31 Mart 2009 Salı

9-4 ÇALIŞANLARIN SPORU


















Ne zamandır söylemek istiyorum, bugüne kısmetmiş. Yıllardır amatör şubelerle ilgili taraftarın ilgisizliğinden yakınmaktan bıkıp usanmayan anlayış yine iş başında. Bugün voleybol erkekler play-off 1. tur ikinci karşılaşması oynanacak, detayları aşağıdaki gibi ;

Maç: İstanbul Büyükşehir Belediye - Galatasaray
Tarih: 31 Mart 2009 / 18:00
Salon: Haldun Alagaş

Ben Galatasaray taraftarıyım ve maça gitmek istiyorum. Peki ne yapmam gerekecek? 18:00’de başlayacak maça İstanbul’un bir ucunda olan ofisimden diğer ucundaki salona yetişebilmek için en iyi ihtimal ile 16:00’da çıkacağım. Takım kazandı ve seri bir sonraki maça sarktı, ne olacak? Çarşamba günü yine 18:00’de başlayacak maç için 16:00’da ofisten çıkacağım. Perşembe günü de kız takımın maçı var, onu da izlemek istiyorum. Maç yine 18:00’de, ben yine 16:00’da yollara düşeceğim. Peki Cuma ne olacak? Muhtemelen saat 15:00 sularında muhasebeden alacağım telefon sonrası yine tam saat 16:00’dan ofisten bir daha dönmemek üzere çıkacağım.

Voleybol federasyonu sitesinden play-off takvimine baktım, maçların başlama saatleri ; 15:00, 16:00, 17:30, 18:00. Peki arkadaş, bu maç saatlerini ayarlayan insanların Türkiye’deki mesai saatlerinden ve trafik koşullarından haberi yok mudur? Ya da bu “siz gelmeyin birader, biz kendi aramızda takılıyoruz” anlayışı mıdır?

Eğer bu saatler televizyon yayını nedeniyle ayarlanıyorsa, ülkenin yüzde bilmemkaçının evinde olan dijital platformlar yüzünden geri kalan büyük çoğunluğu neden cezalandırıyorsunuz? Tüm bunları geçtim, bütün bu olanlardan sonra ilgi yok, seyirci yok diye niye şikayet ediyorsunuz.

Bu kadar mantıksızlık bünyeye fazla geliyor..

by Gorky

FRANSIZ ALTYAPILARININ KALBİ: CLAİREFONTAİNE

Fransa’nın altyapı sisteminin kalbidir Clairefontaine. Bu ulusal seçkinler merkezinde yetişen oyuncular Fransa ulusal takımının geleceğinde önemli roller üstlenir. Futbolun beşiği İngiltere bile Clairefontaine‘den esinlenerek bir proje yaratmıştır. Bu projenin her ne kadar durdurulduğu söylense de, bu durum Fransız altyapı sisteminin başarısını kanıtlayan önemli bir göstergedir. İşte; Fransa altyapı sisteminin en önemli bileşeni olan Clairefontaine:

Le Centre Technique National Fernand Sastre (Fernand Sastre Ulusal Teknik Merkezi), sık kullanılan adıyla Clairefontaine, Fransa Futbol Federasyonunun 9 elit futbol akadmisinden biri. Franca’nın Île-de-France bölgesinin en iyi genç yetenekleri bu akedemide toplanıyor ve eğitim alıyor. Fransa genelinde, Clairefontaine dışında her biri kendi bölgesini kapsayan 8 elit futbol akademisi daha bulunuyor. Bunlar, Castelmaurou, Châteauroux, Liévin, Dijon, Marseille, Ploufragan, Vichy and Reims.

Dünyanın en iyi futbol akademisi olduğu konuşulan Clairefontaine, başkent Paris’in 50 km güneybatısında, Clairefontaine-en-Yvelines bölgesinde bulunuyor. Eski İngiltere menejeri Sven-Göran Eriksson bir açıklamasında eğer İngiltere de böyle bir futbol akademisine sahip olursa büyük şampiyonluklar kazanabilir demişti. Akademinin kalitesi, bugüne kadar ortaya çıkardığı Fransız yıldızlar göz önüne alındığında tartışılmaz oluyor. Nicolas Anelka, Louis Saha, William Gallas ve Thierry Henry ‘nin Clairefontaine ‘den yetiştiğini belirtmek gerekiyor.

Clairefontaine, Fransız Futbol Federasyonu başkanı olan ve uzun zaman bu alanda görevler alan Fernand Sastre’nin 1976′da ortaya attığı Ulusal Futbol Merkezi kurulması fikri sayesinde ortaya çıkan proje sonucunda kuruldu. Fransız Futbol Federasyonu (FFF) ulusal akademi için 1982 ‘de Clairefontaine-en-Yvelines bölgesini belirledi. !985 yılında başlanan akademi inşaatı yaklaşık 3 yıl sürdü ve Ocak 1988′de Clairefontaine futbol akademisi hizmete girdi. Fransa’da düzenlenen 1998 Dünya kupasında Clairefontaine, Fransa ulusal takımına ev sahipliği yaptı. Aynı yıl FFF, akedeminin fikir babası Fernand Sastre’nin adını akademiye vererek onu onurlandırdı.

Île-de-France(Paris’i de içine alıyor) bölgesinin en iyi genç yetenekleri yatılı olarak Clairefontaine ‘de eğitim alıyor. 13-15 yaş arasındaki geleceğin yıldız adayları merkezde hem okul eğitimi, hem de futbol eğitimi alıyor. Antremanlar yanı sıra teknik kabiliyetlerin yapılanması için çalışmalar yapılıyor. Merkezdeki birçok genç futbolcu Fransız kulüpleri tarafından izleniyor. Akademide yer alan genç futbolcuların aynı zamanda bağlı oldukları kulüpler var. Hafta içini akademide geçiren gençler, haftasonları kulüplerinin maçlarında oynayabiliyor. Akademinin genç yetenekleri genellikle başarılı bir futbol kariyerine adım atıyor. Clairefontaine arasında Hatem Ben Arfa ve Abou Diaby gibi Fransa’nın en fazla gelecek vadeden oyuncularını yetiştirmeye devam ediyor.

Altyapı Eğitimi

Genç oyuncu eğitimi birçok ilkeye ayrılmış durumda ve hepsi birbiriyle ilişkili bir şekilde akademi öğrencilerine öğretiliyor. Futbol yapılanması aşağıdaki unsurlara ayrılmış:

  • Oyuncuların hareketlenmelerini daha hızlı ve daha çabuk seviyeye ulaştırarak daha iyi duruma getirmek.
  • Hareketler arasında akılcı ve etkili bağlantılar kurmak.
  • Zayıf ayağın kullanılması ve geliştirilmesi,
  • Oyuncunun eksik yönlerinin tespiti ve bu açığın kapatılması,
  • Psikolojik faktörler
  • Medikal (Sağlık) faktörler
  • Fiziksel testler
  • Teknik yeteneklerin gelişimi
  • Yetenek antremanları (top sürme, top kontrolü, paslaşma, topla koşma ve topla göze hoş gelen hareketler)
  • Taktiksel antremanlar (top taşımaya yönelik eğitim, topu geriden alıp oyuna sokma, takım arkadaşlarına destek olma, pas verme ve verilen pası takip etme, pozisyon alma ve topsuz alanda yapılması gerekenler)

Clairefontaine’den yetişen yıldızlar

  • Nicolas Anelka
  • William Gallas
  • Thierry Henry
  • Louis Saha
  • Sébastien Bassong
  • Jérôme Rothen
  • Jérémie Aliadière
  • Jimmy Briand
  • Philippe Christanval
  • Franck Dumas
  • Jacques Faty
  • Richard Dutruel
  • Nicolas Maurice-Belay
  • Issiar Dia
  • Mourad Meghni
  • Ricardo Faty
  • Hatem Ben Arfa
  • Vassiriki Abou Diaby
  • Gabriel Obertan
  • Habib Bellaïd
  • Jean-Luc Ettori
  • Pascal Olmeta
  • Grégory Proment
  • Johan Radet
  • Grégory Wimbée
  • Blaise Matuidi
  • Damien Plessis
  • Kemal Bourhani
  • Garra Dembélé

Clairefontaine ‘de uygulanan eğitim sistemi ve yapı ada futboluna da örnek olmuş. İngiltere’nin Clairefontaine benzeri Ulusal Futbol Merkezi kurma planları olduğunu belirtmek gerekiyor. Fransa gelinen noktada altyapı konusunda diğer Avrupa ülkelerini sollamış durumda. Bunun en büyük sebebinin doğru yapılanma olduğunu göz önüne alarak, gerekenlerin bir gün bizde de yapılması umuduyla…

by LeFoot

TİMUR İMPARATORLUĞU'NDA PARANIN YÜKSELİŞİ

























Bundan 2 sene önce Özbek futbolu il ilgili bildiklerimiz Maksim Shatskikh ile sınırlıydı. 10 yıla yakın bir süredir Dinamo Kiev forması giyen Shatskikh Avrupa futbolunda Özbekistan dendiğinde akla gelen ilk isimdi. Onun dışında ülke bağımsızlığını ilan ettiğinden beri ne bir kulüp takımı ne de milli takım hatırı sayılır bir başarı elde edememişti. Özbek milli takımı 2004 ve 2007 Asya Kupası'nda çeyrek finale yükselebildi o kadar. Derken geçtiğimiz yılın Temmuz ayında ardı ardına patlayan üç bomba dikkatleri ülkenin üstünde yoğunlaştırdı. Önce Samuel Eto'o'nun FC Bunyodkor kulübü ile anlaştığı kulüp yetkililerince açıklandı. Barcelona yöneticileri bunu yalanlasa da Kamerunlu'nun menajerleriyle Taşkent'e varması dedikoduları güçlendirdi. Daha sonra bu haberler önce Barcelona kulübünün ülkede futbola olan ilgiyi artırmak ve altyapıya yardımcı olmak için çeşitli aktiviteler düzenleyeceği ve Taşkent'te yapılacak bir hazırlık maçına döndürüldü. Messi, Puyol, Inıesta ve Arsenal'li Fabregas ülke futbolunun tanıtımına yardımcı olmak için ülkeye geldiler. Bu olayın üzerinden belli bir süre geçmişti ki 35 yaşındaki Brezilyalı Rivaldo AEK ile kontratının bitmesinin ardından Bunyodkor ile sözleşme imzaladı. 2 yıl için 10 milyon euroluk bir kontrata imza attı Rivaldo. 3 hafta sonra Fenerbahçe'den ayrılan Zico'nun takımın başına geçişiyle kulübün adı çok sık anılmaya başlandı. Tabi bütün bu sözleşmelerin arkasında, ilgili isimlere önerilen bol sıfırlı paralar yatıyordu. Samuel Eto'oya önerilen rakam 3 ay için 25 milyon dolar gibi uçuk bir rakamdı. Kısacası 7-8 yıl önce başlayan Rusya'daki atılımın benzeri Timur'un torunlarına sıçramıştı. Bunyodkor bu gazla kendi liginde duble yaptı ve Asya Şampiyonlar Ligi'nde yarı finale kadar yükseldi. Bu kupada Özbek takımının geldiği en yüksek yerdi. Bu sene de 2 takımla ligdeler ve gruplara çok iyi başladılar. 9 ay içinde esameleri bile okunmazken bir anda dünya futbolunun önemli atılımlarından birisini yapan Özbeklere ve Bunyodkor kulübüne biraz yakından bakalım.

Özbekistan % 40 gibi çok yüksek bir oranda işsizlikle boğuşan ve nüfusun % 30'u yoksulluk sınırının altında yaşayan bir ülke. Rusya'nın parçalanmasından sonra Ukrayna dışında yeni yeni toparlanan güneydeki bağımsız devletler ekonomilerini bir istikrara oturtmaya çabalıyorlar. Amin Maalouf'un eşsiz romanı Semerkand'ındaki refah dolu, şaşaalı Özbekistan'dan pek bir eser kalmamış durumda ülkede. Ülke insan hakları ihlalleri sonucu ortaya çıkan uygulamalarda dünyanın en tutucu ülkelerinden birisi sayılıyor. 13 Mayıs 2005'te halkın keyfi şekilde tutuklanan 23 iş adamının serbest bırakılması için Andijan kentinde yaptıkları eylemde 200'e yakın protestocu askeri güçler tarafından öldürüldü. Bu olay halen Özbekistan tarihinin en büyük kara lekesi olarak anılıyor ve "Andijan Katliamı" olarak biliniyor.


















Bunyodkor Özbekçede "yaratıcı" anlamına geliyor. Kulüp 2005 yılında "Neftgazmontaj-Quruvchi", kısaca Özbekçede "inşa eden", "kuran" anlamına gelen "Kuruvchi" ismiyle kuruldu. Yani 4 yıl önce böyle bir kulüp ortada yoktu. Kuruldukları ilk sene amatör ligden bir üst lige yükseldiler. Yükseldikleri sene kupada final oynadılar, ertesi sene de Zico ile dubleye imza attılar. Henüz 1 senelik olan 15.000 kişilik stadyumları MHSK Stadyumu'nun yerine 150 milyon dolar değerinde yeni bir stadyum inşa ediyorlar. Kulüple Barcelona arasında 3 yıllık bir plan dahilinde imzalanan karşılıklı ilişki halen devam ediyor. Bu ilişki o kadar ileri gitti ki Bunyodkor kulüp amblemini değiştirdi ve Barcelona'nıkine çok benzer bir tasarımla karşımıza çıktı. Takımın arkasındaki bu parasal gücün sırrı ise kulübün resmi internet sitesine girdiğinizde amblemin altındaki sponsor listesinde yatıyor. Gazprom-Zenith örneğinde olduğu gibi sponsorların arasında tam 8 tane doğal gaz firması var. FC Budyonkor'un arkasında böyle bir maddi güç olunca (aralarında ÖZBEK LİBOŞLARI GALEREYASI adındaki de dahil olmak üzere 30'un üstünde sponsor var) takımın gerçek sahiplerinin kim olduğu hakkında da türlü dedikodular var. Özbek basını kulübü perde arkasındaki bir kartelin yönettiğini ileri sürüyor. Kulübün görünürdeki en büyük hissedarı İsviçre'li Zeromax firmasının Özbekistan'daki imtiyaz sahibi Miradil Djalalov. Firma gaz, benzin ve ipek üretiminde söz sahibi ve tüm Özbekistan'da faaliyette olan "Uzgazoil" isimli benzin istasyonlarının da işletmecisi. Tabi iş bununla kalmış değil. Devlet başkanı Islam Karimov'un kızı ve gelecekte onun yerine geçmesine kesin gözüyle bakılan, medyanın "Özbek prensesi" olarak hitap ettiği, aynı zamanda şarkıcılık yapan Gulnara Karimova, Zeromax'ın asıl işlemlerini yürüten kişi ve böylelikle de kulüple devlet arasındaki köprüyü kuran isim. Bunyodkor'un arkasında önemli bir siyasi destek de var kısacası. Bu yüzden geçen sene takımın ligdeki son maçı için Andijan bölgesine giden taraftarlar çok büyük engellerle karşılaştılar ve bölgeye girerken üstleri yerel halk tarafından arandı. Devlet-Budyonkor yakınlığı, muhalifler açısından da bir tehdit olarak görülüyor tabi. Barcelona'nın insan haklarını bu derece hiçe sayan bir devlet yönetiminin takımı ile işbirliği yapması unicef hamlesinden sonra Katalanlara pek yakıştırılamadı. Bu iş o kadar ileri gitti ki geçen yıl Budyonkor'un ezeli rakibi Pakhtakor Taşkent ile oynanan maçta, Taşkent 'li futbolcuların beraberliği yakalayınca, kendi başkanları Victor Djalilov tarafından maçı kaybetmeleri için silahla tehdit edildiği söyleniyor.

Özbek Ligi'nde Budyonkor geçen yol 7 yıl süren Pakhtakor hegemonyasına son verdi ve şampiyon oldu. 16 takımdan oluşan ligde bu 2 takımın bir süre daha hüküm sürmesi bekleniyor. Ligde bu 2 takıma Lokomotiv Taşkent'in katılmasıyla 3 başkent takımı mücadele ediyor. Budyonkor kendisine sadece Asya şampiyonluğunu değil, Abu Dabi'de bu sene sonu yapılacak FIFA Dünya Kulüpler Şampiyonası'nı da hedeflemiş durumda. Zenit'in arkasına gaz patronlarını alarak ateşlediği başarı bakalım 2009 yılında Budyonkor için de görülecek mi?

LAT DEN RATTE KOMMA IN

























Öncelikle belirteyim vampir temalı filmlerin en kralı gelse bile pek umurumda olmaz. Yıllardır bu motif kullanılır durulur ama ne zevk alırlar pek anlamam. Sinema ekranında kan görmekten pek hoşlanmayan bir insanım. Belirteyim bunun kaldıramamakla alakası yok, zira kan görmekle bir problemim yok sinema ekranında görmekle ilgili bir problemim var. "Vampir filmi" deyince aklıma anında bir karakterin diğerinin boynuna diş geçirip kanını emdiği sahne geliyor ki hemen herkesin aklına gelen de budur. Bu sahnenin, bu temel en klişe öğenin çekiciliği nedir çözmüş değilim.Vampir temalı tüm filmlerin üstüne gerilim, drama veya komedi sosunu ekleyince film eciş bücüş bir şeye bürünüyor. Dolayısıyla bu türün en şaşaalı örneklerinden bile hazetmem. Interview With The Vampire, Bram Stoker's Dracula gibi. Diline ustura süren tipler, her vampir filminde görülen cinselik kokan, ortaçağvari yataklarda, tül perdelerin arasında geçen sahneler, güzel ama dişini gösterince ölümcül olduğu anlaşılan kızlar, kazık çakma, sarımsak şu bu...Hiç mi çekici gelen bir tek öğesi olmaz bu türün...Bana çekici geleni yok işte, ne yapayım. Hayır izlerken gerilmiyorum da, o yüzden "korku" duygusunu tetikleyen bir havaları da yok.

Neyse ki İsveç'ten gelen bir örnek beni son derece mutlu etti. İçinde vampir öğesini bulunduran benim gördüğüm en sağlam film "Låt den rätte komma in". Filmin adı İngilizceye "Let The Right One In" olarak çevrilebilir. Türkçe'ye çevrildiğinde "Doğru Kişiyi İçeri Al" gibi abuk bir isim karşımıza çıkıyor ki Türkiye'de bu isimle festivalde yer almadı. E peki nasıl aldı? "Gir kanıma"..Bu kadar güzel bir filmi böyle rezalet bir isme mahkum eden film dağıtım şirketine sevgilerimi yolluyorum elbet. Gir Kanıma deyince benim aklıma Harun Kolçak geliyor yahu, iyi ki bu rezaleti filmi izledikten sonra öğrenmişim yoksa film boyunca gözümün önüne turuncu saç ve bıyıklı bi adam gelecekti. Neyse Låt den rätte komma in, Stockholm'daki evinin yan dairesine taşınan aynı yaştaki Eli'ye aşık olan Oskar'ın hikayesi anlatıyor. Şimdi bir kere bu filmi yukarıdaki sevmediğim örneklerden ayıran şu. Vampir ana temasının üzerine eklenmiş bir dramatik hikaye söz konusu değil, aşk ve gerilim öğelerini oluşturan ana metnin üzerine eklenmiş bir vampir hikayesi var. Bu nedenle de filmde yukarıda saydığım çekici olmayan öğeleri görmüyorsunuz. Örneğin filmde aşırıya kaçılmış hiçbir sahne yok neredeyse (hastane odasında geçen 2 sahneyi saymazsak). Tabi belirtmek lazım oldukça ağır tempolu ve temkinli bir film. Bunda çekimlerin tamamının karla kaplı mekanlarda olması ve karakterlerin çiziminin de büyük etkisi var. Hatta bu filmi sinemada izleseydim The Others'ı izlediğim andaki gibi etkisinin daha da fazla olacağını biliyorum. Filmin içinde sizin gözünüze "bunları çözmenin lazım" diye sokulmayan birkaç bulmaca var ki bunların çzöümü filmin son 15 dakikasında ortaya çıkıyor ve orada hafif bir "twist" de var. 2 çocuk oyuncu da olağan üstü performanslar sergiliyorlar ama Eli'yi canlandıran Lina Leandersson'u ayrıca övmek lazım.

Film IMDB tüm zamanlar Top 250 listesinde şu anda 191. sırada. Hollywood böyle filmi es geçer mi geçmedi tabi. Lost'un yapımcısı J.J. Abrams projeye el attı. Hollywood bir nadide eseri daha re-make ile yerin dibine batıracak böylece. Eli rolü için Dakota Fanning'in adı geçiyormuş. Bir ara Lina Leandersson'un Hollywood versiyonunda da Eli rolünü üstleneceği söyleniyordu ama Hollywood yapımcıları daha şeker, daha ailemizin kızı bir tip olsun istiyorlar sanırım. Bu nedenle senaryoda da oynama yapacaklar tahminen. Senaryosu daha zayıf, şok verme amacı olan üstünkörü gerilim patlaması sahnelerin olduğu, bol özel efektli bir versiyona hazır olun.

SEZARS vs BRUTUSES



Futbol sahalarında aynı takım oyuncularının birbirine girmesi çok fazla rastlanan bir örnek değil. Maç içinde pas alışverişi sırasındaki anlaşmazlıklar sebebiyle meydana gelen atışmalar her maçta görebileceğimiz olaylar. Örneğin Ümit Karan kendimi bildim bileli Galatasaray maçlarında takım arkadaşlarının paslarını eleştirir durur. Maç başı 5 ofsayta düşen bir adamın, 30 yaşını geçmesine rağmen pozisyon alma konusunda bu kadar büyük zaafları varken takım arkadaşlarına yükselmesi abes kaçıyor elbet. Yine hiç unutmadığım bir hadise yıllar önce Emre Aşık'ın bir Avrupa maçında rakip kalede kazanılan bir kornerde topa kendisinden önce yükselip vuran Andres Fleurquin'e "..ına kodumun çocuğu" diye küfür edişi vardır, zira sahne çok net aklımdadır, canlı yayında şahit olmuşumdur. Tabi Uruguay'lı Fleurquin Aşık'ın ne dediğini anlamadığından hadise çıkmamıştır. Ama hadisenin büyüdüğü anlar da var. Futbol sahasında iç savaşın çıktığı anlar.

Geçtiğimiz sezon Tottenham Hotspur - Arsenal FA Cup maçının sonlarına doğru kırmızı beyazlı takımın iki forveti Nicklas Bendtner ve Emanuel Adebayor rakip ceza sahası içinde önce sözlü tartışmaya başladılar sonra da birbirlerine fiziksel temasta bulundular. Ardından olay önce iki futbolcunun birbirini hakeme şikayet etmesine sonra da kaptan William Gallas’ın olaya dahil olmasına sebep oldu. Federasyon ve Arsenal yönetimi olayı soruşturmaya başladı. Bendtner Togo'lu oyuncunun kendisine kafa attığını ve burnunda hafif bir deformasyon oluştuğunu ileri sürdü hatta. Arsene Wenger de takımda çok fazla sayıda olan genç oyuncuların yoğun maç trafiğinden psikolojilerinin bozulduğu ve dinlenmeye ihtiyacı olduklarını belirtti.

Bu olay İngiltere’de veya futbol sahalarında ilk gördüğümüz kavga değil.

En çok güldüğümüz hadise Liverpool kalecisi egzantrik Zimbabwe’li Bruce Grobbelar’ın yıllar önce gencecik Steve Mc Manaman’a karşı yaptığı tabir-i caizse psikopata bağlamış hareketleri. 4 sene önce Newcastle’ın ırkçı eylemleriyle sık sık gündeme gelen oyuncusu (daha önce de Leeds United’da oynarken takım arkadaşı Bridges ile bir Hintli genci dövdükleri iddiası ile yargılanmışlardı) Lee Bowyer ve siyahi oyuncusu Kieron Dyer saha içinde maçı bırakıp birbirlerine yaka paça sarılmışlardı. Aynı hadise 1995 yılında David Batty ve Greame Le Saux’nun Blackburn’un bir Şampiyonlar Ligi maçında birbirlerine girmesiyle de gerçekleşmişti.

İskoçya Ligi’nden de bir hadise verelim. John Hartson ve Eyal Berkovic yıllar önce bir Celtic antrenmanında birbirine girmişti. Berkovic kendisine sert giren Hartson’ı dizlerinin üstünde ittirince aldığı cevap çenesine yediği bir tekme olmuştu.

Daha bu ayın başında Portekiz Ligi’nde oynanan Vitoria Setubal-Benfica maçında Benfica takımının bir atağında topu kaptıran Kostas Katsouranis ani gelişen Setubal atağını sarı kart görme pahasına kesen defans oyuncusu Luisao ile yaptığı hata sebebi ile kapışmış ve teknik direktör Jose Antonio Camacho tarafından her iki oyuncu anında oyundan alınmıştı.

Benzer bir olay da, Zenith Petersburg takımının iki oyuncusu Hollandalı Fernando Ricksen ile Vladislav Radimov 2 sene önce devre arası hazırlıklarını sürdürdükleri İspanya’da Malaga ile oynadıkları hazırlık maçında kendi kaleleri önünde kavgaya tutuşup hakem tarafından oyundan ihraç edildiler.

Ülkemizde de buna benzer örnekler vardır. Yıllar önce bir Kayseri maçında Galatasaray’ın 2-0 önde götürdüğü bir maçta kaleci Hayrettin’in yediği bir gol üzerine kaptan Cüneyt’in Hayrettin’i yavaştan tokatladığı hatırlanacaktır. Ariel Ortega da Fenerbahçe'de oynarken mevkidaşı Ceyhun Eriş ile sık sık kapışmış, hatta bir Malatya deplasmanında Ceyhun kendisinden ısrarla top isteyen Ortega’ya dönüp Türkçe “bir sus bir sus” diye çıkışmıştı. Aynı Ceyhun sadece Ortega ile değil Stevic ile de aynı dönemde saha içinde kapışmıştı. 2001 yılında Denizlispor forması giyen Tolunay Kafkas Fenerbahçe ile oynanan kupa maçında yediği gol sonrası kaleci Abdoulaye'ye tokat atınca hakem Kuddusi Müftüoğlu tarafından oyundan atılmıştı. Son örnek Servet-Arda olayı. Servet bundan geçtiğimiz yıl Galatasaray’ın genç oyuncusunu iyi korner atmayıp takıma kontra yedirdiği için iyice fırçalamıştı.

AC MILAN KONSEYİ


















ROMA AÇIK ARAZİ
















Roma belediyesi, şehrin iki takımının kendilerine ait olacak stadyumlarının inşası için lokasyon arayışında. Bildiğiniz gibi Roma ve Lazio maçlarını Roma Olimpiyat Stadyumu'nda oynuyorlar. Roma belediye başkanı Gianni Alemanno stadyumların yapılacağı alanların etrafının futbol merkezi olmaya elverişli olup olmadıkları, ulaşım rahatlığı, iki takım taraftarlarının birbirleriyle problem yaşamayacağı lokasyonları araştırdıklarını ve bu sürecin belli bir zaman alacağını bildirdi. Belirteyim Alemanno İtalya'nın en çok tartışılan politikacılarından bir tanesi. Aşırı sağcı görüşleriyle biliniyor ve siyaset hayatına da Neo-faşist oluşumlara katılarak başlamış bir adam. Geçtiğimiz yıl Roma'nın kırsal kesiminde çobanların kaçırıp tecavüz ettiği Hollanda'lı kampçılar için "Tanrının bile unuttuğu bi yerde kamp kurarak dikatsiz davranmışlar" demiş ve tüm şimşekleri üzerine çekmişti. Hala boynunda neo-nazi ve faşist söylemleriyle tanınan İtalyan parti Forza Nuova'nın sembolü olan Kelt Haçı kolyesini taşıyor. Dolayısıyla bu kadar laftan sonra Roma'nın hangi takımının taraftarı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bu lokasyon belirleme işinde Lazio tarafı kayırılırsa çok şaşırmamak lazım.

İtalya'da stadyumlar kulüplerin değil belediyelerin yönetiminde. Bu geleneğe ilk olarak istisna oluşturacak atılımı başlatan Juventus oldu. Yeni inşa ettiği evinin gelirlerini yönetmesi yanında konserler, stadyum etrafındaki yapılardan elde edilecek kira gelirleri ve alışveriş merkezlerinin gelirleri kulübe ait olacak. 72.000 kapasitesine rağmen stadyum gelirlerinden iki Roma kulübüne çok fazla katkı yapmayan Olimpiyat Stadyumu'na bir süredir alternatif aranıyordu zaten. Tribünlerin sahaya uzaklığının etkisi de artık Lazio ve Roma'yı ciddi alternatifler aramaya itti. Takımlar hem seyirci etkisini hem de stadyum gelirlerini artırmak için aksiyon almaya başladılar. Roma belediyesinin kararı bekleniyor. Buna benzer bir hamle Inter ve Milan kulüplerinden de gelebilir. Bu konuda öneriler ortaya atılmaya başlandı. San Siro, Olimpiyat Stadyumu kadar seyirci etkisini azaltan bir yapıda değil ama işin içine maddi kaynaklar girince bu iki kulüp de Roma ve Lazio'nun peşinden gidecektir.

30 Mart 2009 Pazartesi

HAFTASONU NOTLARI - 9



Milli maçlar yüzünden liglere ara verilir, bizim notlara verilmez. En nihayetinde bir haftasonu yaşandı, içinde futbol olan. Ama biz bu haftasonu notlarına biraz erkenden başlayacağız. Çünkü haftasonunu harika geçirmeye yol açan bir gelişmeyle kapandı perşembe akşamı. Başlayalım:

* Tam işten çıkmak üzereyim, posta kutusuna düşen bir e-posta, UEFA'dan. Sayın Tuncay Yavuz, Roma'daki finale iki bilet ayarladık size, buyrun gelin yazıyor. O an timsah yürüyüşü yapasım geliyor tabi. Nasıl gelmesin sonunda şans yüzüme gülmüş, bir başvuru sonucu kura çekiminde kazanmışım. Adeta kendimden geçtim. Neyse sonrasında uçak biletini de aldık. Finalde Roma'dayız. Duble final yapan birkaç kişiden biri olacağım kısmetse yani. Platini, Şenes bi de ben!

* Keyifli haberin üzerine kendimi ödüllendirdim cuma günü. Öğlen Tatbak'ta nefis lahmacun, akşam Garaj'da nefis iskender. Bunların yazılarını bilahare yazalım, lahmacunun ısırılmış resmi var!

* Cumartesi maç izleme organizasyonunu ise bir "Yemekteyiz" olayına çevirdik. Gaza geldim yani. Hava da güzel düştüm yola, Dükkan'dan et aldım, Beşiktaş pazarından alışveriş yaptım(Yalnız anneme yıllar sonra hak verdim. Çocukken elimden tutup beni zorla pazara götürdüğünde ve onlarca dakika zaman harcadığında çok kızardım. Haklıymış, kafa karıştırıyor bu pazarlar kardeşim. O değil de, asıl fiyatlara hakim olamamak rahatsız etti beni. Roka'ya 1.5, Kiraz Domates'e 4 lira verdim, kazık mı yedim acaba?), marketten içkileri ayarladım geldim eve. Haydari ve patlıcan salatasının tarifini bulmuştum, onları yaptım. Toros Salatası'nın tarifini değil de içindekilerini bulmuştum, yorumladım güzel oldu. Kısır için yanlış bulgur almışız, onu iptal etmek durumunda kaldık. Ha bir de kabak tatlısı yaptım, o da güzel oldu bak. Kurduk masayı televizyonun karşısına, İngiltere-Slovakya maçı eşliğinde yedik yemeğimizi.

* İngiltere hiç zorlanmadan yendi sanki. O sırada et falan pişiriyordum, tam konsantre olamadım. Rooney'nin kafa golünü beğendim en çok, bir de İngiltere'nin yeni formalarını!

* Bizim maç başladı en sonunda. Özde 2-1 yeniliriz dedi maçtan evvel, ben ise yok, alırız bu maçı havasındaydım. Diğerlerinden yorum gelmedi. Maçın başları da beni doğruluyordu aslında. Tam beklediğim gibi, sistemsizliği motivasyonla etkiye çeviren takım, rakibin üstüne çöktü. Onların en iyi silahı olan kısa pasları biz yaptık ilk 20-25 dakika. Aslında epey etkili ataklar da yakaladık ama, ah o son vuruşlar. İkinci yarı ise uykuya geçiş kısmı. O saatte maç izlemeye alışamayan ülke gibi takım da uyuklamaya başladı. İspanya'nın zaten sevdiği işler, bir duran topla da kilidi açınca, iyice gevşedi maç. Yine de buradan beklentilerin çok üstünde top oynayan savunmamıza şapka çıkaralım. Emre Aşık, ekstra bir alkışı hakediyor.

* Maçın iki sorusu: Semih niye çıktı? Sabri niye girdi?

* Bitti mi, bitmedi. Arjantin-Venezuela maçına geçti sonra kameralar, biz de şaraptan Tanqueray'a geçtik. İlk yarıda beklenen gol zor geldi ama, özellikle son dakikalarda Arjantin'in yaptıkları, 2010'da dünyanın destekleyeceği takımın kim olacağı sorusuna cevaptı.

* Tabi bir önceki gece uzun olunca, pazar da geç başlıyor. Ama bugün farklı, oy vermek lazım. Sandığımızın başı fazla kalabalık değil, atıyoruz oyumuzu. Katılım yüksek, listedeki imzalara bakılırsa.

* Havanın güzelliğinden faydalanıp sokakta yapıyoruz akşamı. Eve geldiğimizde ise NTV'nin seçim şovuyla karşılaşıyoruz resmen. Akşama en hazır kanal onlar. Verileri sunuş olsun, konukların kalitesi olsun en iyiler. Bir de sitelerine bakıyorum ki iş orada zaten bitiyor. Sayelerinde Eskişehir'i, Odunpazarı ve Tepebaşı'nı, Beşiktaş'ı, Adana'yı dakika dakika takip edebiliyorum.

* Sonuçları beni en çok ilgilendiren yarış Eskişehir Büyükşehir'de. Şehir harbiden Eskişehir'miş yahu. Yüzde 52'yle 3. hakkı veriyorlar, -Eskişehir'de bilinen lakabıyla- "hoca"ya.

* Neden en çok Eskişehir ilgilendiriyor? Beşiktaş'ta İsmail Ünal rakipsiz zaten, problem yok; Büyükşehir'de ise gönül Mehmet Bekaroğlu'nun kazanmasını istese de, şansı pek yok. Topbaş favori. Eh öyle de oluyor.

* Haydi bir de seçimler konusunda tespit yapayım. Herkes AKP şöyle kaybetti, CHP böyle kazandı diye konuşuyor gördüğüm kadarıyla. Aslına bakarsanız alınması gereken mesaj net. Pekçokları AKP'nin ANAP'ın yerini aldığını ve muhafazakar bir partiden ziyade merkez sağ partisi olarak boy göstereceklerini iddia ediyordu. Sonuçlar buna cevap oldu. CHP'nin oy yükselttiği pek çok yerde eski sonuçlarla karşılaştırma yapınca görülüyor ki biten merkez sağ olayı CHP'ye kaymış. Beşiktaş, Bakırköy, Kadıköy en önemli örnekler. Beşiktaş'ta AKP üstelik eski Anap il başkanı Sibel Çarmıklı'yı aday gösterdi, ama 2004'e göre sadece 3 puanlık bir yükseliş gerçekleştirebildiler. İstanbul Büyükşehir'de de CHP alabileceğinin maksimumunu aldı bence. Kazanabilmesinin tek yolu MHP'nin daha güçlü bir aday çıkarabilmesi olabilirdi. Ya da merkez sağdan daha kuvvetli bir aday çıkması iyi bir alternatif olurdu. Görülüyor ki büyükşehirde Kılıçdaroğlu'na karşı muhafazakar kanat, hem Saadet'ten, hem de milli görüşten feda etmiş. Bunu söyleyebilmek için Ankara'ya da bakmak yetiyor. Orada da Mansur Yavaş'ın böldüğü sağ oylar Karayalçın'ı yarışın içine sokabildi.

* Dün yine NTV'de birisi söyledi şu muhafazakar yaklaşım durumunu. Saadet Partisi'ndeki ciddi toparlanma, Akparti'nin muhafazakar çizgiden uzaklaşmasıyla alakalı mı gerçekten? Ya da soruyu şöyle soralım, bu oyları daha fazla kaybetmemek için Akparti yine dini söylemlere girebilir mi?

* Neyse herkes konuşuyor zaten, biz de daha fazla konuşmayalım. Sonuçlar vatana millete hayırlı olsun. Naçizane uyarım, başta da dediğim gibi; seçimin sonuçlarını doğru çıkarsın partiler ve özellikle halkımız. Bence "kişiler"i seçme yolunda önemli bir sınavdı bu seçim. "Ceket koysak seçilir" mantığına tepkiler sevindirici.

* O seçim programı arasında Ekvador-Brezilya maçını da izledik. Yazık oldu Ekvador'a resmen. Ne pozisyonlar yakaladılar, ne goller kaçırdılar. En sonunda Brezilya bir tane saçma sapan gol atıp işi götürmeye kalktı. Neyse ki son dakikada bu sefer "oldu" da Ekvador bir puanı bari alabildi. Brezilya, Ekvador'da bugüne kadar hiç galip gelememiş hatta hiç gol atamamıştı, spikerin söylediğine göre. Gol attılar ama yine galip gelemediler.

* Çarşambayı bekliyoruz, İspanya'yı yenmek gerek. Çünkü artık inanılmaz başarılar yakalamaktan ziyade, kupaların müdavimi mertebesine erişip sabit kalmamız gerekiyor. Haydi hayırlısı..

by tunchay

MEET THE GÖKÇEKS






















-Doğrusu Cemal Amca, dedim, hani Yunanistan'da askerler başa geçti, yönetimi el aldı da ondan Yunan lafını açtıydım...Evet, biz gelelim bize...bizde durum nasıl sence? Ne olacağız yani? Ne dersin bizdeki bu işleri?

Bıyıklarını çekiştirmeye başladı. Belli ki, ne cevap vereceğini düşünmek için yine zaman kazanmaya çalışıyordu. Bir süre suskunluktan sonra.

-Durumlara filan boşver de sen, dedi ben sana bizim evin önüne dikilen kavak ağaçlarını anlatayım.

Sorumu, her zamanki gibi yine dolaylı olarak cevaplandıracağını bildiğimden dikkat kesilip,

-Buyur Cemal Amca, dinliyorum...dedim.

O da anlattı:

-Bizim evin önünde dört kavak var...Bu kavaklardan en baştakini, canına rahmet olsun, dedemin babası dikmiş. Büyük dedem, İstibdat döneminde dikmiş o kavağı. Neden mi dikmiş? Çünkü, Sultan Abdülhamit Millet Meclisi'ni açınca, büyük dedem öyle sevinmiş, öyle sevinmiş ki, işte o sevinçle, Meclis'in açılması şerefine, bizim evin önüne, o baştaki kavağı dikmiş. Büyük dedemin diktiği o kavak uzadı, uzadı, iyice büyüdü, tepesi evimizin damına vardı.

Sonra, gel zaman git zaman...Abdülhamit devrilmiş, yani istibdat sona ermiş, Meşrutiyet olmuş, Enver Paşa da başa geçmiş...O zaman, büyük dedem sağ değil, dedem var. Dedem istibdat kapandı, hürriyet geldi diye öyle sevinmiş, öyle sevinmiş ki, hürriyetten bir hatıra kalsın diye, büyük dedemin diktiği kavağın yanına, bir kavak da kendisi dikmiş. Dedemin diktiği kavak da büyüdü, büyüdü, tepesi bizim evin damını aştı, bacayı bile geçti.

Gel zaman git zaman...Dedem de öldü. Cumuriyet güneşi doğdu. Dedem rahmetli cumhuriyeti göremedi. Cumhuriyet ilan edilince, babam öyle sevindi, öyle sevindi ki, Cumhuriyetimizin ilanından bir hatıra kalsın diyerek, dedemin diktiği kavağın yanına bir kavak da o dikti. Babamın diktiği kavak çok büyüdü. Dedemin diktiği kavak, nasıl büyük dedemin diktiği kavağın boyunu geçtiyse, babamın diktiği kavağın boyu da dedemin kavağının boyunu geçti uzadıkça uzadı...

Gel zaman git zaman...Demokrasi geldi, çok partili olduk Allaha çok şükür...Babam rahmetli demokrasiyi göremedi. Memleketimize demokrası gelince, ben öyle bir sevindim, öyle bir sevindim, atadan gelme töremize uyup, demokrasiden bir hatıra kalsın diye, ben de evimizin önüne bir kavak diktim. Benim diktiğim kavak da uzadı, uzadı, bir boy attı, bir boy attı...

Cemal Çavuş, kendi diktiği kavağın boy atışını anlatırken, sesiniz iyice kısıp boğuklaştırmıştı.

-Büyüdü, büyüdü, büyüdü...

Sağ elini, gırtlağının üstüne kadar getirip boynunu tutarak,

-Büyüdü, büyüdü, nah buramıza kadar geldi! dedi.

Sustu. Her zamanki gibi, bıyıklarını sıvazlaya sıvazlaya, ne demeğe getirdiğini anlayıp anlamadığımı görmek için bakışlarını gözlerime dikti.

Ocakçıya,

-Öğretmenin çayını tazele oğlum...diye seslendi.


Aziz Nesin, 1955...İt Kuyruğu

LEGEN....WAIT FOR IT...DARY....


















Efendiiiim yerel seçimler hikaye, blog açıldı açılalı böyle kıran kırana geçen bir yarış görmemiştim. 2 haftadır süren 90'lı ve 2000'li yılların en iyi sit-com'u oylamasını sonuçlandırdık ve How I Met Your Mother geçtiğimiz pazar akşamı biraz sonra kaynağını açıklayacağım muazzam atakla Seinfeld'i geride bırakarak birinci oldu. İlk hafta birincilik koltuğu için bu iki dizi kıran kırana çekişiyordu. Önce 4-5 gün boyunca HIMYM 4-5 oyu hiçbir zaman geçmeyen farklarla önde gitti, hafta sonuna girildiğinde Seinfeld liderliği ele geçirip farkı bir ara 10-15 oya kadar çıkardı, derken Pazar günü HIMYM baskını oldu ve Barney Stinson tayfası diziyi 150 oy kadar öne geçirerek son 1 haftayı uzatmaları oynayarak geçirdi. Son günlere doğru Seinfeld farkı 100 oyun altına indirse de nefesi yetmedi. Üçüncülük koltuğu için olan çekişme ise tam 2 hafta sürdü. Coupling ve Married With Children arasındaki fark asla 10 oyun üzerine çıkmadı, her iki dizi de zaman zaman öne geçip geriye düştüler. Bu yazıyı yazmaya başladığımda oylar eşitti. Benim de zaten bu derece çekişmeden sonra herhangi birisini dördüncülüğe düşürmeye gönlüm elvermedi ve 2 dizi üçüncülüğü paylaştı. İlk dört dizinin tümünün aynı zamanda listedeki "en zekice yazılmış" diziler olduğunu göz önüne getirirsek izleyici ortalama, basit, sabun köpüğü esprilerden çok başarılı kurgular, diyaloglar üzerinden giden sahneler ve hep kendini özdeşleştireceği bir karakterden hoşlanıyor diyebiliriz. Barney Stinson, Cosmo Kramer, Al Bundy ve Jeff Murdock bunun en güzel örnekleri. Zaten bu 4 karakter gelmiş geçmiş efsane televizyon karakterleri listesine kafadan girerler.

Dördüncülük koltuğunda daha bir üstünkörü mizahın ürünü Friends var. Ben hiçbir zaman sevemedim. 6 karakter bu tür diziler için hem çok fazla hem de dizi romantizme fena halde bulaşmış durumda. Beşincilik Karma felsefesinin temsilcisi My Name Is Earl'de. Ebedi loser tayfanın da hayranı oluyor demek. Az farkla benim nefret ettiğim Scrubs altıncı Two and A Half Men yedinci oldu. Will and Grace de 1914 oydan sadece 7'sini alarak Türk kanallarına haber yolladı. Bu diziyi izlemeyin, izlettirmeyin.

Gelelim How I Met Your Mother'ın buldozer etkisi yapan kaynağa. Efendim 22 Mart 2009 günü akşam üstü bilgisayarımı kapatmak üzere iken oylamada ilk iki sıradaki çekişmenin devam ettiğini gördüm. Derken gece yarısı bilgisayarımı açtığımda HIMYM'ın devasa bir atak yaptığını gördüm. Hemen blogun ziyaretçi listesine baktım. Facebook'tan 300 civarında ziyaretçi gelmişti. Aklımdan düşünceler geçti hemen, "Facebook-Barney Sitnson-Resmi Facebook Grubu-PCLion FC-Kurucusu-...yoksa yoksa......."....Kısa bir yoklamadan sonra öğrendim ki ülkenin en leziz bloglarından PCLion FC'nin yaratıcısı (isim vermemek için PCLion diyelim) ve aynı zamanda Facebook'taki 314.000 üyeli uluslararası Barney Stinson grubunun da kurucusu sitenin linkini grup sayfasına sadece 10 dakika için eklemiş ama bu 10 dakika oylamada bir tür "Klonların Saldırısı" etkisi yapmıştı. O buldozer etkisiyle de oylamanın birincilik kaderi çizildi zaten. Yaa yaaa...

E o kadar konuştuk birinciye bir saygı duruşu yapalım. Bu arada kapatırken ben de bir kelam edeyim. HIMYM'ın tüm bölümlerini izlemiş birisi olarak bu başarılı kurguyla en az 7-8 sezon gideceğini düşünüyorum. Biz sarı şemsiyeli kızı aramaya devam edelim, bu arada 3-20'nin de şahsi kanaatime göre dizinin en iyi açılışı olduğunu belirteyim. Bildik kurgunun üzerine Radiohead "Nice Dream"...

Rakamları vererek kapatayım

Kullanılan oy: 1914

How I Met Your Mother: 605 oy- % 31
Seinfeld: 518 oy - % 27
Coupling: 223 oy - % 11
Married With Children: 223 oy - % 11
Friends: 158 oy - % 9
My Name Is Earl: 66 oy - % 3
Scrubs: 59 oy - % 3
Two and A Half Men: 55 oy- % 2
Vill and Grace: 7 oy - % 0


Not: Bu post 5 saniye içinde Varol Döken'i imha edecektir. Ha ayrıca Seinfeld sempatizanı Joe'nun ve Varol'un 2 hafta boyunca yaptıkları propagandanın 10 dakikada anında çökmesi üzerine bu 2 arkadaşımızı daha kesin ve etkili çözümlere davet ediyorum. Yaaa Joe efendi öyle her hafta anayasa koymakla olmaz bu işler...Buyurun...(varol'dan 8 paragraflık kınama bekliyorum)

GELSENKIRCHEN'DE NELER OLUYOR?



















2003-04 sezonunu Schalke 04 yedinci sırada bitirdi Bundesliga'da. Teknik direktör Jupp Heynckes bir sonraki sezonun başında görevinden ayrıldı. Koltuğa bugünkü Hoffenheim mucizesini yaratan adam Ralf Rangnick getirildi. Rangnick Schalke'deki ilk sezonunda son iki sezondur yedincilik koltuğunda oturan takımını lig ikinciliğine taşıdı ve Almanya Kupası'nda final oynattı. Her iki maratonda da Beyern'in arkasında kaldılar. 2005-2006 sezonunda takım Şampiyonlar Ligi'nde Fenerbahçe ile aynı gruptaydı. Sarı-lacivertlilerle 19 Ekim ve 1 Kasım tarihlerinde oynayacakları maçlarlar aynı dönemde Almanya Kupası'nda Eintracht Frankfurt önüne çıktılar Gelsenkirchen'de. 6-0 mağlup olarak tüm Almanya'yı ve hafiften Türkiye'yi şoke ettiler. O günleri hatırlıyorum, insanlar Schalke'nin ikinci takımıyla maça çıktığını öne sürüyordu. Tabi hadise böyle değildi, o maç Rangnick'in sonunu hazırlayan maçlardan birisi oldu ve Alman hoca kış tatili girmeden kovuldu. Rangnick'in asistanı Mirko Slomka aldı bayrağı. Ligi dördüncü sırada bitirerek UEFA Kupası vizesini ancak alabildiler. 2006-07 sezonu onlar açısından 3 yönlü bir devrime sahne oldu. 12 yıl boyunca kulübün formasını giyen Andreas Müller Genel Direktörlük görevine getirildi. Takım 9 Ekim 2006 tarihinde Rus petrol devi Gazprom ile 5,5 yılı kapsayan 125 milyon euroluk bir sponsorluk anlaşması imzaladı. Fora reklamı, Gazprom'un diğer kulübü Zenit Petersburg ile işbirliği anlaşmaşları ve yeni ismiyle Veltins Arena'dan gelen gelirler derken kulüp maddi anlamda çok büyük bir atılım gerçekleştirdi. Bu atılım sahaya da yansıdı elbet. Schalke ligi sonuna kadar kovaladı ve son 2 haftaya lider girdi. Sondan bir önceki hafta Borussia Dortmund'a Westfalen'de 2-0 mağlup olarak şampiyonluğu Stuttgart'a hediye ettiler. 2007-08'de lig üçüncülüğüne razı oldular ama Nisan ayında Slomka'nın biletini kesip sezon bitene kadar eski oyuncuları Mike Büskens ve Hollandalı Youri Mulder'le yola devam ettiler. Moulder NOS televizyonundaki yorumculuğunu bırakıp Schalke'nin başına geçti ve sezonun kalan kısmında 5 galibiyet 1 beraberlik alarak Şampiyonlar Ligi vizesini alarak bitirmeyi başardılar.

2008-09'a batıdaki komşularında FC Twente ile bir devrim yaratan Fred Rutten'i takımın başına getirerek sezona başladılar. Rutten beraberinde Orlando Engelaar'ı da Gelsenkirchen'e getirdi. Son 3 sezonda ilk dörtten aşağıya düşmeyen takım Rangnick öncesi döneme döndü. Bu ayın başında Andreas Müller görevden alındı ve başkan Josef Schnusenberg yeni bir isim aramaya girişti. Sezon boyu orta sıralarda gezinen takımını bir türlü düzeltemeyen Rutten Hamburg'a 10 gün önce kendi evinde 2-1 kaybettiği maçla kendi sonunu da hazırlamış oldu. Zaten Müller'in gidişinden sonra ömrünün çok uzun olmayacağı biliniyordu. İlk aşamada plan asistanlar Buskens, Moulder ve Oliver Reck'in kalan 9 haftayı tamamlamasıydı. Ama dün gelen bir haber planları alt üst etti. Hırvat milli takımının hocası ve geleceğin en parlak teknik adam adaylarından Slaven Bilic'in Schalke'li yöneticilerle bağlantıda olduğu ve Alman kulübünün sezonu Hırvat teknik adamla bitirme yolunda görüşmeleri sürdürdüğü bildirildi. Yani Hiddink-Rusya-Chelsea üçgeninin bir benzeri Bundesliga'da olabilir. Zira çarşamba günkü Andorra maçından sonra Haziran ayına kadar Avrupa kıtasında eleme maçları oynanmayacak. Bilic'in Karlsruher'deki 3 yıllık kariyeri, Almancayı çok iyi konuşabilmesi ve motivasyon kabiiliyetinin Alman kulübünün yöneticilerini cezbettiği haberleri geliyor. Bilic ilk önce 2009 yılının sonunda dünya kupası elemeleri sona erdiğinde görevi bırakacağını açıklamış ancak daha sonra 2008 Nisan ayında sözleşmesini 2 yıl daha uzatmıştı.

























Schalke ayrıca genel direktör pozisyonu için de arayışları sürdürüyor. Oliver Kahn ismi 1 aydır konuşuluyordu ama eski efsane kalecinin ismi artık gündemde değil. Şimdi listeye Chelsea'nin şef scout'u ve Roman Abramovich'in akıl hocalarından Hollanda'lı Frank Arnesen de eklendi. Arnesen'in kontratı 2010 yılında bitiyor.

Gazprom'un ateşlediği Gelsenkirchen'de önümüzdeki birkaç gün kulübün geleceğiyle ilgili çok önemli kararlar alınacaktır.

HESABI DİN KARDEŞLERİ KESTİ

























Sadece kendi ülkenin değil dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden birisi olsan da işler kötü gidince gözünün yaşına bakmıyorlar işte. İran milli takımının hocası ve ülke futbolunun gelmiş geçmiş en büyük ismi Ali Daei hafta sonu Dünya Kupası elemelerinde Suudi Arabistan'a Tahran'da 2-1 mağlup oldukları maçın ardından kapıyı gördü. 1-0 öne geçmişlerdi maçta ama son 11 dakikada iki büyük yerleşme hatasıyla mağlup oldular. Hele 86. dakikada kornerden yedikleri ikinci gol tam bir komedi. Maç sonrası Daei, "oyuncuların performansından memnunum, istifa etmeyi düşünmüyorum" dedi ama federasyon bu açıklamadan 2 gün sonra Daei'yi görevden aldı. Aslında grupta o kadar da kötü durumda değiller. Doğrudan finaller vizesini alacak ikinci sıraya sadece 2 puan uzaklıktalar ama ilk iki sıradaki Kuzey ve Güney Kore ile deplasmanda karşı karşıya gelecekler. Yani işleri biraz zor.

Daei, İran milli takımının başıan geçmeden önce kendi ülkesi ligi takımlarından Saipa'nın başındaydı. Hatta görevi sezon devam ederken arkasına bakmadan kaçan Werner Lorant'dan devralmıştı. 2 sene sonra Saipan Asya Şampiyonlar Ligi'nde yarı final oynuyordu. Daei bir süre İran milli takımı hocalığı ile Saipan'ı beraber götürdü ancak elde edilen çeyrek final sonrası kulüpten ayrılarak tüm dikkatini milli takıma yoğunlaştırdı. Şimdi yarım bıraktığı işe devam etmek için elinde bir fırsat var. Büyük ihtimalle İran Ligi'nden bir takımın başına geçecektir. Yazıyı düğününden bir resimle bitirelim. Adamdaki yüz ifadesini görünce merak ediyorum Suudi Arabistan'dan ikinci golü yediği anda mı yoksa aşağıdaki anda mı daha çok korku hissetti acaba?

KARİZMA OLUNMAZ, KARİZMA DOĞULUR

22 KİŞİ UĞRUNA 22 CAN

















2009'un ilk büyük çaplı stadyum faciası Fildişi'den geldi. Aşağıda Drogba'nın ülkesinin Malawi'yi 5-0 yenerek Afrika elemelerinin son düzlüğüne iyi bir başlangıç yaptığını söylemiştik. Sahada iyi bir başlangıç yaptılar ama tribünde büyük bir facia yaşandı. 36.000 biletin tamamının tükendiği maç öncesi, karşılaşma başlamadan önce Stade Felix Houphouet-Boigny'nin tribünlerine girmek isteyen (büyük ihtimalle) biletsiz taraftarların kapılara ve tribünlerde ön sıralardaki gruba baskı yapması sonucu oluşan arbedede, stadyum duvarlarından birisi, zaten oldukça sıkışık durumda olan ve rahat hareket edemeyen insanlar üzerinde dururken yıkılınca 22 kişi hayatını kaybetti. 132 kişilik bir yaralı listesi var. Hadisede taraftarlar kadar polisin de hatası olduğu üzerinde duruluyor. Zira maç başlamadan 40 dakika önce tribünlerin ön tarafına doğru birbirini itmeye başlayan gruba polis kuvvetlerinin göz yaşartıcı gaz sıktığı ve bunun kargaşayı daha da artırdığı bildiriliyor. Ayrıca olay meydana geldikten sonra maçın ertelenmeden oynatılması da Fildişi Futbol Federasyonu ve yetkililere yöneltilen eleştirilerin de artmasına yol açtı. Ancak en önemli neden elbette biletsiz taraftarların stadyum alınarak adeta tahlikeye davetiye çıkarılması. 38.000 maksimum kapasiteli stadyumda olay öncesi 60.000 civarında kişinin bulunduğu bildiriliyor ki, tedbirsizliğin boyutu hakkında bir fikir sahibi olmuşsunuzdur.

Bu hadise Afrika'daki ilk stadyum faciası değil elbet. Kara kıta için bir geleneğe dönüşmeye başladı. 2008 Haziran ayında Liberya'da 8 taraftar hayatını kaybetti., Eylül ayında ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde 11 kişi stadyumda çıkan kargaşada ezilerek vefat ettiler. Afrika'daki bu hadiseler dünya kupası için güneyde yepyeni stadyumlara büyük yatırımlar yaparken, kuzeydeki stadyumların güvenliğinin ne derece arka plana atıldığının ve insan hayatının ne derece hiçe sayıldığının göstergesi. Zaten diğer kıtalardaki ülkelerden tarih boyunca üçüncü sınıf insan damgasını yeniş olan kıta insanlarına kendi devletlerinin yaptığı bu muamele acıyı daha da artırıyor.

BUDA IN İMAN GÜCÜ OUT



















Öncelikle söyleyeyim yazı sadece İspanya-Türkiye maçını değil tüm Dünya Kupası eleme gruplarını alacak, zira söz konusu maçın uzun uzun analiz edilecek bir maç olduğunu düşünmüyorum. Zaten tarafsız gözle izleyen birisi için fena halde sıkıcı bir maçtı da, taraf olanları da çok çektiğini söyleyemem. İlk yarı boyunca Belçika-Bosna Hersek maçına zaplayıp durdum. İlk yarı bittiğinde diğer skorları kontrol etmek için aşağı indim, ikinci yarı başlarken yukarı çıktığımda eşim koltukta uyumuştu. Maçın özeti 9 ay önceki analizde yatıyor zaten. 25 Haziran 2008 Çarşamba günü Almanya'ya 3-2 mağlup olarak Euro 2008'e yarı finalde veda ettiğimiz maçın ertesinde şunları yazmışız. ".....Ama buraya "ne yapacağı belli olmayan takım", "pes etmeyen takım" , "sürprizlerin takımı" gibi unvanlarla değil, "kanat akınları öldürücü olan takım", "pas trafiği baş döndüren takım", "hava toplarında etkili takım" gibi unvanlarla gelmek isterdik.....Bu turnuvayı bitirdik. 2010'a bakacağız. Yurt dışına daha fazla oyuncu pazarlayarak ve "geri dönüşlerin takımı" olmaktan ziyade bu tür turnuvalara bir kaç ay kala adam gibi bir sistem oturtarak. Zira ne dersek diyelim 6 ay önceden favori dediğimiz ve 2 senedir aynı iskeletle oynayan makine karakterli Almanlar yine finaldeler. Bu tarihin kaçıncı tekerrürü?....." İspanya işte o aynı iskeletle oynayan, pas trafiği olan takımdı hala, biz de "inanç", "yürek", "gaz" gibi öğelerle sonuç bekleyen takımdık...hala...Dolayısıyla 9 ay önce ne olacaksa aynısı oldu, göreve geldikten sonra akıllıca davranarak Aragones'in kurduğu iskeleti çok fazla değiştirmeyen Del Bosque pozisyon vermeden ve beşte beş yaparak Dünya Kupası biletini cebine koydu. Bu grubun ikincilik koltuğu için mücadele büyük olacak tabi. Ne olacağını göreceğiz. Bosna tehditinin en büyük dayanağı Wolfsburg. Zira Bundesliga'da takımlarını zirveye taşıyan 2 adam Dzeko ve Misimovic milli takımlarına da büyük katkı yapıyorlar. Belçika'ya birer gol salladı bu ikili. Bosna'daki maçta başımızı ağrıtacaklar söyleyeyim.



















Gelelim Avrupa'daki diğer gruplara. Hollanda ful çeken diğer bir takım. Bert Van Marwijk'ın seçim yapmakta oldukça zorlandığı çok fazla alternatifli forvet hattının kalitesi ile İskoçları geçtiler. Sneijder ve Van der Vaart yedek kulübesindeydi. Pek farketmedi zira Huntelaar, Van Perse ve Kuijt sahadaydı. Uçup gittiler ve en yakın rakiplerine 8 puan fark attılar. 5 takımlı tek grup olan 9. grupta ikincilik koltuğu için İzlanda, İskoçya, Makedonya ve Norveç çekişiyorlar. Norveç grubun dibinde. 1. grupta hadise karışık. Danimarka tepede Macaristan arkasında. Bu ikili Portekiz ve İsveç'e 4 puan takmış durumdalar. Resmi olarak dünyanın en iyi futbolcusunu kadrosunda bulunduran Portekiz ve Zlatan İbrahimovic'li İsveç yerine Danimarka ve Macaristan bu gruptan çıkarlarsa elemelerin en büyük sürprizlerinden birisi gerçekleşmiş olur. 2. grupta Yunanistan yine "elemelerde rakip tanımam" felsefesine devam ediyor. Lider durumdalar. Bu grupta İsviçre-Yunanistan ikilisinin arasına herhangi bir takımın gireceğini sanmıyorum. 3.grup bir başka kaynayan kazan. Evet yanlış görmüyoruz Kuzey İrlanda lider. Ama 0 puanlı San Marino dışındaki 5 takımın da halen liderlik şansı var zira birinci ile beşinci Polonya arasındaki puan farkı 3. Kuzey İrlanda'yı turnuvada görürsek bir hayli ilginç olacak. 1986'dan beri hiçbir uluslararası turnuvada yoklar. 4. grup Almanya ve Rusya'nın arenası. Bu ikili aralarında birincilik mücadelesi verecekler ve büyük ihtimal Moskova'daki maç grubu şekillendirecek. 6. grupta İngilizler Capello'nun değneğiyle yıllar sonra rahat bir eleme geçiriyorlar. Henüz puan kaybetmediler ve grubu lider kapatacaklar. İkincilik koltuğu Hırvatistan ve Ukrayna arasındaki mücadeleden sonra ortaya çıkacak. 7. grupta Sırbistan lider. Romanya'yı deplasmanda 3-2 mağlup ettiler ve Romenlere bir bakıma havlu attırdılar. Fransa yine elemelerde son ana kadar bekleyecek bu gidişle. Takip ettikleri takım Litvanya. Cumartesi akşamı bence elemelerin en kritik maçında onları deplasmanda Ribery'nin tek golü ile mağlup ettiler. Litvanya maçı alabilseydi Fransa 8 puan geride kalmış olacaktı ki grupta Sırbistan'la başbaşa kalmış olacaklardı. Büyük bir avantajı ellerinin tersiyle ittiler. 8. Grupta da az çok resim belli. İtalya tepede İrlanda takipte. Bu iki takım henüzbirbirleriyle oynamadılar ki grup liderinin ismini bu maçlar belirleyecek. İlki çarşamba günü Bari'de.

Güney Amerika'ya gelelim. Her katıldığı dünya kupasının en zevksiz top oynayan takımı olan Paraguay yine geliyor söyleyelim. İlk dört takımın doğrudan finaller vizesi alacağı grupta 7 maç kala dördüncülük koltuğundan 7 puan yukarıda lider durumdalar. Cumartesi akşamı Lugano'nun da 1 gol attığı maçta Uruguay'a 2-0 mağlup olmasalar belki de birincilik koltuğunda dahi çok güvenli oturacaklardı.Arjantin, Şili ve Brezilya peşlerinde. Dördüncü takım için Uruguay ve Kolombiya çekişiyor. Brezilya yine elemelerin sonunda gazı artırıp son düzlükte bileti alacak gibi. Şili'nin Peru deplasmanında dü aldığı 3-1'lik galibiyet onlara tam bir doping etkisi yaptı. Venezuela Arjantin'den 4 yiyerek yarışta hafiften geride kaldı. Tabi bu 3 takımdan beşinci sırayı alan takım CONCACAF grubunun dördüncüsü ile play-off oynayacak. O tarafta Meksika Kosta Rika'yı 2-0 mağlup etti ve Sven-GoranEriksson'un artık pamuk ipliğine bağlı koltuğu şimdilik yıkılmadı. Henüz 2 maç geçildiği için bir şeyler söylemek erken.

























Benim dikkatimin en yüksek olduğu 2 kıtaya geçelim. Asya ve Afrika. Asya'da Kim Jong Il'in askerlerini artık Güney Afrika'da göreceğimiz kesin gibi. 2 final grubunun ilk iki sırasını alacak dört takım finallere gidecek. Üçüncü sıradaki iki takım önce birbiriyle sonra da galibi Okyanusya finalisti Yeni Zelanda ile karşı karşıya gelecek şekilde bir play-off serisi oyanayacaklar. Kuzey Kore 2. grubun lideri. B.A.E.'yi mağlup ederek iyice yerlerini sağlamlaştırdılar. Maçın özetini izledim. Kuzey Kore tamamen dağılma öncesi Sovyetler Birliği'ni andırıyor. 70.000 kişilik bir stadyum, kırmızı formalar, stadyumdaki seyircilerin kıyafetleri ve profili, oyun yapısı. Peşlerinde Güney Kore var. İman gücünün 3 takımı Suudi Arabistan, İran ve B.A.E onları takip ediyor. 1. grupta ise ilk 2 sıra belli oldu gibi. Hatta gibisi fazla. Japonya ve Avustralya güle oynaya gidecekler finallere.

Afrika'ya gelelim. Geçtiğimiz aylarda buradan yine ilk kez futbol oynadıklarından haber aldığımız ülkelerin kupaya katılacaklarını söylemiştim. Final eleme gruplarında da bu çizgiye devam ediyorlar. Gabon ve Burkina Faso final gruplarına da çok iyi başladılar. Zambia, Ruanda, Benin ve Malawi'nin performasını da merakla bekliyoruz. Gerçi Fildişi Malawi'yi 5 golle evine gönderdi ama. Togo-Kamerun maçında Adebayor-Eto'o düellosunu ev sahibi kazandı belirtelim. Burada statü net, 5 grubun birincisi doğrudan Güney Afrika yolunu tutacak. Burada Güney Afrika Cumhuriyeti'ne en yakın olan ve mücadelesine devam eden takım Mozambik. Finallere giderlerse ülke halkı günübirlik maça gidip gelebilir.

Perşembe günü bir yazı daha yazarız mutlaka, tekrarlayayım Dünya Kupası grup kura çekiminde adak adayacağım ABD ve Kuzey Kore'nin aynı gruba düşmesi için söyleyeyim. Ayrıca çok net biçimde gördüğüm de Afrika ve Asya'daki müslüman toplumların ağırlıkta oldukları ülkelerin bu seneki elemelerde oldukça etksiz kalması. Asya tarafında tamamen potanın dışındalar, Afrika'da da ilk maçını kazanan Tunus dışında pek rahat değil takımlar. E Türkiye'nin de ilk iki sıranın dışında olduğu düşünülürse...

29 Mart 2009 Pazar

ALUMINA

27 Mart 2009 Cuma

LOST PARK

FERRET LEGGING

















Efendiiiim yine bir Cuma ve yine insanoğlunun neden icat ettiğini tezahür edemediğim bir alternatif sporla karşınızdayız. Bu seferki adrenalini gayet yüksek ve fare, hamster, sincap türü kı.ı yere yakın pırpır canlılardan hazetmeyenler için pek uygun bir aktivite olmayan "Ferret-Legging" yani, "Feret Taytı". Tabi bu "feret taytı" lafı benim icadımdır, Akşam gazetesinde falan görürseniz haberiniz olsun diye söylüyorum. Şimdi spor şu. İki örnek vereceğim. Hani lisede arkadaşlarımızın giysisinden içeri kertenkele atıp dört bir yana kaçardık ve uzaktan zavallıların halini izleyip hunharca gülerdik ya, tamam bunu bir kenara koyun. Öte yandan cebimiz delindiğinde oradan pantolonun içine giren madeni parayo da ite ite ayakkabımızın oradan çıkartırız ya. İşte bu iki hadiseyi birleştirip ilk hikayedeki kertenkelenin yerine "feret" koyun, oldu bitti. "İyi de Dutchman feret ne arkadaş?" diye soracak olursanız aşağıdaki sevimli arkadaş. Hamsterdan büyük, gelincikten küçük, sansargiller ailesinden bir hayvan. Hatta Niyazi Gül olsa şimdi "bugünkü konuğumuz feret hayvanı adı Ferit" derdi. 50 cm boyunda 1 kilogramcık ağırlığında sevimli bir havyan. Ama unutulmaması gereken bir şey var. Burada amaç fereti pantolondan çıkarmak değil, içeride tutmak. Tabi turnuvanın kurallarına göz atınca bu iş biraz zorlaşıyor.






















Şimdi hadise şu, yarışma için pantolonunuzu giyiyorsunuz. Pantolon paçalarınızı bileğinize bağlıyorsunuz. Ardından da 1 değil 2 fereti birden, tepeden pantolonunuzun içine bırakıp kemerinizi de sıkıyorsunuz. Sonrası sizin hayvanları içerde tutma marifetinize ve dayanma gücünüze kalmış. Yarışmacıların sarhoş halde katılması yasak, aynı şekilde feretlerin de uyuşturulması veya dişlerinin törpülenmiş olması yasak. Yani hayvanlar "yeter ulan bu karanlık, stres, havasızlık, dur şu uzantıyı ısırayım" derse, artık işiniz Allah'a kalmış. Seksist bir yaklaşım olarak gelmesin bayanlar bu sporda doğuştan avantajlı gibime geliyor. Hayvanlara dokunmak serbest ama sadece pantolunun dışından, ayrıca pantolonun altına bir kat daha giyinmek kesinlikle yasak. Buyurun yarışmayı şuradan izleyin. Bu hadiseyi başlatan adam Yorkshire'lı bir çiftçi olan Donald Katz. Katz ayrıca "King of The Ferret Legging" olarak biliniyor alemde. Turnuva da her yıl York'da düzenleniyor. Rekor 72 yaşında Reg Mellor isimli bir emekli madencide. 5 Temmuz 1981 tarihinde Mellor 2 fereti (sıkı durun) 5 saat 26 dakika pantolonunun içinde tutmuş. Ben pantolondan içeri sinek girse 10 saniyede huylanırım, adam 2 tane 50 santimlik hayvanı 5 buçuk saat içeride tutmuş. Azim, cesaret, sabır diye ben buna derim. Yalnız kendisi psikopatmış biraz, zira turnuvaya ısırıklar sonucu oluşan kanı daha iyi göstermek için beyaz pantolonla gitmiş. Transilvanya kökenli bir madenci sanırım.

PINK FRIDAY TOP 10



















İngiliz Nefret Mangası ve Sam Amca'nın Top 10'undan sonra kendini iyi hisset filmlerinin de bir Top 10'unu yapalım. Hani şu meşhur "battaniye altında bir cuma akşamı, sıcak bir çikolatayla beraber izlenecek zencefilli kurabiye tadında sımsıcacık film" betimlemelerini çok seven sopalık güruhun favori filmleri. Ha yanlış anlaşılmasın sopalık olan filmler değildir bu güruhtur. Misal son örneğini geçenlerde gördüm "çilek reçeli tadında film" yazmış birisi. Dedim ya hep bir naif yiyeceklere benzetiliyor filmler. "1,5 porsiyon iskender tadında film" veya "Mersin tantunisi tadında bir dizi" yazanı görmedim daha. Dolayısıyla aşağıda film bittiğinde insana "hayat ne güzel, heyooo, haydi çıkalım oynayalım, içelim güzelleşelim, pazartesiden itibaren artık kendime daha çok vakit ayırıcam, ben internetten fırça ve tuval fiyatlarına bakmaya gidiyorum Recep" cümlelerini kurdurtan filmlere bir bakalım kısaca. Sonda da panzehirini verelim tabi. 3 porsiyon etli nohut tadında filmleri.

1-Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain: Ne diyelim, dünya sineması ve özellikle de bu "kendini iyi hisset filmleri" bana sorarsanız A.Ö. ve A.S. olarak sınıflandırılmalıdır. Jeunet'nin en büyük başarısı hala bu filme benzemeye çalışan bir dolu film olmasına rağmen "eşsiz" kalabilmesidir. 2 not vereyim. Birincisi Jeunet'nin tarzının yıllarca övgü almasına sebep olan görüntü yönetmeni Marc Caro'dan ayrılmasından sonraki ilk filminin görüntülerinin enfes olması, diğerinin de rolün ilk olarak Emily Watson'a (Angela's Ashes, Breaking the Waves) teklif edilmesi ve kendisinden red cevabı alınınca Audrey Tatou'ya gidilmesidir. Dünya tarihinin en talihli red cevaplarından birisi olmuş sanırım.

2-Back To The Future: "Korkak mısın ha McFly".....Bir seriden insan ne istesin ki, zaman yolculuğu, bir çok türü bünyesinde barındıran bir seri, müthiş hayal gücü, çok uyumlu 2 karakter ve Huey Lewis & The News'den film içni yapılmış iki harika şarkı, "Power Of Love" ve "Back In Time"....Bu filmi neresinden yakalarsa yakalaın oturup sonuna kadar izlemeyen adam var mıdır?

3-Zorba: Anthony Quinn bana göre çok büyük bir aktördü. Onun o "içimizden birisi" havası, her daim hırpani kılığı ve sevimli ihtiyar imajı oyunculuğuyla birleşince harika bir kompozisyon çıkarmıştır. Zorba da onun bu halinin doruğa çıktığı filmlerden birisidir. En üzgün anında bile gülmekten ve sirtakiden vazgeçmeyen bir adam. 1964 yılında akademi Quinn'in Alexis Zorba karakteri ve Peter Sellers'ın Dr. Strangelove kompozisyonu gibi iki devasa performansın yerine My Fair Lady'de şarkı söyleyen Rex Harrison'a Oscar vererek ne derece saçmasapan bir oluşum olduğunu göstermiştir.

4-Big Fish: Tim Burton'ın kendi bilindik tarzının en fazla dışına çıktığı filmlerden birisi olan Big Fish, baştan sona fantastik hikayesi ve akılcı kurgusu ile bir adamın babasının ölümünü izlerken bile bunu nasıl yaşamdan zevk alma haline getirebileceğinin göstergesidir adeta. Hoş Burton filmde yine duramamış ve cadı, örümcek, büyülü karanlık orman gibi favori öğelerine başvurmuştur ama bunlar filmin o genel gülümseten havasına katkı yapmıştır sadece.

5-Good Will Hunting: Efsane bilinir, Matt Damon ve Ben Affleck bu filmin senaryosunu okul yıllarında yazmışlardır. Okul sıralarında kaleme döktükleri eser onlara Oscar kazandırır. Bunun kendisi "kendini iyi hisset" hikayesi zaten. E yanlarına Robin Williams gibi bu tür filmlerin favori adamlarından birisini de alınca ortaya sonunda suratınıza hoş bir gülümseme oturta bir film çıkar. Affleck bir sahnede Damon'a şöyle der "Kazanan biletin üstünde oturuyorsun ve içine almayacak kadar eşek kafalısın".

6-Groundhog Day: Bana sorarsanız Bill Murray'in Lost In Translation'dan sonra en iyi performansıdır. Her sabah kalktığında aynı günü yaşayan bir adamın hikayesi. Murray'in bir sahnede sokakta kendisine (belki yirminci kez) "merhaba" diyen adamı doğrudan yumrukladığı sahne benim favorimdir.

7-La Vita E Bella: Roberto Benigni bu filmden sonra "milyonlarca kişinin öldüğü bir katliamı komedi filmine çevirdi" diye bir dolu eleştiri almıştır. Son derece haksızlık etmişlerdir filme. Film baba-oğul merkezine alınmış bir aile hikayesidir aslında. 6 yaşında bir çocuğa soykırım fikrini yerleştirmek ne kadar doğru bir kararsa, Beningni'nin filmini de eleştirmek o derece doğrudur. Şahsi fikrim enfes bir film olduğudur. Benigni bir sahnede "neden yahudiler ve köpekler giremez yazıyor baba" diye soran oğluna "olur öyle, aşağıdaki bir dükkanda atlar ve vizigitolar giremez yazıyor" diye cevap verir.

8-The ShawshankRedemption: Çok betimlemeyeceğim bu filmi. "Andy Dufresne...Bok dolu bir tünelde emekledikten sonra diğer tarafa tertemiz çıkmıştı".....Filmin insanda yarattığı psikoloji de budur zaten. Diken üstünde izlenen onca sahneden sonra koskoca bir kahkaha patlatacağınız son 20 dakika. Bir film hem bıkmadan izlenen filmleri hem kendini en iyi hisse filmleri, hem gelmiş geçmiş en iyi filmler listesinin tepesindeyse yıllardır......kabul edelim...bir şeyler vardır

9-Ice Age Serisi: Türkçe dublajını orijinalinden daha çok sevdiğim 2 film var. Asterix: Kleopatra ve Ica Age serisi. İlkindeki Temelyus karakter filmi orijinalinden daha komik yapar. İkincisinde ise Ali Poyrazoğlu, Haluk Bilginer ve Yekta Kopan olayı koparırlar. Zaten animasyonların insana kötü hissettirdikleri pek olmamıştır da Ice Age'de bu çıta daha da yükselmiştir. Hollywood'dan çıkan en iyi animasyon olduğunu söyleyebilirim Wall-E'nin de hakkını yemeyerek. "Aaah bu hayat çekilmeeez, sen olmasan maaaamut"....Gel de bu sahneye gülme...

10-Neşeli Günler: Her kim ki Şener Şen'in gibicibicis marka jilet sattığı sahnede yere yuvarlanmamıştır bizden değildir. O nasıl isimlerdir, o nasıl ses tonudur, o nasıl detone olmaktır...Türk sinemasının efsane 10 sahnesine kafadan giren bu sekans filmin unutulmaz onca sahnesinden birisidir sadece. Münir Özkul ve Şener Şen'in karşı karşıya geldiği her sahne yarıcıdır zaten (Ziyaaaaaaaa, çakıyla aslan mı öldürdün?). Bir kere kutsal bir öğe üzerinden gider film zaten. Turşu suyu.



















Şimdi bu listeden sonra "hayat çok karamsar, çok cani biz fanilere karşı, insanların hepsi opportunist, hayattan nefret ediyorum, I am a creep, I am a werdoo, What the hell am I doing here, I don't belong here" felsefesini kendisine anayasa edinmiş güruhu kızdırmayıp panzehirlerini verelim isim halinde.

1-Requiem For A Dream
2-The Sweet Hereafter
3-Heavenly Creatures
4-Lilja 4-ever
5-Edward Scissorhands
6-The Ice Storm
7-Se7en
8-Dancer In The Dark
9-Irreversible
10-Oldboy

ELTON JOHN KOLTUĞUNA DÖNDÜ
























Dün Sir Richard Attenborough'dan bahsetmemizin üzerine tesadüf oldu bu haber. Sir Elton John Watford FC'nin onursal başkanlığına geri döndü. Bu haberdeki "geri döndü" ibaresi bazıları için soru işareti yaratabilir, dolayısıyla biz de bu süreci anlatalım. Bunden 55 yıl önce 7 yaşındayken Wtford'a gönül vermeye başlar John. Küçüklüğü Vicarage Road'a gidip gelmekle geçmiş. 1973 yılında 26 yaşındayken kulüp yönetimine girer takım bu hadiseden 2 sene sonra dördüncü lige düşer. 1976'da ise başkanlık görevine getirilir. Başkanlık görevine geldiği gün takımı ülke futbolunun birinci kademesine yükseltmeyi görev edinir kendisine İngiliz sanatçı. İlk önce kulübü satın alarak başkanlık görevinden "kulübün sahibi" sıfatına yükselir,.Ardından da Graham Taylor'ı (resimde solda) teknik direktörlük görevine getirir. 6 sene sonra takım Dördüncü Lig'den Birinci Lig'e yükselmiştir. En üst kademeeki ilk sezonlarında Liverpool'ın ardından ikinci sırada bitirirler ligi ve büyük bir etki yaratırlar. Ardından 1984 FA Cup finali gelir. 1987-88 sezonunda, Graham Taylor'ın ayrılmasından hemen sonra Watford küme düşer. Taylor 1996'da Futbol Direktörü olarak geri döner ama takımın Division Two'ya düşmesini engelleyemez. Ardından tekrar teknik direktörlük görevini devralır. 1999'da Premier Lig'e dönerler. Ama 1 sene sonra tekrar Division One yolları görünür Watford'a. 2002'de de takım aynı ligdeyken Elton John kulüp başkanlığından istifa eder ve bu görevi, kendisini işine tam olarak adayacak birisi tarafından yerine getirilmesi gerektiğini açıklar. Görevi bıraktığında takım 25 yıllık hizmeti boyunca dördüncü ligden Premier Lig seviyesine yükselmiş, kulüp tarihinin en yüksek lig derecesini almış ve İngiltere'nin tanınan kulüplerinden birisi olmuştur. Graham Taylor da bu kariyeri sayesinde 1990'da İngiltere Milli Takımı teknik direktörlüğüne getirilmiştir.



















Elton John görevi bırakmasına rağmen kulübe olan büyük hizmetleri nedeniyle aynı yıl kendisine "Onursal Başkan" sıfatı verilmişti. Ancak sanatçı geçtiğimiz Kasım ayında kulüp politikaları ve kendi unvanının kullanımı ile ilgili doğan bazı anlaşmazlıklardan dolayı bu görevden ayrılmıştı. "Kulübüme olan sevgim beni daha fazla uzak kılamadı" diyor Elton John. Tekrar aynı unvanla görevinin başında. Dönüşü şerefine yaz aylarında Vicarage Road'da, geliri kulübe bağışlanacak bir de konser vermeyi hedefliyor. Yani bizde "elin i.nesi" diye çoğu zaman alınan Sir Elton John, bunu arkasında dünya futbol trihinin en başarılı başkanlık hikayelerinden birisini barındırır, belirtelim dedik.

HEYKEL


















Resimdeki futbol topu heykelini fark etmişsinizdir, geçen Ağustos ayından beri Üsküdar’daki Turyol motor iskelesinin hemen yanında duruyor. İlk gördüğümde Mayıs’taki final için konulduğunu falan düşünmüştüm. Ancak şu anda ismini tam hatırlamadığım bir kişinin katkılarıyla Hasan Doğan anısına yapılmış. Hoşuma gitti çok. Yani sanatın içine tüküren bir "adam”ın başkentini emanet ettiği ülkede, böyle şeyler insana az da olsa umut veriyor.

İstanbul’da bildiğim kadarı ile Fenerbahçe’deki futbolcu heykeli ve Bahçelievler’deki UEFA anıtı var. Cahilliğimi maruz görüp kendi şehrinizde ya da diğer şehirlerde futbol ile ilgili bildiğiniz başka heykel ya da anıtlar var ise söyleyin, bizi de aydınlatın.

by Gorky

TÜRK GENCİNİN EN BÜYÜK DOSTU: ARAMA MOTORU


Aslında uzun süredir bu google arama kelimelerini takip ediyorduk ama oturup şunları bir yazıya dökelim gazını "Voodoo Girl"den aldık belirteyim. O da kendi bloguna gelirken insanların google'a girdikleri arama sözcüklerinden bir Top 10 yapmış, mutlaka bakın derim. Misal "nasıl.geç.gelinir.sexde" kelimeleriyle arama yapan insan yaşıyor bu evrende. Bu adamın yaratıcılığına ben ne desem boş. O da bir şey diyememiş zaten. Bunun üzerine bir süredir karıştırdığım analytics'in daha bir derinlerine dalayım dedim. Dalmaz olaydım. Tamam genelde arama motorlarından gelen insanlar blogun konusuyla ilgili kelimeleri yazıp geliyorlar. % 90 oran bu şekilde. Bir de bunların dışında kalan güruh var. Bu olaya 2 açıdan hayret ediyorum. Birincisi bir insanoğlunun bu kelimeleri yazacak psikolojiye ve ilhama nasıl büründüğü, ikincisi de bu kelimelerle benim bloga nasıl yönlendiği. "10 ve 14 yaş çocukların pornosu" araması böyle bir örnek misal. Bunu yazan adamın sokakta dolaştığını, bizim gibi işi, arkadaşları, bir hayatı olan insan olduğunu düşünebilmek bir yana bir de o aramayla Flying Dutchman'a nasıl yöneldiğini düşünüyorum. Ben bir liste yapayım, siz kararı verin, Türk internet kullanıcısının profili hakkında.

18'lik fuçkin porno (fuçkin mi?!?!?), ajda pekerin pornosu (o kim?), banu alkan porno filmi izliyorum, banu alkanın porno filmi, banu alkanın porno serisi (adamdaki ısrara hayranım), bilgisayar kamarasından seyredilen porno, dutchman porno (bu arkadaş benim pornomu arıyor herhalde), hayvanlı porno filminin gerçekleri (adamı filmin kendisi de kesmiyor artık), ancelina coil in seksi vücudu (ne diyim ki ben buna), hayvanlarla seks, atmışlık bayanlarla seks, boudewijn zenden seks resimleri, lahm homoseksüel (belli ki önemli bir eşcinsel topluluk takip ediyor, seksapel mourinho, seksapel mourinho+porn video (ilki kesmemiş sanırım), seksli ve açık her tarafı aşıkkızlar (bu ne yahu), italya rahibeleri porno canlı, Kamerun Diaz pornosu (yok Fildişi), markette macar porno star, milan'ın bir gay porno, olgu bayan öğretmen porno koulu filmler, on üçlük kızlar pornosu, remko rebroyna porno videosu, serpil çakmaklı pornoları X 4, spor salonunun soyunma odasında gizli çekim porno, www eşek ve hayvanlarla porno com, ayı siken kadınlar, hatun uçakta fantazi kuruyor yolcularla sikişiyor, çıplaklar plajında enfes pozisyonlar , hande yener göte bak......vesaire.....vesaire....vesaire...

Liste uzun olduğu için konuyu unutmuşuzdur belki, yukarıdaki arama sözcükleri google'a bu aramanın sonucunda bir şeyler bulmak amacıyla giren insanların klavyesinden dökülmüş sözcükler. Ne zaman, nasıl böyle hastalıklı bir toplum yarattık bilmiyorum.

çift aduket atan street fighter indir,sonata arctica the power of one sarkısının sonunda adamın dediği son sözler, rüyada dışkıya basıp kaymak, novalgine yan etkileri, götingen üniversitesinin yaptıgı yolsuzluklarla ilgili araştırmalarda ülkelerin sıralanışı, atari salonlarındaki futbol vardı 90 dan gol atılıyordu, ,afrıkada emekleyerek bm aş evine giden ve arkasında yırtıcı kuş olan resim, şentürk oto aksesuar yetkilisi hakan şentürkün röportajları, üniversiteli kızlar erkek arkadaş ararlar, öss den kaç puan almam lazımki polislige baş vurayım, ölüm yarışının ko pilotları otobüsten inince çalan şarkıyı istiyorum, yorkshire terrier kulübe resim göndermek istiyorum, yilan hikayesi 90 bölümü nerde seyrede bilirim alabora , yolcu arabalarına binen insanların şöföre para verip vermediklerini nerden anlaya biliriz, xbox 360 viking oyununda ejderha nasil cagirilir......ve kontrol etmediğim daha 4500 civarında maddenin yorumu da size kalsın artık....

Bu sevimsiz yazıyı Cenk-Erdem'den bir espriyle kapatayım

Erdem: Çok arama motoru karakterinde bir insansınız Cenk bey
Cenk: Engin sörçlerimle tanınırım Erdem Bey