31 Aralık 2009 Perşembe
TOP 10 İĞRENÇ YILBAŞI KLİŞESİ

Geçtiğimiz yılbaşı öncesi ufak bir fetva yayınlamıştık aslında, yapılması ve yapılmaması gerekenlerle ilgili. Gördük ki, kimse kulak asmamış. Herkes aynı tas aynı hamam. Türk insanının yıllardır yılbaşında oynadığı bir senaryo var. Değişmiyor. Bizim yılbaşı ritüelimiz yanı, bu sene de ilerleyen senelerde de aynı olacak. Son 10 yılda batı kültürünün de etkisiyle iyice raya oturan tipik davranışlar ve şahit olduğumuz olaylar var. Göreceklerinize ve gördüklerinize şimdiden hazır olmanıza yardımcı olacak bir liste. Kategoriye Türk olmasına, hayatında kiliseye gitmemiş olmasına, bir tek Şükran Günü Duası okumamasına, Yehova'yı Yalova'nın ilçesi sanmasına rağmen Noel'i kutlayan anlayamadığım kesimi almadım. Türk insanının Top 10 Yılbaşı Klişesi.
1-Hristiyanlık karşıtları, yerli malı adamları: Yılbaşı yaklaşır, bu grubun mensuplarına gidip "yılbaşında ne yapıyorsun?" diye sorarsın. Aldığın cevap Ulubatlı Hasan kıvamındadır. "Hz. İsa'nın doğum gününde neden eğlenecekmişim ki, bizim bayramlar başka zaman". Öyle bir konuşur ki sanki Hammurabi Kanunları'yla yaşıyor, Tonyukuk takvimini kullanıyor. Yahu bütün ömrünü o takvime göre organize ediyorsun, doğum gününü o takvime göre kutluyorsun da, iş yılbaşına geldiğinde mi Hz. İsa'ya teslim olmuyorsun. O zaman 5 Ocak'ta git patrona söyle "bugün bizim takvime göre yılbaşı, ben tatile çıkıyorum". Alırsın...tatilini....
2-Evde Sabahlama İnsanı: Bu tipler yılbaşındaki ortamı daha 22 Kasım'dan planlayan adamlardır. Her muhabbette "eeee yılbaşında ne yapıyoruz" muhabbetini açarlar. Açtıkları gibi de hemen yılbaşı felsefelerini ortaya koyarlar. "Beyler alırız içkimizi dışarıda yürürüz, pahalı mekanlara ne para bayılıcam, evde sabahlarız, ortam olur". Ortam dediği de 4 tane sap erkeğin oturup televizyona bakıp 3. biradan sonra "kimseye hakettiğinden fazla değer vermeyeceksin arkadaş" veya "bu kızları anlayamazsın abi" şeklindeki müthiş Freudyen aşk hayatı saptamalarıdır. Ertesi gün, tanıdığa haber salınır. "Off yılbaşı gecesi ne ortam vardı ha, sabaha kadar içtik, eğlendik, Hasan niye gelmedin yaaaa".......Seneye inşallah canım, seneye..
3-İğrenç espri adamları: Bu dünyanın 2 büyük kitle imha silahı vardır. Birisi atom bombası, diğeri de yılbaşı esprileri. Ofisten çıkmak üzeresindir, herkesi kutlamışsındır, tam çıkarken arkadan bir ses gelir "haydi seneye görüşürüz". O an "neden ölüm cezası var?" diye düşündüğüm çok olmuştur .Zira bu adamın 2 Ocak sabahı ofise girildiğinde yapacağı espri de bellidir. "Eee n'aber, geçen seneden beri görüşmüyoruz he he he he". ......Bazen insanlardan sabun yapmak çok kötü fikir değil diye düşünüyorum.
4-Yurt dışı sevdalıları: Yılbaşına saatler, hatta dakikalar kalmıştır. Mekan farketmez, grubun içinden bir ses yükselir "aaah ah şimdi New York'ta Sydney'de olmak vardı"....Hemen cevap gelir. "Sorma kanka, kuzenim geçen yıl Prag'a gitti, nasıl eğlenmişler var ya"...Bu muhabbeti dışarıdan birisi görse, her birinin 18 yıl yurtdışında ateşelik yaptığını sanar. Hayır, bu yurt dışındaki yılbaşına özlem adamlarının bazısı hayatında Kapıkule'den (bazıları Avcılar diyelim) dışarı çıkmamıştır, bazısı da taş çatlasa 1 kere gitmiştir. Ama her yılbaşında, 30 sene boyunca anlatırlar, özlemle anarlar. Tamam yurt dışında kutlamak güzel bir anıdır ve farklı tatlar içerir de bunu sürekli dile getirmenin anlamı nedir çözmüş değilim. Ama şimdi Tokyo'da olmak vardı o ayrı....Geçen sene bizim patron gitmiş...of of of...
5-İkramiye adamları: 1 Ocak bu insanlar için bir tek açıdan önemlidir. 7 rakamla başlayıp amortiye kadar giden "kazanan numaralar" ekini ele almak ve kendi numarasını aramak. O adam 2 Ocak'tan 31 Aralık'a kadar geçene 364 gün yılbaşı ikramiyesi biletlerini almak için para biriktirir. "Talih dağıtan Sümeyye Abla" veya "Abdürrezzak abi" bayisinden de gidip deste deste seri halinde bilet alır. Ekranın karşısına geçer. Evdeki misafirlerle mutlaka "bu sene kesin doğu illerine çıkar", "bu sene çeyrek bilet hocam kesin, dağıtırlar ikramiyeyi", "mafya yedirmez o parayı" muhabbetlerini yapar. Çekiliş yapılır. Bizimkine en fazla son iki rakamına göre bir ikramiye vurur. Teselli bellidir. "İyi be bilet paramız çıktı ehe ehe"......
6-Sofrasıyla rezil olanlar: Yılbaşını "mide festivali" olarak gören kesimi atlamamak lazım. Bu kesim hindili iç pilav olmadan sofraya oturmaz misal. Mc Dougall hanedanından geliyordur ya. Oturur yer hindisini. Sonra geçer ekran başına. 2 kase fındık, 2 kase tuzlu leblebi, 2 kase kuru üzüm, votka. Eve çam ağacı alınır, halbuki çam ağacı bir yılbaşı değil Noel geleneğidir, bize 6 gün sonra idrak eder. Çam ağacının ışıklarını yakmaya çalışırken, voltaj düşer, elektrik kaçağı olur ev yanar......Sonuç: 1 Ocak, ishal, yanmış mobilyalar, akşam yemeğinde kuru fasulye-pilav......Senin neyine yahu hindili, iç pilav.
7-Taksim'den yılbaşı manzaraları: Bu numarayı her sene nasıl yutturuyorlar, ya da yutturmasalar bile nasıl hala değiştirmediler bilmiyorum. "Taksim'den Yılbaşı manzaraları" haberi girer. Tramvay zilini çalarak raylardan geçer, kamera onu izleyerek muhabire doğru kayar. Muhabir "işte yılbaşı akşamı falan filan" gibi bir şeyler anlatır, derken köşedeki kedi gösterilir, elele yürüyen çiftlerle "yeni yıldan beklentiniz nedir?" röportajı yapılıp "herkes için mutlu bir yol olsaaan" cevabı alınır, sonra da yılbaşı gecesi gül veya mendil satmakta olan küçük çocuğa arabesk türkü söyletilip "arkadaşların eğleniyor, sen çalışıyorsun di mi?" şeklinde duygu sömürüsü yapılır. Yılbaşında çalışan bekçi, doktor, İETT şöförüne geçilir...Her sene yutar mıyız? Agop'un kazı gibi yutarız hem de...
8-Yeni yılın ilk çocuğu haberi: İşte yıl 3158'e gelip Türkler uzayda Chellenger Uzay Üssü kursalar da değişmeyecek bir klişe. Yeni yılın ilk çocuğu haberi. Kadıncağız ter içinde doğum yapmıştır., afedersiniz (blog yazarı mafaldanın notudur) malum bölgesi 1 metre çapına gelmiştir, o zor durumda gidip "Allah analı babalı büyütsün, adı ne?" diye sorarlar. Ne bekliyorsun adını? "Eugene New Year Kahvecioğlu" mu? Sana ne hem? Hem bunu kim belirliyor? Bu iş için atanmış bir nöbetçi doktor mu var telefon başında? Her hastaneden yılbaşını geçince ilk doğum haberini ulaştırana ikramiye mi veriyorlar? Bu heyecan nedir çözemedim.
9-Yılbaşı çekilişi: İşte Türk gençliğinin önlenemeyen kabusu. Yılbaşı çekilişi. Yılllar önce ilkokulda karşıma çıktı. Bir çocukluk hevesidir dedim geçtim...O geçmedi ama. Ortaokul boyunca sürdü. Lisede gurur meselesi oldu. Üniversitede rekabet meselesi oldu. Ofiste arkadaşlık belirleyici oldu. Sen ne menem bir şeysin yılbaşı çekilişi? Kuralar hazırlanır, kağıtlara yazılır, isimler belli olmasın diye kağıtlar aynı boyda kesilir, kim kime çıkmış merak edilir, dedikodu yapılır, sanki UEFA Şampiyonlar Ligi kurasıymış gibi kura çekimine fesat karıştığı iddia edilir, hediyeler verildiğinde herkes kendi hediyesine değil, başkasının hediyesine bakar, kitap hediye edilen yüzünü buruşturur hediye edenle arkadaşlığı keser, agudik elmayı ikiye kesip ketçapla "canım arkadaşım" yazan herif büyük sükse yapar ama. Bir tane kıçı kırık elma için Dostoyevski harcanır.
10-Kırmızı nokta adamları: Yıl 1990. Saat 02:00 olur. Yatmaya hazırlanan aile eşrafının delikanlısı televizyona doğru yönelir. "Geç oldu yatmak lazım" şeklinde esner. Amaç bellidir. Show Tv'nin yılbaşı gecesi yayınladığı makaslana makaslana 45 dakikaya inmiş erotik filmi uygun zemin koşullarında izlemek. Bir nevi yeni yılın ilk hediyesidir o. Yıla nasıl girersen öyle gider felsefesinin dayanağı. 2000'li yıllarda bu akım yerini Cİne 5 bedava kuşağın bırakmıştır. Sene boyu gözlerin kısarak izlendiği şifreli filmlerin bir ödülüdür bu. 2000'li yılların sonunda ise artık moda dünyasına da el atılır. Bu zevk de endüstriyelleşmiştir lanet olsun. Victoria's Secret defileleleri izlenir. Gabardin kumaş, penye, saten rüyalar eşliğinde uykuya dalınır.
by forzabrian, Gorky, mafalda, Flying Dutchman
Klişe serileri
10 İğrenç Otobüs Klişesi
10 İğrenç Öğrenci Klişesi
10 İğrenç Felaket Filmi Klişesi
10 İğrenç Korku Filmi Klişesi
10 İğrenç Romantik Komedi Klişesi
10 İğrenç Hollywood Polisiye Klişesi
30 Aralık 2009 Çarşamba
FD'S TOP 10 GOALS OF DECADE

Gollerle kapatalım bu işi. Herhalde hakkını yediğim 50 tane gol olmuştur. Yorumda alternatif önerecek arkadaşlar, görüntü de eklerlerse gözümüz gönlümüz açılır. Biz kıstasımızı açıklayalım, golün estetik açısından güzelliği, e biraz da önemi. Ama tabii çok hayati gol olmasa da estetik açıdan aşmış goller de var. Fatih Tekke'ninki gibi. Yine güzellik sırasına göre değil belirtelim.
1-Gheorghe Hagi (12 Eylül 2000-Galatasaray 3-2 Monaco)
2-Alex de Souza (27 Ağustos 2005 - Fenerbahçe 5-2 Samsunspor)
3-Sergen Yalçın (20 Aralık 2003 Beşiktaş 5-3 Çaykur Rizespor) (5:40'dan itibaren)
4-Pascal Nouma (28 Kasım 2002 Beşiktaş 3-1 Dinamo Kiev)
5-Maxim Romashenko (27 Eylül 2008 - Kocaelispor 2-3 Bursaspor)
6-Ümit Karan (18 Eylül 2005 Vestel Manisaspor 1-4 Galatasaray)
7-Deivid De Souza (2 Nisan 2008 Fenerbahçe 2-1 Chelsea)
8-Samet Gül (23 Ağustos 2009 Kayseri Erciyesspor 2-4 Çanakkale Dardanelspor) (0:40'dan itibaren)
9-Fatih Tekke (29 Nisan 2006 Trabzonspor 2-3 Fenerbahçe) (görüntü bulan olursa müteşekkir oluruz)
10-Milan Rapaic (21 Nisan 2001 Fenerbahçe 4-3 Gaziantepspor)
GİDE GİDE DÜNYA FUTBOLU-3

-Bolton Wanderers menajeri Gary Megson, ani bir kararla görevinden alındı. Dün akşam Hull City karşısında maçı 2-0 önde götürürken, Stephen Hunt'ın son 20 dakikadaki 2 golüne engel olamayan Bolton, ligde 18. sırada. Yardımcı hoca Chris Evans ve antrenör Steve Wigley geçici olarak görevini üstlenecekler. Bu arada bir süredir Megson'ı açıkça protesto eden taraftarlar bu karardan mutlu görünüyor.
-Benfica Brezilyalı depolamaya devam ediyor. Kardec (20, Vasco da Gama) ve Airton'dan (19, Flamengo) sonra, 24 yaşındaki Atletico Mineiro'lu Eder Luis 2 milyon euroya Lizbon kulübüne transfer oldu. Böylece Portekiz ekibinin kadrosunda 11 Brezilyalı, 18 Güney Amerikalı oyuncu toplanmış oldu.
-Guus Hiddink'in menajeri Cees van Nieuwenhuizen, Hollandalı teknik direktörün, Ciro Ferrara'nın yerine Juventus'un başına geçeceği söylentilerinin gerçeği yansıtmadığını belirterek "Guus şu an Kenya'da tatilde, orada kiminle transfer görüşmesi yapacak, aslanlarla mı?" diyerek haberleri yalanladı.
-Gençlerbirliği, FC Volendam altyapısından yetişen ve kariyerinin başından beri bu kulüpte oynayan 22 yaşındaki Hamit Yıldız'ı 3,5 yıllığına renklerine bağladı.
-WfL Wolfsburg'lu Edin Dzeko, Bosna-Hersek'te yılın futbolcusu ödülüne layık görüldü. Dünya Kupası vizesini alamayınca görevi bırakan Miroslav Blazevic ise yılın teknik direktörü oldu. Dzeko ödülü Mismiovic ve Ibisevic'in önünde kazandı.
-Fernando Torres dün akşam Aston Villa'ya attığı son dakika golüyle, kulüp tarihinde 50 lig golü barajını en kısa sürede geçen oyuncu unvanını ele geçirdi. Torres bu sayıya 72 maçta ulaştı. Daha önceki rekor, 50 rakamına 80 maçta ulaşan Sam Raybould ve (1899-1904) ve Albert Stubbins'indi (1946-48).

-Jean Pierre Papin, Ligue 2'de onaltıncı sırada bulunan LB Chateauroux'nun başına getirildi.
-George Burley'in İskoç milli takım teknik direktörlüğünden ayrılması ve yerine Craig Levein'in getirilmesi üzerine, Burley oldukça milli takım forması giymeyeceğini belirten Kris Boyd, tekrar milli takımdan davet beklediğini açıkladı.
-Bir zamanların, süper yıldız adayı, blogda da incelediğimiz Freddy Adu, kiralandığı Belenenses'e de kendini beğendiremeyerek Benfica'ya geri döndü.
FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-31

Dundee United, Barcelona'yı bir Avrupa kupası eşleşmesinde hem iç hem de dış sahada yenebilen tek Britanya takımı olma özelliğini bugün de korumaktadır. Hatta Dundee şehrinin takımı Katalan deviyle bugüne kadar yaptığı dört maçın dördünü de kazanmıştır. 1966-67 Fuar Şehirleri Kupası'nın ikinci turunda 2-1 ve 2-0, 1986-87 UEFA Kupası çeyrek finalinde de 1-0 ve 2-1'lik skorlarla Barcelona'yı mağlup eden İskoç takımının bu derecesini elde eden ikinci bir Britanya takımı henüz çıkmamıştır.
Seyir Defteri
ALEX McLEISH VE BIRMINGHAM CITY

2001-02 yılında, bugün Sunderland'in başında olan Steve Bruce yönetiminde Premier Lig'e yükseldikten sonra tam 5 kez lig değiştirdi Birmingham City. Müzesinde, kazanılmış hatırı sayılır bir başarı olarak sadece 1963 yılında kaldırdığı Lig Kupası bulunan kulüğ 2005-06 yılında Premier Lig'de küme düştü, izleyen sezon Championship'te ikinci olarak yükselme hakkı kazandı, yükseldiği ilk sezon yine küme düştü, geçtiğimiz sezon da yine ikincilik koltuğunu alarak en üst kademeye döndü. Son 4 sezonda hiç yerinde durmadı anlayacağınız. Bu "asansör takım" hüviyetinden bu sene kurtulmuş görünüyorlar. Takım ligde sekizinci sırada. 2002-03 sezonunda, onüçüncü olarak, üç sıra geride bıraktıkları ezeli rakip Aston Villa'yı ilk kez böylesine zorluyorlar. Son 11 maçta yenilgi yüzü görmediler ve bu periyodda 7 galibiyet 4 beraberlik gibi müthiş bir seri yakaladılar. Liverpool, Chelsea gibi ekiplerle oynamalarına rağmen. Pazartesi günü de Stoke City deplasmanında Cameron Jerome'un golü ile 1-0 galip geldiler. Çok çarpıcı bir not daha var. Birmingham 8 maçtır sahaya aynı onbirle çıkıyor.
Aslında Birmingham'ın bugünkü haline bakmak için bu periyodun başladığı, yukarıda bahsettiğimiz 2005-06 sezonunda gitmek lazım. Emile Heskey, Mikael Forrsell, Mehdi Nafti, Walter Pandiani, Jermaine Pennant, Nicky Butt ve Jiri Jarosik gibi isimlerin bulunduğu kadro başkan David Gold'a göre ligin üst sıralarını zorlayacak bir kadro idi. Ama evdeki transferler çarşıya uymayınca ilk 7 maçta sadece 1 puan toplayabildiler. Daha sezon bitmeden küme düşmeleri garantilenmişti. 2001 yılından beri takımın başında olan Steve Bruce, bu başarısızlığa rağmen görevde kaldı. Bunun doğru bir karar olduğu sezon sonunda anlaşıldı ve Birmingham Premier Lig'e döndü. 2007 yılında Hong Kong'lu iş adamı Carson Yeung kulübün hisselerinin % 29.9'unu alarak en yüksek hissedar haline geldi. Sahip olduğu yatırım ve spor giyim şirketinin merkezi Cayman Adalarında bulunan iş adamı kasım ayında Steve Bruce'un görevden ayrılarak Wigan'ın başına geçmesinde büyük rol oynadı. O sırada 2010 Dünya Kupası kura çekiminden dönmüş olan ve İskoç federasyonu ile bu kupaya hazırlanan Alex McLeish görevinden istifa ederek Birmingham'ın başına geçti. Ancak kötü gidiş engellenemedi ve takım ondokuzuncu olarak küme düştü. Geçtiğimiz sezon, İskoç teknik adam ilk denemesinde takımı Premier Lig'e döndürdü. Ardından da ilk paragrafta anlattığımız bu sezonki tabloya imza attı.

McLeish geldiği günden itibaren bir dolu yenilik yaptı ve incelendiğinde aslında çok ilginç bir kadro kurdu. Yukarıda takımın son 8 maçta aynı onbirle oynadığını söylemiştik. Kaleyi, Manchester City'den kiralanan Joe Hart koruyor. Defansın sağında 33 yaşındaki İrlandalı Stephen Carr var. Tottenham ve Newcastle formalarnı uzun süre giymiş futbolcu kariyerinin sonunda Birmingham'da. Solda ise Liam Ridgewell oynuyor. Defansın ortasında ise bu sezon başı transfer edilen iki İngiliz var. Coventry'den bu sezon gelen Scott Dann ve Cardiff City'den gelen Roger Johnson var. Premier Lig'de, defans hattının tümünü adalı oyunculardan kuran ender takımlardan. Orta sahanın solunda eski Everton'lı James McFadden, sağında ise İsveçli Sebastian Larsson var. Orta saha iki hadiseli adam Lee Bowyer ve Barry Ferguson'a emanet. Forvet hattında da Ekvator'lu Christian "Chucho" Benitez (resimde) ve Cameron Jerome var. Bu kadroya Hibernian'da yıldızı parlamış İskoç forvet Garry O'Connor, Premier Lig'in emektarlarından Kevin Phillips, Gravesen'le birlikte zamanın kel Everton orta sahasını oluşturan Lee Carsley, Fin Teemu Tainio, Lens'dan kiralanan Gregory Vignal gibi isimler eşlik ediyor.
McLeish sadece kadro anlamında değil yapılanma anlamında da önemli işler yaptı. Scout ekibinin başına getirdiği Paul Montgomery, Didier Drogba'yı ilk keşfetmiş ve West Ham'a önermiş adamlardandır. Antrenman programlarından, akademi çalışmalarına kadar tüm konulara düzenleme getiren İskoç, takımla tam sezon çalıştığı ilk yılda yükselme yaşadıktan sonra bu sezon da fırtına gibi esiyor. 9 Ocakta ligde Manchester United ile oynayacaklar. Kırmızı Şeytanlar genelde, Boxing Day döneminden sonra açılıp ligin zirvesine kurulurlar. Bakalım Birmingham yenilmezlik serisini 12 maça yükseltebilecek mi?
500 DAYS OF SUMMER

Bir dolu sahnesi, sizi bir dolu başka sahnelere götüren bir film 500 Days of Summer. Zaten ilginç şekilde filmin baş kahramanı da kendi hayatlarının bir başka film The Graduate'den etkilendiğini açıkça itiraf ediyor. Günümüz kadın erkek ilişkileri üzerine, çok iddialı olmayan ama net saptamalar yapan ve bunda da hayli başarılı olan, süresini hafiften kısa bulduğum bir film. Bir çiftin 500 güne yayılan ilişkilerini anlatıyor. Elimizde tipik bir erkek var. İçine ufak bir kıvılcım düştüğünde aşk denizine hemen yelken açan türden. Tipik bir de kız. Bu ciddiyetten korktuğunu her fırsatta dile getiren ve bu düşüncesini asla erkeğe kafasındaki gibi anlatamayacak türden. Sonrası zaten günümüz ilişkilerinin birçoğunun özeti gibi. Erkeğin, belli etmek istemese de sahiplenişi (uğruna kavgaya girişi), işi "hayallerimin kızını buldum"a götürecek şekilde ciddiyete bindirmesi ve karşı taraftan da en az kendisi kadar ciddiyet beklemesi ve bunu alamadığı her anda büyük anlamlandırmalar yapması. Kızın ise o baskı ortamından hep kaçmak istemesi ama aynı zamanda partneriyle iyi anlaşabileceği bir ilişkinin ciddiyete gerek olmadan da sürdürülüp, iyi vakit geçirme tabanına yayılabileceğini anlatma isteği. Sonunda erkeğin "bağlanmaların olmadığı ilişki" modeliyle kızınki çakışıyor tabii ki. Bir taraf bağlanmayı cinsel anlamda algılarken, diğeri duygusal anlamda yorumluyor çünkü.
500 Days of Summer piyasaya ilk çıktığında filmdeki Summer karakterine lanetler okundu, genel olarak erkek seyirciler tarafından. Bir kısım da Tom'un finaldeki tavrına kızdılar. Şunu söyleyeyim, ben kimseye kızmadım. Zira hayat genelde böyledir. Ruh eşiniz, kaderiniz, hayatınızın kadını olarak düşündüğünüz insan, genellikle sizi öyle görmez. O da aynı kişiyle bambaşka bir şekilde tanışır. İhanete uğramış hissedersiniz ama yeni "ruh eşi" ile buluşmak çok uzun sürmez (belki de Tom'un hayatında 1 "Spring" 1 de "Winter" olmuştur daha sonra, biz sadece ikisini gördük). Aslında "ruh eşi" gerçekleşmesi çok zor, hatta dürüst olalım gerçek olmayan bir ilişki hurafesidir. Beraber olduğumuz insanları biz o mertebeye ulaştırırız, onlar hazır halde bizim karşılarına çıkmamızı beklemezler dünya üzerinde. Filmin bu görüşü doğrulayan tarafını da oldukça beğendiğimi söyleyeyim.
Before Sunrise karşılaştırması biraz haksızlık olur. O film bambaşka bir şeydi ve bana göre bir başyapıttır. Zaten derdi de başkaydı. Hele 9 sene sonra gelen devamı ile birleştirildiğinde. Bu film mutlaka bir filme bağlanacaksa High-Fidelity daha iyi bir seçim olur kanaatindeyim. Onun kadar iyi olmasa da Hollywood'un içinden hala böyle naif filmler çıkabilmesi sevindirici.
Bir de...Benim annem de en çok Ringo Starr'ı sever lan.
2012 VIVA WORLD CUP

Bu biraz hassas konu o yüzden kelimeleri dikkatli kullanmaya çalışacağım, ama yine de girişte belirteyim, bu yazı hiçbir siyasi görüş katılmadan yazılmıştır. Sondaki haberi vermek için de önceki bir yazıdan faydalandık belirtelim.
2010 Dünya Kupası elemelerinden çıkan ilk finalistler belli oldu. Buna göre Tibet, Padanya, Wallonya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Zanzibar, Batı Papua, Çeçenistan ve Oksitanya ve Romani, Güney Afrika Cumhuriyetinde yapılacak finallere katılacaklar. Padanya'nın lideri Umberto Bossi yaptığı açıklamada kupada en büyük rakiplerinin Tibet olduğunu söyledi.
Nasıl iyi mi? Var mı bu ülkeleri tanıyan? KKTC'yi biliyoruz tabi, Tibet'i ve Çeçenistan'ı da. Diğerlerini? Tanısanız bile herhangi bir ulusal takım maçına rastladınız mı? Bu takımlardan ikisi Padanya ve Tibet, 7 Mayıs 2008'de Milano'nun "papazın çayırı" diyebileceğimiz, Inter ve Milan'ın maçlarına bir zamanlar ev sahipliği yapan Arena Civici Di Milano'da karşı karşıya geldiler. Bu iki takımla beraber yukarıda saydığımız takımlar "Non-FIFA Board" denilen ve siyasi olarak tanınmamış ülkelerin takımlarından oluşan bir federasyonun üyeleri. Yukarıdaki ülkelerin hiçbirinin bağımsızlığı dünya konjonktöründe kabul görmüyor. Padanya İtalya'nın Kuzeyinde sağ kanattan "Lega Nord" düşüncesinin bir ürünü olarak ortaya çıkan bir politik hareket aynı zamanda. Tibet'i zaten biliyoruz, maç sırasında tribünlerde rahiplerden oluşan bir "Tibet Freedom Curva Sud" grubu bile oluşturmuşlar. Padanya 14-2 kazandı maçı. Padanya'nın forvetinde ünlü İtalyan futbolcu, 40 yaşındaki Maurizio Ganz da forma giydi. Bu takımlar belirli aralıklarla birbirleriyle karşılaşıyor.

Zanzibar, Tanzanya'nın doğusunda Hint Okyanusu'nda yer alan bir ada, Çeçenistan Rusya'nın güneybatısında Kafkas dağlarında yer alan bir bölge, Oksitanya Fransa'nın güneyi, ayrıca Torino, Kuzey İspanya ve Güney Fransa'da konuşulan bir Oksitan dili de mevcut, Wallonya Belçika'nın 2 büyük bölgesinden Fransızca konuşulanı ve bayraklarında horoz figürü yer alıyor. Kimbilir bir gün bu tür ülkelere yenisi katılar ve kimsenin görmek ve duymak istemediği bir yerde kendi aralarında bir Dünya Kupası düzenleyebilirler. Katalunya, Bask, Yakutistan, Quebec gibi isimlerin de varlığı ile.
Bu uluslardan 30 tanesi "Non-FIFA" adında bir organizasyona bağlılar ve bu organizasyon her yıl Viva World Cup adında, dünya çapında bir turnuvayla uğraşıyor. 2006 yılındaki ilk şampiyona Oksitanya’da yapıldı ve Norveç, İsveç ve Finlandiya’nın kuzeyinde yer alan Sapmi bölgesinin takımı şampiyon oldu. Kupa 2008’de onların evindeydi. Bu kez Padanya kazandı. Bu yıl da Padanya kendi evinde şampiyonluğu ikiledi. 2010 turnuvası Malta’ya ait Gozo Adası’nda yapıldıktan sonra turnuva 2 yılda bir düzenlenmeye başlayacak. Nedeni yine bir “tam bağımsızlık talebi turnuvası” olan Ada Oyunları ile çakışmaması. Orada da Cebelitarık, Shetland, Rodos gibi takımlar var.
2012 turnuvasının yeri ise belirlendi. Turnuva, Kuzey Irak'ta, yerel halk tarafından "Irak Kürdistanı" olarak bilinen bölgede düzenlenecek. Maçlar Erbil’deki 25.000 kişilik Franso Hariri Stadyumu’nda oynanacak. Ev sahipleri "Iraqi Kurdistan" adıyla, 2009 turnuvasında final oynamış ve Padanya’ya mağlup olmuştu. 2012’deki turnuvaya 12 takımın katılması bekleniyor, ki bu, bugüne kadar ki en yüksek katılım olacak.
*25 Aralık tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.
EREDIVISIE'DE 10 YILIN EN ÜRETKEN İSİMLERİ

Geçtiğimiz 10 yıldaki istatistiki listelere devam. Bu sefer de "gol cenneti" Hollanda ligi Eredivisie'nin son 10 yıldaki en üretken golcülerine bakalım. Üretkenlikte kıstas olarak oyuncunun formasını giydiği takımla attığı gol ve yaptığı asist sayısı alınmış. Artık "Hollanda Ligi'nde gol olup yağan golcünün, yurt dışına açılınca ancak hafiften çiselemesi" herkesin dile getirdiği bir görüş. İlginç olan, listenin tepesindeki ismin, diğerlerinin aksine yurt dışında gittiği takımda golcü olarak değil, forveti destekleyen, açık oyuncu olarak yer alması. Dirk Kuijt 2000 yılında FC Utrecht ile Eredivisie'de boy göstermeye başladı. 2003 yılında transfer olduğu Feyenoord'an 2006 yazında ayrılıncaya kadar toplam 116 gol attı ve 70 asist yaptı. Yani 186 golün altına doğrudan ve dolaylı imzasını koydu. Özellikle Feyenoord'da gösterdiği performans müthiş. Üstelik bunu 6 yılda başardı.

Gollerde onu Blaise Nkufo 110 (7,5 yıl), Klaas-Jan Huntelaar 109 (6 yıl) ve Mateja Kezman 105 (4 yıl) rakamlarıyla takip ediyorlar. Ancak işin içine asistler de katıldığında Kenneth Perez, üretkenlikte Kuijt'ın arkasında ikinci sıraya yerleşiyor. Listenin en az asist yapan adamı gördüğünüz gibi Mateja Kezman. Luis Suarez, 67 golle, henüz 11. sırada. Feyenoord'lu Denny Landzaat 25 penaltı golüyle en fazla penaltı golüne sahip oyuncu. Onu Nkufo 17, Kuijt 16 ile takip ediyor.
Sadece asistleri ele alırsak da Kuijt gördüğünüz gibi 70 asistle lider. Onu Perez 59 asistle izliyor. Dennis Rommedahl da 59 asistle ikinciliği paylaşıyor. Sonrası Suarez (44), Mika Nurmela (42) ve Danijel Pranjic (40) şeklinde.
29 Aralık 2009 Salı
2 MAÇTA 6 PUAN...MESELA YANİ
Ankaraspor'u ligin fasulyesi yaptık biliyorsunuz. Ligin ilk yarısı devam ederken takımın ligden ihracı sonucu, o ana kadar oynadığı tüm maçlar da dahil, oynayacağı maçlarda 3-0 hükmen mağlup sayılmasına karar verildi. Ankaraspor'a o ana kadar mağlup olmuş olan takımlar bundan önemli kazanç sağladılar tabii. 2 hafta önce Belçika Ligi takımlarından RE Mouscron'un durumundan bahsetmiştik. Takım, maddi sıkıntılar ve 15 milyon euroyu bulan borçlar sebebiyle kapanmanın eşiğindeydi ve hafta sonu maça çıkıp çıkmayacakları perşembe-cuma günü belli oluyordu. Sonunda Belçika Futbol Federasyonu Mouscron'un lisansını iptal etti. 16 takımlı, ve normal sezonu 30 haftalı ligin ilk 19 haftası oynanmıştı. Dolayısıyla Mouscron'un bundan önce oynadığı maçlara bir düzenleme yapılması gerekiyordu. Onlar herkese 3-0'ı yazmadılar, onun yerine Mouscron'un oynadığı tüm maçları iptal ettiler, yani o maçlarda puan kazanan takımların puanları silindi. Bundan da en büyük darbe alanlari Mouscron ile iki maç yapıp ikisini de kazanarak 6 puan almış Lokeren ve Cercle Brugge oldu. Lokeren, 15 puanda iken 9 puana inip son sıraya düştü. Yöneticiler, federasyona bir itiraz dilekçesi gönderdiler. Yeni puan durumu ve takımların parantez içindeki silinen puanları aşağıda. Hangisi daha hakkaniyetli, bizimki mi onlarınki mi, karar sizin.1. Anderlecht 42 (-3)
2. Club Brugge 39 (-1)
3. AA Gent 36 (-1)
4. Germinal Beerschot 32 (-3)
5. Zulte Waregem 30 (-3)
6. Standard 28 (-1)
7. Sint-Truiden 28 (0)
8. Kortrijk 27 (-4)
9. KV Mechelen 22 (0)
10. Westerlo 20 (-3)
11. RC Genk 19 (0)
12. Charleroi 19 (0)
13. Cercle Brugge 14 (-6)
14. Roeselare 12 (-1)
15. Lokeren 9 (-6)
GİDE GİDE DÜNYA FUTBOLU-2

Yine not halindeki haberlere devam ediyoruz.
-Atletico Madrid'li Florent Sinama-Pongolle 6,5 milyon euro karşılığında Sporting Lizbon'a transfer oldu. 25 yaşındaki Fransız Portekiz ekibiyle 2012 yılına kadar sözleşme imzaladı.
-Bu yılın şubat ayında, inşaatına ara verilen Valencia'nın yeni stadyumu üzerindeki anlaşmazlık çözüldü. Yapımcı firmaya ödenmeyen 14 milyon euro inşaatın durmasına sebep olmuştu. 75.000 kişi kapasiteye sahip yeni stadyumun projesi tekrar başlamış oldu.
-1994-95 Avrupa Kupa Galipleri Kupası finalinde Real Zaragoza forması ile tarihi bir gol atıp takımına kupayı getiren Fas asıllı futbolcu Nayim, Zaragoza'nın yeni teknik direktörü Jose Aurelio Gay'in yardımcılığına getirildi.
-CSKA Moskova'lı Sırp oyuncu Milos Krasic (resimde), ülkesinde yılın en iyi oyuncusu seçildi. Yılın teknik direktörü ödülü ise Sırbistan milli takımını Fransa'nın önünde Güney Afrika'ya götüren emektar Radomir Antic'in.
-Edwin Van der Sar, eşinin beyninde teşhis edilen bir problem sebebiyle, bir süre daha Manchester United'dan uzak kalacak. Hollandalı şu anda ülkesinde, eşine hastanede refakat ediyor.
-Yeni görevinde takımıyla 2 maçta 2 galibiyet elde eden ve gol yemeden 5 gol atan Roberto Mancini "hedef kesinlikle ilk dört sıra, şampiyonluk da imkanlar dahilinde" şeklinde ilk iddialı demecini verdi.
-Bundesliga lideri Bayer Leverkusen defans oyuncusu Manuel Friedrich ile olan sözleşmesini 2013 yılına kadar uzattı.
-Pierluigi Collina, FIFA'nın çok yakında hakemlere video destekli karar verme olanağını sunacağını belirtti.
-Bu sezonun transfer piyasasının gözde isimlerinden VVV Venlo'lu Japon oyuncu Keisuke Honda, CSKA Moskova'ya imza atmaya çok yakın. Transfer bu hafta içi netleşecek.
-"Uçamayan Hollandalı" Dennis Bergkamp'ın 2002 yılında Newcastle United'a attığı gol Arsenal taraftarlarınca % 34 oy alarak milenyumun ilk 10 yılının en iyi golü seçildi. Onu, Thierry Henry'nin 2000 yılında Manchester United'a attığı gol izledi. Üçüncülükte bir başka Hollandalı var. 2006 yılında Charlton Athletic ağlarına gönderdiği müthiş vole ile Robin Van Persie.
-Son olarak Bundesliga'da ilk devrenin fairplay raporunu verelim. Hayat insana neler gösteriyor. Kadrosunda Mark Van Bommel gibi bir arızayı bulunduran Bayern Munich, ilk yarının en centilmen takımı.
| Takım | Sarı | Çift sarı kart | Direk kırmızı |
| Bayern Münich | 16 | - | - |
| Borussia Dortmund | 23 | - | - |
| SC Freiburg | 23 | - | - |
| B. Mönchengladbach | 22 | - | 1 |
| Werder Bremen | 25 | 1 | - |
| Bayer Leverkusen | 28 | 1 | - |
| Hannover 96 | 29 | 1 | - |
| Schalke 04 | 34 | - | - |
| 1. FC Nürnberg | 32 | 1 | - |
| FSV Mainz 05 | 32 | 1 | - |
| 1899 Hoffenheim | 32 | 1 | 1 |
| Hamburger SV | 30 | - | 2 |
| Hertha BSC | 34 | 2 | - |
| 1. FC Köln | 37 | - | 1 |
| VfL Wolfsburg | 39 | - | 1 |
| Eintracht Frankfurt | 33 | 1 | 2 |
| VfB Stuttgart | 43 | 1 | 1 |
| VfL Bochum | 42 | 2 | 1 |
FD'S TOP 10 ALBUMS OF DECADE

Albümleri sıralama zamanı geldi. Yine belirteyim, bu da çok subjektif bir liste. Sizinkileri de görmeyi isteriz. Zaten kendi unuttuklarım bile vardır. Konser albümleri yok ve önem sırasına göre değil.
1-Green Day - American Idiot
2-Iron Maiden - A Matter of Life and Death
3-Finntroll - Visor om Slutet
4-Within Temptation - Silent Force
5-Ayreon - The Human Equation
6-Coldplay - Viva La Vida or Death and All His Friends
7-Edguy - Hellfire Club
8-Gogol Bordello - Gypsy Punks: Underdog World Strike
9-Sabaton - The Art of War
10-Almora-Kıyamet Senfonisi
mafalda özel ödülü: The Strokes - Is This It?
CM EFSANELERİ 1: MAXIM TSIGALKO

Bugünden itibaren bir seri başlatıyoruz. Kısa kısa Championship Manager efsanelerinin bugün nerede olduklarına bakacağız. Yakın yıllardakine girmiyoruz işimiz daha çok CM, FM'ye dönüşmeden önceki senelerle ilgili. İlk durağımızda birçok CM fanına göre, insanı yaş, cinsiyet, ırk, din, dil demeden bilgisayar başına çivileyen bu oyunun gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu hakkında. Maxim Tsigalko.

Tsigalko CM serilerinin bir çoğunda önemli işler yapmıştır ama yıldızının parladığı oyun Championship Manager 01/02'dir. Tsigalko transfer edildikten 1 yıl sonra finishing (bitiricilik) özelliğini 20'ye çeker. Zaten oyunda, Dinamo Minsk'te bir sezon geçirdikten sonra genellikle İngiltere liginin devlerinden birisine transfer olur. Yani onu oyunun başında kapmak en iyisidir. Zira Tsigalko'nun fiyatı çok pahalı değildir. Tsigalko, gol atar, asist yapar, penaltı atar, korner atar, frikik atar, takım içi uyumu süt düzeydediri "wants to move a bigger club" veya "wants a new challenge" havalarına girmez, kulübüne sadıktır, ucuza alınıp rekora kârla satılabilir. Arkasına iyi bir AM koyup tek forvet olarak oynatırsanız da sizi alır dünyanın zirvesine götürür. Sağ ayaklıdır, ikili forvetin sağında oynatıldığında da çok canlar yakar.


Gelelim gerçek dünyaya. 2001 yılında, Belarus'un Dinamo Minsk kulübünün genç takımı Dinamo-Yuni Minsk'te futbola başladı Tsigalko, Sonra da A takıma geçti. Ama asla oyundaki gibi büyük kulüplere transfer olmadı. 5 yıl Minsk'te kaldı. 5 sezonda sadece 50 civarında maça çıkınca ülkenin bir diğer takımı Naftan Novopolotsk'a transfer oldu. Oradaki 2 sezonu da hüsran oldu. Nerede screenshotlardaki gibi gol rekorları. 5 gol dahi atamadı. Kazakistan Ligi'ne gitti. Oradan da Ermenistan Ligi'ne. 2008'de ülkesine FC Savit takımıyla döndü ama kulübü bu yıl içinde kapandı.O sanal efsaneye ne oldu peki? Hiçbir şey. Ortada dolaşıyor. 25 yaşında ve kulüpsüz bir futbolcu. 2003 yılında da Belarus formasını 2 kez giymişliği var. Efsanesi sanalda kalan adamlardan.

Bu arada seride incelenmesini istediğiniz CM yıldızlarını yoruma not düşebilirsiniz.
ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU VE EURO 2016 ADAYLIĞI

Euro 2016 aday stadyumları açıklandığından beri, listede kendi stadyumlarını göremeyen takım taraftarlarının birçok itirazı ile karşılaştık. Bu stadyumların seçilme kıstası bir yana, ben, liste açıklandığından beri yapmak istediğim bir araştırmayı dökeyim dedim. Şükrü Saraçoğlu Stadyumu üzerinde dönen itirazların en önemli dayanağı şu. Daha 6 ay önce çok önemli bir Avrupa kupası finaline ev sahipliği yapması ve henüz inşa edilmemiş ve inşaatı sırasında da bazı problemler çıkmış bir stadyumun (Seyrantepe), böyle bir stadyuma tercih edilmesi. Ben de buradan yola çıkarak, Avrupa futbol tarihinde, kulüpler bazında Avrupa kupalarından birisinin finaline ev sahipliği yapmış stadyumlar ve kendi ülkesinde düzenleme hakkı kazandığı milli takımlar bazlı turnuvaya bu stadyumu almayan ülkeleri araştırdım. Çarpıcı bir sonuç var. Ayrıntısı aşağıda.
Başlamadan önce belirtelim. Avrupa Kupa Galipleri Kupası, Fuar Şehirleri Kupası ve devamı niteliğindeki UEFA Kupası finallerinin iki maçlı oynanan versiyonlarını dışarıda bıraktık, zira bu finallerde UEFA'nın belirlediği bir stadyum söz konusu değil, finali oynayan ekipler kendi sahalarında birer maç yapıyorlar. Biz tek maç usulü oynanan finalleri alan ülkeler ve düzenledikleri milli takımlar bazlı turnuvalara bakacağız. Avrupa'da kulüpler bazında ilk şampiyonlar kupası 1955-56'da düzenlenmiş. Oradan itibaren Avrupa'da düzenlenmiş Dünya Kupalarına ve Avrupa Şampiyonalarını ele alalım.
1958 Dünya Kupası'nı İsveç düzenlemiş. İsveç'in o güne kadar aldığı herhangi bir Avrupa kupası finali yok. 1960 Avrupa Şampiyonası Fransa'da olmuş. Fransa 1955-56'daki ilk Şampiyon Kulüpler Kupası finalinin ev sahibi imiş ve Euro 1960 için o finalin oynandığı Parc Des Princes'i turnuva stadyumları arasına almış. 1962 dünya kupası Şili'de düzenlendiği için geçiyoruz. Euro 1964'e gelelim. Turnuva İspanya'da düzenlenmiş. İspanyollar 1956-57 Şampiyon Kulüpler Kupası finalinin oynandığı Bernabeu Stadyumu'nu turnuva kapsamına almışlar. 1966 Dünya Kupası'nı düzenleyen İngiltere de 1962-63 Şampiyon Kulüpler Kupası finaline ev sahipliği yapan Wembley Stadyumu'nu turnuva stadyumlarına dahil etmiş. Firesiz gidiyoruz şimdilik. 1968 Avrupa Şampiyonası'na gelelim. Kupa İtalya'da düzenlenmiş. İtalyanlar ilk istisnayı oluşturmuşlar ve 1964-65'te Kupa 1 finaline ev sahipliği yapan San Siro'yu turnuva stadyumları arasına almamışlar.
1970 Dünya Kupası Meksika'da idi. Euro 1972'ye geliyoruz. Belçika ev sahibi. Belçikalılar 1963-64 Avrupa Kupa Galipleri Kupası finaline ev sahipliği yapan ünlü Heysel Stadyumu'nu programa almışlar. Almanya'daki 1974 Dünya Kupası. Almanlar 1958-59 Şampiyon Kulüpler Kupası'nın oynandığı Stuttgart'taki Neckarstadion'u turnuva kapsamına almışlar ama 1966-67 Avrupa Kupa Galipleri Kupası'na ev sahipliği yapan Nurnberg'in Frankenstadion'u dışarıda bırakmışlar. İkinci istisna. 1976 Avrupa Şampiyonası. Yugoslavya, 1972-73 Şampiyon Kulüpler finalinin oynandığı Red Star Stadyumu'nu doğal olarak programa almış. 1978 Dünya Kupası Arjantin'de oynandığı için geçiyoruz.
1980'e gelelim. Turnuva yine İtalya'da. İtalyanlar bu kez iki en büyük kupa finalinin oynandığı San Siro ve Olimpico'yu stadyum listesine almışlar. Böylece 1968'de gözardı ettikleri San Siro'ya borçlarını ödemişler. İspanya'daki 1982 Dünya Kupası'nda da İspanyollar Santiago Bernabeu ve 1981-82 Kupa Galipleri Kupası finali ev sahibi Nou Camp'ı almışlar turnuvaya. 1984'te evinde düzenlenen kupada şampiyon olan Fransa, Parc Des Princes'i yine maçsız bırakmamış. 1986'da Meksika'daki kupa sebebiyle 1988'e geliyoruz. Almanlar, daha önce Avrupa kupası finallerine ev sahipliği yapan Münih Olimpiyat Stadyumu ve Düsseldorf'taki Rheinstadion'u listeye almışlar ve aynen 1974'te olduğu gibi Nurnberg'in Frankenstadion'u pastadan pay alamamış.
1990 Dünya Kupası. İtalyanlar Olimpico ve San Siro'dan fire vermemişler. Euro 1992'de, ev sahibi İsveç, 2 Avrupa Kupa Galipleri Kupası finaline ev sahipliği yapmış Ullevi Stadyumu'nu turnuvanın merkezine oturtmuş. 1994 Dünya Kupası'nı geçip Euro 96'ya geliyoruz. İngilizler Wembley'den vazgeçmemiş tabii. Fransızlar 1998 Dünya Kupası'nda Parc des Princes'i listede tutmuşlar ama 1987-88 Kupa Galipleri Kupası finalinin oynandığı Strasbourg'un Stade de la Meinau'su dışarıda kalmış. Bu da üçüncü istisna.
Geldik Euro 2000'e. Daha önce birçok Avrupa Kupası finali oynanmış stadyumlardan, Hollanda Amsterdam Arena ile De Kuip, Belçika ise Heysel yeni adıyla Kral Baudoin Stadyumu'nu turnuvanın en önemli stadyumları olarak öne çıkarmışlar. Euro 2004'e gelelim. Portekiz daha önce hiçbir Avrupa kupası finaline ev sahipliği yapmamış. 2006 Dünya Kupası'nda, Almanlar Münih Olimpiyat Stadyumu'nu ıskartaya çıkarmışlar. Stuttgart'taki yeni adıyla Mercedes-Benz Arena yine turnuvada mevcut. 2000-01 UEFA Kupası finalinin oynandığı Westfalen, 2003-04 Şampiyonlar Ligi finalinin oynandığı Schalke Auf Arena ve 2 turnuva aradan sonra Nurnberg'in Frankenstadion'u (Easy Credit adıyla geçirdiği restorasyon sonucu) da listedeymiş. Düsseldorf doğal olarak ortada görünmemiş. Son olarak Euro 2008. Avusturya ve İsviçre, Avrupa kupası finallerine ev sahipliği yapan Viyana'daki Ernst Happel ve Bern'deki Wankdorf Stadyumlarını görücüye çıkarmışlar.
Bağlayalım. Dünya futbol tarihinde, kulüpler bazında bir Avrupa kupası finaline ev sahipliği yapıp, ülkesinin düzenlediği milli takımlar bazındaki uluslararası turnuvada yer almayan 3 örnek stadyum var. Euro 1968'de Milano'daki San Siro, 1974 Dünya Kupası'nda Nurnberg'deki Frankenstadion ve 1998 Dünya Kupası'nda Strasbourg'daki Stade de la Meinau. Ancak şu atlanmamalı. San Siro daha sonraki turnuvalarda hep listede imiş, Stade de la Meinau da 1984 Avrupa Şampiyonası'nda turnuvanın düzenlendiği stadyumlardandı. Frankenstadion da 2006'da 5 maça ev sahipliği yapmış. 3 stadyum da bu unvanları geleceğe veya geçmişe yönelik olarak bırakmışlar. Yani hiçbir zaman bir milli takım turnuvası maçı görmeyen, kulüp bazlı kupa finali stadyumu tarihte yer almıyor. Eğer Euro 2016 adaylığımızda başarıya ulaşıp turnuvayı ülkemize getirirsek, Şükrü Saraçoğlu Stadyumu bu unvanı tek başına ele geçirecek.
Etiketler:
2016 Avrupa Şampiyonası,
İnceleme,
Stadyumlar
HAYDİ HANIM BİZ DE SAHAYA ÇIKALIM

Geçen hafta "maç uğurları" ile ilgili bir yazı yazmıştık. Her taraftarın bazı hareketlerin maça gitmeden önce düzenli olarak yapması, bir önceki maç kazanılmışsa, gelecek maçta aynı davranışların tekrarlanması veya maç içinde takım gol attığındaki halin maç sonuna kadar muhafaza edilmesi (bacak bacak üstüne atılmışsa maç boyu öyle durulması, bira içiliyorsa maç boyunca içilmesi gibi) şeklinde karşımıza çıkan tavırları.
Görünen o ki, bu işte tek master yapmış olanlar bizler değiliz. İngiltere'de finans kurumu MBNA (Maryland National Bank) tarafından yapılan bir araştırmaya göre ülkedeki en az 2 milyon yetişkin futbol taraftarının maç öncesi uğurlarına ve batıl inançlarına sahip olduğunu ortaya çıkardı. Örneğin taraftarların çoğunun maç öncesi içtikleri bir şanslı içkileri var. Üstelik bunu sol elle içerek uğur yapanların sayısı da bir hayli fazla. Araştırmaya göre takım içilen içkiye rağmen kaybetse dahi bu alışkanlıktan vazgeçilmiyor ve aynı içkide ısrar ediliyor. Taraftarların çoğunun bir şanslı aksesuarı var. Örneğin % 21 oranında bir grup her maç aynı atkıyı takıyor. Her 10 kişiden 1 tanesi aynı hot dog arabasından hot dog veya hamburger alıyor ve her 11 kişiden 1 tanesi aynı rotayla stada gidiyor.
Tabi uç noktalara giden de var. 2.000 kişi göz önüne alınarak yapılan bir ankette % 3 oranındaki taraftarların maç öncesi seks yapmanın uğuruna inandıkları ortaya çıkmış. Anketi 2.000.000 kişiye genişlettiğinizde 60.000 civarında bir taraftarın maç öncesi seks yaptığını ortaya çıkarıyor bu. Tabi sadece taraftarların uğurları yok. Futbolcuların da bu türde ilginç alışkanlıkları var. John Terry her maça çıkmadan aynı cd'yi dinliyor ve arabasını aynı yere parkediyor örneğin. Şampiyonlar Ligi finalinde kaçırdığı penaltının sebebi belki de Luzhniki Stadyumu'nda araba parkının uğurunu kullanamamasıdır. Aşağıda taraftarların yüzdelerine göre maç öncesi denedikleri uğurlardan oluşan bir Top 10 var.
1. Maç öncesi aynı şanslı içkiyi içmek (% 35)
2. Şans getiren aksesuarlar, atkı, çorap, şapka vb. (%21)
3. Aynı yemeği yeme ve aynı hot dog seyyar satıcısına gitme (% 10)
4. Aynı rota ile stada gitmek (% 9)
5. Maçtan önce mutlaka bahis oynamak (% 4)
6. Maçtan önce seks yapmak (% 3)
7. Aynı park yerine arabayı park etmek (% 3)
8. Maçtan önce aynı tuvalet kabinine girmek (% 3)
9. Dua etmek (% 3)
10. Maç öncesi aynı müziği dinlemek (% 2)
BUNDESLIGA'DA SEZONUN EN KÖTÜ 10 TRANSFERİ

Dün Bundesliga'da sezonuın en iyi 10 transferini verdik, bugün de en kötü 10 transferini verelim. Yine Bild yayınladı listeyi. Karim Ziani'nin listede olmasında düşük performansı kadar, hatta daha çok, antrenmanda Edin Dzeko'yla boks maçına girişmesi de etkili elbet. Pranjic'te hafiften acımasız olunmuş gibi ama tabii ödenen para 10 milyon değil 1 milyon olsa listeye girmeyebilirdi. Podolski Bayern'den ayrılırken taraftarlar bir oyuncuyu kaybettiklerini düşünüyorlardı. Hem bedelsiz gelen Olic'in, hem de 10 milyona gönderdikleri Podolski'nin performansını görünce artık o kadar da pişman değiller. 1 numaradaki adamın ne golü ne de asisti var. Re-unionlar her zaman para etmiyor.
1-Alexander Hleb (VfB Stuttgart - 2 milyon euroya Barcelona'dan kiralandı)*
2-Anatoliy Tymoshchuk (Bayern Munich - 11 milyon euroya Zenit Petersburg'dan geldi)
3-Artur Wichniarek (Hertha Berlin - 700.000 euroya Arminia Bielefeld'den geldi)
4-Lukas Podolski (FC Köln - 10 milyon euroya Bayern Munich'den geldi)
5-Marcelo Moreno (Werder Bremen - 2 milyon euroya Shakhtar Donetsk'ten kiralandı)
6-Karim Ziani (VfL Wolfsburg - 5 milyon euroya Olympique Marseille'den geldi)
7-David Rozehnal (Hamburg - 4,9 milyon euroya Lazio'dan geldi)
8-Danijel Pranjic (Bayern Munich - 10 milyon euroya SC Heerenveen'den geldi)
9-Pavel Pogrebnyak (VfB Stuttgart - 5 milyon euroya Zenit Petersburg'dan geldi)
10-Raul Bobadilla (Borussia Monchengladbach - 4 milyon euroya FC Zurich'den geldi)
*Stuttgart'ın onu 4 milyon euro daha ödeyerek bonservisini alma opsiyonu var.
28 Aralık 2009 Pazartesi
FD'S TOP 10 SPORT EVENTS OF DECADE

10 yılın en önemli 10 spor olayı. Yine şahsi liste tabii ki belirteyim. O yüzden "Alişan'ın Tepecikspor'a imza atmasına çok ayıp etmişsin" diye yorum basmayalım dostlar, o bana göre önemli değil ya da takip etmediğim bir spordan gelmiş demektir. Sizinkileri duymaktan memnun oluruz tabii.
1-Usain Bolt'un 2008 Beijing Olimpiyatları'ndaki 100 ve 200 metre rekorları
2-Michael Phelps'in 2008 Beijing Olimpiyatları'nda 8 altın madalya kazanması
3-Rusya'nın Amerikan asıllı bir koç ve Amerikan asıllı bir basketbolcunun son dakika basketiyle Eurobasket 2007'yi kazanması.
4-Patrick Rafter-Goran Ivanisevic 2001 Wimbledon Tenis Turnuvası Tek Erkekler Finali
5-Lance Armstrong'un serinin sonu 2005'te olan, 7 yıl üstüste kazandığı Fransa Bisiklet Turu

6-Hollanda-İtalya, 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası yarı final karşılaşması
7-Michael Schumacher'in 2000-04 arasında 5 yıl üstüste Formula 1 Sürücüler Şampiyonu olması.
8-Roger Federer-Rafael Nadal: 2008 Wimbledon Tenis Turnuvası Tek Erkekler Finali
9-Liverpool-AC Milan 2005 Şampiyonlar Ligi final karşılaşması
10-Kim Clijsters'ın tenisi bıraktıktan 2 yıldan uzun bir süre sonra kortlara döndüğü ilk Grand Slam'de, wild-card'la 5 seribaşı tenisçiyi geçerek şampiyonluğa ulaşması.
GİDE GİDE DÜNYA FUTBOLU-1

Bu köşe de TRT-GAP'a saygı duruşu olsun bari. İngiltere dışında birçok lig ara verdiğinden tüm haber ajansları transfer ağırlıklı haberler yapıyorlar. Biz de, transferleri de içeren, kısa kısa notlar halinde bir köşe yapalım her gün. Ligler tekrar başlayıp, şu transfer çılgınlığı bitince 2010 yazına kadar rafa kaldırırız.
-Önemli bir haber. Avustralya'nın Asya elemeleri tarafına geçmesinden sonra, Meksika da CONCACAF'tan ayrıldığını resmen açıkladı. CONMEBOL'de mücadele edecekler. 1993'ten beri Copa America'ya wild-card ile katılıyorlardı. Resmen üyesi oldular. Yalnız Dünya Kupası elemelerine de artık oradan gireceklerinden Meksika'yı eskisi kadar sık Dünya kupalarında göremeyebiliriz.
-Geçtiğimiz sezon 1-1 biten olaylı Chelsea-Barcelona maçının Norveçli hakemi Tom Henning Øvrebø hakemlik kariyerini askıya aldı. Aynı zamanda bir psikolog olan Øvrebø, Norveç televizyonuna yaptığı açıklamada, kendisini son 6 ayda yaşadıklarından arınmak ve kafayı dinlemek için dine verdiğini söyledi. Øvrebø 2010 Dünya Kupası'nda görevlendirilecek aday hakemler arasında yer alıyordu.
-Real Madrid taraftarları arasında yapılan ve 50.000 kişinin katıldığı ankette, David Villa % 53 oranında en fazla transfer edilmesi istenen futbolcu seçildi. İkinci sırada % 28 ile Wayne Rooney geliyor. Üçüncülükte Sergio Agüero var.
-Bunlar olurken Real'in Lille takımının yıldızı Eden Hazard'ı kadrosuna katmak için Fransız kulübünün kapısını çaldığı Daily Mail tarafından haber yapıldı. Aynı gazete, Real'den ayrılmak isteyen Guti'nin Bolton'un kıskacında olduğunu yazdı.
- Manchester City'nin de sahibi olan holdingin üyesi ve kulüp başkanı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan Real Madrid kulübünü 1 milyar euro karşılığı satın almayı hedefliyor. Fiorentino Perez ve 2010'un ilk aylarında ilk görüşme için bir araya gelecekler. Madrid kulübünün halihazırda uzun dönemli olanlar da dahil 300 milyon euroluk bir borcu var.
-Benfica, Vasco da Gama'nın 20 yaşındaki yıldız adayı Alan Kardec'ten sonra Flamengo'nun 19 yaşındaki orta saha oyuncusu Airton Ribeiro Santos'u da kadrosuna katmak üzere. Flamengo başkanı Marcos Braz da bu transfer görüşmelerini doğruladı. Böylece Benfica kadrosuna 2 önemli Brezilyalıyı genç yaşta katmış olacak.
-Serie A kulüplerinden Siena, inşaat sektöründe faaliyet gösteren Massimo Mezzaroma tarafından satın alınıyor. 15 Ocakta gerçekleşecek satış işlemi sonucunda Mezzaroma 3 blok ödemeyle kulübü üzerine geçirecek.
-Pohang Steelers ile Asya Şampiyonlar Ligi şampiyonu olan Brezilyalı Sergio Farias, Suudi Arabistan Ligi takımlarından Al-Ahly'nin başına geçti.
-CSKA Moscow, Igor Akinfeev'in yakın zamanda batıya transfer olma ihtimalini hesaba katarak, bu sezon ikinci liğin en iyi kalecisi seçilen 24 yaşındaki FC Sibir Novosibirsk'li Sergei Chepchugov'u ve 23 yaşındaki FK Moscow'lu Kirill Nababkin'i kadrosuna kattı.
-1990 yılından beri Japon Ligi'nde Jubilo Iwata takımında top koşturan 42 yaşındaki Masashi Nakayama, Consadole Sapporo takımı ile sözleşme imzaladı. Jpaon futbolunun efsanelerinden olan oyuncunun lig tarihinde 157, milli takımla 53 maçta 21 golü var. Aynı zamanda Japonya milli takımının dünya kupaları tarihinde attığı ilk golün de sahibi.
-Luca Toni'nin Roma'ya imza atması an meselesi. Lazio'dan ayrılan Goran Pandev de Inter'in kapısını çalmak üzere.
-Son olarak Premier Lig'de 2009 yılının en golcü 5 oyuncusunu verelim. Gol sayıları aşağıda. Rooney bu sayıya 32, Torres 29 maçta ulaştı.
MANCHESTER UNITED 100 KASA HESABI

Genelde futbol kulüplerinin kasasından çıkan paraların nereye gittiğini ayrıntılı olarak açıkladıkları görülmemiştir. Bu tür verileri düzenli olarak denetleyen kurumlar dünyanın bazı ülkelerinde mevcut. Örneğin Hollanda'da bu iş o kadar sıkı yapılıyor ki, Hollanda yönetmelikleri, Türkiye'deki kulüplere uygulansa, büyük bir ihtimalle Gençlerbirliği ve belediye takımları dışındaki tüm kulüplerin kapısına kilit vurulur ve lisansları iptal edilir. Tabii, Hollanda kulüpleri ile Türkiye kulüplerinin yönetim yapısının farklı olduğunu belirtmek lazım. Hollanda, İngiltere, İskoçya, İtalya gibi ülkelerde parayı bastırıp kulübü satın alabiliyorsunuz. Bir Arap şeyhinin örneğin Beşiktaş kulübünü satın alması gibi bir hadise Türkiye'de mümkün değil. Başkanlar seçimle kulübün yönetim kurulunun başına geliyorlar ve kulübün sahibi değiller. Yukarıdaki ülkelerde ise karmaşık yapılı İngiltere kulüpleri bir yana bırakılırsa kulübün sahibi ve kulüp başkanı aynı kişiler. Hollanda'daki bu titiz yapı sebebiyle zaten yıllardır ikinci ligde küme düşme yok. O ligde mücadele edecek takımlar maddi kriterlere göre belirleniyor. Neyse bizim derdimiz Manchester United ve kulübün 2 yıldır kazandığı parayı nasıl harcadığı ile ilgili Sport of the World isimli araştırmanın açıkladığı veriler.
United son 2 yıl içinde 287 farklı şirkete toplada 93.85 milyon pound ödemiş. Old Trafford'un yıllık gideri ise 250 milyon pound civarını buluyor. Bahsedilen 287 firma kendi içinde oldukça fazla çeşitlilik gösteriyor. Listede kuru temizleme firmalarından, anket şirketlerine, pilotlardan öğretmenlere, drenaj uzmanlarından donmuş gıda firmalarına, psikologlardan sihirbazlara ve şarap uzmanlarından palyaçolara kadar bir dolu meslek grubu var. Yapılan harcamalar, kesin rakamlar yerine 50 bin-100bin, 100 bin-250bin, 250bin-500bin ve 1, 2, 4 ve 6 milyon pound grubuna girecek şekilde sınıflandırılmış. Örneğin maç günlerinde, stadyuma gelen insanları eğlendirmek için görevlendirilen sihirbazlara toplamda 50.000 pound ödenmiş. Palyaçolar da aynı miktarı almışlar. Listenin tepesinde 8 milyon poundluk rakam ile Sir Alex Ferguson'a ödenen para var. Platinum One Limited, Trafford MBC, Harlem Springs Corporate Inc, Laing O'Rourke and HWBC Chartered Surveyors (bir kamuoyu araştırma firması) 6'şar milyon pound ödemeler almışlar yıl başına. Belirtelim Platinum One şirketinin başkanı bir Manchester City taraftarı. Takımın ulaşımı ile ilgili firmalara 1-4 milyon pound arasında değişen rakamlar ödenirken, aralarında bisiklet ve motorsiklet firmalarının, kuru temizlemecilerin de olduğu 91 şirkete 50-100 bin pound arasında değişen rakamlar ödenmiş. Şarap ve şampanya firmaları, Carlos Tevez'in menajeri Adrian Ruocco, Lancashire Kriket Kulübü gibi isimlerin de bulunduğu 103 şirkete 100-250 bin pound arasında bir ödeme var. Michael Carrick'in kendisine ait olan Michael Carrick Ltd şirketi 250-500 bin pound arasında bir ödeme almış. Hazırlık maçı yapılan takımlar da dahil listeye. Çin'in Dalian Shide takımına 500.000 poundluk bir ödeme var örneğin. Ronaldo'dan Vidic'e kadar, bir dolu oyuncuya ödenen, "signing on fee" denilen yani imza sırasında oyuncuya ödenen peşinatlar da bu listede. Hatta Rafael ve-Fabio Da Silva kardeşlere toplam 250,000 pound ödenmiş. Scout Gilles Rouillon 50.00 poundla listede.
Manchester United 2007-08 yılında 257 milyon poundluk bir kârla kulüp rekoru kırmıştı. Kulübün şu anda uzun dönemli olanlar da dahil 650 milyon poundluk bir borcu var.
STAMFORD BRIDGE'IN APPRENTICELERİ
Chelsea'ye Gael Kakuta'nın Lens kulübünden transferi sırasındaki ihlaller sebebi ile 2011 Ocak ayına kadar getirilen transfer yasağı Premier Lig kulüplerine önemli bir uyarı oldu. Bu aslında Chelsea için kötü bir haber gibi görülebilir ama aynı zamanda Abramovich'in göreve geldiğinden beri oluşturduğu scout yapısının başarısını ölçme ve dünyanın dört bir yanından Londra'ya getirilen yıldız adaylarının kadroda yer bulma şansını da artırdı. Abramovich Ajax'ın altyapısı De Toekomst'a uzmanlar göndererek, oyuncu yetiştirmenin püf noktaları ile ilgili aldığı birçok yöntemi Chelsea akademisine uygulamaya çalışıyor. Feyenoord'dan transfer edilen Hollandalı defans oyuncuu Jeffrey Bruma, şu anda 17 yaşında ve Premier Lig'deki ilk maçına ekim ayında Blackburn Rovers maçıyla çıktı. Kakuta da 18 yaşında, Wolves ile 21 Kasımda oynanan maçla Premier Lig'e adım attı. Chelsea akademisinden çıkan 20 yaşındaki defans oyuncusu Sam Hutchinson da John Terry'nin yedeği olarak kadroda ve 2 maça çıktı bugüne kadarAncelotti önümüzdeki dönemde bu gençleri yavaş yavaş kadroya monte etmek zorunda kalabilir. Kısa süre içinde ilk onbirin değişmez oyuncuları olmalarını bekleyemeyiz elbet ama iyi birer alternatif yaratabilirler. Öne çıkabilecek Birkaç isme göz atalım.Nemanja Matic ile başlayalım (aşağıda). 12 yaşından beri Sırbistan ve Slovakya'nın yeşil sahalarında top koşturuyor Matic. Kızılyıldız ve Partizan altyapılarında forma giydikten sonra 19 yaşında Slovakya'nın Kosice takımına transfer oldu. Burada oynadığı futbolla takımın lig dördüncülüğüne ve Slovakya Kupası şampiyonluğuna taşıdı. Bu müthiş performans onun Sırbistan 21 yaş altı milli takımına çağırılmasına ve orada gösterdiği performans ile A milli takıma yükselmesini sağladı. Aralık 2008'de ilk kez milli oldu. 2008-09 sezonunun başında Middlesbrough ile kısa bir deneme süresi geçirdi ama transferi o dönemki sakatlığı sebebiyle gerçekleşmedi. Chelsea onu bu sezon başında 2 milyon euro karşılığında 4 yıllığına kadrosuna kattı. Kakuta'nın ilk kez Chelsea forması giydiği maç da o da ilk kez sahaya çıktı. 21 yaşında, 1.97 boyunda, oldukça güçlü bir orta saha oyuncusu. Radomir Antic onu bir aksilik olmazsa ve Chelsea formasıyla biraz daha şans bulabilirse 2010 Dünya Kupası kadrosunda düşünecektir. Matic'in Slovak pasaportu da var.

İtalyan golcü Fabio Borini ile devam edelim (ilk resim). 9 yaşından beri babasının taraftarı olduğu Bologna'da forma giyiyordu. 2007 yaz aylarında Chelsea onu Bologna'dan Londra'ya getirdi. 18 yaşında ve bu sezon girdiği Chelsea A takımında şimdiden 5 maça çıktı. Şampiyonlar Ligi, Premier Lig ve Lig Kupası'nda maçlar oynadı. İtalya'nın alt yaş takımlarının tümünde forma giydi ve şu anda da 21 yaş altı takımının oyuncusu. Ancelotti onu Filippo Inzaghi'ye benzetiyormuş. Umarım boş kaleye gol atmaktan ve ofsayta düşmekten başka benzeyen yanları da vardır. Zira ocak ayında Drogba ve Kalou Afrika Kupası için Angola'ya gittiklerinde Borini'nin aldığı süreler mutlaka artacaktır.
20 yaşındaki İngiliz Jack Cork ile devam edelim. Chelsea altyapısından yetişti. Daha 16 yaşındayken tecrübe kazanmak için yollara düştü. 2006-07 sezonunda Boornemouth'da kiralıktı. İzleyen sezon Scunthorpe United kadrosundaydı ve takım Championship'ten küme düşerken, henüz 18 yaşında taraftarlarca yılın oyuncusu seçildi. Geçtiğimiz sezon ocak ayına kadar Southampton'a kiralandı ve 23 maça çıktı. Onu kiralamak için bile bir yarışa girmişti Southampton. Aberdeen ve Sheffield Wednesday ile. Ocaktan sonra da Watford forması giydi. Bu sezon başında da Maviler ile 3 yıllık kontrata imza atıp Coventry City'nin yolunu tuttu. 20 yaşında, Chelsea ile tek bir maça dahi çıkmış değil ama kariyerinde 100'e yakın maç ve 5 farklı takım var. Defans hattında ve defansın önünde orta saha oyuncusu olarak oynayabiliyor. Kiralık dönemi ne kadar sürecek göreceğiz.
Arjantinli Franco Di Santo'ya gelelim. 16 yaşında ülkesi takımlarından Godoy Cruz'da futbola başladı. Şili'nin Audax Italiano kulübü onu 2006 yılında kadrosuna kattı. 2 sezonda takımın değişmez oyuncusuydu ve 30'un üzerinde gol attı. 2008 ocak ayında Chelsea onu kadrosuna kattı. Geçtiğimiz yıl toplam 8 maçta oyuna sonradan girdi. Sezonun sonuna doğru Blackburn onunla ilgilenmeye başlamıştı. Zaten bu sezon başında da kadrolarına kattılar kiralık olarak. Şimdiden 10 maçta Rovers formasını giydi. 1 de golü var. Sam Allardyce ondan övgüyle bahsediyor. Blackburn'ün kiralama kontratını haziranın sonuna kadar uzatma opsiyonu var ki, büyük ihtimalle de uzatacaklar. 2005 yılından beri Arjantin 20 yaş altı takımının oyuncusu.
Bunun dışında kiralık olarak oynadıkları takımda, ilk onbirin değişmez oyuncusu olan futbolcular da var ki onları ayrıca ele almak gerekiyor. Wolves'lu Michael Mancienne, FC Twente'yi bu sene zirveye taşıyan ve Fenerbahçe maçlarının her ikisinde de Gökhan Gönül'ü oldukça zorlayan Slovak Miroslav Stoch, Coventry City'de kiralık, Hollandalı defans oyuncusu Patrick van Aanholt bunlardan bazıları.
FARK

"Manchester United, 23 years, 1 manager, 22 trophies....Manchester City 23 years, 14 managers, no trophies. You can't build anything lasting on shifting sands"
"Manchester United 23 yıl, 1 teknik direktör, 22 kupa...Manchester City 23 yıl, 14 teknik direktör, kupa yok. Sadece değişimin üzerine hiçbir şey kuramazsınız" ("shifting sands", koşul ve şartların değişimi anlamına geliyor)
Steve Wilson, Manchester City-Stoke City maçı spikeri, City'nin hoca değişimine tarihi bir gönderme yapıyor.
BUNDESLIGA'DA SEZONUN EN İYİ 10 TRANSFERİ

Bild gazetesinin hazırladığı liste. 2009-10 sezonunun ilk yarısı baz alınarak yapılmış. Listenin zirvesi konusunda Bild'e kesinlikle katılıyorum. Özellikle fiyat-performans oranını işin içine katarsak. Ayrıca bu oranı tüm listeye uygularsak Hyypia, Ze Roberto gibi adamlar daha yukarıda da olabilir. 36 yaşında, böyle bir listeye girebilen Sami Hyypia'ya da alkış ve saygıdan başka bir tepki verilemez herhalde. Halbuki Fin devlet televizyonunda "Liverpool'da onca yıl oynadım kaptanlık vermediler" diye program yapabilirdi. Rahatlık batıyor canım bunlara.
1-Ivıca Olic (Bayern Munich - Bedelsiz olarak Hamburg'dan geldi)
2-Eljero Elia (Hamburg - 9 milyon euroya FC Twente'den geldi)
3-Lukas Schmitz (Schalke 04 - Bedelsiz olarak Bochum II'den geldi)
4-Lucas Barrios (Borussia Dortmund - 4,2 milyon euroya Colo-Colo'dan geldi)
5-Marco Reus (Borussia Monchengladbach - 1 milyon euroya Rot-Weiss Ahlen'den geldi)
6-Claudio Pizarro (Werder Bremen - 2 milyon euroya Chelsea'den geldi)*
7-Ze Roberto (Hamburg - Bedelsiz olarakBayern Munich'den geldi)
8-Sami Hyypia (Bayer Leverkusen - Bedelsiz olarak Liverpool'dan geldi)
9-Andreas Ivanschitz (FC Mainz - 1,5 milyon euroya Panathinaikos'dan geldi)
10-Eren Derdiyok (Bayer Leverkusen - 3,6 milyon euroya Basel'den geldi)
Pizarro, geçtiğimiz sezon da kiralık olarak Bremen kulübünda forma giyiyordu.
ROBINHO SALMAN

Ya Ya Ya Şa Şa Şa filmini izlemişsinizdir mutlaka. İlyas Salman, Münir Özkul'un oğlu kapıcı çocuğudur. Futbolcu olma hayaliyle yanıp tutuşur. Ancak yeşil sahaya çıktıktan kısa bir süre sonra kendisini gece hayatına kaptırarak formdan düşer. Film İlyas Salman'ın kendi kalesine gol attığı ve maçın sonunda orta sahaya çöktüğü hazin durumu ile son bulur. O filmde Salman'ın oynadığı son maçı gözünüzünü önüne getirin, sonra da onu çıkarıp yerine Manchester City formasıyla Robinho'yu koyun. Cumartesi günkü Stoke City maçını izlemiş gibi olursunuz. Tam bir komediydi onun performansı ama ondan önce dikkat çekmek istediğim başka bir şey var. Roberto Mancini, Mark Hughes'un gönderilmesine fazla içerleyen, bunu açık açık dile getiren, hatta ara transferde Tottenham'a gidebileceği sinyalleri veren Craig Bellamy'e net biçimde "bu takımın patronu benim, senin beni istememe lüksün yok ama benim seni var" mesajı göndererek yedeğe çekti. Bunun taktik, teknikle alakası olduğuna kimse beni inandıramaz. Bellamy, City'nin son 1 yılda harcadığı milyon poundların hakkını en fazla veren ve Hughes'un istifası öncesi bu takımın bu sezonki en formda oyuncusuydu. Mancini'nin onu yedek kulübesine oturtmasının tek sebebi, aba altından sopa göstermek. Bellamy'nin Hughes'un istifası sonrası yazdığımız yazıda ters adam olduğunu ve tepesi atınca takım arkadaşı veya hocayı yumruklamaya kadar gidebileceğini söylemiştik. Ancak bu sefer bir fark var. Genelde Bellamy'nin yaptıklarında İngilzi baısnı onu "kötü çocuk" ilan eder ve eleştirirdi. Bu sefer İngiliz basını ve tüm yorumcular Mark Hughes'un kovulması sonucunda Mancini'ye "dağdan gelip bağdakini kovan adam" gözüyle bakıyorlar. Tüm teknik adamlar, eski futbolcular, TV yorumcuları. Herkes Hughes'a arka çıktı ve Mancini sorulduğunda burun kıvırarak cevap veriyorlar. Hafif bir UK dayanışması var kısacası şu anda. Hughes-Bellamy-Mancini ilişkisi de Skibbe-Lincoln-Bülent ilişkisini feci şekilde andırıyor.
Maç sonu Match Of The Day'da Alan Shearer'ın onun hakkında görütnü destekli yaptığı yorum her şeyi anlatıyor aslında. Görüntü yukarıda. Ayağına gelen ve kötü kullanarak bitirdiği en az 4-5 Manchester City atağı var. Hatta ilk görüntüde, topu berbat bir pasla kaybediyor, Gareth Barry onun hatasını telafi edip topu geri kazanıyor, Robinho aldığı topu tekrar berbat ediyor, üstüne üstlük bir de Carlos Tevez'e "ben ne yapayım suç sende" diye tavır yapıyor. Mark Hughes onu birkaç hafta önce Tottenham maçında oyundan aldığında, soyunma odasına gitmişti ama yeni hoca Mancini'nin tepkisini baştan çekmemek adına oyundan, protestolar eşliğinde alındıktan sonra gidip yedeklerin rasına oturdu. City taraftarları ona bir türlü alışamadılar, o da bir türlü takıma alışamadı zaten. Hatırlarsanız ilk transfer edildiğinde, muhabirlere yanlışlıkla "Chelsea'de oynayacak olmak mutluluk verici" gibisinden bir şeyler söylemişti. Bu sezon başında "10 yıl daha City'de kalmak istiyorum" lafına kimse inanmadı tabii, zaten Brezilyalıların bu tür çıkışlarına pek güvenmemek lazım. Adı sürekli diğer takımlarla anılıyor. Geçtiğimiz sezon bir ara kamptan ayrılmış ve Brezilya'ya gitmişti. Zaten asla kendisine ödenen paraların karşılığını vereceği yolunda bir parıltı bile göstermedi. Manchester şehrinden ayrılacağı günler yakındır.
27 Aralık 2009 Pazar
FD'S TOP 10 CRUCIAL MOMENTS OF THE DECADE

Şimdi öncelikle söyleyeyim, ilk listenin başlığını İngilizce yaptığım için böyle devam edeceğim, "neden Türkçe değil?" diye soracaklara hitaben. Türk futbolunun son 10 yılda kaderini, gidişini değiştiren 10 hadise. Bu listeye alternatif öneriler çok fazla olacaktır tabii. Herkesin olayları "kritik" olarak değerlendirme kıstası farklı olabiliyor. Benim kıstasım, ülke futbolunun tüm aktörlerini, takımlar, taraftarlar, tribünleri etkileyen ya da yarattığı uluslararası etki hatırı sayılır seviyede olan hadiseler. Anlık olaylar olduğu gibi belli bir zaman dilimine yayılanları da içeriyor. Önem sırasına göre değil onu da belirteyim.
1-Galatasaray'ın 2000 yılında UEFA Kupası'nı kazanması
2-Türkiye-İsviçre baraj maçı sonrası yaşanan hadiseler
3-Milli takımın Dünya Kupası'nda gelen üçüncülüğü
4-Belediye takımlarının, şehir takımlarının üzerindeki ağırlığının giderek artması
5-6 Kasım 2002'deki, Fenerbahçe-Galatasaray maçı
6-10 yılın başında Türk futbolunun zirvesinde olan Fatih Terim'in, sonunda dibinde olması.
7-Aziz Yıldırım'ın yıldız transferi bazlı transfer politikası ile birçok önemli ismi Türkiye'ye getirmesi ve bunun diğer takımları da etkilemesi
8-Devletin tribünler üzerindeki kontrolünün olumsuz yönde giderek artması
9-Taraftar profilinin giderek başarıya odaklı, sabırsız ve takımdan çok kendi menfaatini düşünen bir havaya bürünmesi
10-14 Mayıs 2006, 2005-06 sezonunun son günü.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)