tavaf edeceğiz. Buraya da taşıyacağımız bir kaç eser olur elbet. Blog diğer arkadaşlara emanet. Herkese iyi tatiller.

27 Kasım 2008 Perşembe

BLUE-WHITE LADIES

















Blogda bugüne kadar 70'in üstünde tribün grubu tanıttık dünya üzerinden. Hepsinin ortak bir noktası vardı. Erkek eliyle kurulmuş olmaları ve erkekler tarafından idare edilmeleri. Olympique Marsilya'nın uzun süre tek başına tribün liderliği Christine adındaki bir bayan tarafından yapılmış olsa da grup üyeleri erkeklerden oluşuyordu çoğunlukla. Anderlecht, Porto, Braga, Rapid Bükreş, Spartak Moskova, Ajax, Beşiktaş gibi takımların da bayanlardan oluşan tribün grupları mevcut. Bazıları asıl tribün grubunun yanına "girls" veya "ladies" gibi ibareler ekleyip yan bir grup kuruyor. Bazıları da Porto'nun "Super Queens 86" grubu gibi apayrı bir isim alıyor. Bizim bu akımdan vereceğimiz ilk grup futbolun en organize bayan tribün gruplarından. "Blue-White Ladies".

















Romanya bu konuda önemli mesafe kaydetmiş bir ülke. Rapid Bükreş (Granata Girls), Craiova Girls (Universitatea Craiova), Kamikaze Girls (U. Cluj), Bad Girls (Steaua Bükreş), South Girls (Farul Costanza), Ablaze (CFR Cluj), Banatica (Poli Timisoara) bu gruplardan bazıları. FC Politehnica Iaşi takımının tribün grubu olan Blue-White Ladies 2005-06 sezonunun FC Arges ile yapılan son maçında ortaya çıkıyor. Tamamen bayanlardan oluşan bir tribün grubu fikri 20 kişiyle hayata geçiriliyor ancak çeşitli sebeplerle bu sayı daha sonra 11'e düşüyor. 1 Ekim 2006'Daki Politehnica Iasi-Steaua Bükreş maçında açtıkları pankart ile fiili ve resmi olarak kurulmuş oluyorlar ve her maç takımın Emil Alexandrescu Stadı'nın kuzey tribününde yerlerini alıyorlar. Grup doğal olarak sadece kendi içinde faaliyette olmak yerine diğer taraftarlarla da işbirliği içerisinde. Takımlarına büyük bir sevgi ile bağlılar, hiçbir maçı kaçırmıyorlar ve bir pankartlarında söylendiği gibi "Erkeklerin hakimiyetinde olan bu dünyaya, zarafet getiriyoruz" felsefesine sahipler. Tabi bu zarafet maç sırasında manikür yaptıkları anlamına gelmesin. Zaten resimler tavırları hakkında birkaç fikir veriyordur. Ülkemizde de bu tür bayanlardan oluşan tribün gruplarının sayısının artmasını ve tribün şovlarını görmeyi arzuluyoruz.

EFSANE ÇİZGİ ROMAN KARAKTERLERİ 7/10 : KIZILMASKE (PHANTOM)


1936 yılında serinin 6. halkasında incelediğimiz Mandrake'nin de yaratıcısı olan Lee Falk tarafından yaratılan Kızılmaske ya da orijinal adıyla "Phantom" yani Türkçe'ye çevirirsek"Hayalet" yurt dışında kaynağını bulup Türkiye'de çok tutulan çizgi romanlar arasındadır. 1600'lü yıllarda korsanların elinden kurtulan isimsiz bir adam Hindistan yakınlarındaki Bengali kıyılarında karaya çıkarak bir mağaraya sığınır. Eline bir kafatasını alarak ömrü boyunca kötülüklerle savaşacağına yemin eder. 400 yıl boyunca da o adadan ne zaman çıkıp evlenecek bir kadın bulduğu anlatılmadan babadan oğula geçen bir hanedanlık kurar ve bu hanedanın üyeleri "Phantom" adı altında kötülerin baş düşmanı olur. 1960 yılında Lost'taki adanın taşınması gibi Bengali beldesi Asya'dan Afrika'ya, Tanzanya, Mozambik civarına taşınır. "Kimse de ne oluyoruz? Bunun vizesi var, oturum izni var, çocukların okulu var" diye sormaz. Zaten Phantom ticaret siciline kayıtlı bir çalışan değilken, maaşlı bir işi de yokken, öğrenci de değilken nasıl o kadar ülkeden vize alıp girer muammadır. İlaveten bu hanedanın ebeveynlerinin neden hep tek bir çocuk doğurduğu da ayrı bir soru işaretidir. O yüzden de Kızılmaske çizgi romanında taht kavgası olmaz. Sırası gelen oturur.

Kızılmaske'yi diğer kahramanlardan ayıran yardımcılarının hayvanlar aleminden olmasıdır. Kurdu "Şeytan", atı "Kahraman" ve şahini "Fraka" kadim dostlarıdır. 1962 yılında Afrika'ya yerleşince Rex adında bir açı da evlat edinmiş ve bir baltaya sap yapmıştır. Ayrıca tüm orman halkı, pigmeler, yerliler hizmetindedir. Zaten işsiz güçsüz adamın kahvaltısı, akşam yemeği, yövmiyesi nerden gelir bellidir. Yerliler bir de iyilik olsun diye kendisi hakkında "10 kaplan gücündedir" efsanesini yaratmıştır ama hiçbir zaman kendisinin kaplanla dövüştüğü görülmemiştir. Karısı Diana Palmer'dır. Genelde Kızılmaske ile sevişirken romana dahil olur, işi bitince kendini yerli kaıdnlarıyla konken partisine verir. Ya da ben öyle tahmin ediyorum ne yaptığını bilmiyoruz. Bir de tabi Phantom'un iki adet yüzüğü vardır. Hindistan'da otururken Kalküta'daki kuyumcuda yaptırılmış bu yüzüklerin birinde kurukafa diğerinde de iyiliği simgeleyen bir işaret vardır. Sevdiklerinin orasına burasına bu işareti, patakladığı adamların yüzüne de bu kurukafa işaretini bırakır. İşaretler tükenmez kalem silgisiyle çıkabilmektedir.
























Son olarak belirtelim son uyarlamasında Billy Zane'in canlandırdığı kahramanı Türk sinemasında İrfan Atasoy (başka kim olabilirdi) canlandırmış filmde Yunus Bülbül'ün şimdiki karısı Sezer Güvenirgil esas kızı oynamış ve Kızılmaske'yi mağarasına yürüyerek gelip "bana bu adresi verdiler, nerde bulurum Kızılmaske'yi" şeklinde bulmuştur.

Çizgi roman serisi

2001


2001 yazı yazmışız bu bloga açıldığından beri. Gördüğüm en büyük yönetmene bu vesileyle selam durmamak olmazdı. 1968 yılında Kubrick'in Arthur C. Clarke'ın kitabından uyarladığı film gösterime girdiğinde eleştirmenler Kubrick'i yerin dibine batırmış ve filmin sıkıcılıkta yeni bir çığır açtığını belirtmiştir. Woody Allen dahi filmi ilk izlediğinde hiç beğenmediğini, 5-6 yıl sonra tekrar izlediğinde "hey bu filmde bir şeyler var" dediğini 15 yıl sonra üçüncü izleyişinde ise hayran kaldığını belirtir. Bu entellektüel bir kendini beğenmişlik değildir belirtelim, 2001: A Space Odyssey göktaşı çarpmasından dünyayı kurtaracak süper kahramanların, teen slasher korku filmlerinin, Scary Moive serisinin, 5. sınıf Türk komedi filmlerinin müptelası olanların filmi değildir. Hatta filmi bir oturuşta izlemek bile çok zordur. Filmin anlatım dilinin Andrei Tarkovskin'nin Andrei Rublev'ine çok yakın olduğunu söylemek lazım. Kontrol manyağı Kubrick filmi 4 yıl gibi bir sürede tamamlamıştır ve film gösterime girsin de parayı vuralım diye bekleyen stüdyonun "2001 filmin adı mı yoksa gösterim tarihi mi?" sorusuna maruz kalmıştır. Varoluşçuluk, insanoğlunun evrimi, tarih, makinelerin yükselişi, insanoğlunun kendi yarattığı makinelerin esirinin oluşu, evrim ilerledikçe insanın ilkelliğine geri dönmesi, paralel evrenler, zaman yolculuğu gibi bir çok konuda eşsiz saptamalar yapan filmle ilgili en sevmediğim tavır "Kubrick bu filmi elit, IQ'su yüksek, burjuva kesimi için yaptı" eleştirisidir. Aynı adam Shining'i, Dr. Strangelove'daki eşsiz soğuk savaş sahnelerini de yapmıştır ki "o da mı burjuvalar içindi?" diye sorası gelir insanın. Kemiğin bir uzay gemisine dönüşmesindeki benzerliği ve aradaki tarih zıplamasını anlayamıyorsan bunun suçu Kubrick'in değil senindir kusura bakmasın kimse. Hele insanın tüylerini Richard Strauss'un "Also Sprach Zarathustra" bestesi eşliğindeki final sahnesi ve Johann Strauss'un "An der schönen blauen Donau" eşliğindeki uzay gemisi sahneleriyle diken diken eden filmin Kubrick'e "En İyi Görsel Efekt" dalında getirdiği Oscar onun tarihindeki tek Oscar'dır ki bu akademinin ne kadar boş ve ciddiye alınmaması gereken bir oluşum olduğunun kanıtıdır. Bir rivayete göre de filmin başındaki ilkel maymunların anlatıldığı sahnelerde maymun kılığındaki insanlara o kadar iyi makyaj yapılmıştır ki, Oscar jürisi bu yaratıkları gerçekten maymun sanıp filmi "En İyi Makyaj" dalında Oscar adayları arasına almamıştır.

Nice 2001 yazıya diyip bitireyim kendimize de paye çıkararak.

ARA ÇOK AÇILDI


Aziz Yıldırım kendi döneminde sık teknik direktör değiştirmesi ile ünlü bir teknik adam. Kulübün şu ana kadarki yönetiminde de teknik direktörün tüm kariyerindeki ve o an o kulüpteki geçmişinden çok bugünü konuşuldu hep. Mustafa Denizli kulübü Şampiyonlar Ligi'ne soktuktan ve son şampiyonluğu yaşadıktan sonra görevden alındı, Daum 2 şampiyonluğun ardından üçüncüsünü yaşayamadığı için gitti, Zico da 1 şampiyonluk ve Avrupa Kupalarındaki en iyi performans apoleti ile takımdan ayrıldı. Aragones 10. senesini yaşadığımız Yıldırım döneminin 12. teknik direktörü. Ama bu sadece ona mahsus bir durum değil. Fenerbahçe 101 yıllık tarihinde 66 teknik adamla çalıştı. Bu 1.68 senede bir teknik direktör değişimi demek ki gerçekten oldukça düşük bir rakam. Fenerbahçe'in bir rekoru daha var. Dünya tarihi boyunca en fazla milli takım teknik direktörü ile çalışan takım Fenerbahçe. Tam 24 milli takım teknik direktörü ile çalışmışlar. Listeyi veriyorum. Luis Aragones (İspanya), Zico (Japonya), Mustafa Denizli (Türkiye), Joachim Low (Almanya), Otto Baric (Avusturya, Hırvatistan, Arnavutluk), Sebastião Lazaroni (Brezilya), Carlos Alberto Parreira (Brezilya, BAE, Suudi Arabistan Güney Afrika), Tomislav Ivic (Hırvatistan, BAE, İran), Jozef Venglos (Avustralya, Çekoslovakya, Malezya, Slovakya, Umman), Guus Hiddink (Rusya, Hollanda, Güney Kore and Avustralya), Tınaz Tırpan (Türkiye), Pal Csernai (Kuzey Kore), Branko Stankovic (Yugoslavya), Kalman Meszoly (Macaristan), Didi (Peru), Constantin Teaska (Romanya), Laszlo Szekely (Türkiye), Peter Molloy (Türkiye), Cihat Arman (Türkiye), Ignac Molnar (Türkiye), Zarko Mihajlovic (Türkiye), Abdullah Gegic (Türkiye), James McCormick (Türkiye), James Elliot (Türkiye). Hey maşallah.

Peki Fenerbahçe listenin birincisi de ikincisi kim? Oturup para maçı yapsak onda bile rekabet olur. Galatasaray 22 sayısıyla listenin ikincisi. 3. sırada 19 rakamıyla tabi ki Jesus Gil'in de etkisiyle Atletico Madrid geliyor. 18 ile Barcelona ve 15 ile Real Madrid de katılınca ilk beşi oluşturuyorlar. Inter, Steaua Bükreş ve Benfica 14'er, Ajax 11, Partizan Belgrad 10 sayısındalar. İlk 10 böylece ortaya çıkıyor. Bu 22 sayısının 4 tanesi Aziz Yıldırım döneminde olmuş. Aragones'e yol verilirse 5 olacak. Yerine düşünülen en güçlü aday kim? Vanderlei Luxemburgo. 1998-2000 arası Brezilya'nın başındaydı. Skibbe'nin yerine Rijkaard isimleri geçiyor. Euro 2000 süresinde Hollanda'nın başındaydı. Dünya üzerindeki milli takım hocalarına ve en başta Luxemburgo ile Rijkaard'a sesleniyorum. Aziz başkan ve Duble Adnan geliyor kaçın.

26 Kasım 2008 Çarşamba

ANANAS ALDIRDIM İLK ONBİRE GİRDİM


İlginç bir futbolcu Lazovic. Oyun stiline, koşuşuna baktığınız zaman pek futbolcuya benzemiyor ama 2006 yılında geldiği Vitesse'de, daha sonra da geçtiğimiz sezon PSV ile gösterdiği performans onu iyi bir yere getirdi. Hem Koeman'ın hem sonradan göreve gelen stepne hoca Sef Vergoossen'in favori oyuncularındandı ki, sezonun son haftasında PSV'nin ihtiyacı olduğu galibiyeti attığı golle getirip şampiyonluğa imza atan isimlerden birisi oldu. Huub Stevens'ın gelişi onu Koevermars, Afellay, Amrabat gibi isimlerin arkasında yedek kulübesinde bıraktı.

2 hafta önce Ajax Arena'da PSV'i konuk etti. 4-1 kazandılar. PSV'nin hocası Stevens ilk yarıyı 1-0 geride kapattıklarında maçın başında yedek soyundurduğu Lazovic'i oyuna aldı. Lazovic ikinci yarının hemen başında sağ kanattan harika taşıdığı top ile Afellay'a bir gol attırdı. Ne olduysa o anda oldu zaten. Lazovic golden sonra sevinmeyi bıraktı ve kendi yedek kulübesine oldukça sinirli şekilde bağırmaya başladı. Kaptan Simons ve Koevermars onu sakinleştirmeye çalışsa da başaramadı. Maç sırasında kendisini yedek bırakan Huub Stevens'a tavır aldığını anlamıştım ama bu kadar ileri gideceğini beklemiyordum. Videoda da göreceğiniz gibi Sırp dudak okuyucularının yardımı ile Lazovic'in kendi hocası Stevens'a Sırpça "Ananı s...eyim" dediği belirlendi (tam çevirisi ile "You're a pussy, I'll fuck your mother"). Huub Stevens maç sırasında bu olayı görmedi belki de. Hafta içi olay ortaya çıkınca Lazovic kulüpte bir toplantıya alındı. Kovulacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Sonuç ne oldu? Lazovic hafta sonu Heracles maçında ilk onbirdeydi. 2 asist yaptı 1 de gol attı. Bu onun ilk çıkışı değil. 25 yaşındaki golcü daha önce de Partizan'da oynarken takım arkadaşı Niša Saveljić ile soyunma odasında birbirine girmişti.

Tamam oyuncu psikolojisinden anlamak iyi bir özellik ama saha içinde otoriteni bu derece yaralayan ve kendine ulu orta küfür eden adamı ödüllendirmek biraz fazla kaçıyor. Hocaya küfür et, ilk onbire gir.

THE CURIOUS CASE OF BENJAMIN BUTTON

















David Fincher'ın bütün filmlerini sevenlerdenim. Zaten blogu takip ettiyseniz Fight Club'ın ömrümde gördüğüm en iyi filmler listesinin tepesinde olduğunu anlamışsınızdır. Alien³, Se7en, The Game, Panic Room ve Zodiac'ı da gayet sevenlerdenim. Alien³ serinin o hareketli havasına karamsar ve kaotik bir hava getirmiş ve karşımıza bambaşka bir Ripley çıkarmıştır. Panic Room'daki anahtar deliğinden, trabzanlardna geçen kamera oyunları, enfes açılışı ve bir evin içinde yarattığı gerilimle kalbimi fethetmiştir, Zodiac ve Se7en ise çok sağlam birer seri katil hikayesidir. Tesadüfi şekilde sonunda hep katiller kazanmıştır. Filmlerinin ortak özelliği çok güçlü senaryoları ve özgün fikirlere sahip olmasıdır.

















Yine senaryo okunduğunda aynı hissi veren bir başka film geliyor. Gösterim tarihi önce 2004, sonra 2006, sonra 2007 son olarak da 2008 olarak açıklanan film. "The Curious Case of Benjamin Button". Yaşlı olarak doğan ve ömrü ilerledikçe gençleşen bir adamın hikayesi. Tam olarak anlamak için filmi izlemek gerekecek tabi ki. 25 Aralık gösterim tarihi olarak görünüyor. Yani Noel. Bu demektir ki doğrudan Altın Küre Oscar'a konsantre olmak gibi bir durum söz konusu. Brad Pitt ve Cate Blanchett Babel'dan sonra bir kez daha yanyana. Karanlıkta gördüğünüz anda 5 gün saklanmanıza yol açacak kadın Tilda Swinton da kadroda. O da Burn After Reading'den sonra tekrar Brad Pitt'le beraber. Uzun süredir ortalıkta görünmeyen Julia Ormond da mevcut. Film Benjamin Button'ın yaşamının tüm evrelerini anlattığından çocuk oyuncular da yer alıyor. Fragman burada. Bekliyoruz.

Not: Cate Blanchett de Benjamin Button'ın gerçek hayattaki versiyonu gibi, yıllar geçtikçe daha gençleşip bizi ekrana yapıştırıyor.

ELJERO ELIA


















Pazartesi yazacaktım bu yazıyı ve yazının sonunda da "yakında Premier Lig veya Bundesliga ekipleri peşine düşecektir" diye bitirecektim, derken Jaaskelainen yazısı araya girince bugüne kaldı Elia'nın hikayesi. Bugün De Telegraaf'ta Arsenal'in peşine düşeceği haberi çıkınca da tam "şerefsizim benim aklıma gelmişti" hadisesi oldu kısacası.

Twente'nin Ajax'a kendi evinde 2-0 mağlup olduğu maçta ilgimi çekti ilk kez Elia. Ajax'ın sağ kanadını tek başına çökertti adeta. O maç 1-0 giderken Ajax bir anda 3-4 gol yiyebilirdi ya, direkler kaleci derken maç sonu kontradan 2. golü buldular. Ama maçtan arda Elia'nın Oleguer, Vertonghen gibi defans adamlarına çimleri yoldurduğu müthiş performansı kaldı. O günden beri de sürekli grafiği yukarı doğru gitti. 13 yaşında Ajax altyapısına gelmiş bir adam Elia. Ajax gelir gelmez onda bir cevher göremeyince ADO Den Haag'a yolladı. 7 sene boyunca ADO'da forma giydikten sonra geçen sene Esnchede kentine geldi. Gelir gelmez de ilk onbirin değişmez adamı oldu. Henüz 21 yaşında. Önce Hollanda 21 yaş altı sonra da Hollanda B takımlarının formasını giydi. Ayaklarına son derece hakim ve topla uçup giden bir adam. Tek eksiği fiziğinin yetersizliği. Bir futbolcudan çok atleti andırıyor ve birkaç kilo almaya ihtiyacı var. Ama bu zayıflığı onun boş alan bulduğunda tazı gibi defans peşine takmasının da sırrı. Arsene Wenger'in scoutlarından Peter Clarke hafta sonunda Twente'nin 6-0 kazandığı Heerenveen maçını izleyip olumlu raporu ulaştırmış. Tabi Blackburn, Hull City, Espanyol, Manchester City ve Standard Liege onun peşindeki diğer kulüpler olunca Wenger biraz kasayı açacak. 2010'a kadar sözleşmesi var. Ama bu sezon sonu yuvadan uçacaktır.

25 Kasım 2008 Salı

İNÖNÜ'YÜ ÖZLEMİŞİZ



Geçen sene bizim çocuklar askerde olunca İnönü'deki derbiyi es geçmiştim. Ondan evvelki sene de Kezman'ın tek gol attığı maça bilet bulamamıştık (doğrusunu söyleyeyim, bulmak için pek zorlamadık). Eskişehirspor Süper Lig'e çıktığında en büyük sevinç kaynaklarından birisi de İstanbul'un diğer statlarına deplasman taraftarı olarak gidebilme şansımızın artmasıydı. Aslına bakarsanız, 10 seneye yaklaşan İstanbul geçmişimde Eskişehirspor'u şehrin pek çok stadında izledim; Maltepe, Kartal, Zeytinburnu, Güngören... Ama bu başka işte, o maçlara gittiğimizde takım asıl adıyla üçüncü ligteydi. Şimdi ise Türkiye'nin gözü önünde, İnönü'de.

Biletix'te hafta içi rakip biletleri de sattılar, o iyi oldu. 1. sıra 1-2 numaralı koltukları aldım ben de, o kadar hevesliyim yani. Yalnız bakın işe, hava cumartesi günlük güneşlikken birden 13 derece düştü İstanbul'da. Pazar günü maça hazırlanırken bu hızlı gelen kışın şokuyla kalın kalın giyinip düştük İnönü yoluna. İlk defa saat tuttum, evden 20 dakika çekiyormuş İnönü yürüyerek. Eski açığın önüne geldiğimizde ise 100-150 kişilik bir sıra görmek can sıkıcı oldu biraz. Yine de dikkatimizi çeken şey, 20 dakikalık bekleyişte, bu tek sıranın asla bozulmaması ve sağdan soldan kimsenin sızmaya çalışmaması oldu. Sanırım insanları serbest bıraktığınızda daha çabuk medenileşiyorlar, baskı bizi biraz daha fazla kudurtuyor.

Girdik içeriye. İçeride yer bulma problemi de yok ne güzel. Maça 10 dakika kala oradayız yani. Beşiktaş'ın anonsçusu "Hoşgeldiniz Eskişehirspor taraftarları" dedi, eyvallah çektik. Fena da başlamadı maç. Eskişehir dirençli gibi, halbuki orta sahanın iyileri iki "Bülent" sahada değil. Onların yerine Doğa'yla Emre Toraman sahada. Doğa da sarı kart yüzünden kenara alınınca iki tane "ikinci lig topçusu" kalıyor ortada. Emre'yle Can Cumhur. Karşıda da ligin en sağlam hücum hatlarından birisi.

Gerçi Beşiktaş da ilk yarıda duran toplar dışında pek etkili olamadı ama. Zaten eski açığın görüş açısını bilen bilir. Pozisyonlardaki derinliğe uzağız, golü bile net göremedik, o derece. Bizim oradaki kaleye ise Youla pek yaklaşamıyor. Aslında Zapatocny'yi yakalasa belki fırsat doğacak da, Toraman bugün atik. Serdar da yokluyor da tık yok.



Ya ben maçı anlatmaya başladım galiba, ne gerek var. Soğukta, takım da iyi olmayınca pek motive olamıyor insan. Beşiktaş da ikinciyi bulunca maçı rölantiye aldı zaten. Tribünlerin aklı Kadıköy seferinde. Sırasıyla tüm tribünlerle karşılıklı tezahüratlar başlıyor, tabi ki anti-fenerbahçe. En son sıra Eskişehirle karşılıklı yapmaya geliyor. Neyse ki şehrimin takımı bu tür küçük hesaplardan uzak. "Ne Fener ne Kartal ne de Galatsaray, kalbimizde sonsuza kadar Eskişehir sevgisi yatar(küfürler silindi tabi aradaki)" tezahüratıyla veriyorlar yanıtı. Artık maçın sonu bağlanmış, biz de soğukta en az bir yarım saat daha beklemenin can sıkıntısı başlıyor. O sırada kapıda bir hareketlenme görüyoruz. Maçın bitmesine 5 dakika kalmış, çıkabilir miyiz diyoruz, açıyorlar kapıyı, çıkıyoruz. 21:15'te evdeyiz, daha ne! 2 gün önce Efes-Fenerbahçe basket maçından sonra 15 dakika bekletilen deplasman taraftarı olarak şaşırıyorum tabi. Aslında yine Ahmet'le konuştuğumuza geliyor iş. İleride bunlara güleceğiz, bu medeniyetsiz, kafese alınmaya çalışılan taraftar hallerimize.

10 sene oldu İstanbul'da, Eskişehir'i ilk kez SüperLig'de izleyebildim. Bundan sonra aldıkları hep 3 puan olsun da, bu izlemeler daim olsun diyoruz şimdilik, hadi bakalım..

by tunchay

JEFF MURDOCK ANAYASASI part VII
















Steve'in koleksiyonundaki "Lesbian Spank Inferno" filmi üzerine

Steve: Bu sadece erotik bir film.
Susan: Bu film bile değil.
Steve: Neden böyle düşünüyorsun? Sana uygun bir senaryosu olmadığını düşündüren nedir?
Jeff: Evet, aslında itiraf etmek biraz zor değil mi? Çünkü filmde eğer birileri giyinikse genelde ileri sararız.
Steve: Teşekkürler Jeff.
Jeff: Bazen tamamen unutup normal filmlerde de bunu yapıyorum. Akşamları bu yolla çok filmi bitirdiğim oldu.

Steve:Hangi film erotiktir?
Sally: Piyanoyu çok erotik bulmuştum. Bütün erkekler o filmden nefret eder.
Steve: Hadi canım, Piyano mu?
Jeff: Ben sevmiştim. Holly Hunter filmin çoğunda çıplaktı.
Sally: Sadece bir sahnede çıplaktı!!!!
Jeff: Nasıl izlediğine bağlı.

-------------------------

Steve: It's an erotic film.
Susan: It's not even a film.
Steve: Why do you assume that? what makes you think it hasn't got a proper story and everything?
Jeff: Well, it's kind of hard to tell isn't it 'cos you tend to fast forward if anyone's dressed. Sometimes I forget and do that with proper films. I can get through a lot of movies in an evening.

Steve:What film is erotic?
Sally: I found Piano very erotic, all men hate that film
Steve: Oh, come on, The Piano?
Jeff:I liked it. Holly Hunter was naked at most of it.
Sally: She was nude in one scene !!!!
Jeff: Depends how you watched it.

BİLETLERİ HAZIRLAYALIM



Hafta sonu Groningen Willem II deplasmanı için Tilbug'daydı. 3-0 mağlup oldular. Maç öncesi daha önce de tanıttığımız Groningen Fanatics ve Z-Side grubunun 100 kadar taraftarı binmişler Groningen'den trene, Tilburg'a yol almışlar. Groningen Hollanda'nın en kuzeyinde yer alan şehirlerden birisi Tilburg ise güneyde haritada göreceksiniz. Tilburg'a geldiklerinde polis trene girmiş "evet efendiler biletleri görelim" demişler. Hepsi maç biletini çıkarıp göstermiş zira Tilburg belediyesinin "maç biletleri aynı zamanda tren bileti olarak da geçerli" açıklamasını gerekçe göstererek. Tilburg polisi de "bizi mi yiyorsunuz arkadaş" diye 100'üne birden hadi doğru eve diye tekrar Groningen trenine bindirmiş, yetmemiş bir de kondüktöre biletsizlere verilen ceza parasını da katıp en az 35 euroluk biletler kestirmiş. Tabi hepsi boyun eğmemişler. 37 tanesi vagondan vagona geçip sıyrılayım derken tutuklanmışlar. Geri kalanlar paşa paşa dönmüşler Groningen'e. Dün 37 kişiden 30'u serbest bırakıldı ancak kaçarken aynı zamanda trendeki çöp kutularını döküp koltukların döşemelerini yırtan 7 kişi hala göz altında. Hepsi kulübü de arkalarına alıp Tilburg belediyesine "paramızı geri verin" diye başvurmuş tabi. Bunlar stadyum yakmış adamlar, treni nasıl bağışladılar şaşırdım.

























Bu arada Hollanda ile ilgili bir tavsiye ve anektod ile bitireyim. Hollanda'da kısa süren tren yolculuklarında çoğu zaman kontrolör uğramaz bile vagona. Ama bunu fırsat bilip "ben bilet almayayım" derseniz, şans eseri ilk kontrolde 35 euro cezayı yersiniz. Eğer bilet almadan bindiyseniz (örneğin treni yakalamak için acele ile) en iyisi kondüktör kontrole çıkmadan sizin ilk vagona gidip ondan bilet satın almanız. O halde dürüstlüğünüz sebebi ile sadece 20-30 centlik bir farkla bileti alıyorsunuz.

ORIGINAL BİR ADAMIN HİKAYESİ


Dimitris Hatzihristos yunan futbolunda bir fenomen. Hayat hikayesi çok ilginç. Kendi halinde takımının peşinde o deplasman senin bu deplasman benim diyerek dolanan bir taraftar iken iki arkadaşıyla bir araya gelip Gate 21`i nasıl yeniden canlandırırız diyorlar. Original Gate21 oluyor Original 21 ve öyle kaliyor isimleri. 1982 yılında 2 kişiyle başlayan serüven bugün Avrupa`nın hemen hemen her şehrinde bir Original 21 kulübüne dünüşmüş. Londra`da, Paris`te hatta Melbourne`de bile Original 21 lokali bulmak mümkün. Bu kulüplerin özelliği başkanlarının ya da liderlerinin olmayışı. Her hangi bir sebeple sorulduğunda bizim ne üyemiz ne de liderimiz var deniyor. Kağıt üzerinde hiçbir resmiyetleri yok. Böyle enteresan bir yapıyı kurmak hatta 25 yıldan fazla yaşatmak da her liderin harcı olmasa gerek. Zira 25 yıl boyunca başkanların bir şekilde kurban etmek istediği ama bir türlü yokedemediği, ultras sistemin bile çok ilerisinde bir yapılanma söz konusu.

Bu sene Dimitris Hatzihristos ve Original, tribün kariyerlerine bir yenisini eklediler. Taraftar devrimiyle amatör şubelerin yönetimini de ellerine aldılar. Öyle amatör şubeler düşünün ki, futboldan alması gereken ödenek kesilmiş, krizler neticesinden başkanlar çekip gitmiş, basketbol küme düşmekten zor kurtulmuş voleybol takımları ikinci lige demir atmış, sponsorlar çekilmiş... Bütün bu çekip gitmelerden, futbol şubesinin entrikalarından sıkılan tribünün kaka çocukları olaya el atıyor ve liderlerini başa getiriyorlar. Dimitris Hatzihristos ve ekibinin seçimlerden sonra yaptıkları ilk iş sponsorlar bulmak, her amatör şubeye bir başkan yerleştirmek ve düşük bütçelerle takımları yenilemek oluyor. Artık voleybol takımları liglerinde lider durumda. Basketbol takımları toparlanma sürecinde. Hentbol da 1. lige yükselecek gibi duruyor. Vip koltuklarında ise daha geçen sezon spray boyayla pankart yapan adamlar var şimdilik. Hal böyle olunca taraftar daha keyifli, tribünler daha coşkulu.

Dimitris ise hala romantik taraftar, Vip`nin yolunu bile bilmiyor. Hala tribünün ortasında komutlar veriyor. Tek derdi AEK...

by Mafalda

TÜRK FUTBOLUNUN KIRGINI


Yıl 1995. Eylül Ekim ayları Hakan Şükür Torino'ya transfer oldu. O zaman 14 yaşındaydım. 3 görüntü aklımda kalmış. Hakan'ın "beni istemeden sattılar" şeklinde demeçleri, Yurdeşen Karahasan'ın kendisine yazdığı mektubu gözü yaşlı şekilde Şansal Büyüka'nın programında okumaları, Torino'da kendisinin olduğu Fiat reklam filmi ve Hakan'ın her antrenman sonrası o zamanın Atv muhabiri Selçuk Manav'ı yanına alıp Torino'daki bir ırmağın kenarına götürerek yaptığı "ben çok yalnızım, bazılarına çok kırgınım, Rizzitelli bana hiç pas vermiyor, bana haksızlık ettiler" edebiyatı. Kırılmıştı Hakan Şükür.

Yıl 1999 Ocak ayı. Hakan Şükür transfer olmak için gittiği Juventus kulübünde Galatasaray ve Juventus'un bonservis bedelinde anlaşmasına rağmen, İtalyan kulübünün ve kulübün temsilcisi Celalettin Bilgiç'in iddiasına göre sürekli yeni talepler ve menajerine ek ödemelerle Juventus'un karşısına gelerek onları bıktırmış ve kulübün sonunda "almıyoruz" demecine yol açmıştı. Şükür'ün imza aşamasına gelindiğinde ek 2 cep telefonu, ilave bir araba gibi ilginç talepler icat ettiği konuşuldu durdu. Hakan Türkiye'ye döndü. "Paşa paşa gidecek oynayacak dediler. Bunlara kırıldım" dedi. Kırılmıştı Hakan Şükür.

Hakan Şükür daha sonra Inter'e, oradan Parma'ya, oradan da Blackburn'e transfer oldu. Kendisini İtalyan medyası yerden yere vururken ilk onbire koyup oynatan ve sürekli destek veren Tardelli'ye sonradan "hiç güvenmediğim bir teknik adam oldu" diyecekti. Parma'da ilk birkaç maç sonrası Bonazzoli'yi ilk onbire koyup kendisini yedek soyunduran Carmignani'ye de kırıldı Hakan. Blackburn'e kendisini getiren Greame Souness'la da kırgın ayrıldı Hakan. Onlara da kırılmıştı Hakan Şükür.

Hakan Şükür 3 sene önce Gerets'e kırıldı bu sefer. Kendisini yedek bırakmıştı çünkü. Kırgınlığını 3 yıl sonra TRT ekranlarında dile getirecekti. 2007-2008 sezonunun ortasında bir anda Adnan Polat'a da kırıldı Hakan. Sezon sonu Galatasaray'dan ayrıldı. Milletvekilliği, yorumculuk, Dubai, ABD Ligi derken, bir dolu demeç verdi basına "birilerine kırgınım" diyerek. TRT'de işe başladı Mehmet Demirkol ve Ömer Üründül'ün yanında.

Pazar akşamı ilk programıydı. Hakan Şükür kırılarak başladı programına.İsmini vermek istemediği Galatasaray'lı yöneticilerin kendisine kontrat teklif etmediğini, taraftarlara daha farklı veda etmek istediğini, olaylar düşündüğünden farklı gelişince insanın ister istemez "kırıldığını" anlattı. Euro 2008 kadrosunda olmayı beklerken alınmadığını ve beklemediği bir olay olduğunu açıkladı. Besbelli Terim'e de kırılmıştı Hakan. Sonra Sivasspor'un Trabzonspor deplasmanında 3 forvetle oynayıp oynamamasını tartışırken, bir anda 3 sene önce Eric Gerets'in onu Trabzon deplasmanı öncesi otelde ilk onbirde açıklayıp stada geldiklerinde yedeğe aldığını ve Ilic'i sahaya sürdüğünü ve maçı kazanamadıklarını anlattı (hoş 1-1 biten maçtaki golün asistini Ilic yapmıştı ya olsun, Hakan Gerets'e kırılmıştı bir kere). Emre Belözoğlu'nun kanat oyuncusu olup olamayacağı ile ilgili soruya da "zamanında Arda da kanatta böyle çakılıp kalırdı ben ona hep defansın arasna gir diye kenardan direktif verirdim" şeklinde cevap verdi.

Hakan Şükür 15 yıldır birilerine kırılmakla meşgul. Google'da Hakan Şükür ve kırgın kelimelerini yazdığınızda 23.200 tane sonuç çıkıyor. Hakan Şükür ve gol yazdığınızda 24.300. Bu blogda Hakan Şükür ile ilgili hiçbir yazı okumadınız belki de. Hakan Şükür benim taraftarı olduğum kulübün oyuncusudur. Bu yüzden de benim açımdan kendisine saha içindeki performansı için tek söz söylenmeyecek adamdır. Bu takımdan yuhalanarak yollanan Petre ve futbol fakiri Tamas bile o formayı giydiği sürece bizden destek görmüştür Hakan'ın görmemesi mümkün değildir. Hiçbir zaman da onu beğenmediğim bir dolu maç olsa da onun hakkında yıkıcı, şahsını hedef alan eleştiriler yapmamışımdır. Kendi futbolcusunu eleştiren, protesto eden, küfür eden anlayışa hiçbir zaman onay vermeyen felsefemizle.

Ama Hakan Şükür maalesef bir sporcu karakteri sergileyememiştir kariyeri boyunca. Hakan sürekli birilerine kırılmıştır. Sürekli "isim vermeden" birileri hakkında açıklamalar yapmıştır. Hakan Şükür her Avrupa macerasında Türk futbolcusunun imajını yerle bir etmiştir. Torino'da, Milano'da, Blackburn'de...Aynı kulüp Avrupa'ya Tugay Kerimoğlu gibi bir istikrar abidesi ve örnek profil çizen bir şahıs göndermişken Şükür'ün çizdiği portreyi onaylamak mümkün değildir. Hakan hiçbir zaman Galatasaray'a, Galatasaray'ın ona ihtiyacı olduğundan daha fazla ihtiyacı olduğunu anlayamamıştır. Zira futbol dünyasında kendisine sabredebilecek, onun uzun süren golsüz dönemlerine tahammül edebilecek tek camianın Florya'da kamp kurduğunu anlayamamıştır bir türlü. Zaten gittiği her takımın onu bu golsüz dönemlerinde yedeğe oturtması da bunun bir göstergesidir. Ömrü boyunca en formsuz döneminde bile kendisine destek çıkan kulüpten her ayrılışında kendisini kulübede bulmuştur Hakan ve hep şaşırmıştır, hep kırılmıştır. Buna rağmen o desteği veren kulübe kırılmakla geçmiştir hayatı. Şimdi TRT ekranlarında kırılmaya devam etmektedir. Attığı goller, kırdığı rekorlar, o formayla aldığı kupalar. Hepsi tarihte yazacaktır. Ama kariyeri her aşağı gittiğinde gündeme geldiği bu "Kemalettin Tuğcu edebiyatı"nı bir kenara bırakmadan bir "insan ve sporcu karakteri olarak" benim için Bülent Korkmaz, Tugay Kerimoğlu, Metin Oktay, Muhammet Altıntaş ve hatta hatta düzenli olarak kapının önüne koyulmasına rağmen savaş verip geri gelen Emre Aşık'tan daha üstte yer alamayacaktır.

24 Kasım 2008 Pazartesi

ORTADİREK LARSSON



Ortadirek Şaban'da bir Erkan vardı ünlü. Bahar'ın sevgilisi, sevilen çocuk, her sporun adamı, Şaban'ın rakibi. Adam sabah güllede rekor kırar, öğlen olimpiyatlarda rekor kırar, akşam da basket maçına çıkar maçı alır götürürdü ki bunun dışında da bilumum sporu yapan bir adamdı. Henrik Larsson'da da Erkan'a doğru gidiş var. Sinyalini geçen hafta vermiştik. Adam Helsingborg'a yeşil sahada verdiği mesai bitti, sezon sona erince sopayı kaptığı gibi florbole geçti. Florbol en kaba ifadeyle buz hokeyinin salonda parkeler üzerinde oynanan versiyonu diyebiliriz. 40'a 20 metrelik bir sahada 5 oyuncuya ilaveten 1 kaleci ile oynanıyor. Larsson da lig bitiminde yeni sezon başlayana kadar formda kalmak için, belki de ocak ayındaki transfer dönemine kadar Helsingborg'un parkelerdeki başarısı için ter dökecek. Dün akşam takımının 2000 kişi önünde Jönköping ile oynadığı maç için 17 numarası ile sahadaydı ilk kez. Takımı 4-1 mağlup iken oyuna girdi Larsson. 7-6 kazandılar. Maçın videosu burada. Arkaya da Lionel Richie'den "All Night Long"u koyun tam Ortadirek Şaban atmosferi olsun. Bu arada söz konusu filmde Erkan'ın antrenörünü oynayan Dinçer Çekmez de yeşilçamın en kült yardımcı aktörlerindendir ve tüm kahvenin basket maçında Erkan'ı desteklerken Şaban'ın İtalyan Banco Di Roma'yı destekler tavrı yere yatırıcıdır belirtip kapatayım. Kapatmadan önce bana Mazlum'u getirin....





"EKİP" ŞAMPİYON














1 sezon önce ABD Ligi'ni menajerlik oyunu oynayanların dışında kaç kişi takip ederdi, kaç kişi 3-4'ten fazla takım ismi sayardı bilmiyorum. Derken David Beckham icat oldu mertlik bozuldu. Los Angeles Galaxy CEO Alexi Lalas'ın da gazıyla önce Beckham ardından da Ruud Gullit'i yeni dünyaya getirince orada da futbolun oynandığının farkına vardık. Hoş ilgimiz yine sonuçlar ve ligin profilinden çok Beckham ve şürekası ile ilgiliydi ya. O yüzden de Los Angeles'i tahminen lig lideri, en büyük şampiyonluk adayı falan sanıyorduk. Ama kazın ayağı hiç öyle değildi tabi. Los Angeles 12 maçlık bir galibiyet alamama serisini de içeren son 16 maçtaki 2 galibiyet performansı ile normal sezon batı konferansını ligin dibinde bitirdi. Topladığı 33 puan onu 14 takımın en kötüsü yaptı zaten. Sonrasında da ne Gullit kaldı ne Lalas. Beckham da Avrupa'ya kapağı atma arayışında.



Bunlar olurken normal sezonu Doğu Konferansı'nın tepesinde bitiren ilginç armalı kulüp Columbus Crew play-offlarda da formunu sürdürdü ve sırasıyla Kansas City Wizards, Chicago Fire son olarak da dün finalde New York Red Bulls'u yenerek şampiyon oldu. Takım ligin en mütevazi kadrolarından birisine sahip. Bayer Leverkusen'de de forma giymiş olan Frankie Hejduk'un kaptanlığını yaptığı takımın en önemli silahları kariyerini ABD Ligi'nde geçiren Venezuela'lı Alejandro Moreno ve Boca Juniors'da tam 11 yıl top koşturmuş olan 35'lik çınar Guillermo Barros Schelotto. Dün takımının attığı 3 golün de asistinde onun imzası vardı ve final maçının MVP'si seçildi. Takımın başında daha önce ABD 20 yaş altı takımına çalıştırmış olan Sigi Schmid var. Schmid zamanında Los Angeles Galaxy'i 2002'de şampiyon yapmasına ve izleyen sezonda ligi lider götürmesine rağmen "eğlenceli futbol oynatmadığı için" kovulan bir adam. Eğlenceli futbol oynatmadı diye kovduğunuz adam gidip başka takımı şampiyon yapar, siz de Victoria'nın kıyafetleriyle eğlenirken sonunculuğu boylarsınız işte Allahın sopası yok. Bu arada maçın Kaliforniya'daki 27.000 kişilik Home Depot Center'da oynanmasına takılmış durumdayım. Columbus doğuda, New York Atlantik kıyısında, adamları Pasifik kıyısına götürmenin anlamı nedir çözemedim. Keza MLS'nin Amerika'daki spor müsabakalarının genel havasından kurtulmadan belini doğrultamayacağını düşünüyorum. NBA, NFL, NHL mantığı ile futbol ligini yürütmek çok hoş bir seçim değil. Acaip all-star maçları, sezon içinde yaratılmış bir dolu gereksiz ödül, konferans ve play-off sistemi gibi. Aslında 14 takımı da içeren tek bir klasman yapılsa daha iyi olur diye düşünüyorum ama ülkenin büyüklüğü sebebi ile illa konferans yapmak istiyorsanız eski Japon ligi sisteminin bir benzeri yapılır. İki konferans birincisi tek maç üzerinden bir final oynar ve şampiyon belli olur. 14 takımın mücadele ettiği ligde 8 takımın play-of'a kalması biraz saçma oluyor. Sezon boyunca 30 maçı sırf 6 takımı dışarıda bırakmak için oynamak pek akıllıca değil.

Columbus 2009-2010 sezonunda CONCACAF Şampiyonlar Ligi'nde ABD'yi temsil edecek. Ligin gol kralı ve Galaxy'nin elle tutulan tek ismi Landon Donovan Bayern Munich ile 10 gündür deneme antrenmanlarına çıkıyordu. Ocak ayında takıma katılacağı kesinleşti. Tabi zaten son maçlarda 18'e bile giremeyen Lukas Podolski de Donovan'ın gelişi ile iyice geri plana atılacağını düşündüğünden Bayern yönetimine "Ocak ayında gidiyorum" mesajını verdi. Büyük ihtimal Premier Lig'de izleyeceğiz onu. Alman milli takım forması ile 60 maçta 31 gol atmış adamı 18'e bile almamak da apayrı bir tartışma konusu o ayrı.

KOCAMAN BİR ADAM (!)


Samet Aybaba. Teknik direktörlük yeteneği sizce nedir? Çok fazla olduğunu sanmıyoruz büyük ihtimalle. Hakkında övgü dolu sözcükler duymadık pek. Genelde eleştiri, sık yer değiştiren teknik adamlar için söylenen ve bizim de söylediğimiz bilindik ifadeler. O Aybaba'nın 2 tane Türkiye Kupası var kariyerinde. Birisini Gençlerbirliği ile diğerini de Trabzonspor'la kazandı. Hikmet Karaman. Teknik direktörlüğünden çok adamın karakteri konuşuluyor ve genelde de alaya anılıyor. Onun teknik adam yeteneklerine güvenen bir ferd-i vahit bulacağımızı hiç sanmıyorum. Örneğin Galatasaray'ın başına geçmesini isteyen kaç Galatasaraylı vardır? Ben söyleyeyim yoktur. O Karaman'ın Kocaelispor'la 1 Türkiye Kupası var. Bülent Uygun. Geçen sene sahada yaptığı işlerden çok saha dışındaki hal ve haraketleri, tavırları, ağzından çıkanlarla ilgilendik (ben de dahil olmak üzere). Sivasspor ile ligi dördüncü bitirdi. Son 2-3 haftaya kadar şampiyonluğu kovaladı. Bu sezon da dördüncü sırada. Tolunay Kafkas. İlk kulüp teknik direktörlüğü görevinde Kayserispor'la Türkiye Kupası'nı kaldırdı ve takımını lig beşinciliğine taşıdı. Bu sezon yedinci sırada. Henüz 4 sezon önce birinci lige çıkmış bir takımdan bahsediyoruz unutmayalım. Kafkas geçen sezon bunları yaparken oynattığı kötü futbol ve "Trabzon'a gol attığı zaman sevinmiyor" iddialarıyla konuşuluyordu. Hala birçoğuna göre iyi bir teknik adam değil.....Dört örnek verdim...bunları çoğaltabilirim uzatmamak amaç.

Aykut Kocaman. 8 sezondur kulübede oturuyor farklı takımlarda. Türk futbol kamuoyu, Türk futbol izleyicisine göre etraftaki en iyi teknik adamlardan birisi, yukarıda sayılan 4 adamdan da daha iyi olduğunu söyleyen insanların sayısı çoğunlukta olur büyük bir ihtimalle. Hele Aybaba, Karaman gibi isimlere göre ona Sepp Herberger muamelesi yapılıyor. Peki...Kocaman'ın 8 yıllık kariyerinde kazandığı kupa sayısı kaç? Sıfır. Elde ettiği akılda kalıcı derecesi var mı? Var. Başarımsı. 2001-02 sezonunda İstanbulspor'u kümede bırakması. Başka bahsedilen hiçbir başarısı yok. İstanbulspor'dan sonra Malatyaspor ve Konyaspor'u çalıştırdı. Bu sene Ankaraspor'la lig üçüncüsü. En iyi sezonunu geçiriyor. Lig sonuna doğru ne durumda olduğunu göreceğiz. Türkiye'de Aykut Kocaman'ın teknik adamlığının gereğinden fazla büyütüldüğünü ve bu sınırlar içindeki en overrated adamlardan birisi olduğunu düşünüyorum. Kendisi hakkında söylenen tüm övgü dolu sözlerin % 90'ı, karakterinin çok düzgün olduğu, centilmen bir futbol profili çizdiği, işine saygılı oluşu. Tümüne katılıyorum zerre muhalefet göstermeden. Türk futbolundaki en sağlam duruşlu adamlardan birisi Aykut Kocaman. Ama sahada ortaya koyduğu iş? Bana örneğin Kocaman'ın teknik adamlık kariyerinde"laptop hocası" dediğimiz Ersun Yanal'dan daha fazla futbola katkı yaptığını kanıtlamak çok zor geliyor. Bu kadar üzerine konuşulan, bu kadar övülen, üzerine kitaplar yazılan bir adamın tek futbol başarısının 2001-02 sezonunda kadrosunda Saidou, Saffet Akyüz, Saffet Akbaş, Pinto, Zdravkov, Cenk İşler, Mehmet Yozgatlı, Mithat Yavaş, Petkov, Haluk Güngör, İlker Yağcıoğlu, Fuat Buruk, Bülent Üçüncü gibi isimlerin bulunduğu ve o kadar da yaratılan efsanede olduğu gibi döküntü olmayan bir kadroyu ligde bırakması olması sizce acaip değil mi? O sezon, futbolcuların aylardır para alamadığı halde onurlarıyla mücadele ettiklerine dem vurularak Kocaman'ın başarısı taçlandırılıyor. Aynı ülke kamuoyu aynı dönemlerden geçen ve aylarca para alamayıp şampiyon olan Galatasaray'ın teknik adamları Lucescu'yu ve Gerets'i bu ülkeden kovalamışken. İlk paragrafta saydığımız hocaların hiçbirini hala adam yerine koymazken. Aykut'un futbolculuk kariyerinde yaptıkları, karakter özellikleri, duruşu, ağzından çıkan sözlere yapılan övgülere hiçbir lafımız yok. Ama onun sırf bu özellikleri ile "iyi bir teknik direktör" olduğu görüşüne hiç katılmadım, katılmayacağım da. Bu yazının muhalifi de çok olacaktır. Yorumları zevkle bekliyorum.

JUSSI JAASKELAINEN




















Premier Lig'in orta sıralarında yer alan takımlardaki kaleciler kesinlikle mercek altına alınması gereken adamlardır. Daha önce incelediğimiz iki Amerikalı kaleci Brad Friedel ve Kasey Keller aklıma ilk gelenler. Shay Given'ın takımını ipten aldığı çok maç olmuştur. Onun sorunu bunu istikrarlı biçimde yapamaması. Sunderland'in kalecisi Craig Gordon için Hearts'dan transfer olduğunda çok iyi şeyler söyleniyordu (ki Hearts'da da çok iyi maçlar çıkarmıştı) ancak ondan beklediğimiz çıkışı yapamadı. Football Manager oyununda oyun içinde çıkan ipuçlarından birisi "kaleciler kariyerlerinin en iyi dönemine 31-35 yaşları arasında ulaşır" der. İstisnaları olsa da doğru bir ipucudur. Son haftalarda bunu kanıtlayan bir başka örnek Bolton Wanderers ile 11. sezonunu yaşayan Finlandiyalı kaleci Jussi Jääskeläinen.

Jääskeläinen bu sene Bolton'ın kendisine 12. sırada yer bulmasının en büyük sebeplerinden bir tanesi. Finlandiya Ligi'nde MP Mikkeli ve VPS Vaasa formalarını giydikten sonra 1997'de geldi Reebok Stadyumu'na. 2001-02 sezonunda ligin en iyi kalecisi seçildi. 2004-05 sezonundaBolton tarihinde ilk kez UEFA Kupası vizesi aldığında onu önce taraftarlar "Bolton'da Yılın Oyuncusu" sonra da tüm Premier Lig futbolcuları "Futbolcuların Seçtiği Yılın En İyi Oyuncusu" ödülüne layık gördüler. 2 Kasım'da Manchester City karşısında 400. maçına çıktı ve kontratını bu yılın Temmuzunda 4 yıl daha uzattı. Kurtardığı puanların haddi hesabı yok. Aynı maç içinde önce Dwight Yorke'un sonra da Andy Cole'un penaltısını kurtardığı Blackburn maçı ünlüdür örneğin. 8 Kasımda oynadığı bir Hull City maçı var. BBC'nin yorumcuları Gary Lineker ve Alan Shearer bu performansı şimdiden yılın en iyi kaleci performansı olarak gösterdiler. Maçın görüntülerini izlerken (hele ikinci yarıyı) skoru bilmeyen ben ne zaman bitecek bu performans diye bekledim. Bitmedi. İzlemenizi tavsiye ediyorum.

Jääskeläinen ceza sahasına çok hakim bir kaleci. Özellikle 33 yaşına rağmen inanılmaz refleksleri var. İzlerseniz Hull City maçında da göreceğiniz gibi ikinci müdahalelerde çok etkili. Bu sene de ligin en iyi kalecisi unvanına kesinlikle ortak olacaktır. Finlandiya milli takımıyla hiçbir uluslararası turnuva görmemesi büyük şanssızlık.

KÖPEK SEBEBİYLE TEKAÜT




















Hollanda'da her üç aileden ikisinin bir evcil hayvanı var. Evcil hayvanı olan ailelerin % 90'ının da bir köpeği. Zaten sokaklarda başı boş hayvan görmeniz pek mümkün değildir. Aileleri tarafından dışarı atılanları belediye bir merkezde toplar onlara tekrar aile bulana kadar göz kulak olur. Genelde de insanlar hayvanlarına bağlı oldukları için bu evden atma hadisesi pek gerçekleşmez. Örneğin biz Pazar günü saat 10-11'e kadar yataktan çıkmak için vinçe ihtiyaç duyup keyfimizi bozmazken onlar saat 7'de, hatta hafta içi aynı saatte işe gitmeden önce köpeklerini gezmeye çıkartırlar. Bu konuda güvenlik önlemleri de var. Örneğin köpeğini tasmasız sokağa çıkartmak yasaktır ülkede (her ne kadar ara ara bunu ihlal edenler olsa da).

Kevin Hofland'ın başına geleni anlatmak için bu ön girişi yaptım. Feyenoord'un defans oyuncusu Hofland Pazar günkü ADO Den Haag maçı öncesi cuma akşamı yapılan son antrenmana katılıp turp gibi eve gitmiş. Almış köpeğini çıkmış dışarıya, gezdirirken köpeği aniden sola kendisi sağa gidince bileği dönmüş tabi. "Ben oynayamam" diye gelmiş kulübe. Dün yoktu sahada, bereket Feyenoord 3-1 kazandı da pek zararını görmediler. Maç sonu Gertjan Verbeek "Hofland neden yoktu?" diye soranlara "bana ne soruyorsunuz, köpeği cevaplasın" diye adresi de gösterdi. Zamanında sakar sakatlıklar diye bir yazımız vardı. Bunu da listeye eklemek lazım.

21 Kasım 2008 Cuma

EZELİ REKABET-31











Herkese iyi tatiller.




Ezeli rekabet

EN KÖTÜ 10 GOL SEVİNCİ



















Daha önce en iyi gol sevinçlerini bir Top 10 yapmıştık. Genelde futbolcuların kendi icat ettikleri, tek kişilik ve kısa süren karizmatik gol sevinçleri en iyileridir bana göre. Uzun süren, ekip halinde yapılan ve salgın hastalık gibi oradan oraya çoğalan gol sevinçlerinden ise nefret ederim. Genel olarak da öpmeli okşamalı olanlardan nefret ederim. Hakan Şükür'ü bilirim bu alanda misal, gol sonrası önüne geleni öperdi Filipescu, Ümit, Arif, Hagi demeden. Hakan Şükür'le Greame Le Saux aynı takımda oynasalar The Sun gazetesi "ne zaman evleniyorlar?" diye haber bile çıkarırdı. Biz fazla uzatmadan listeye geçelim. Belirteyim daha çok gelenek halinde olanları listeye aldık. Misal Martin Palermo'nun nasıl becerdiğini hala anlamadığım ve üzerine stad duvarını yıkıp ayağını kırdığı sevinci almadım zira onun ki kategori dışı.

10-Raul Gonzalez: Arkadaş tamam evlendin, tamam karını seviyorsun da bundan bize ne? Bunu gelenek haline de getirmiş olabilirsin. Ama ben durumu 2-0'ken 2-1'e getiren bir gol attığında tribüne dönüp coşturucu bir hareket beklerim. Senin yüzüğünle dudaklarının ilişkisini görmek istemem. Real efsanesisin, terbiyeli adamsın, iyi de golcüsün ama gol sevincin berbat dost acı söyler.




















9-Anonim-Kenara koşma: Yıllardır dünya futbolunu takip ederim. Bir kez bile Giggs'in gol attıktan sonra gidip yedek oturan Rooney'in kelini öptüğünü, Henry'nin gol attıktan sonra gidip Wenger'i sırtına aldığını, Messi'nin golden sonra yedek kulübesine koşup yedekler, tercüman, hoca sarmaş dolaş olduğunu görmedim. Bizdeki bu modayı çözemiyorum yıllardır. Neden hocaya gidilir neden teknik direktöre saldırılır, neden yedek kulübesinde 30 haftadır oynamayan bir adama sarılınır, neden tribünde kimsenin görmediği birilerine parmakla bir işaretler yapılır anlamam. Hayır bağlılık desen değil, Anadolu kulübü ise eğer, hoca 2 hafta önce göreve gelmiştir zaten 4 hafta sonra gidecektir. Ha yapan vardır Avrupa'da da ama tek tük. Gattuso gidip arada Ancelotti'ye sarılır, kanında zaten vardır adamın...Ben gol atınca seyirciyle paylaşmalıyım sevinci o adam orada 90 dakika var sadece. Hocayla yedekleri haftanın 7 günü görüyorum zaten, paylaşırız o arada.

8-Roberto Carlos: Geçen sene Zico bu sene Aragones'in yerinde olsam bu "yengeç dansı" denen sevincin yapılmasını yasaklardım.3 tane yetişkin adam yanyana geçiyor, derbi maçında ya da başka önemli maçta çok güzel hazırlanmış bir golden sonra parmak uçlarını açıp kapatarak yan yan yürüyorlar. Suratlarında da şebekçe bir gülümseme. Roberto'nun çırağı da Deivid. Dikkat ederseniz aynı tayfadan olan ama biraz daha ağırbaşlı olan Alex bu rezilliğe pek bulaşmıyor İstersen 35 metreden değil Yoğurtçu Parkı'ndan gol at bu yüzden gözüme giremeyeceksin kel Roberto.

















7-Tim Cahill: Severim kanguruyu. Blogda daha önce de kendisini inceleyen bir yazı yazdık. Ama bu golden sonra korner bayrağına gidip boks yapmasına fena halde takmış durumdayım. Bir kere zavallı korner direği karşılık veremiyor, hem Cahill'in boyuna göre bile değil. "Boyuna göre birisine bulaşsana delikanlıysan" derler adama. Utanmasa Rocky Balboa gibi antremanlardan sonra dağlara tırmanıp "corner flaaaag" diye bağıracak "Dragaaaaaa" misali. Bir an önce vazgeçsin. Sıkıysa git Van Damme gibi palmiyeye tekme vur.

6-Fabio Grosso: Grosso'nunki gelenek haline gelmiş bir sevinç değil. Sadece bir kez yaptı bunu ama beni kendisinden nefret ettirmeye yetti. En İyi 10 Sevinç listesinde de üst sıralara yerleştirdiğimiz Marco Tardelli'nin 1982 Dünya Kupası finalindeki kendini kaybeden sevincin aynısını 2006 Dünya Kupası yarı finalinde Almanya'ya uzatmalarda gol atınca yapmaya çalıştı. Batırdı tabi, soytarıya döndü. İnsanın içinden gelecek bir kere. Bu halle Grosso rezil ötesi "taklit" film serisi Scary Movie'de kesin bir başrol alır bana göre.

5-Antonio Cassano: İtiraf edeyim Cassano kesinlikle nefret ettiğim oyuncular listesine ilk 5 sıradan girer. Futbolculuk yetenği bana göre sınırlıdır.Real formasını hiçbir zaman haketmemiştir. Son olarak da, aynen üniversitede sınıfa gelip bir gün önce barda götürdüğü hatunlardan bahseden ezik teenager gibi seviştiği kadınların raporunu vermiştir. Bize ne yahu senin uçkur raporundan. Bunun bir de gol atınca formayı çıkarıp, gergedan gibi koşarak korner bayrağını tekmelemesi vardır. Cassano....Antonio Cassano...Öküz...Bildiğin Öküz....sevenlerine affola...



















4-Tuncay Şanlı: Tuncay'ı futbolcu olarak severim. Kendini savunuyor ben bunu rakip taraftarı susturmak için yapmıyorum diyor ama bunu ben bilirim sen bilirsin. Premier Lig taraftarları bilmez, dünya futbol izleyicisi bilmez. Manchester United'a fark yediğin maçta bir gol atınca o "sus"u yaparsan alay konusu olursun. Ben bu işareti genelde de sevmem. Yeri vardır zamanı vardır. Misal, Hagi Leeds deplasmanında 5. dakikada penaltıyı attığı anda yapsa idi o ana yakışırdı çünkü 2 haftadır tüm ülkenin topyekün kıyamet gibi gördüğü maçtı. Ama Avusturya'ya hazırlık maçında gol atmışsın, niye neden susuyoruz?

3-Bebeto: Aslında burada pek Bebeto'nun suçu yok, 1994 Dünya Kupası'ndaki Hollanda maçında bebek sallama sevincini yaratan o olduğu için onun adını yazdım. İlk kez yaptığı için sevimli de olmuştu, sanırım eşlik edenler de Romario ve Zinho'ydu. Ama sonra çocuğu olan herkes ve sıkı durun çocuğu olmamış futbolcular bile bunu yapmaya başladı. Misal Trabzonlu bir kıvırcık Küçük Soner vardı bunu her gol attığında yapardı "be adam her hafta çocuğun mu oluyor kaç karın var senin?" dedirtirdi bana. Bir de bunun Hakan Şükür'ün ayağına Emre'yi yatırıp sallama şeklinde olanı var. Şimdi düşündüm de bu Hakan Şükür'ün amma rezil gol sevinçleri varmış yahu. Bir de fotoğraf çekme vardı aman aman.


















2-Filippo Inzaghi: Şampiyonlar Ligi tarihinde en çok gol atan adam Inzaghi. Peki gol sevincine bak. Sanırsın ki topu olduğu için mahalle maçına alıp defansa koymuşlar, ileriye gittiği bir anda da gol atmış. Hayatında ilk kez gol atmış gibi ellerini deli gibi iki yana sallamalar, polisten kaçar gibi bi koşuş, bir de kimsenin anlamadığı şekilde bağırmalar, acaip hareketler. Bir ağır ol be arkadaş senelerdir Milan'da oynuyorsun. Hiç mi Henry veya Cantona'nın gol sevincini izlemedin. Allahın beleşçisinden ne beklersin.

1-Robinho-Totti AŞ: İşte en sevmediğim gol sevinci. Ben en çok Totti ve Robinho ile hatırlıyorum o yüzden o ikisinin adını yazdım ama mutlaka başka uygulayan da vardır. Bununla ilgili blogda daha önce yazdığımı aynen kopyalıyorum.:Sulu, çocukça, futbolcuyu maymuna döndüren gol sevinçlerinin hepsine karşıyım......bir dolu göze hoş gelen gol sevinci var. Bülent Uygun'un asker selamını bile bu rezalete tercih ederim. 3 kişiyi çalımla, nefis verkaça gir, uzak köşeye topu ustaca bırak...eee..sonra tribünün önüne gelip baş parmağını ağzına sok. Nerde kaldı senin ustalığın. Susam Sokağı'ndaki palyaçolara döndün.

HANIM BEN KAHVEYE GİDİYORUM



















Buraya geldiğimden beri Türkiye'de yaşayan insanlarla yaptığım muhabbetin başında, sonunda, ortasında mutlaka Amsterdam'ı Amsterdam yapan fasilitelere geliyor laf. Gelmeden önce çalıştığım banka şubelerinden birinin evli ve çocuklu üst kademe çalışanlarından birisi beni yemekte eskinin tevazusu ile bilgelik yapma havasıyla kenara çekip "Flying Dutchmancığım en güzelini yapıyorsun, bak bize burada ne haldeyiz, isminde iki tane "am" olan başka şehir var mı Allah aşkına yaaaa" diye aydınlatmıştı. Ertesi gün tayinimi istedim. Buraya geldikten sonra da genelde heavy metal-rock dinleyen "asi" tayfadan coffee shoplar ve Amsterdam'da satılan bong çeşitleri hakkında sorular, geri kalan tayfadan da Red Light District ve vitrin kültürü hakkında sorular alıyorum. Şöyle diyeyim buraya geldiğimden beri konuştuğum "Türk" arkadaşlarımın hiçbirinin "iyi oldu Van Gogh müzesi güzel mi?", "Rembrandt'ın Nachtwacht'ını gördün mü?", "eee Amsterdam Arena'ya gittin mi?" dediğini duymadım. Çerçeve belli....çerçeve belli....

Hepsi için burada toplu bir haber turu yapıyorum. Alkmaar'ın "Red Light District"i diyebileceğimiz Achterdam bölgesindeki 125 vitrinin 92 tanesi 2 hafta önce uyuşturucu ticareti ve asıl faaliyetlerinin dışında yasa dışı gelir sağlama gerekçesi ile kapatıldı. Daha sonra da kendilerine 6 haftalık süre verilerek tekrar açıldı ama şu anda gelecekleri karanlık görünüyor. Derken dün de Amsterdam'daki 43 coffeeshop ilköğretim okulların en az 250 metre uzaklıkta olmaları gerektiği kuralını hilal ettiğinden kapatıldı. Amsterdam'da toplam 228 coffeeshop var ve bunların 140'ı şehrin merkezinde. Amsterdam'daki 420 kafenin işletim hakkını elinde bulunduran Michael Veling hadiseyi eleştirdi ve Hollanda'da coffeeshoplar kadar denetimin olduğu başka hiçbir branş olmadığını ileri sürdü. Benim belediyeye tavsiyem illa bir şeyi kapatacaksanız şu mantar gibi türeyen Argentinian Steakhouse'ları kapatın. Hangi birine gideceğimizi şaşırıyoruz kardeşim. İçeri giriyorsun, sırtına Messi forması geçirmiş İspanyolca konuşmaya çalışan bir dolu İtalyan. Yani Hollanda'da, Arjantin forması giymiş ve İspanya dilini konuşmaya çalışan İtalyanların restoranı. Böyle sentezi yerim ben.




















Velhasıl Türk gençliğine tavsiyem, gelecekseniz elinizi çabuk tutun, yoksa siz varana kadar bir şey kalmayacak, artık elinize Amsterdam müze rehberini tutuştururum Van Gogh senin, Rembrandt benim, Klimt onların gezer durursunuz.

not: Amsterdam'a gidip Heineken Museum'a gitmeyene de buradan devedikeni yolluyorum.

20.000 POUNDLUK APTALLIK



















Dünya tarihinin oyuncu transferi konusunda en büyük yönetim aptallıkları listesini yapsak mutlaka Türkiye'den de bir kaç tane alırız listeye. Yıllar önce Sami Hyypia'nın Samsunspor ile antrenmana çıkıp Gigi Multescu tarafından beğenilmediğini herkes bilir. Bolu Gerede kampına katılmış adam Hyypia. Bugün 30'lu yaşların ortasına geldi ama hala AnfiedlRoad'da ilk onbirde. Keza İbrahim Altınsay'ın ifadelerine göre Milan Baros ve Zlatan Ibrahimovic de 17 ve 18 yaşında iken Beşiktaş'a transfer edilecekken Nevio Scala tarafından veto yemiştir. Fatih Terim'in Stephen Apiiah, Gaziantepspor'un Kaka'yı beğenmediği için transfer etmediği dedikoduları da çok ünlüdür. Tabi bir de elindeki oyuncuyu kaptırma konusunda tahsis yapanlar var ki bkz. Özhan Canaydın.

Ancak hiçbirisi Sheffield United'ın 1978 yılında yaptığı gibi olamaz. O yılda Sheffield teknik direktörü Harry Haslam Arjantin'e yetenek avlamaya gider. Derken Arjantin'in futbolcu avcıları onu Argentinos Juniors takımında oynayan 18 yaşında bir genci izlemeye götürürler. Diego Armando Maradona adındaki genci Haslam izler, beğenir. Bonservisi o zamanın rakamı ile 200.000 pound civarındadır. Haslam anlaşır Maradona ile. Arjantin'li Sheffield United'a transfer olmak üzeredir. Sheffield yönetimi "Maradona kim yahu, 200.000 pound çok fazla, 180,000 verelim derler. Maradona da bu rakamı kabul etmez. Yönetim "o kadar parayı bulamayız bize başka Arjantin'li bul" der bunun üzerine. Haslam da çaresiz 170.000 pounda River Plate orta sahasından Alejandro Sabella'yı kulüp tarihinin rekor transfer ücretiyle uçağa bindirir. Sabella gelir, 2 sezon Bramall Lane'de oynar, takım üçüncü lige düşünce önceLedds United'a sonra da gider sonra da ülkesine geri döner. Sheffield United'lı yöneticilerin 20.000 pound için almadıkları Diego Armando Maradona ise..............

WILLIAM KALAS





















Dünya futbolunda takımların kaptan seçiminde etkisi olan 3-4 kıstas var. Oynadığı takımın en eskisi olması. Hierro gibi Raul gibi. Saha içinde liderlik kabiliyetlerinin diğerlerinden önde olması. Eric Cantona gibi, Roy Keane gibi. Oyunu yönlendiren adam olması ve yetenekleriyle ön plana çıkması. 19 yaşında Standard Liege kaptanı olan Steven Defour veya Alex De Souza gibi. Bir de tabi bir çok unsuru birleştirenler de var. Bülent Korkmaz gibi, kendi milli takımlarında Ghorghe Hagi ve Hristo Stoitchkov gibi.

William Gallas'da bunların hiçbirisi yok. Takımın en eskisi değil. Oyunu yönlendiren bir adam değil, zaten mevkisi buna elvermiyor. Liderlik kabiliyetlerine gelince tam bir rezalet. Son olay da bunun bir sonucu. Geçen sene Birmingham City maçının sonunda kaybedilen puanlarsonrası sahada bir kaptana yakışmayacak hareketlerde bulunduğundan beri kaptanlığı sorgulanıyor zaten. Yetmedi bu sezon başı bir gece kulübünden elinde sigarayla çıktığı görüldü. Yetmedi birkaç hafta önce 4-4 biten Tottenham derbisinin devre arasında soyunma odasında hadise yaptığı ortaya çıktı. Wenger 31 yaşındaki vatandaşını koruyor sürekli. Son çıkışı da dün oldu. Bu sefer de genç oyuncuları yeteri kadar cesur oynamamak ve o yaşta aldıkları parayı haketmemekle suçladı. Roy Keane gibi bir Manchester United çınarı kaptanlığı sırasında, 2 yıl önce, takım M'boro'ya 4-1 kaybedince benzer şeyleri söylemiş ve Rio Ferdinand'a "2 top kestin diye kendini dünyanın en iyi oyuncusu mu sanıyorsun, aldığın parayı haketmen lazım" türünden laflar etmişti. O Keane'i United ertesi gün kapının önüne koydu. Cantona'yı tüm İngiltere üzerine gelirken koruyan Sir Alex Ferguson bile bu sefer destek vermedi Keane'e. O da ayrıldı takımdan. Gallas kim? Arsenal tarihinde hiçbir yeri yok, kaptanlık yapmak için tek bir yeteneğe sahip değil. Pazubandı aldığından beri etrafa öfke saçmaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Eğer bu takımın başında vatandaşı Arsene Wenger değil de bir İngiliz hoca veya eski hocası Mourinho olsaydı şimdi reserve takımını boylamıştı. Birkaç gün içinde gelişmeleri göreceğiz. Bu sefer Wenger dahi sabrının sonuna gelmiş olabilir.

20 Kasım 2008 Perşembe

"DURUŞ"U SAYGILI OLANLARIN HİKAYESİ


















Pazar günü oynanan ve Ajax'ın Amsterdam Arena'da 4-1 kazandığı maçı veya özetini izlediyseniz Ajax'lı futbolcularIn kollarındaki siyah bantlar dikkatinizi çekmiştir. Buna ek olarak kale arkası tribünlerinde yaşlıca bir insanın resminin olduğu poster de belki gözünüze takılmıştır. Sjaak Wolfs'un resmiydi o. Maçtan 2 gün önce 75 yaşında vefat eden, 1975-2003 yılları arasında 28 yıl bizim "ekipman yöneticisi", en basit haliyle "malzemeci" diyebileceğimiz "equipment manager" görevini sürdüren ve 2003 yılında emekliye ayrılan Wolfs'un resmi. Wolfs Ajax'lı taraftarlarca nerede ise futbolcular kadar seviliyordu ve sahada göründüğü anda kendisine büyük sevgi gösterisinde bulunuluyordu. 30 yıla yakın bir hizmetten sonra çok da yadırgamamak gerek. Her ne kadar biz malzemecilerin anılmasına pek alışık olmasak da. Wolfs görevinin yanında tüm kulüp yetkililerinin de belirttiği gibi çok iyi bir Ajax'lıydı da. Rahat uyusun.

Tabi hadise sadece bantlar ve posterlerle bitmedi. Maç öncesi 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Haberi asıl buraya taşıma sebebimiz de burada. Eindhoven'dan PSV'yi desteklemeye gelen bir kaç taraftar saygı duruşunun 20. saniyesinden sonra ıslık çalmaya başladılar. Daha o an hareketin sevimsizliği belliydi ama alınan 4-1'lik galibiyet konunu unutulduğunu düşündürdü. Ama hayır. PSV insanlığın ezeli rekabetten daha önde olduğunu gösterdi. Video görüntüleri incelendi, olay sırasında tribünün yakınında olanların tanıklığına başvuruldu. Bugün de, PSV Halkla İlişkiler sorumlusu Pedro Salazar bu 2 taraftarın süresiz olarak PSV'nin Philipps Stadyumu'nda girişinin yasaklandığını ve bu tür davranışlara kesinlikle taviz vermeyeceklerini belirttiler.

Ben bu tür hadiseleri görünce utanıyorum sizi bilmem. Uzaydan gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Stadlardaki her saygı duruşunun saçma sapan sloganlarla daha 10. saniyesinde kepaze edildiği, rakip ülke milli marşlarının ıslıklandığı, her sessizliğin kırıldığı, daha kendi şehit askerine bile saygılı olamayan bir ülkeden geliyorum. Düşünüyorum. Türkiye'de 2 ezeli rakip maç yapıyor. Maçı 4-1 kaybeden taraf, bu karmaşaya ve yenilgiye rağmen 2 taraftarı deplasmana gelen cefakar taraftarmış, şuymuş buymuş bakmadan saygı duruşundaki saygısızlıkları gerekçesi ile stadından men ediyor. Aklınızın ucundan geçiyor mu böyle bir ihtimal? PSV forumlarını gezdim karar sonrası. Yine utandım. 2 taraftara destek veren tek bir PSV'li yok. Hatta bazıları kendi taraftarına yaptığı sebebiyle hakaret ediyor. Sonra öğreniyorum ki maç içinde de bu 2 taraftar Arena'daki diğer PSV'lilerce susturulmaya çalışılmış. Başka söze gerek var mı?

OBAMA'NIN KENYA'DAKİ AİLESİ WASHINGTON'A TAŞINIR

TRİBÜN AŞKLARI: YUNANİSTAN


Olympiakos(Gate7)-Kızılyıldız(Delije): En eski hikayelerden birisi. Başlangıcı 1986 senesine kadar uzanıyor. Kızılyıldız`ın Atina`da Panathinaikos`a karşı oynadığı UEFA maçıyla kıvılcımlanıp, aynı maçın rövanşında Gate 7 grubunun iki otobüsle Belgrad`a gitmesiyle ateşleniyor. Atina`da birbirlerine karşı oynadıkları maçta ise dostlukları “Welcome our Orthodox Brothers“ pankartıyla resmileşiyor. O günden beri de tribünde pankartlarla da süregeliyor. İki grubun genelinin milliyetçi olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.




Paok(Gate4)-Partizan(Grobari): Sırp-Yunan dostluğunun bir diğeri. Ayrıca ortak renkler klişesi onlar için de geçerli. Bunlar da dostluğun ortodoks olanı kapılınca, byzantine olanını seçmişler. Kendilerine Byzantine Brothers olarak hitap etseler de "orthodox brothers" olarak da geçiyor pankartlarda. Olympiakoslular bozuluyor bu işe. Bu dostluğu temellendirenler de yine milliyetçi gruplar. Gate4 ve Grobari yapı olarak çok benzeşiyor. İki tribünü de ayırdetmek çok zor yanyana koysanız. Sürekli Belgrad-Selanik arası mekik dokuyorlar, basket maçları olsun futbol maçları olsun…

Panathinaikos(Gate13)-Rapid Wien(Ultras Rapid): Diğer bir renk kardeşliği daha. Hep merak ederim Rapid`in renkleri kırmızı-beyaz ya da Kızılyıldız yeşil-beyaz olsaydı ne olurdu diye. Renklere aşık oluyoruz dıyoruz da bu kadar değil hani. Herhangi bir milliyetçi, dini temeli yok bu dostluğun. Biz her ne kadar genelini milliyetçi bilsek de Gate13 içinde çok farklı gruplar mevcut. Bir kısım Lazio ile iyi ilişkiler kurmaya çalışırken bir grup St.Pauli ile dostluk kurabiliyor. Ama resmi olan şimdilik apolitik Ultras Rapid dostluğu var.




Panionios(Panthers)-Crystal Palace(Holmesdale Fanatics): Enteresan bir tribün kardeşliği bu. Hadi renkleri geçtim, bir yunan takımının adadan bir takımla dostluk kurması kolay değil. Hadi biz de modaya uyalım bizim de bir tribün kardeşliğimiz olsun demişler sanırım. Birkaç kez Holmesdale elemanlarının gelmişliği var.

Iraklis(Gate10)-Rayo Vallecano(Bukaneros): Iraklis`i iyice tanıdığımdan beri saygı duyuyorum özellikle taraftar mentalitesine. Yıllardır sol çizgilerinden hiç sapmamışlar, tribün organizasyonları çok iyi, ayrıca deplasman taraftarı olarak heryere gidiyorlar. Kavgadan kaçınıyorlar ama olur da çıkarsa pek kaybettikleri görülmemiş. O yüzden iki takım taraftarı da çok benziyor birbirine. Bu izdivaç çok eski değil aslında resmi bile değil, iki grubu da sevdiğimden ekledim listeye. Montecchio`da düzenlenen Mondiali Antirazzisti futbol organizasyonunda tanışmalarına dayanıyor bu dostluk da. Yani öyle ortak tribün geçmişleri yok. Orda yapılan turnuvada birbirlerine karşı mücadele ediyorlar ve her sene aynı organizasyonda buluşuyorlar.

AEK(Original21)-OM(CU84): Bir AEK sempatizanı olarak diyebilirim ki burada tribün kardeşliğinden öte bir durum söz konusu. Neredeyse kız alıp vereceğiz o derece. Tatil planlarımız bile ortak. Bu nereye kadar gider böyle bilmem ama keyifli insanlar Marsilyalılar. Bu dostluğun temeli de eskilere dayanıyor. Sene 1989... Marsilya`nın şikelerle ortalığı kavurduğu dönem. OM-AEK Marsilya`da karşılaşıyor ve satın alınan hakem sayesinde OM 2-0 galip çıkıyor maçtan. Atina`daki maçta bu sefer ortalığı kavuran, gaza gelmiş AEK taraftarı oluyor. Maç 1-1 bitiyor ama AEK 2 sene Avrupa kupalarından men cezası alıyor olaylar yüzünden. İlk maçta yunan taraftarlarına hayran olan South Winners lideri MTP kurucusu DePe ölene kadar curva`sına cıplak izlettiriyor maçları Velodrome`da. (DePe ile ilgili Aceto`nun yazısı.) 1994`te ise şampiyonlar ligi ön elemesinde yine OM ile oynaması gereken maçı UEFA`nın Marsilya`yı kupadan men etmesiyle Monaco ile oynamak durumunda kalıyor AEK. Marsilyalılar da o maçta, Monaco`ya karşı. Bir nevi hakkı yenen tarafa saygı durumu. Ardından 70 kişiyle destekledikleri Inter-AEK maçı dönüm noktası oluyor iki taraf için.

AEK(Original21)-Livorno(Livornesi): BAL99 ile Original21`in dostluğu Marsilya aktarmalı. Yaklaşık 6 bin Original21 elemanının Inter maçında çıkardığı olaylar, çalınan pankartlar neticesinde onlar da Original hayranı oluyor. Ultras Marseille elemanları vasıtasıyla tanışmak istiyorlar. Monaco-AEK maçına onlar da teşrif ediyor Marseille otobüsüyle. Ultras Marseille ve BAL99, artık eskisi gibi sıkı dost olmasalar da Livornesi`nin Original ile dostlukları devam ediyor. Onlar için şimdi c`e solo AEK&Livorno...




by Mafalda