29 Mayıs 2009 Cuma

FRANSA'DA EN İYİ 5 BREZİLYALI

Dünyanın en çok futbolcu ihraç eden ülkesi kuşkusuz Brezilya. Futbolcu ihracatı ülkenin kendi ihracat rakamlarında da ilk sıralarda geliyordur muhtemelen. Hal böyle olunca, en büyük liglerden- en amatör liglere kadar her yerde Brezilyalı oyunculara rastlamak mümkün. Fransa liginde altyapı işlevselliği üst düzeyde sağlanmış olsa da, Brezilyalı oyuncular burada da tercih ediliyor. Hatta Lyon ve Bordeaux gibi bu ekol üzerine sistem kuran takımlar var. Fransa Ligue 1'de 29 Brezilyalı oyuncu forma giyiyor. Yazıda Fransa ligindeki en iyi 5 Brezilyalı oyuncuyu sıralamaya çalışacağız. Bunu yaparken bazılarının bu yılki performansları, bazılarının da geçmişten gelen ayrıcalıkları etkili olacak.

Juninho (Lyon)

2001'den bu yana formasını giydiği Lyon'un sembol oyuncularından bir oldu artık. Lyon'un 7 şampiyonluğunda da takımdaydı ve şampiyonluğu getiren oyuncuların başında geliyordu. Bu sezon Lyon 8. şampiyonluğu kaybederken, bir dönemin daha sonuna geliniyor. Juninho'lu Lyon yavaş yavaş tarihe karışıyor. Büyük usta sezon sonunda Lyon'dan ayrılacak ve muhtemelen Avrupa futbol arenasından çekilecek. Artık Lyon'un onsuz oynamayı öğrenmesi gerekecek.

Fernando (Bordeaux)

Geçmiş yıllardaki performanslara da bakılırsa bu koltuğun sahibi Lyon'dan Cris. Ancak bu sezonki Bordeaux performansıyla da bu pozisyonu hak eden oyuncu Fernando. Fransa ligi, Avrupa'nın büyük takımlarının defansif ortasaha oyuncu ihtiytaclarını karşılarken, ligde de ciddi anlamda bu pozisyonda bir bolluk yaşanıyor. Diğer Avrupa liglerine oranla, en alt düzey takımların bile güçlü ortasahaları var. Ancak bu şartlar içerisinde, şampiyonluğa oynayan bir takımın ortasahasının belkemiği olmak büyük bir başarı. Fernando bu sezonki Bordeaux'nun en önemli oyuncularından biriydi.

Wendel (Bordeaux)

Wendel geçen sezonki performansıyla kalitesini ispatlamıştı. Bu yıl geçen yılki performansından uzak kaldı. Bunun en büyük sebebi Yoann Gourcuff'un Bordeaux'da geminin kaptanı olmasıydı. Yoann Gourcuff'un bu sezonki performansıyla, Wendel gibi önemli bir oyuncu geri plana itilmiş oldu. Oysa geçen yıl Bordeaux'un Gourcuff'u o idi. Cruzeiro sonrası geldiği Bordeaux'da önemli bir oyuncu oldu hep Wendel. Bu sezon 28 maçta formasını giydiği Bordeaux için, 4 gol atıp 8 asist yaptı ki, eğer sezon sonu Bordeaux şampiyon olursa Wendel yine önemli bir katkı yapmış olacak.

Michel Bastos (Lille)

Ligin bu sezon en çok konuşulan Brezilyalısı Michel Bastos'tu. 2006'da Lille'e transfer olduğunda Avrupa'daki futbol hayatında son şanslarını oynuyordu. Son şansını iyi kullandı Bastos. Özellikle bu sezon Lille takımını sırtlayan oyuncu oldu. 13 gol, 8 asistlik performansta zaten neler yaptığının göstergesi. Bastos attığı 13 golün 9'unu ligin ilk yarısında attı. Yani ikinci yarıda sadece 4 gol atabildi. İlk yarıya göre performansında düşüş yaşasa da, ligin şu andaki en gözde Brezilyalı oyuncusu.

Brandao (Marsilya)

Sıralamada birinci sırada olmasının Fransa'daki performansıyla henüz bir alakası yok. Brandao devre arasında Marsilya'ya transfer olmadan önce Ukrayna'nın Shakhtar Donetsk takımında geçirdiği 7 yılda 215 maçta 91 gol atmıştı. Müthiş performansı onu Marsilya'ya taşıdı Ocak ayında. Yarım devrelik periyotta Marsilya'ya az da olsa katkıda bulundu. Ancak diğer yanda 7 yıldır emek verdiği Shakhtar UEFA kupasına uzandı. Onun oynadığı Marsilya ise yüzüp yüzüp kuyruğuna geldikleri şampiyonluğu neredeyse kaybetti. Brandao'nun gelecek yıl Marsilya'da, bu sezonkinden daha fazlasını yapması gerekiyor. Yoksa Marsilya'daki ömrü kısa olacaktır...

by LeFoot

***Yazının aslı


KOŞMAYI BİLMEYEN ADAM’A MEKTUP

Sevgili kardeşim,

Yıllardır görmüyordum seni, bu sabah rastladım. Otobüse yetişmeye çalışıyordun. Kollarını yere doğru salmış, dirseklerden en ufak bir kırılma olmaksızın kısa aralıklarla sallaya sallaya “koşmaya” çalışıyordun. Ceketinin önü ilikli, uzun gelen manşetlerinden sadece parmak uçları gözüküyordu ellerinin.

Koştum arkandan, yıllardır cevabını aradığım soruları sormak için. Yetişemedim. Sonunda sana bu mektubu yazmaya karar verdim kardeşim. Olur da okursan cevabını hasretle beklerim.

Canım kardeşim, anlat bana neden hiç alakan olmadığı halde mahalledeki tek meşin top sende olurdu. Bir de babana sor lütfen, top ile alakası olmayan oğluna Suudi Arabistan ya da Libya’dan meşin top dışında getirecek bir şey bulamamış mıydı?

Eksik kaldığımız mahalle maçlarında kah Cosby Show’u kah Yalan Rüzgarı’nı izleme bahanesi üretip bizi yalnız bıraktın da ne oldu. Theo’yla kanka mı oldun.

Beden dersinde biz topun her türlüsünü oynarken kenarda oturup çekirdek yedin de eline ne geçti. Biz karşıdan karşıya en Cüneyt en Müjdat halimizle koşarken, sen Louis de Funes filmlerindeki hızlı çekim adamlar gibi koşmaya çalıştın.

Hayır, Badem rock star oldu da, sen ne oldun, neredesin canım kardeşim?

Sevgilerimle,

Gorky.

28 Mayıs 2009 Perşembe

COME ON BARBIE LET'S GO PARTY

Evet dostlaaaar, Messi'nin vurduğu kafa ile sezonu bitirmesi bizim de artık yavaş yavaş blogu nadasa bırakmamızın zamanının geldiğini gösterdi. Geçtiğimiz yıl Haziran'da da böyle bir dönem geçirmiştik. Bu akşam İstanbul semalarına doğru uçuşa geçiyoruz. Blogun tekrar tam anlamıyla sezonu açması Haziran sonunu bulacaktır. Yani aşağı yukarı 1 aylık bir ara veriyoruz. Tabi bu ara hiçbir yazının yazılmaması anlamına gelmiyor. Blogun diğer 10 yazarı tabi ki buralarda olacaklar. Ben de 4-5 günde bir gözatarım büyük ihtimal. 16 Haziran gecesi yapacağımız organizasyonda tanışacaklarımız dahil olmak üzere herkesle görüşmek üzere, onun da kesin yer ve saatini buradan duyururuz. Döndüğümde tabi ki yaptığı her aktiviteyi, yediği her boku facebook'a naklen aktaranlar gibi 567 tane resim ekleyip albümün adını da "ya şehr-i İstanbul", "İstanbul macerası", "memories", "lost in İstanbul hall" gibi afilli isimler koyacağım. Hatta şu an gideyim statümü de "İstanbul ben geliyorum heyooooo, kankişler hazır mısınız?" yapayım. Giderken de yazar arkadaşlara görevlerini kitleyip gideyim bari.

Barad-dur: Demirspor değerlendirmesi, en az 2 anime yazısı
Canarino: Kazakistan Ligi değerlendirmesi, en az 2 Veliefendi yazısı
Forzabrian: 3 club, 2 otel, 1 pub incelemesi
Gand:
Sinemada postanarkodadaizmin değerlendirilmesi ve rock müzikte mezzosporanoların subdominant akapellaları kullaması
Gorky: 1 Yüzme, 1 Sutopu, 1 Halter yazısı
Le Foot: Fransa Ligi değerlendirmesi, Ultracrows yazısı, Laetitia Casta'nın hiçbir yerde görmediğimiz fotoğrafları
mafalda: Olympiakos'u kim durdurur, ne olacak bu AEK'nın hali, Cacık Türk yemeği midir, Yunan mı?
Russell: NBA Konferans finalleri, NBA finali, Draft dönemi
Sercan Akan: Altay'ın geleceği, 2 inter-rail yazısı, Kordon Boyu'ndaki yol çalışmaları
tunchay: CL finali yazısı, 5 lokanta tanıtımı, Türkiye'nin logoları yazısı, nasıl 9 sene boyunca single kalınır yazısı

Doei......

ANKARA'NIN ÖLMEDEN ÖNCE GÖRÜLMESİ GEREKEN 10 METAFORU

Geçtiğimiz hafta başlattığımız Top 10 serisi yurt ve dünya çapında büyük bir etki uyandırınca, yazarımız mafalda Atina Belediyesi'de davet edilip "hanımefendi, lütfen bu listede Atina'ya da yer verin yoksa nice olur halimiz" şeklinde yalvarıp yakarılınca, Le Foot'a Kıbrıs kumarhanelerinden "bu listede Kıbrıs yer almazsa kumarhanaleri yakarız" ültimatomu gelince, ben de Alaska'dan Amazon ormanlarına, Çin seddinden, sahra çöllerine kadar milyonlarca mektup ve e-mailler alınca söz verdiğimiz gibi seriyi devam ettirmeye karar verdik. Sırada Ankara var. Öncelikle belirteyim Ankara listesini yapmak daha kolay oldu nedense, belki de İstanbul'un kozmopolit yapısında bu kadar keskin unsurlar bulmanın zor olmasındandır. Listeyi yapıp bitirdikten sonra dahi eksik kalan şeyler vardı, misal "Salı Pazarı"nı atladığımızı fark ettik. Muhtemelen Ankara'da da böyle olabilir, bizi destekleyiniz. Bir Hacettepe mezunu olmamdan mütevellit 4 sene boyunca yaşadım Ankara'da. Doğrudur 1 ay sonra hafiften sizi sıkmaya başlayan bir şehirdir, hele İstanbul'lunun alışması çok zordur. Bir de "abi belli bir yaştan sonra Ankara'ya yerleşeceksin, sistem şehri" diyen adamlar vardır ki onları Karapürçek otobüsüne binerek söz konusu sistemi test etmeye davet ediyorum.

1-Maltepe Pazarı: İlk götürüldüğüm anı dün gibi hatırlarım. Ankara'nın Maltepe bölgesi'nde hafta içleri 30.000 civarı olan nüfus hafta sonları 100.000'e yaklaşır sebebi de ilin dört bir yanından gelen öğrencilerin bu korsan cennetine akın etmesidir. Bu nedenle Maltepe Pazarı bir yönüyle Ankara'nın Amsterdam'ı bir yönüyle de Port Royal'ıdır. "Burası Ankara, korsanların bile bir düzeni olur" felsefesiyle işletilen pazarda, pazartesi günleri meyve-sebze geri kalan 5 gün boyunca da (pazar günü kapalıdır) cep telefonundan, pantolona, çaydanlık takımından, cd'ye, kasetten ayakkabıya kadar her türlü malzeme satılır. Panasconic, Telefonken gibi markaların buradaki karşılığı bot markası "Greyder"dir (Caterpillar yan sanayi). Maltepe Pazarı'nın bazı değişmez gerçekleri vardır. Hiçbir korsan kasetin A ve B yüzünün son şarkıları kasette yer almaz (bu yüzden ben Black Albüm'deki "Don't Tread On Me" ve "The Struggle Within"i yok saymış, yıllarca Metallica'nın albüme 10 şarkı koyduğunu sanmışımdır), alınan her polar mont sağlam çıkar, her kulaklığın bir kulaklığından daha az ses gelir ve maksimum ömrü 3 aydır, her walkmanin geri sarma tuşunda problem vardır vesaire....vesaire...

2-Sıhhiye Köprüsü: Efsaneye göre Musa peygamber Kızıldeniz'i ikiye böldükten sonra, hazır elim değmişken bir de Ankara'yı böleyim diye asasını yere vurmuş ve o anda Ankara'nın Sıhhiye muhitine bir köprü inşa olmuştur. Bu köprü asırlardır Ankara'yı entellektüel başkent insanı ve Angara'lı olarak ikiye bölmektedir. Köprünün güneyindekiler Pink Floyd dinler, kuzeyindekiler Sincan'lı Turgut, köprünün güneyindekiler Kebap 49'da yemek yer, kuzeyindekiler Hacı Mıstaa Efendi Pide Salonu'nda (aile salonu üst kattadır), köprünün güneyindeki Vakko'dan giyinir, kuzeyindeki Çamdibi Giyim'den, köprünün güneyindeki tiyatroya sinemaya gider, kuzeyindeki Keçiören Belediyesi Ramazan Çadırı'na, köprünün güneyindeki çocuğunun ismini Berk ve Berrak koyar, kuzeyindeki Ramazan ve Fatma.....böyle gider bu. Bir de bu köprünün tam üstünde tren istasyonu ve otobüs durakları yer almıştır ki hengameyi iki katına çıkarır. Köprünün alt katından da otobüs egzosu aromalı tavuk döner, yarım ekmeği 75 kuruşa alınabilir. Daha doğrusu alınabilirdi bizim zamanımızda. Onu yedikten sonra istikamet belli tabi...Sıhhiyeeaaa..Sıhhiyeeaaa....anladınız siz onu

3-Çinçin: Dünya üzerinde çok mekan vardır belalı olan. Ruanda, Etiyopya, Myanmar, Endonezya, Kuzey Irak, Çeçenistan....Ama hiçbirisi Ankara'da yer alan Çinçin Mahallesi kadar belalı olamaz. Fernando Meirelles'in Tanrıkent'i Çinçin'in yanında Melekler Şehri gibi kalır. Mahallenin bir tarafından girip diğer tarafına soyulmadan, dayak yemeden veyahut bıçak saplanmadan ulaşmak imkansızdır. İnsanların sokaktan geçen arabaların önüne çocuklarını veya evcil hayvanlarını atarak arabaları durdurduklarını ve soygun yaptıkları söylenir. Bir diğer efsaneye göre Çinçin aslında hiç varolmamış bir şehir efsanesidir. Bir nevi Atlantis'dir. Mahalleden geçerken dayak yemenizi garantiye aldıracak bazı şeyler vardır. Keçi sakal, kısa şort, kulaklıkla müzik dinlemek, cep telefonu ile konuşmak, bir kızla elele tutuşmak gibi. Yıllar önce mahallenin bilgilerini almak için mekana gelen Google Earth personeli mahalle sakinlerince kalaşnikofla kovalanmıştır, yol yapım çalışmaları sırasında mahallede 2 adet roketatar bulunduğu ve her evde 2-3 adet G3 tüfeği, kalaşnikof, M5 bulunduğu iddia edilir. Hayatı karamsar bulan ve intihar etmek isteyen tüm günümüz emo gençliğine sesleniyorum. Buyurun Çinçin....tek gidiş...selametle...

4-Gençlik Parkı: Sıhhiye köprüsünün kuzeyinde bulunması sebebiyle profili az çok 2 numarada açıklanmış bu egzantrik mekana ilk olarak 90'lı yılların başında gitmiştim. 10 sene sonra gittiğimde ise bir enkaz buldum. Gençlik Parkı'nın içinde bir dolu kafe, birahane, kıraathane türü dükkan bulunur ki bunlar en yakın tarihlisi 2002 yılından olan sucuklu tostları 6 senedir vitrinde bekletmektedir. Tabi gençlik parkı deyince havuzda pedallı teknede tur atan ve sadece bayramlarda mahallesinden dışarı çıkan güruhu da unutmamak lazımdır. Ankara belediyesinin müthiş gayretleri ile sonunda sadece, cep telefonuyla kızların etek altı fotoğraflarını çekip adult sitelerinde "Ankara'lı Hande: bol caps mevcuttur" türünde konular açan yurdum sağ el dostu gençliğinin bir numaralı mekanı olan parktan Ankara'da yaşadığım sürece, sadece ve sadece tren istasyonuna giden yolu kısaltmak için gittiğimi belirtmekten mutluluk duyarım.

5-İstasyon Alt Geçit Çarşısı: İşte yurdum tren istasyonları çarşılarının kralı. Amsterdam Schiphol, Chicago O'Hare, Paris Charles De Gaulle ve Londra Heathrow havalimanlarındaki alışveriş merkezlerinin yanında Alibeyköy Dadaşlar Kıraathanesi gibi kaldığı bu kültür merkezi bir bienal, bir bilim fuarı, bir kermes, bir festival, bir alacakaranlık kuşağı, bir Elm Sokağı, bir yıldız kapısı tadındadır. Geçite girdiğinizde önce gözünüze "melemen 250 bin" yazıları çarpar. Daha sonra anonslu kaset, isimli künye, kasatura, yeşil atlet ve fanila, Tüdanya'nın Allah Kerim albümü ve Sibel Can'ın henüz mutant olmamışkenki halinin bulunduğu kartpostallar satan asker dükkanları sıralanır. Geçit yine "melemen", eşek etinden yapılma sucuklu yumurta ve meşhur halka tatlısının tanesini 100 bin liradan satan dükkanlar ve arabacılarla kapanır. Bu 100 metrelik pasaj insanoğlunun evriminin ilk yıllarına dönme fırsatı verir. Dükkan sahiplerinin ekseriyetle kendileri evde otururken, dükkana göz kulak olması için kaşlarının ortasını almayan, bıyıklı ve dudak kalemi yerine 0.9 uç kullanan kızlarını bırakmaları dikkat çekicidir. Bir nevi 2001 Uzay Macerası'dır, filmin açılış sahnesidir. Zira böyle bir ilkellikten bir anda Fatih Ekspresi'ne binilerek İstanbul'a yol alınır. Bir gün andım var, gidip kızlardan birisine "Pleseybooo'nun vidaut yu ay em natin albümü var mı acaba?" diye sorup evrimde 2.000 yıl atlatacağım.




















6-Sakarya Caddesi-SSK: İşte Türk üniversite gençliğinin Champs-Élysées'si. Tabi boyut olarak biraz daha küçüktür ama SSK iş hanının varlığı ile birleştirildiğinde bir fenomene dönüşür. Bu maddede bir değişiklik yapıp bir anımı anlatayım. Bir üniversite gecesi. Son sınıf yanlış hatırlamıyorsam. Gölge Bar'ın her zamanki müşterisi bizleri damsız almayacağı tuttu. Biz de karar verdik, yoldan geçen ilk "damsız" kız grubuna "dam olma teklifi" yapacağız. Talihli amele için çöp çektik, afedersiniz ben aldım elime. Bekledim 5-10 dakika alternatif rock-grunge silüetindeki yalnız kızları. O zamanlar Barney Stinson da yok ki örnek alalım. Bir grup yaklaştı en sonunda "pardon Gölge Bar'a mı gidiyorsunuz" diyecek oldum, "aaaaaeeeaaaay" diye Thriller'ın klibindeki hatun gibi bağırıp kaçtılar. Ben de kaçan kovalanır düsturuyla kovaladım biraz, meğer o aşkta oluyormuş. Çareyi taa Tunalı'da oturan arkadaşımızı çağırıp bizi içeri sokmasında bulduk. Kız bizi soktu, tekrar uyumak için eve gitti. Ha değdi mi değdi? O gece bir hatun yaptık bir hatun yaptık sormayın gits.........yok lan ne hatunu sap girdik sap çıktık....

7-Tunalı Hilmi: Ankara'lı arkadaşlar kızmasınlar ama sadece Türkiye'nin değil dünyanın en overrated caddelerinden birisidir Tunalı Hilmi. Yıllar boyu Ankara dendiğinde ortamda iki cadde atılır ortaya. Tunalı ve Bahçeli 6. cadde. Bahçeli'ye hiç girmeyeceğim artık Ümraniye'nin ana caddesi bile oradan iyi sanırım. Tunalı Hilmi ise Kadıköy'ün sıradan bir caddesiyle bile yarışacak durumda değil maalesef. Yine de vakit geçirmek için güzel bir mekandır. Özellikle Küçükesat'tan yürümeye başlayıp, Kuğulupark'a varana kadar laflamanın zihni açacağını düşünüyorum. Ancak yine de ömrünü Tunalı Hilmi'de Ray-Ban gözlükler ve BMW Z3 araba ile geçirerek dünyanın en arzu duyulan erkeği unvanına kavuşmak isteyen bir takım dangozlar caddenin imajını gözümde zedelemiştir. Aslında bir gün Tunalı conconuyla, Çinçin apaçisini götürüp Melih Gökçek's Harikalar Diyarı'nın ortasına bırakıp izleyeceğim. Ortaya çıkan tepkime Eryaman 15. etapı oluşturabilir ondan korkuyorum. Ayrıca bir muhitin siteleri niye "etap" diye ayrılır ki? Formula 1 yarışı mı yahu bu?

8-İsim Babası: Etlik, Kalaba, Karakusunlar, Karapürçek, İvedik, Dikimevi, Dikmen.....bu isimleri kim bulmuştur Ankara'da cidden merak ederim. Ankara semtleri, ilçeleri ve caddelerinin isimleri ile apayrı bir çığır açmıştır dünya tarihinde. Örneğin Ankara'nın en sosyetik semtlerinden birisinin adı "Ayrancı"dır. Bana Ayrancı deyince sosyetik semt değil Edirnekapı minibüs duraklarının olduğu yere benzer bir mekan geliyor. İstanbul'da Tarabya, Etiler, Nişantaşı gibi yüksek hayat standardının olduğu isminden belli olan mekanlar verken bu mekanların adı Ankara'da Ayrancı, Gaziosmanpaşa, Ümitköy gibi isimlerdir. Bir de Ankara'nın meşhur cadde isimleri var. John F. Kennedy Caddesi, Simon Bolivar Caddesi, Alexander Graham Bell Caddesi, Arjantin Caddesi, Thomas Edison Caddesi. Sanırsın Edison elektriği orda bulmuş. Halbuki bir gidiyorsun Telsim Bölge Müdürlüğü ve Türk Eğitim Vakfı Ek Hizmet binası. Neyine Thomas Edison Caddesi lan buranın. Buranın adı anca Menteşe Caddesi olur.

9-Kurtuluş-Cebeci-ODTÜ-Bilkent-Beytepe hattı: Bu hat Bakü-Ceyhan hattından daha önemli olan ve hatta Sokullu Mehmet'in Don ve Volga nehirlerini birleştirme planından daha başarılı bir planı gerçekleştirmiş bir hattır. Tahminime göre Kurtuluş-Cebeci semtlerinde toplam 50.000 kişi yaşıyorsa bunun 49.000'i öğrencidir. Her Eylül ayında sokaklar ev arayan gençlerle dolar, 3 kişiyi bir araya getirip ev tutabilenler şanslıdır, diğerleri öğrenci yurtlarına mahkum olur. Ardından hafta içi hergün Kızılay ve Sıhhiye'den 3 üniversiteye (Beytepe Hacettepe Üniversitesi'nin kampüsüdür) Eskişehir Yolu'ndan akın başlar. Bu akın Kavimler Göçün'nden daha ciddi bir akındır zira halen gelişimini tamamlamamıştır. Yolculuk "abi ODTÜ'nün kampüs planı ABD'ye doğru tabanca şeklindeymiş", "abi Bilkent kantininde burslu ve köpekler giremez yazıyomuş", "abi yok yok burslu köpekler giremez yazıyormuş", "oha çüş lan abartma" , "abi Beytepe öğrenci evlerinde iki kişi sevişiyormuş, güvenlik görevlisi gelmiş biraz yavaş sevişin demiş ehüehüehüe" şeklinde muhabbetlerle geçer. Gün bittiğinde geri dönüş yolculuğu öğrenci eine ısmarlanan pide ile son bulur.

10-Melih Gökçek: George Lucas Star Wars evrenini yaratırken bütün karakterleri tasarlar. Ancak Episode 6: Return Of the Jedi'ın girişinde de önemli rolü olacak, Han Solo'dan alacağı olan bir kötü karakter yaratması gerekmektedir. Karakterin yanında yardakçılarının olması, para pul meseleleriyle ilgilenmesi, ekseriyetle sırıtması gerekmektedir. Bir gün banyo yaparken kafasını küvetin kafasına çarpar. Çarpmasıyla kısa süreli bir görüntü belirir kafasında. Bıyıklı, gözlüklü, her daim sırıtan bir insan silüeti. Hemen Industrial Light&Magic'teki adamlarını arar ve kafasındakileri anlatır. Stüdyoya gittiğinde yapımcılar kendisine Jabba the Hutt'ı gösterirler. Tüm Star Wars hayranlarının kalbinde yer etmiş Jabba the Hutt aslında gelecekte peydah olacak Melih Gökçek'ten esinlenilerek yaratılmıştır. Dünya tarihi çok bürokrat, çok belediye başkanı, çok kamu görevlisi görmüştür ama Melih Gökçek gibisi gelmemiştir, gelmeyecektir. Belediyenin dağıtacağı burs kuyruğunda türbanlı olmayan kimseye burs vermeyen, her seçim öncesi Keçiören ve Sincan'a makarna servisi yapan, Kızılay trafiği ile ilgili halk oylamasında 304 otobüslerle hayatında mahallesinden çıkmamış 70 yaşındaki nineleri otobüsle Kızılay'a oy vermeye götürten, siyasi hayatının tüm nutuklarını "benim götüm kara ama seninki benden kara" temeline oturtan İ.Melih hakikaten heykeli dikilecek adamdır....ve evet....mutlaka görülmelidir.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

KATALAN KOMÜNİZMİ

Karınca yuvalarını küçükken izlediyseniz mutlaka farketmişsinizdir, kimsenin bozamadığı bir trafikleri vardır, öyle bir işbirliği vardır ki, bu küçücük hayvanların komün hayatını bu kadar verimli uygulamasına şaşırırsınız. Ne zamanki yuvanın yakınına bir yabancı gelir, o sakin trafikteki hayvanlar bir anda bomba patlamış gibi yabancıya saldırırlar. Kendisinden 10 kat daha güçlü ve büyük düşmanlarına korkusuzca saldıran bu hayvanlar herbirindeki korkusuzluğun birleşmesi ile düşmanı yuvaya çekip infaz ederler. Dün gece Roma'da olan da bundan farklı değildi işte. Barcelona Hollanda'lılar olmadan da Avrupa'nın zirvesine çıkabileceğini kanıtladı (Cruijff & Koeman, Rijkaard & Ten Cate). Ronald Koeman'ın maç bittiğindeki özeti aslında senenin de özetidir. "Bu sezonun en iyi futbol oynayan takımı kupayı aldı, bu dünya futbolu açısından sevindirici bir gelişme" dedi, Katalanlarla aynı kupayı futbolcuyken kazanmış olan adam. Haklıydı tabi. Guardiola'nın kariyerinin ilk yılında üçleme yapması bir teknik adam için mükemmel bir başlangıç. Gelecek yıl iskelet korunacak tabi. Iniesta-Xavi-Eto'o-Messi-Henry iskeleti kalacak en azından. Dolayısıyla bu kadroya karşı koyabilecek kalibrede hangi takım çıkacak merak ediyorum, Hiddink Chelsea macerasını sonlandıracağına göre Liverpool aklımdaki tek alternatif gibi. Ama gelecek seneyi şimdiden konuşmak yersiz, maça geçelim.

Eto'o'nun golüne kadar olan süre başlamadan önce kafamda hep aynı soru vardı. Sene başından beri Barca'nın tüm üretkenliğini durduran tek bir takım vardı o da Chelsea, Stamford Bridge'deki maçtan sonra sormuştuk "acaba Katalanları durdurmanın tek yolu bu mu?" diye. İlk 10 dakikadaki Manchester United fırtınası bunun başka bir yolunun olabileceğini gösterdi aslında. Ama bunu yaparken bile hep bir tehlike vardı ki bunu 15 gün önce de belirtmiştik. Nasıl açık oynarsanız oynayın, ne kadar Barcelona'ya karşı kapalı savunma yerine açık alanda savaşmayı deneyin bu Barca'nın ileri ucunda yer alan yukarıda saydığımız 5 adamın bol bol boş alan bulması ve kendi kalenizde pozisyonlar vermeniz demek, dolayısıyla da en iyi oynadığınız anda bile kalenizde golü görebilirsiniz. Eto'o'nun golünün özeti budur. Vidic'le bire bir kalan ve taç çizgisinden son vuruşu yapana kadar sadece 1 adamı ekarte etmesi yeterli olan Eto'onun golü sürpriz olmamalı. Chelsea maçında Eto'o bu iş için 3 adamı geçmesi gerekiyordu. 2 kanat oyuncusu ve defansın göbeğindeki Terry-Alex ikilisinden birisi ve ilaveten Petr Cech. Golden sonrası devreye kadar geçen 35 dakikaya çok iyi bakmak lazım. United 3 pas üstüste yapamadı sahada ve maç Barcelona-Manchester United maçından Barcelona-Cadiz maçına döndü. Burada United'ın yine hiçbir defansif katkı yapmayan üç adamı Giggs, Rooney ve Ronaldo'nun da payını belirtmek gerek. Chelsea'da Malouda, Anelka ve Drogba bu anlarda takımının defansının içine gömülmüşlerdi.














İlk yarıya oranla daha zevksiz geçen ikinci yarının sonunda, maç bittiğinde verilen bir istatistiğe dikkat çekmek lazım. Bu da maçın özetidir aslında. Barcelona'nın en fazla pas yapan 2 adamı Iniesta ve Xavi'yken Manchester United'da bu adamlar Vidic ve Ferdinand'dı. Tüm bir maçın resmini şu 2 istatistikle çekmek mümkün. Iniesta ve Xavi her boş alan bulduklarında birbirleriyle ve rakip arkadaşlarıyla paslaşarak United orta sahasını fonksiyonsuz bir bloka dönüştürdüler. İlk yarıda Michael Carrick ve Anderson sahada yoktu bile. Böyle olunca da United'ın bütün hücumları Vidic ve Ferdinand'ın kendi arasında yan pasları ve daha sonra Rooney ve Ronaldo'ya fırlatılan toplarla oldu. İşte oyun kurmakta büyük zorluk çeken United'da neden tandem ikilisinin en fazla pası yapan adamlar olduğunun kanıtı. Çünkü topu orta sahadan ileriye taşımak adına yaptıkları her deneme, yazının başında belirttiğimiz gibi bir karınca ordusuyla karşılaştı. Xavi, Iniesta ve Messi United'ın orta sahası ile defansı arasında kalan o futbolun bugün en kritik bölgelerinden birisi haline gelen alanında bitmek tükenmek bilmeyen bir pres uyguladılar. United'lı her oyuncu birisinden kurtulayım derken öbürüne çarptı, bir ara o kadar abondone oldular ki kendi aralarında bile pas yapamıyorlardı. Vidic ve Ferdinand da bu nedenle topları oradan oynamak yerine uzun oynamayı seçtiler. Komik gelebilir ama United Fabregas, Arshavin, Alexandre Song gibi adamları ve diğer Arsenal'li genç orta saha oyuncularını aradı dün akşam. İş görev adamı Carrick ve henüz kıvama gelmemiş Anderson'a kalınca döküldüler. Maç sonu Van der Sar'ın yaptığı "topu ayağınıza alamıyorsanız işiniz çok zordur" açıklaması bunun fotoğrafı. Scholes'un ilk onbir başlaması doğru bir seçim olabilirdi ama onun da girer girmez Busquets'e yaptığı hareketten sonra hiç girmese daha iyi olurdu dedim içimden. O hareketten sonra ben olsam Barca'lı oyuncular kadar sakin kalamazdım belirteyim. Böyle bir devreyi bitirdikten sonra ikinci yarıya özgüvenle çıkmak çok zordur. United da çıkamadı zaten. Maç sonunda United'da vasatı aşabilmiş bir tek oyuncu yok. Barca ise rakp kaleye en yakın 3 adamının çok da etkili oynamadığı bir maça rağmen Iniesta ve Xavi gibi dünya futbolunun en "komünist" orta saha adamlarının yardımıyla maçı kazandı. Bu 2 İspanyol çok ilginç iki oyuncu. Barcelona gibi bir takımı taşıyorlar, takımın gizli kahramanı olmayı bıraktılar artık tüm dünya, bir milli takımı ve bir dünya kulübü taşıdıklarını biliyor. Ama ne birbirlerinden öne çıkma hırsları var, ne bir kaprisleri var, ne bir maçtan kopmaları ne de yorulmaları. Onları böyle oynatabilen Guardiola'ya da ayrıca övgü vermek gerek tabi ki.















İkinci paragrafın başındaki soruya dönelim. Barca'yı durdurmanın yolu Stamford Bridge'deki oyun mudur? Maç sonu Koeman ve Hollanda stüdyosundaki Youri Mulder de aynı şeyin üzerinde durdular. "Gerçek futbolu 1982 Brezilyası oynuyordu" diyenler kusura bakmasın ama, evet o oyundur. Olabildiğince efor sarfedip Xavi-Iniesta'yı kitleyeceksiniz, kanatlarda açık oyuncuların yardımıyla sürekli ikili sıkıştırma ve ceza sahası önünde 3 orta saha oyuncusunun yardımıyla üçlü sıkıştırmalar yapacaksınız ve topu ayağınıza aldığınızda mümkün olduğunca kanatlara taşıyacaksınız. Böylece topu kaptırdığınız anda bile Barca sadece kaleye dikey inmek değil, sahanın ortasına doğru gelmek zorunda kalacak. Bu ana kadar da defansınızı yerleştireceksiniz. Son olarak da Messi, Eto'o ve Henry topu ayaklarına her aldığında ikili bir kademe ile başlarında bekleyeceksiniz. Bunlardan herhangi birisini yapmayıp beşliye topu ayaklarına aldıklarında 5 metrelik bir hareket alanı verirseniz varacağınız sonuç budur. Yarı final serisi sonrası "Chelsea atak oynamak yerine çekildi, vay korkak Hiddink" diyen bazı heyecanlı dostların aldığı cevap dün sahadadır. Mavilerden daha güçlü bir tandem ikilisi, daha iyi bir kalecisi ve daha iyi bir forvet hattı olan United sadece ve sadece bu kademeli savunma tarafında iyi durmadığı ve Barca'yı "Ben United'ım, açık alanda cesurca çarpışırım" dediği için kaybetti. Bu tabi biraz da maçın içinde gelişen duyguların da işi. Maç boyunca Barca'ya karşı 1-0 geride ve atak üstüne atak yiyerek oynarsanız kafanızda "bu iş olmayacak" düşüncesi oluşur. Oysa ki Stamford Bridge'de işler tam tersine gitmiş ve Guardiola maçın ikinci yarısını başını ellerinin arasına alarak geçirmişti.

Son tahlilde Guardiola'ya yine pay biçmek lazım. Her ne kadar yarı final serisinde karşısına konulan mükemmele yakın plana cevap veremese ve B planı geliştiremese de, bu, yarattığı A planına övgü yapmamamız anlamına gelmez. "Man Management" denilen özelliğinin bundan sonraki FM serilerinde 20 olmasını şimdiden garantiye aldı 38 yaşındaki teknik adam. Maç sonu Henry'nin kupayı alıp ona getirmesi çok önemli. Futbolcunun hocaya saygı duyması için ceza koşusu yaptırmak, kamptan kovmak veya "bize karşı çok iyiydi ve babacandı" lafını dedirtmek gerekmiyor. Guardiola ne katı disiplinli ne de gevşek bir hoca. Orta standartlarda bir adam işte. Ama daha önceki yazılarda dediğimiz gibi futbolda bazen sadece ve sadece doğru adamları doğru yerde oynatmak, doğru oyuncu değişikliklerini yapmak ve onlara doğru rolü vermek bile başarıyı getirebilir. Guardiola'nın bu "basit" gerçekle bile 38 yaşında 3 kupayı toplamasına büyük övgü vermek gerekiyor. Pep'in elinde basit doğrularla başarıya gidecek bir kadro vardı, o da bunu yaptı, Hiddink'in o kadroyu yenmek için basit değil ayrıntılı bir imha planına ihtiyacı vardı o da bunu yaptı. Sir Alex ikisini de yapmadı dün akşam ve kaybetti. Çok kurcalamamak lazım.

Maç sonunda kupanın üzerine "FC Barcelona" ibaresini yazan şahsı görünce aklıma gelmedi değil. Bunu maç sonuna bırakmak biraz riskli gibi. 2 açıdan. Birincisi adam bir harfi yanlış yazarsa ne olacak? Hadi baştan. Ayrıca yanlış yazdığı yer nasıl düzeltilecek. Defter kağıdı değil ki bu, kupa. İkincisi de takımın adı FC Barcelona iken tamam da ya kupayı Wolverhampton Wanderers veya West Bromwich Albion kazansaydı. O zaman sabaha kadar beklerdik herhalde kupa için. Kupayı futbolcu ve teknik adam olarak kazananların listesini de dökelim kapatırken.





Oyuncu
Hoca
Muñoz Real Madrid 56, 57, 58 Real Madrid 59, 60
Trapattoni AC Milan 63, 69 Juventus 85
Cruijff Ajax 71, 72, 73 Barcelona 92
Ancelotti AC Milan 89, 90 AC Milan 03, 07
Rijkaard AC Milan en Ajax 89, 90 en 95 Barcelona 06
Guardiola Barcelona 92 Barcelona 09

BLØF feat. ÖMER FARUK TEKBİLEK



















Hollanda'nın en ünlü gruplarından Bløf ve virtüöz Ömer Faruk Tekbilek işbirliği.

GÜÇ TOPTA ARTIK



















İngiltere'de 2 hafta önce Manchester United-Arsenal Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Ronaldo'nun attığı frikik golünden beri bir tartışma süregelip duruyor. Şu an Stuttgart kalesini koruyan Jens Lehmann maçın devre arasında günümüz futbol toplarının sert bir şut atıldıktan sonra havada giderken hızını artırabildiğini belirtince İngilztere'deki bir çok üniversite bu konu hakkında görüş bildirmeye başladı. Tabi konunun ayrıntısına geçmeden önce bizden de bir örnek verelim. Yıllar önce İstanbul'da oynanan Galatasaray-Athletic Bilbao maçının 90.dakikasında Gheorghe Hagi'nin attığı golde, topun kaleci Etxeberria'yla buluşmadan tam önce yön değiştirerek sola doğru yöneldiği yıllardır söylenir durur. Zaman zaman da aşırtma gollerinde topun kalecinin üstünden aştıktan sonra birden inişe geçtiği söylenir, Hagi'nin ve Prekazi'nin Monaco'ya attığı gollerde de yine topun bir çizgi üzerinde gittiği farkedilmiştir. Dolayısıyla futbol topunun, topa vurulduktan sonra havada giderken hızlanması ya da anormal ivme kazanması mümkün müdür? Yani Jens Lehmann tespitinde haklı mı?
















Şimdi ilk önce şunu bir kenara koyalım. Futbol topunun, topa vurulduktan sonra ilk vurulduğu andaki hızından daha yüksek bir hıza ulaşması iki şekilde mümkün. Birincisi topa kavis (falso) verilmesi, ikincisi de topun yer çarpması. David Beckham'ın 2002 Dünya Kupası elemelerindeki son Yunanistan maçında attığı gol ve Roberto Carlos'un Konfederasyon Kupası'nda Fransa'ya attığı (meşhur taça gider dediğimiz) gol bunun bir örneği. Top kavis aldığında, açığa çıkan güç kinetik enerjiyi oluşturarak topun ön tarafına iletiyor. Yani enerjiyi kavisten alıp dikey bir enerji haline getiriyor. İkincisine örnek olarak da tenis topları verilebilir. Wimbledon'daki çim kortlarda servis atıldıktan sonra yerde seken toplar topun hızını daha da artırabiliyor. Ayrıca bunu evde kendinizde deneyebilirsiniz. Bir futbol topunun kendi etrafında geriye doğru falso vererek havaya atarsanız, top yere düştüğünde hızlanarak düştüğü yerden daha geriye fırlayacaktır. Dolayısıyla futbol topunun bu iki yol dışında, yani Ronaldo'nun golündeki vuruştan sonra hızlanması çok çok düşük bir ihtimal hatta imkansıza yakın. Zira Portekiz'li toplara vururken kavis vermiyor ve toplar yerde sekmeden ağlarla buluşuyor. O halde Jens Lehmann'ı bu demeci vermeye iten ne olabilir?





















Manchester Üniversitesi'nden Fizik departmanının profesörü Robin Marshall, Lehmann'ın demecine yol açan şeyin, zaman zaman kafa gollerinden sonra duyduğumuz "havada asılı kaldı" yorumundaki illüzyonla aynı şey olduğunu açıklıyor. Marshall'a göre ceza sahasına yapılan ortalarda defans oyuncuları panik halinde çok hızlı yükselip, zamanlamayı iyi ayarlayamadıkları için, bunu çok iyi yapıp, mükemmele yakın yükselen forvetler yerçekimine karşı koymuş gibi geliyor, ama aslında onların hareketi olması gereken, normal karşılanabilecek bir hareket iken etrafındaki başarısız defans oyuncuları sebebiyle daha üstün görülüyor. Lehmann'ın açıklamasında da bu var. Lehmann 40 yaşında bir kaleci. Yıllardır kendisine çekilen şutlarda topun yavaşlama anını artık ezberlemiş bir adam. Ancak yeni imal edilen toplar, çeşitli özellikleriyle bu yavaşlama evresini biraz daha geciktirdiğinden, Alman kaleci topun yavaşlamasını beklediği anda bunun olmadığını görünce, topun hızlandığı yanılgısına düşüyor. Yani top hızlanmıyor, yavaşlaması gecikiyor.


















Lehmann'ın açıklamasının o kadar da yersiz olmadığını ve % 1 ihtimalle de olsa gerçekleşebileceğini belirtenler de yok değil. Dr. Martyn Gadsdon'ın dikkat çekici bir açıklaması var. Futbol topları günümüzde giderek hafifleşen ve dışardan gelecek etkilere karşı hassaslaşan bir yapıya büründürüldü. Her nizami ölçülerdeki, tam küre şeklindeki topun olduğu gibi futbol topunun da bir ağırlık merkezi var. Bu ağırlık merkezi, top statik halde iken tam ortasında yer alıyor ve topun çeperlerine eşit uzaklıkta oluyor. Bir futbolcu topa tam cephesinden, yeteri kadar yüzeyine temas edecek kadar ve hızla vurduğunda ağırlık merkezi o şokla topun önüne savruluyor. Bunu hareket eden bir otobüsün aniden durması sonucu yolcuların öne doğru savrulmasına benzetebiliriz. Ancak sonra nasıl otobüste tutunacak yer bulup durumumuzu eski haline getirmeye çalışırız, topun ağırlık merkezi de o ilk şoktan sonra merkeze dönmeye çalışıyor. Tabi bunu yaparken topun önüne savrulduğu için arkaya doğru giderek yapıyor, bir başka deyişle arkaya doğru kayarken topun kaleye doğru olan yüzünü de ileri itmiş oluyor, bu da çok ufak da olsa topun hızlanmasına yol açabiliyor. Ancak bu mümkün de olsa kalecilerin bunu farketmesi mümkün değil. Yani böyle bir hadise gerçekleşse dahi Lehmann ya da başka bir kalecinin çıplak gözle seçebilmesi imkansız. Zaten bu durum, topa mükemmel biçimde ve vurduğunuz yüzeyin sağ ve soluna eşit uzaklıkta ve yerden kaldıracak kadar fazla yer tutacak alanına temas etmenizle mümkün. Dikkat ederseniz Ronaldo da bunu yapabilmek için topa vurmadan önce etrafını bir hayli düzeltiyor, hep aynı şekilde geriliyor ve topun hep aynı yerine vuruyor. Günümüz toplarında da bunu yapabilmek eskiye göre biraz daha kolay. Kalecilerin de eski toplarla yenilerini karşılaştırması sonucu böyle iddialar olabiliyor ancak "top sanki yön değiştirdi, top sanki hızlandı, havada asılı kaldı" gibi söylemler maalesef birer göz yanılgısından ibaret.

ZINEDINE ZIDANE

ARMALARDA YUNAN ESİNTİSİ

























Arma ve takım ismi çok hassas kavramlar futbol dünyasında. İyi kullanıldıklarında takıma olduğundan fazla değer kazandırabildiği gibi, kötü seçimler yapıldığında yerin dibine batırabiliyor. Sırf isminden dolayı bazı takımlara sempati duyan nice adam biliyorum. Kendinize sorun, dünya futbolundan veya bu 2 takımın varlığından habersiz olan 10.000 kişiyi Fortuna Düsseldorf-Hartlepool United maçına götürün, Hartlepool tarafına 100 kişi ancak girer. Bu tür doğdukları anda şanslı takımlar vardır, Dinamo Moskova, Torpedo Moskova, Nottingham Forest, Plymouth Argyle, Tottenham Hotspur, Sampdoria, Borussia Dortmund gibi..... Tabi bunların hepsi ana dilini Türkçe olarak kullanan bizler için geçerli. Portekizli olan adama Paços Ferreira çok karizmatik bir isim olarak gelebilir bilemiyorum. Yaklaşık 1 sene önce Armalarda Latin Esintisi yazısında kulüp armalaırnda kullanılan ve genelde bir felsefe içeren latince cümlelerden bahsetmiştik. Hafta sonu Hollanda Ligi'ni izlerken kafamda bir soru oluştu. Yunan tanrıların ıve efsanelerini kullanan bir çok takım vardı Hollanda Ligi'nde. Sonra bu araştırmanın sınırlarını genişletmeye karar verdim ve aşağıda Yunan felsefesi ve kültüründen etkilenen takımlar hakkında bir dosya hazırlamaya karar verdim.























Hollanda dedik oradan başlayalım. Başlayınca da doğrudan Ajax'a gidelim. Efendim Ajax ya da Yunancadaki haliyle "Aias" Homeros'un İlyada destanında da ağırlıkla bahsedilen Truva Savaşı'nda önemli rol oynamış bir Yunan mitoloji kahramanı. Ege Denizi'ndeki Salamis Adası'nda kurulan krallığın da hükümdarı. Telamon ve Periboea'nın oğu. "Ajax the Great" olarak da anılıyor bir çok kaynakta. Achilles'in de ustası olan Chiron tarafından onunla aynı dönemde eğitilmiştir. Yani kısacası Achilles'in sınıf arkadaşıdır. Onunla beraber Agamemnon'un ordusunun en önemli savaşçılarından birisidir. Sparta Rotterdam'a geçelim. Aslında bunu açıklamaya pek gerek yok. Yunan tarihinde çok önemli yeri bulunan ve Pers'lerle yapılan savaşla yakın zamanda sinemalara da uğrayan kentin adı. Heracles Almelo. Öncelikle şunu belirtelim, Heracles aslında Herkül'den başkası değil. Sadece Heracles kelimesi Roma felsefesinde "Hercules" olarak değişime uğramış durumda. Onun da hikayesi az çok biliniyor. Zeus'un oğlu ve Yunan tanrıları arasındaki en büyük ve en güçlü kahraman. Nitekim Hollanda amatör liginde Hercules adında bir takım da bulunuyor. Son olarak Hollanda amatör futbolunun en üst seviyesi olan Hoofdklasse'da mücadele eden Achilles' 29'a da değinelim. 1929 tarihinde kurulan kulüp isim olarak Homeros'un İlyada Destanı'nın en önemli karakteri, Thetis ve Peleus'un oğlu, öldürmek için ancak onu topuğundan vurmanızın gerektiği, bu yönüyle Türk mafyasıyla başetmesi çok zor olan Yunan kahramanını kendisine isim olarak almış.

















Geçelim Avrupa'nın diğer ülkelerine. İspanya'a da karşımızda Hercules CF var tabi. Hikayesi Hollanda'daki Hecules takımı ile aynı. İngiltere'de üst liglerde bu tür bir takıma rastlamak mümkün değil. Ülke futbolunun altıncı kademesi Konferans Kuzey Ligi'ndeki karşımıza çıkan ilk takım Blyth Spartans bu alandaki en bilinen takım. Takımın arması da zaten bir Spartalı'nın kaskından oluşuyor. Hazır Spartans deyince Malta'ya da geçelim hafiften. Malta Ligi takımlarından Hamrun Spartans'ın adı da yine meşhur toplumdan geliyor ve yine armada bir kask var. İtalya'da bu alanda en bilinen takım Atalanta. Yunan mitolojisinin en önemli kadın kahramanlarından birisi Atalanta. Efsaneye göre babası Schoeneus çocuğunun erkek olmasını çok istediğinden Atalanta'yı reddeder ve onu ölmesi için bir dağın tepesine bırakır. Zeus'un kızı, Apollo'nun kardeşi bir başka önemli kadın mitolojik kahraman Artemis bunu haber alır ve onu emzirmesi için dişi bir ayı gönderir. Daha sonra da onu alır ve yetiştirir. Nitekim İtalyan kulübünün armasında da bir bayan portresi bulunur. Hellas Verona bir başka örnek. Onu daha önce anlatmıştık. 1903 yılında kurulan kulübün ismi, bir çoğu öğrenci olan kurucularının antik tarih hocalarının verdiği tavsiye ile konulmuştur ve bilindiği gibi Yunanistan'ın Yunancadaki karşılığıdır.

























"Fortuna" kelimesine özel bir yer ayırdık, çünkü bir kaç ligde rastlanabiliyor. Jüpiter'in kızı Fortuna Yunan mitolojisinde şans tanrısının adı. Zaten İngilizcedeki "frotune" kelimesinin de anlamı buradan geliyor. Tabi böyle olunca da Fortuna Düsseldorf, Fortuna Köln, Fortuna Sittard gibi takımların da şans getirmesi için bu kelimeyi kullanmaları çok yadırganmamalı.

Gelelim Corinthians'a. Brezilya futbolunun en önemli takımlarından olan Corinthians'ın adının ilginç bir hikayesi var. Aslında aynı isimli takım 1878'de Corinthian Casuals FC adıyla kurulmuş İngiliz takımından alıyor adını. Takım 19. yy sonları ve 20. yy başlarında adada adından söz ettiren bir oluşum. Peki onların ismi nereden geliyor. Eski Yunan'da yaşadığı altın çağ ile Atina'ya rakip olabilecek duruma gelen Korint (Corinth) şehrinden. Takım ismini duyurmak için yurt dışına açıldığında Sao Paulo'da 1910 yılında kurulan bir kulübe adını vererek etkilemiş oluyor. Korint şehri Olimpiyat Oyunları'nın bir benzeri olan ve 2 seende bir yapılan Isthmian Oyunları'nın da yapıldığı yer. Evet bugün İngiltere futbolunun alt kademelerinden olan Isthmian League'in adı da buradan geliyor.

















Yunan Ligi'ni en sona bıraktık zira böyle bir kültüre ev sahipliği yapan bir ülkenin takımlarının bundan o kültürden etkilenmemesi mümkün değil. Sayı çok olduğu için sadece isimleri belirterek geçeceğim. Herkül yani "Hercules" kelimesinden üretilen Iraklis, Yunan mitolojisindeki savaş tanrısı Ares'ten adını alan Aris, Zeus ve Leto'nun oğlu, Artemis'in ikiz kardeşi, Yunan mitolojisinin en önemli kahramanlarından olan Apollo'dan aıdnı alan Apollon Kalamarias FC (burada Kıbrıs Ligi takımı Apollon Limasol'u da hemen araya katalım) ve üçüncü ligde mücadele eden, ünlü destandan ismini almış Odysseas Anagennisi bu takımlardan bazıları. Diğerlerini mafalda'dan yoruma alalım.

Son olarak Yunan nüfusunun dünyada en fazla toplandığı yerlerden birisi olan Avustralya Ligi'ne bakalım. Burada kulüp isminde olmasa da armadaki etkisi açısından bir süre önce yazdığımız Victoria Derbisi'nin taraflarından South Melbourne FC'ye bakmak gerekiyor.

Bağlarken dikkatimi çeken bir noktaya değineyim. Yunan-Türk çatışması son yıllarda etkisini giderek azaltsa da hala hoş bir rekabet var iki ülke arasında. İşi şiddete vardırmayan rekabette de sonuna kadar varız. Biliyorsunuz kültür öğelerine sahip çıkmada çok mücadele ediyor iki ülke. Baklavanın, cacıkın çıkış noktasından tutunda, dokuma halıların, müzik enstrümanlarının çıkış noktasına kadar. Bir ara Troy filmi meydanda iken "Achilles Çorumlu mu?" diye uçuk haberler bile çıkmıştı biliyorsunuz. E tarihine de çok sahip çıkan bir toplum Türk toplumu. Bizdeki takım isimlerinde Türk tarihinden isimler kullanılamaz mı diye düşünüyorum. Bizde de efsanesi dolaşan bir sürü tarihi şehir, hükümdar ve kahraman var, Yunan uygarlığı kadar çok eskilere dayanmasa da. Teoman, Mete, Attila gibi önemli hükümdarlar var çok eskilerden. Kanuni gibi dünyayı yönetmiş bir padişah var. Bunlar kullanılabilir mi diye düşünmüyor değilim. Her şehir isminin sonuna "spor" ekleyip ortaya çıkmaktansa. İstanbul'un 3 büyüğü dışında Gençlerbirliği gibi bir örneğe pek rastlayamıyoruz mesela....

21st CENTURY BREAKDOWN

























Bana göre çıktığı 2004 yılının en iyi albümü olan ve içinde dünya müzik tarihinin en güzel politik şarkılarından birisini bulunduran (Holiday) "American Idiot" albümünün üzerinden 5 yıl geçmiş dile kolay. Şaka gibi, en fazla 3 sene diyebilirim sorsalar. Ama hakikaten Green Day'i sokaklarda salınan serseri gençlik sıfatından alıp, sesini çıkaran politik grup sıfatına yerleştiren ve ve internet paylaşımcılığının bu derece yaygınlaştığı bir dünyada 14 milyon satan albümü American Idiot bir sonraki albüm için hepimizi heyecanlandırmıştı. Green Day'in yıllar içinde geçirdiği evrimi incelemek lazım. Billy Joe'nun kafaya ne zaman saksı düştü bilmiyorum ama, bir 2000 yılındaki "Warning" albümündeki Warning, Blood, Sex and Booze, Jackass gibi şarkılara bakıyorum bir de Holiday, American Idiot, Wake Me Up When September Ends şarkılara. Şarkı sözlerindeki tema ve icradaki gelişmeyi takdir etmemek imkansız. American Idiot'tan sonraki albüm onlar için çok önemli bir dönüm noktasıydı. Zira bir önceki albümde aldıkları tavır dolayısıyla 21st Century Breakdown bu geçişin ya tamamlanacağı ya da "hoş bir deneme" olarak kalacaktı. Green Day sınıfı geçmiş görünüyor.

Öncelikle belirteyim albüm benim gözümde maça 1-0 önde başladı zira konsept bir albüm. Yani baştan sona bir hikayeyi anlatıyor. 3 bölümden oluşan bir rock opera. "Heroes and Cons", "Charlatans and Saints" ve "Horseshoes and Handgrenades" isimli bölümlerden oluşuyor ve girişin ardından 6-6-5 şeklinde giden şarkı sayısı var her bölümde. Albümde anlatılan hikaye Christian ve Gloria adındaki 2 gencin George W. Bush başkanlığının ardından ABD'deki yaşama uyum sağlamaya çalışan bir çifte ait. Önceki albümlerinden farklı olarak piyano tınılarına sıkça rastlamak olası albümde. Genel olarak dünya çapında iyi eleştiriler aldı albüm. Rolling Stone 5 üzerinden 4,5 verdi albüme örneğin. Şimdiden 2 Altın 2 de Platinum Plak kazanmış durumdalar. 15'e yakın ülkede 1 numaraya yükseldiler ve bir o kadar da ülkede ilk 10'da yer aldılar albüm satışlarında. Albüme yöneltilen olumsuz eleştiriler, genelde otoriteye başkaldırıyı ve itaatsizliği körüklediği yönünde. Know Your Enemy şarkısına baktığınızda bunun sebebini biraz görebiliyorsunuz.

Violence is an energy
Against the enemy
Violence is an energy

Bringing on the fury
The choir infantry
Revolt against the honor to obey

Veya Christian's Inferno şarkısına baktığınızda.

This diabolic state is gracing my existence
Like a catastrophic baby
Maybe, Maybe you're a chemical reaction
I am the atom bomb
I am the chosen one
Toxin our reservoir
And then return man to ape

Albüme adını veren 21st Century Breakdown, Know Your Enemy, ¡Viva la Gloria!, East Jesus Nowhere, Peacemaker, 21 Guns, American Eulogy albümün ağır topları. Gerçi diğer şarkıların da bir hayli standardın üstünde olduğunu söylemek lazım. Özellikle East Jesus Nowhere şarkısının sözlerine ve kendisine tav olduğumu belirteyim. Green Day'in polis devleti, polis güçler, din, bürokrasi, politikacılar, bağnaz düşünceler, medya, itaatkar toplum ve bir dolu unsura eleştiri oklarını fırlattığı albümü American Idiot'u da sevdiyseniz kaçırmayın derim. Ha ama ben bu tür protest rock albümlerinden hoşlanmam arkadaş derseniz, sizi aynı müzik yolunda giderken davaya ihanet eden Gwen Stefani ablamıza emanet edelim.

SOKAKTA SPOR & KAZAK OKÇULAR



















Hepi topu üç ülke görmüşlüğümüz var ama "Sanatı, sporu ve yeme-içmeyi açık havada bir yere toplamış ülke" diye sorsalar Kırgızistan birinci sırayı alır o üçü arasında. Oynamayı pek bilmediğim masa tenisinin topuna vurulduğunda çıkan nevi şahsına münhasır sese aşinayız. Parkta yürürken solumuzdan gelen sese yönelince bu manzara ile karşılaştık. Koca bir arayola boydan boya yerleştirilmiş ping pong masaları. Bir resim ile ekonomik sorunlarla boğuşan Kırgızistan'ın sportif resmini çizip, bir kaç cümleyle bizim memleket sporuna bağlayacak ve "Sporu halka getirmek böyle bir şey herhalde" diyecek değilim ama sporu halktan kaçırmamanın da bir meziyet olduğunu kabul etmek gerek. Kendi memleketimde görsem göğsüm kabarır...

Hemen yanımızdaki stadyumun göbeğine öğlen saatinde ortam kuruldu. Öğrenci okçular geldi, sürekli bir atış, bir temaşa. "Standart bir okul için fazla değil mi bu kadar okçu?" diye sordum."Uğraşıyor çocuklar"cevabını aldım.



















Şaşkınlıktan soru da bir tuhaf çıktı ağzımdan. "Bizde bu kadar öğrenci değil okçuluk, bütün spor dalları için toplanmaz. Sizde nasıl oluyor?" diye soracaktım halbuki. Bizde olsa direk "dersten sonra mekana akın" olur, bunlar boş vakitlerinde paso spor takılıyor. Ellerinden tutan ve para olmadığı için pek fazla bir adam çıkaramıyorlar, o ayrı. Çıkan da "Para var, imkan var" diyerek Rus tabiyetine geçtiğinden Kazak'tı, Kırgız'dı, Özbek'ti diye anılmıyor sonrasında.

Tabii aktivite olur da bizim herşeyden anlayan milletimiz eksik kalır mı?

"Şuradaki pek iyi atamıyor abi. İki yandaki sarılı çocuk sağlam bak."
"Siktir lan. Asıl en öndeki yeşilli fena. Attığı ok gözükmüyor"
"Bak bak piçe bak sapladı. Helal lan sana."

Kazakistan'da öğrenci okçular ve birbirinden Malkoçoğlu ve Battal Gazi halkımız. Hal-i pür melalimiz.

by Canarino

EMEKLİ OLMUŞ NUMARALAR: FUTBOL



Maldini'nin gidişinin ardından şu emekliye ayrılmış numaralar hikayesine bakalım derim. Futbol takımlarının emekliye ayırdığı numaraların arkasında NBA’deki gibi genelde başarı hikayeleri yok. Başarı için ayrılanların uzun bir listesi var ki aşağı yukarı bilinen isimler. Başarılar kadar ölümlerin ve kazaların da çok etkisi var. Lyon, Lens ve Manchester City’li Marc Vivien Foe (17, 23), Benfica’lı Miklos Feher (29), Dinamo Bükreş’li Catalin Haldan (11), saha içerisindeki ölümleri sebebi ile numaraları emekliye ayrılan futbolcular. Geçirdikleri trafik kazası sonucu hayatını kaybeden Manchester United’lı genç oyuncu Jimmy Davis (36), Lyon kalecisi Luc Borelli (16), takım otobüsüne yetişmeye çalışırken arabası kaza yapan Chievo’lu Jason Mayele (30), ülkesi Fas’ta kaza geçirerek hayata veda eden Aberdeen’li “Zero” lakaplı forvet Hicham Zerouali (0), Orlando Pirates’ın forveti Lesley Manyathela (22) da kulüplerinin onurlandırdığı oyuncular.

Diego Armando Maradona'nın 10 numaralı formasını 2001 yılında emekliye ayıran Arjantin 2002 Dünya Kupası için 10 numarayı FIFA'ya bildirmemiş ve yerine kadroya 24 numarayı dahil etmişti Ama FIFA'nın kurallara uymaları yönündeki uyarısı üzerine forma Ariel Ortega'ya verildi. Chelsea de Gianfranco Zola'nın 25 numaralı formasını emekliye ayırmış durumda.

Bir kaç tane de farklı hikaye var. Saha içerisine son verdiğimiz kurbanlardan olan Sevilla’lı Antonio Puerta’nın 16 numaralı forması emekliye ayrılmadı. Ama bu formayı bugünden sonra bir tek kişi giyebilir. O da 2007 Ekim’inde babasının ölümünden sonra doğan oğlu Aitor Antonio bir gün Sevilla takımında forma giyerse bu formayı giyebilecek.



26 yaşında iken FC Utrecht formasını giydiği yıllarda kalp kapakçılarındaki bir sorun nedeni ile uykusunda hayata veda eden David Di Tommaso için daha önce oynadığı Sedan ve Utrecht kulüpleri 29 ve 4 numaralı formaları emekliye ayırdılar. Ayrıca FC Utrecht her yıl takımın en başarılı oyuncusuna verilen ödülün adını “Di Tommaso Ödülü” olarak değiştirdi.

Bir trajik hikaye de Norveç’ten. 2005 yılında Norveç Ligi takımlarından Fredrikstad ile Start arasında oynanan maçın 5. dakikasında takım arkadaşının üstüne düşmesi sonucu yerde kalan Dagfinn Enerly hastaneye kaldırıldı ve tüm vücudunun boyun kırılması sonucu felç olduğu öğrenildi. Bunun üzerine kariyeri biten Enerly’nin 8 numaralı forması emekliye ayrıldı. Enerly 2007 yılına geldiğinde kollarını ve vücudunu oynatma yeteneğini tekrar kazanmasına rağmen bacak kaslarını hala hareket ettiremiyor ve tekerlekli sandalyede.



Aynen NBA’deki 6 numara gibi futbolda taraftarlarına numara ayıran kulüplere bakalım. 12 numarayı ayıran bir çok kulüp var. Ülkemizden Fenerbahçe dahil. Ama örneğin Panathinaikos taraftar grubu “Gate 13”ten esinlenerek ve Reading kulübü 13 numaralı formayı emekli etmiş. Bu numara Bristol City’De 31, Oldham Athletic’de ise 40.

Halen o takımda oynarken numarası emekliye ayrılacağı açıklanmış isim ise Paolo Maldini. (başka kim olabilir). Maldini’nin 3 numaralı forması emekliye ayrıldı ama futbolcu eğer oğullarından birinin bir gün Milan takımının formasını giyerse (büyük oğlu Christian Maldini Milan genç takımı formasını giyiyor) 3 numaralı formayı taşıyabileceğini belirtti.

Bu konudaki en güzel hikayeyi de bir başka yazıya saklayalım. Onun ayrıca anlatılacak bir efsanesi var çünkü.

26 Mayıs 2009 Salı

TÜRKİYE KAZAN BİZ STICKER-1

























Yazarken dikkat ettim de ritmi bile uyuyor başlığın şarkıya. Neyse efendim, birkaç gün içinde blogu çok değerli yazar ekibine devredip İstanbul semalarına doğru giden bir uçağa bineceğim ve 1 aylık bir tur atacağım Türkiye'de. Hazır uğramışken de bir süredir düşündüğümüz, okuyucularla tanışabileceğimiz ve fikir alışverişinde bulunabileceğimiz bir gece tertiplemeyi uygun gördük. Dolayısıyla 16 Haziran Salı akşamı daha sonra belli olacak bir mekanda (muhtemelen Avrupa yakası) Flying Dutchman toplantısı düzenleyeceğiz. Yazar kadrosundaki arkadaşlarla zaten buluşacağız ama gelmek isteyen okuyuculara da masada yer açarız mutlaka. O gece İstanbul'da olup boş vakti olan, canı laflamak isteyen, bizlerle tanışmak isteyen, blog yazarlarından herhangi birisini eşek sudan gelene kadar dövmek isteyen, blog yazarlarından birisine aşık olan ve ilan-ı aşk için fırsat kollayan ya da her ne türlü gayesi olursa olsun herkesi bekliyoruz*. Organizasyon için blogun lojistik sorumlusu Tuncay bey'e soldaki mail adresinden bir mail çakınız efendim. Yalnız gün konusunda çok katıyız, hatta eşme ayvası gibiyiz onu belirteyim.


*İlk leblebi tozu bedava.

Bu arada resmi açıklayayım. Resim İstanbul'da bilumum yerlere yapıştırılan Flying Dutchman stickerlarından birisinin resmidir.

MONTY PYTHON-4



















İlk video ekibin en bilinen skeçlerinden "Silly Job Interview".



İkincisi de Monty Python'u izleyen bir çok mizah ekibi tarafından sıkça kullanılan bir skeç. Hatta Bir Demet Tiyatro'da Binnur Kaya'nın canlandırdığı bir karaktere de ilham kaynağı olmuştur. The Man Who Is Alternately Rude and Polite. Türkçe çevirisini aktaramayacağım, zira bazı sözlerin anlamını İngilizlerin bile bildiğinden şüpheliyim.




Gent: Good morning, I'd care to purchase a chicken, please.
Butcher: Don't come here with that posh talk you nasty, stuck-up twit!
Gent: I beg your pardon?
Butcher: A chicken, sir. Certainly.
Gent: Thank you. And how much does that work out to per pound, my good fellow?
Butcher: Per pound, you slimy trollop, what kind of a ponce are you?!
Gent: I'm sorry?
Butcher: 4/6 a pound, sir, nice and ready for roasting.
Gent: I see, and I'd care to purchase some stuffing in addition, please.
Butcher: Use your own, you great poofy poonagger!
Gent: What?
Butcher: Ah, certainly sir, some stuffing.
Gent: Oh, thank you.
Butcher: 'Oh, thank you' says the great queen like a la-di-dah poofta!
Gent: I beg your pardon?
Butcher: That's all right, sir, call again.
Gent: Excuse me.
Butcher: What is it now, you great pillock?!
Gent: Well, I can't help noticing that you insult me and then you're polite to me alternately.
Butcher: I'm terribly sorry to hear that, sir.
Gent: That's all right. It doesn't really matter.
Butcher: Tough titty if it did, you nasty spotted prancer!

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-24




















Dünya futbol tarihinde, aynı şehrin takımları arasında oynanan derbi maçlarda bir takımın diğerine karşı sağladığı en uzun süreli üstünlük, Chelsea'nin Tottenham Hotspur'a sağladığı üstünlüktür. Maviler 1 Aralık 1990'da 3-2 kazandıkları maçtan sonra 9 Ocak 2002'deki 2-1'lik galibiyetleri ile son bulan seride 26 maç ve 12 yıl boyunca rakibine yenilmemiştir. Spurs 2002 yılında Lig Kupası'nda mavileri mağlup edebilmiştir. Eğer kupaları dışarıda tutup sadece lig maçlarını baz aldığımızda rekor 11 Mart 2006'daki 2-1'lik Chelsea galibiyetiyle son bulan süreye uzamakta ve 32 maç, 16 yılı kapsamaktadır.

Seyir Defteri

FELİX MAGATH PRESENTS: SIX SENSE


















Wolfsburg'un gelişine mart ayında dikkat çekmiştik aslında. Flying Dutchman blogunda ele alınan yükselişteki takım, blogun lanetine kurban gider kaidesine çok güçlü bir istisna oluşturdular ve tarihlerinin ilk şampiyonluğuna son 2 haftada 10 gol atarak imza attılar. Tabi bu işin arkasında 2009 yılında aynada büyüyerek gelen bir takımın da etkisi var. Sezon boyunca zaman zaman ele aldığımız takımı şampiyonluğa götüren 6 dikkat çekici veriyi verelim.

-Felix Magath Bundesliga'da 2 farklı takımla şampiyon olan yedinci teknik adam. Daha önce 2004-05 ve 2005-06'da Bayern Munich ile şampiyonluğu kucaklamıştı. Bunu daha önce başaran teknik adamlar Udo Lattek (Bayern Münich ve Borussia Mönchengladbach), Hennes Weisweiler (Gladbach ve 1. FC Köln), Otto Rehhagel (Werder Bremen ve 1. FC Kaiserslautern), Max Merkel (1860 Münich ve 1. FC Nürnberg) , Ottmar Hitzfeld (Bayern Munich ve Borussia Dortmund) ve Branko Zebec (Bayern ve Hamburg SV)

-Wolfsburg Bundesliga'nın ilk yarısını dokuzuncu sırada bitirdi. Bundesliga tarihinde ilk yarıyı bu sıradan daha aşağıda bitirip lig sonunda şampiyonluğu kazanan hiçbir takım yok (bu yüzden sessiz ve derinden dedik ya). 1981-82'de Hamburg, 2006-07'de VfB Stuttgart ligin ilk yarılarını dördüncü sırada bitirip lig sonunda şampiyon oldular ki bu Wolfsburg'a kadar ilk yarı ikinci yarı arasındaki rekor sıralama farkıydı. Wolfsburg ikinci yarıdaki 17 maçta toplam 51 muhtemel puanın 43'ünü aldı.

-Grafite Werder Bremen'e attığı golle gol sayısını 28'e ulaştırdı ve gol kralı oldu. Brezilya'lı bu sezon 25 maçta yaptı bunu ve 1980-81 sezonunda Bayern Munich forması ile 29 gol atarak gol kralı olan Karl-Heinz Rummenigge'den sonra en yüksek gol rakamına ulaşan ikinci oyuncu oldu. Ailton da 2003-04 sezonunda Werder Bremen forması ile 28 gol atmıştı ama o, bu 28 golü 33 maçta atmıştır. Yani Grafite'nin ortalamasında bakıldığında Ailton'a da Rummenigge'ye de ağır bastığını görüyoruz.

-Forvetteki pertneri Edin Dzeko ile birlikte Grafite toplam 54 gol kaydettiler. Dzeko da 26 golle gol krallığında ikinci oldu. Bu 54 gol onları Bundesliga tarihine geçirdi bile. Gerd Müller ve Uli Hoeness'in 1971-72 ve 1972-73 sezonlarında Bayern Munich formasıyla toplam 53 gol atarak sahip oldukları rekoru beraber tarihe gömdüler*.

-Grafite ve Dzeko'nun performasnını anlatmaktan yorulmuyoruz. İlk 18 maçta 5 gol atabilmişti Bosna'lı Dzeko. 2009'da Wolfsburg'un patlamasına yol açan adamlardan birisi olduğunun en güzel örneği. İkinci yarı oynadığı 16 maçta 21 gol attı ve toplamda 26 gole ulaştı. Patlama diye ben buna derim.

-Son olarak. Magisches Dreieck'in üçüncü adamını atlamayalım. Zvejzdan Misimovic yaptığı 20 asistle Almanların ünlü futbol dergisi Kicker'in 1995-96 sezonundan beri tuttuğu asist istatistiklerine göre bir sezonda en fazla asist yapan oyuncu rekorunu kırdı. Zaten bu dönemde 15 asist barajını aşabilen ancak 2 oyuncu var. Darius Wosz 1996-97'de Bochum formasıyla 17 asist yaparken Zé Roberto Bayer Leverkusen formasıyla 2001-02 sezonunda 16 asist yapmıştı.

Hakedilmeyen bir şampiyonluk olduğunu düşünen var mı?

*Alper Öcal'a uyarı için teşekkürler.

ANTI-AGING 11

























Arjen Robben 1984 doğumlu. 25 yaşında yani. Ziraat Bankası'nda gidip emekli kuyruğuna girse, "amca sen öne geç, düşüp kalırsın burada" diye yer açarlar. O nasıl bir 25 yaş ben çözemedim. 45 gibi duruyor. Zaten bu güruhun da bir onbirini yaparız ama önce 18 yaşında futbola başladığı hali ile 35 yaşında futbolu bırakırkenki hali arasında hiç bir fark olmayanlar ya da olmayacaklarla ilgili bir liste yapalım.

1-Peter Schemichel: Kuzeylilerin ortak özelliği bu. Sarı saç, pürüzsüz cilt ekürisinin doğal sonucu. Schmeichel'ı en son Euro 92 belgeselinde izledim 2-3 ay önce. Hala 25 yaşında gibi.

2-Abdelzaher El-Saka: Mahallede topu olduğu için oynatılan ve top dereye uçtuğu zaman almaya yollanan veletler vardır ya. 35 yaşındaki El Saka hala onlara benziyor.

3-Michael Reiziger: 36 yaşında şu anda Reiziger. Star Wars'daki Jar Jar Binks karakterini Rio Ferdinand ile birlikte canlandırmaya en elverişli oyuncu.

4-Wes Brown: 30 yaşına gelmiş Brown. Kolaylıkla futbolu bırakınca başa dönüp, 15 yaş altı takımından resetleyebilir kariyeri. Türkiye'de istediği barı denesin, içeri alanı bulursa Old Trafford çimlerinde otlayacağım.

5-Diego Lugano: Bu tescilli artık. Eurovision'ı kazanan Alexander Rybak'a benzetiyorlar (nesine benziyorsa). Adam 22 Lugano 28 yaşında. Çok da değişmeyeceği belli. O gözlerle "Chucky'nin Damadı" gibi bir filmde rahatlıkla rol alabilir.















6-Alan Smith: Listenin en genç adamı. 29 yaşına yaklaşıyor ama çok belli ki 39 yaşında da böyle olacak. Saçların ısarıya boyatması bu özelliğin iyice artırıyor.

7-Valery Karpin: Bu da Rusların çok değişmeyen yüz ifadesinin bir başka ürünü. Doğar doğmaz -30 derece suya sokup çıkarırsan adamlar yaşlanmaz tabi.

8-Frank Lampard: Lampard'ın yüzünde daimi bir küçük Emrah ifadesi var. Sürekli ağlak bir yüz. İngiliz çocuk filmlerindeki tiplere benziyor.

9-Adrian Ilie: Galatasaray'a 22 yaşında geldiğinde tipi aynıydı. 30 yaşında Türkiye'ye döndüğünde bilmesek kendisini dondurmuş diyebilirdik. Bugün 35 yaşında, hala aynı.

10-Ole Gunnar Solskjaer: Lafa gerek var mı? Bu adam 35 ve Robben 25 yaşındaysa ortada bir problem var demektir. Frodo Baggins'in yeşil saha verisyonu.

11-Raul: Arada sakal veya saç falan uzatıyor ama nafile. Aynı takımda oynamasının da payı var elbet. Hala nur yüzlü, mahallenin temiz çocuğu ifadesi var yüzünde.

A CLOCKWORK ORANGE

Uzun süre sonra ikinci kez izledim filmi gün önce. Bittiğinde dayanamayıp ilk yarısını bir daha izledim. Yazmanın zamanının geldiğini düşündüm. Baştan söyleyeyim Anthony Burgess'in romanını hala okumuş değilim. Ama birçok kesimce filmin, sinema tarihindeki en iyi uyarlamalardan birisi olduğunun hatta kitaptan da bir adım önce çıktığının belirtilmesi ile kendimi avutuyorum. Ama yine de fırsat bulduğum an sayfalara dalacağım. Şu anda filmi halen hatim etmekle meşgulüz. 21. yüzyılın en büyük sanatçılarından ve sinema tarihinin bana göre gelmiş geçmiş en iyi yönetmeni Stanley Kubrick'in filmlerinin genelde bilinen bir özelliğidir. Progresif filmler yapar usta. 368 kere izleseniz her seferinde yeni bir şeyler keşfedersiniz. 369. seferde de bir şeyler keşfedeceğinizden eminsinizdir. Özellikle Dr. Strangelove ve A Clockwork Orange'da bu özelliği zirveye çıkmıştır. Her diyalog, her kelime her sahne defalarca analiz edilebilir ve üzerine konuşulabilir. Şahsen beyaz perdede alt metinlerinde keşfedilecek hazineler bulunan filmlere anında aşık olurum. Yukarıda belirttiğim gibi Dr. Strangelove, Fight Club, Oldboy da böyle filmlerdir. İnce ince işlenmiştir hepsi ama çok önemli bir kumar oynarlar. Zira bu seyirciye keşfettirme işi bazen sarpa sarabilir. İki ucu keskin bıçak gibidir zira, alt metinlerle filmi katmanlara böleceğim diye sonunda hiçbir şeyin anlaşışmadığı bir çorba üretebilirsiniz. David Lynch filmlerine, kendisine ve hayranlarına saygılıyım sonuna kadar ama onun filmlerinde bu hava var. Tamam Lynch'in fimlerini çözmek ya da çözememek bir erdem olabilir ama ben onun filmlerindeki bu gözümüze sokulan muammalardan hoşlanmıyorum. Film bittiğinde benim kafamda kesin olmayan bir şeyler bırakmalı ve ben onları birleştirmeliyim. Lynch'in filmlerinden çıkınca insanın kafasında bir fikir olmuyor problem burada. Bunun diğer tarafı da verilmek istenen mesajların seyircinin gözüne sokulması durumu. Bizim Gand'ın çok sevdiği Donnie Darko'yu böyle bulurum misal. Örneğin öğrencilere kişisel gelişmi dersleri veren karakterin evinden çocuk pornolarının çıkması gibi. Çok gözümüze sokulmuştur o "Amerikan halk kahramanının aslında arka planından eler barındırdığı" mesajı. Kubrick filmleri bunların ortasını mükemmele yakın bulur. Dr. Strangelove'ın finalinde patlayan bombaların ve toz bulutlarının eşliğinde duyulan "we meet again, don't know where, don't know when" sözleri bunun çok net bir örneğidir. İlgili sahnenin ayrıca ilgili sahnenin dünya sinema tarihinin en iyi finallerden birisi olduğunu da düşünürüm. "Mein fuhrer.....I kan volk!!!!!"

Clockwork Orange ustanın her filmi gibi hafiften rahatsız edici, şok edici bir şaheser. Filmin ana teması şiddetin insan doğasındaki varlığının nasıl manipüle edilebileceği ve kimlerin kontrolünde olduğu. Ama tabi bu sadece özeti. Bunun yanında modern aile yapısı, tüketim toplumu, itaat, koşullu tepkiler, yetkiyi elinde tutanların davranışları, iktidarın ne gibi tehlikeleri içerdiği, suçun veya suçlunun ehlileştirilme meselesi, din, dil, bürokrasi gibi bir dolu konuya değinen bir şaheser. Ben filmin seyirciyi içine alan yapısı ve sanat yönetimine hayran olduğumu belirteyim. Filmin ilk yarısında Alex'e karşı nefretle dolarız, ikinci yarısında ise ona kaşrı bir acıma hissi oluşur bünyede. Kubrick burada seyirciye aynen Alex'in uğradığı terapi gibi bir terapi uygulamıştır. Yani bizi de şiddet ve merhamet duygusuyla donatmıştır iki farklı zamanda. Hepimize bu duyguların içimizde olduğunu göstermiştir. Alex terapisi sırasında tüm görüntüleri, çok sevdiği Beethoven eşliğinde izler. Terapi bittiğinde artık o melodiyi dinlemeye tahammül bile edememekte, her duyduğunda aklına iğrenç görüntüler gelmektedir. Kubrick aynı oyunu seyirciye oynar. Filmin ilk yarısındaki cinayetlerde ve şiddet görüntülerinde klasik müzik çalar sürekli. Yine Alex'in terapisi uygulanır bize de. Filmin sonunda ne zaman 9. senfoni duyulsa akla Clockwork Orange gelmektedir. Böyle usta bir kontrol manyağıdır Kubrick.

Filmdeki mekan tasarımları, renk kullanımı 1990 ve 2000'lerin modasını etkileyecek kadar çarpıcıdır. Modern kültüre olan etkilerini saymakla bitmez. Sadece Juventus tribün grubu
Drughi Bianconeri desek yeterli sanırım.

Malcolm McDowell sanırım dünya sinema tarihinin "tek rol adamı" unvanını en fazla hakeden oyuncusu. Onsuz bir Alexander Delarge düşünülemezdi. Kubrick her başrol oyuncusuna yaptığı gibi onu da üstüste tekrarlarla zorlamış ve karakterindeki o psikopatiye bürünmesini sağlamıştır. McDowell yıllar sonra Kubrick için hazırlanan bir belgeselde "bir saniye onu çok seviyordum ona sarılmak istiyordum, bir saniye sonra ondan nefret ediyordum, onu öldürebilirdim" der. Görüldüğü gibi Kubrick başrol oyuncusunu da set dışında Alex karakterinin filmdeki profilinin tam içine sokmuştur. Filmdeki terapi sahnelerinde McDowell gözlerine takılan mandallar sayesinde cidden gözlerinden kısa süreli bir rahatsızlık geçirmiştir. Ayrıca Kubrick, Alex'in evcil yılanını, McDowell'ın yılanlardan korktuğunu öğrendikten sonra filme eklemiştir.

38 yıl geçti Clockwork Orange gösteirme girdiğinden beri. İlk piyasaya çıktığında eleştirmenler her Kubrick filmi gibi, filmi anlamamış, çok saldırgan bulmuş, gençleri şidete yönelttiğini ileri sürmüştür. Kubrick de buna içerleyip filmi sinemalardan kaldırtmıştır. Warner Bros gibi bir stüdyoya (hatta herhangi bir film stüdyosuna) bunu yaptırabilen tarihteki tek yönemen olması onun nasıl bir nüfuzu olduğunun kanıtıdır. Tabi filmin değeri, örümcek beyinlilerin elinden çıkıp tüm dünyaya yayıldığında anlaşılmıştır. Sinema tarihinin bana göre gelmiş geçmiş en iyi 10 filmi arasına rahatlıkla giren bu başyapıtı tüm chelloveck ve devotchkalara "şiddetle" tavsiye ediyorum.

CO ADRIAANSE














Bir kaç gündür Hollanda ve Türk basını Co Adriaanse'nin Galatasaray'ın başına geçebileceği haberlerini geçmeye başladı. Hadise gerçekleşirse Galatasaray uzun yıllar sonra 5 ay içerisinde üçüncü hocasını değiştirmiş olacak ki bunun en son ne zaman olduğunu tam olarak hatırlamasam da Reinhardt Saftig'in başlayıp, Müfit Erkasap'ın bitirdiği 1994-95 sezonunu, bitimin hemen ardından da Greame Souness'ın göreve getirildiği 1995 senesini hatırlıyorum. Ondan öncesinde ne zaman meydana gelmişti bilemiyorum. Ama Jupp Derwall döneminden beri son 25 yılda takımın 6 ay içinde 3 kez asıl hocasını değiştirdiğini hiç hatırlamıyorum (yukarıdaki örnekte Müfit Erkasap geçici hoca olarak sezonu bitirmişti). Bu Galatasaray yönetiminin, daha doğrusu Adnan x 2'nin eseri. Avrupa'nın 5 büyük liginin şampiyonlarına bir bakalım. Ferguson, 23 senedir takımın başında, Guardiola ilk senesi ve seneye görevine devam edecek, Jose Mourinho, Guardiola ile kaderi aynı, Fransa'da lider Laurent Blanc 2 senedir takımın başında, gelecek sene de kalacak büyük ihtimalle, Felix Magath 2 senedir takımın başındaydı. Louis Van Gaal AZ'in başında dördüncü senesinde şampiyonluğu evine götürdü. Galatasaray Avrupa'da bunlar olurken, girmeyi hedeflediği devler arenasında bunlar yaşanırken hoca değiştirmiş ve yeni hocasının da ipini çekmeye 2 ayda hazır hale gelmişti. Co Adriaanse böyle bir ortamın içine gelmiş olacak önce belirtelim. Tabi bu Galatasaray'ın Louis Van Gaal'e teklif götürmesi ve teklifin kabul edilmesini beklemesi de ayrı bir komediydi ya...geçelim.

















Hollandalının fiillerine bakalım biraz da. Adriaanse futbol kariyerine daha sonradan FC Amsterdam kulübünü oluşturacak De Volewickers'da başladı ve FC Utrecht'te devam etti. 1976'da futbolu bıraktıktan 3 sene sonra amatör Zilvermeeuwen kulübü ile teknik adamlığa başladı. Ardından dörder yıl Eredivisie takımları FC Zwolle ve ADO Den Haag'ı çalıştırdı. 1992'de Ajax'ın genç takımının başına geçişi kulüp için bir dönüm noktasıdır. 5 yıl altyapıda çalıaşn Adriaanse döneminde genç takımdan çıkan Seedorf, Davids, De Boer kardeşler, Reizigier, Kluivert gibi oyuncular takımı UEFA ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluklarına taşıdılar. Bu yüzden o yıllardaki Ajax fenomeninin arkasında Louis Van Gaal kadar Co Adriaanse'nin de büyük payı olduğu bilinir hep. Hatta Seedorf ve Kluivert'ın A takım alınmasını Van Gaal'e bizzat kendisi önermiştir. 1997'de Willem II'nin başına geçişi onun kariyeri için bir başka temel taştır. Takımı aldığında bir önceki sene 15. sırayı alarak küme düşme hattından kılpayı kurtulmuş bir camiayı yüklenmiş oldu. İlk senesinde beşinci sırayı aldı takım. İzleyen sene de kulüp tarihinin en iyi derecesini elde ederek şampiyon Feyenoord'un 15 puan gerisinde ikinci sırayı aldılar ve Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkı elde ettiler. Jaliens, Galasek, Mampaey, Bombarda gibi isimlerden oluşan mütevazi kadro Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkamadı ama kulübün 104 yıllık tarihindeki en iyi dönemi yaşadı.

2000 yılında zamanında genç takımından yetenekleri keşfettiği Ajax'ın A takıımı teslim edildi ona. 2001-02 sezonu devam ederken ve takım liderken görevden alınarak yerine Ronald Koeman getirildi. Koeman daha sonra sezonu şampiyon olarak tamamladı. Adriaanse'nin sonraki durağı AZ oldu. 2003-04 sezonunda AZ ligi beşinci sırada bitirerek şampiyon olduğu 1980-81 sezonundan sonra tarihinin ilk Avrupa Kupası vizesini elde etti. Bu onu 2004 yılında Hollanda'da Yılın Hocası unvanına götürdü. 2004-05'te takımı üçüncülüğe ve UEFA Kupası yarı finaline taşıdı. Sporting Lizbon'un uzatmalarda 120+2'de attığı gol onları bir finalden etti. Bu çizgi onu Porto'nun teknik adamlığına taşıdı. 2005-06 sezonunda takım Jose Mourinho'dan sonra ilk kez duble yaparak Portekiz Ligi ve Kupası'nı kazandı. Ancak Adriaanse yeni sezon öncesi Feyenoord'lu Dirk Kuijt ve PSV'li Jan Vennegoor Of Hesselink'in alınması isteği yönetimce geri çevrilip bazı sözler yerine getirilmeyince sezon başlamadan istifasını verdi. Bu çok istifa 2 başarısız deneme Metalurh Donestk ve Al-Sadd maceralarını getirdi. Ardından bu sezon başı Giovanni Trapattoni'nin bırakıtğı koltuğu alıp Red Bull Salzburg'u şampiyonluğa taşıdı. Sezon devam ederken de istifa edeceğini bildirdi.

















Adriaanse'nin adı AZ ve Ajax için geçiyordu son günlerde. AZ Koeman'ı göreve getirince tek seçenek Ajax olarak kaldı. Ancak son günlerde yolunun Türkiye'ye dönebileceği söylentileri de dolaşıyor. Öncelikle belirtelim, yazıda gördüğünüz gibi Hollanda'lı kariyerinin son 4 yılında hiçbir kulüpte 1 seneden fazla çalışmadı. 2 kez kendi isteğiyle 2 kez de yönetimin isteğiyle görevi bıraktı. Öncesinde de minimum 3 yıl çalıştığı kulüpler var. Ajax altyapısında yaptıkları, Willem II ve AZ'i çöplükten çıkarıp zirveye oturtması, Mourinho'dan sonra Porto'yu toparlaması ve Red Bull Salzburg şampiyonlukları Hollanda'lı hocanın kariyerinin önemli temel taşları. Ancak beni ilgilendiren onun genç oyunculara önem veren ve zaman zaman kulüp yönetimleriyle takışan yapısı. "Psycho Co" derler Adriaanse'ye Hollanda'da. Willem II'nin hocası iken hazırlık maçında Belçika takımı Gent'e 6-1 meğlup olmalarıdan bir gün sonra futbolcuları da alıp arabalarıyla antrenman sahasından 13 kilometre uzağa götürdüğü, hepsinin tek tek anahtarlarını aldığı, kendisi arabayla antrenman sahasına dönerken futbolcuları 13 kilometre peşinden koşturduğu, antrenman sahasında anahtarlarını geri verdiği ama tabi arabaları 13 kilometre ötede kalmış futbolcuları yemekten sonra bir daha oraya koşturduğu vardır. Hadiseden sonra Willem'li oyuncular 't Zand ile oynadıkları maçı 11-0 kazanmışlardır. Ajax'ın altyapısı hocası iken, dayanıklılık açısından oyuncuları yere yatırdığı ve takım arkadaşlarından yerdekilerin üzerinden koşarak geçmesini istediği de vardır. 1990-2000 yılları arasındaki Christoph Daum'un Hollanda versiyonu gibidir Adriaanse. Dahi diyenler de çoktur deli diyen de. Hücum futboluna son derece önem verir, bu özelliğiyle de hep yüksek sayıda gol atan takımları yönetmiştir. Kısacası iyi hocadır Adriaanse....ama....

Aması şu. Bu adam, bu yukarıdaki saha içi ve saha dışı davranışlarını anlattığımız adam Galatasaray'ın futbolcu kadrosuyla, Türk basınıyla ve en önemlisi Adnan Sezgin ile çalışabilir mi? Hollanda'da çalıştığı dönemde basınla sık sık tartışan ve onları "skor tabelacılığıyla" suçlayan bir adamdır ki Hollanda bu konuda aslında en masum ülkelerden biridir. Türkiye'de nasıl tepki verir tahmin bile edemiyorum. Bir de yetki meselesi var tabi. Derbilere 23-24 yaşındaki adamlarla çıkınca "bu maçlarda çoluk çocuğun ne işi var" diyebilen insanların bulunduğu bir ülkede, Ajax altyapısından cevherler çıkartan bir adam ne kadar barınabilir o da merak konusu. Tek bildiğim Adriaanse'nin göreve gelmesi halinde ömrünün en fazla 18. hafta olacağı.