31 Ocak 2010 Pazar

FEDERELIZED


















Her iki finale de girmeden önce BBC'nin, Andy Murray finale çıkınca 74 yıllık hasrete bu sene belki son veririz gazıyla 1 saat önceden yayına girip stüdyoya Boris becker ve Tim Henman'ı çağırmasından hareketle bir not düşeyim. Roger Federer'e yarı final zaferi sonrası, off-season günlerinde yani yılın son günleri ile izleyen yılın ilk günlerinde ne yaptığı sorulduğunda "her genç ne yapıyorsa onu yapıyorum kanepeye uzanıp televizyon izliyorum" diye espri yapmıştı. Boris Becker ise onun 15 Grand Slam kazanmış bir şampiyon olmasına rağmen nasıl çalıştığı ile ilgili birkaç tiyo verdi. Federer sezon başında Fransız fizyoterapist Stephane Vivier ile anlaştı ve Vivier onunla tam zamanlı olarak çalışıyor. Yani Federer'le beraber seyahat ediyor. Becker, İsviçreli'nin bu kadar büyük unvanlara sahip olmasına rağmen Avustralya'ya herkesten önce geldiğini ve günde 6 saat, Avustralya sıcağının altında antrenman yaptığını, böylece kendisini nem ve sıcağa alıştırdığını, yani espri yaptığı gibi kanepede yan gelip yatmadığını açıkladı. Bu özelliğiyle ilgili aşağıda tekrar Becker'in sözlerinden birisine geleceğiz.

















Önce bayanlarla başlayalım. Rıdvan Dilmen tenis yorumlasaydı herhalde böyle derdi. Servisleri çıkarın, Henin 6-0, 6-0 kazandı dersiniz. Justine Henin, Kim Clijsters'ınkine benzeyen bir "comeback" için harika bir performans verdi, finalde de fena oynamadı ama Serena Williams işlerin kızıştığı her anda servislerine yüklenerek işi bitirdi. Belçikalılar döndükten sonra güç tenisi ile taktik tenisi arasındaki savaşta şimdilik durum 1-1. Benim gözüme çarpan Serena'nın daha da kilo almış olması. Korttaki dengesini sağlamakta zaman zaman zorlanıyor. Örneğin dün, fileye geldiği bir puandan sonra neredeyse filenin üstünden öbür tarafa düşüyordu da raketini baston gibi kullanıp ayakta kalabildi. Biraz kilo vermezse, bu yıl işi zor olacaktır. Henin tarafında ise olaya pozitif bakmak lazım. Clijsters 2 sene yatıp döner dönmez Grand Slam'i kaldırdıktan sonra Henin finalde kalınca sanki başarısız olmuş gibi göründü ama uyandıralım birbirimizi, kadın aylardır tenis oynamıyordu resmi olarak. Misal böyle bir dönüşü diğer sporlarda yapan kaç adam var saysak 10 taneyi bulur muyuz? Michael Jordan, Eric Cantona, Lance Armstrong....5 olacağından dahi şüpheliyim. Steffi Graf bugün tenise dönse en az bir çeyrek final görür desem çok fazla dalga mı geçiyorsun tepkisi almam büyük ihtimalle. Acaip bir hal aldı bayanlar tenisi dolayısıyla. Tabi bir nokta daha var. Bu sene Venus Williams 30, Serena Williams 29 yaşına basacaklar. Justine Henin 28, Kim Clijsters 27 olacak. "3-4 sene sonra bu isimlerin tümü emeklilik kararı aldığında bayanlar tenisini kim forse edecek?" diye sorsanız, budur diye tereddütsüz göstereceğiniz tek bir tenisçi yok. Dolayısıyla ben bugünden çok 3-4 sene sonrayı merak ediyorum. Bu arada bayanlar tarafını kapatırken belirtelim, Serena 12. Grand Slam zaferi ile Billie Jean King'i yakaladı. Önünde 5 isim var. Rekor 24 Grand Slam ile Margaret Court'da. Yakalaması gereken Martina Navratilova ve Chris Evert'in 18 zaferi var. İmkansız değil ama zor görünüyor.

Erkeklere gelelim. Federer, yarı final maçından sonraki saha içi röportajında, İngilizlerin 74 yıllık Grand Slam zaferi hasretiyle dalga geçip "Britanyalılar için de önemli tabii, 150 yıldır bekliyorlar" diye seyircileri kırdı geçirdi. İlk 2 sette mutlak bir Federer üstünlüğü vardı. Üçüncü sette Murray 2 saat sonunda ilk kez rakibinin servisini kırıp 5-2 öne geçince umutlandı ama set, müthiş geçen bir tie-breakle şampiyonu belirledi. Murray'ın tüm maç boyunca açıkça üstün olduğu tek bölüm üçüncü setin altıncı ve yedinci oyunundaki 5 dakikaydı. Bunun dışındaki 2,5 saatlik bölümde İsviçrelinin üstünlüğü çok net göründü. Tabii bunda Murray'in birçok puanda çizgi gerisinde kalıp Becker'in deyimiyle "ben topu karşıya güvenli atayım da bakalım ne olacak göreyim" taktiğinin de etkisi oldu. İskoç, atak yapabileceği bir çok pozisyonda ve uzun rallilerde Federer'i faka bastıracak birçok vuruşta, savunmada kalmayı tercih edince, Federer, dezavantajlı olduğu her puanı, topu forehandine alabildiği her anda bitirmeyi başardı. Buna rağmen 4 set puanı yakalayan Murray, bunları da, 2 tanesi çok hayati olan beklenmeyen hatalarla harcayınca kaderine razı oldu. Zaten seti kazanabilseydi dahi dördüncü sete kondisyonu yeter miydi şüpheliyim, zira son puanlarda yürümekte bile zorlanıyordu ve Federer'in onu sık sık koşturması sebebiyle sırtı problem çıkarmaya başlamıştı.

Federer'in 16 Grand Slam şampiyonluğundan daha önemli bir derecesi var bana göre. Aralıksız 23 Grand Slam yarı finali. Korkunç bir derece bu. Birçok tenisçi geldi geçti ona rakip olmak isteyen bu dönemde. Neredeyse yarısı sakatlık problemleri ile onun uzun süreli rakibi olamadılar. Marat Safin, Rafael Nadal gibi. Kalanları da anlık çıkışlar yaptılar. Del potro ve Söderling gibi. Federer sakatlanmıyor anlatmak istediğim biraz da o. Ama sakatlanmama sebebi de formunu hep yüksek tutup, çok çalışması, her turnuvaya sanki ilk Grand Slam zaferini kazanmak istermiş gibi asılması ve bu nedenle de hep belli bir performansı gösterip kendini zorlamaması. Dip çizgileri bu kadar iyi gördüğünüz bir backhand ve forehandiniz varsa kendiniz koşmaz, rakibi koşturursunuz, kasları ve adaleleri siz değil rakibiniz zorlar ve siz değil rakibinizin sakatlanma riski artar. İsviçreli bunu çok iyi kullanıyor. Biliyorum onun bu başarılı hali sebebi ile her geçen gün, sevmeyen sayısı artıyor olabilir ama takdir etmeniz lazım yaptıklarını. Ben de çok büyük hayranı değilim, ama saygı duymayan adam büyük yanlış yapıyordur onu da belirteyim. Gelmiş geçmiş en büyük tenisçi unvanını kazanmış bir adamın hala her turnuvaya bu ciddiyetle hazırlanması, disiplini, istikrarı ayakta alkışlanmalı. Bu seneki hedefi belli.Grand Slam yapmak. Yani kalan 3 Grand Slam'i de kazanıp tarihte bunu yapan altıncı isim olmak. O olunca da, Rod Laver'dan sonra bunu iki kez yapabilen ikinci isim olmaya çalıacak. O bitince de bunu üç kez yapabilen ilk ve tek isim. Tabii çok zor bir ihtimal ama onun motivasyonunu ve başarıya doymayan, gevşemeyen karakterini anlatmak için söylüyorum.

29 Ocak 2010 Cuma

EZELİ REKABET-60












Herkese iyi tatiller

FERRARA OUT-ZAC IN






Hafta sonuna girerken Juventus'ta neredeyse 2 aydır beklenen gelişme gerçekleşti. Ciro Ferrara kapının önüne koyularak yerine sezon sonuna kadar koltuğu götürmesi için Alberto Zaccheroni getirildi. Zac'ın sezon sonuna kadar götürmesinin anlamı Rafa Benitez'in devre dışı bırakmadığı Juventus ihtimalinin hala geçerli olması demek. Bir de ne zamandır Hiddink'in Juventus'e gidip yanında Ibrahim Afellay'ı da götüreceği söylentisi de dolaşıyor. Tabii İtalyan hocayla sezonun sonuına doğru masaya oturulup kontratı da uzatılabilir. Tek söyleyebileceğim, Juventus'un 2-3 aydır üstlendiği "Acıların Takımı" sıfatının değişme ihtimalinin olduğu. Zaten Ferrara teknik direktörden çok, Hollywood filmlerindeki soygun çetesinin bilgisayar kurdu adamına benziyordu. Gerçi Zaccheroni de benim pek tuttuğum bir hoca değildir ama, göreceğiz tabloyu.

TARİHTE DÜN BU VAKİTLER vol.12


















-IKEA'daki küçük alanlarda yaşama üzerine kurulmuş, 50 metrekarede yaşıyoruz, 25 metrekarede yaşıyoruz tasarımlarını gören bir Türk genci, IKEA'nın bileğini bükmek için, 8 yıl boyunca kendisini 15 metrekarelik bir odayı tasarlamaya verdi. 8 yıl sonunda odadan çıkarak tasarımını tüm dünyaya tanıtan gencin, pes etmeyi düşündüğü sırada banyo yaparken banyo deliğine işediği ve tuvaletle banyoyu tek bir duşakabinde tasarlayarak hedefine ulaştığı bildirildi. (Stockholm, 2018)

-Sıcak ve kurak bir ocak ayının dokuzunda, saat dokuzda Ayşe Arman, elinde Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi kitabıyla dünyaya geldi. Ağzından çıkan ilk laf "Dubai'de seviştim" olan Arman, Spice Platinium ve Vivid Interactive firmaları üzerine verdiği bitirme teziyle üniversiteden çıkarak anında Türk basınına girmesinin ardından, kendisine yöneltilen "her yazında da cinselliğe giriyorsun" eleştirilerine "girenler nereye giriyor, çıkanlar nereden çıkıyor bunu düşünmek lazım" şeklinde cevap verdi. (Adana, 1965)

-Yıllardır, ömrünü, her transferi değerlendirirken "opsiyonu var mı abi onu söyleyin, opsiyon varsa iyidir, önemli olan opsiyon" diye ortamları dolaşmaya adayan adamın eşiyle 5+5 opsiyonlu evlilik sözleşmesine imza attığı, 2 çocuğunu da doğum kliniğinden 1+2 yıllığına, kiraladığı öğrenildi. Konuyla ilgili görüşleri alınan M.M.'nin kameralara "bir önceki eşimi de %50-%50 bonservis sistemiyle Perugia Evlendirme Dairesi'nden almıştım" şeklinde konuştuğu, sözlerini "yeter Haldun yeter" şeklinde tamamladığı öğrenildi. (İzmir, 2156)

-Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın aldığı bir kararla, iş mülakatlarında "en sevmediğiniz 3 özelliğiniz nelerdir?" sorusuna, ters manyel yapmak için "iş hayatımı özel hayatımın önünde tutmam, mükemmeliyetçi olmam ve iyi niyetli oluşum" şeklinde cevap veren tüm adayların, eğitim diplomalarının elinden alınması kararlaştırıldı (Ankara, 2035)

-Avustralyalı bağımsız yönetmen Edward Pompatin, müzikteki "best of" albümlerinden sonra edebiyat dalında Elif Şafak'ın da "best of" kitabı çıkarması üzerine, çektiği 5 filmin en iyi bölümlerini birleştirip sinema dalındaki ilk "best of" ürününü piyasaya sürdü. İlk gösteriminden sonra izleyicilerin, oldukça yıpranmış halleriyle "daha önceki filmlerinden ne tat aldıysak, bundan da aynı tadı aldık, bu ekol devam etmeli" şeklinde görüş bildirdikleri Pompatin ile ilgili tek sorunun, yönetmenin porno filmler çekmesi olduğu, konulu filmlerde henüz bu uygulamanın denenmesinin zor olduğu açıklandı. (Sydney, 2009)

-Tarihte ilk kez bir kadın, yeni doğum yapmış kız arkadaşının bebeğini gördüğünde "oy yerim ben seni yerim, ay çok tatlı, bak bak bak ablası" ifadelerini kullanmadı ve bu an BBC, NBC, National Geographic ve Animal Planet tarafından olay yerinde kaydedildi. Animal Planet'in olay yerinde olmasının gizemi, bebeğin Fil Adam olduğunun ortaya çıkmasıyla netlik kazandı. Olayla ilgili açıklama yapan acılı anne "ben her bebek alenen tipsiz olsa de göstermelik olarak böyle sevilir diye bilirdim, bunlar ülkemizden rant sağlamak isteyenlerin oyunlarıdır" diye konuştu (Bristol, 1907).

-People dergisinin bu haftaki "Boş bakkallar taşaklarını tartıyor" yarışmasının birincilik ödülünü tarihte ilk kez Paris'e boş bavulla gidip havalimanında kilo fazlası olmadan dönebilen Türk kızı kazandı. İkincilik ödülü yeni işe başladığı her şirkette 1 ay sonra, "beyler bir halı saha takımı çıkarmaz mıyız?" diye sorarak Türk sporunu ve şirket içi ilişkileri geliştiren adama verilirken, üçüncülük ödülü sorumlu baba imajı vermek için çocuğuna çizgi film VCD'si almayı hayat felsefesi edinmiş adama verildi. Mansiyon ödülü ise Kadıköy-Alkım Kitabevi'nde hiçbir şey satın almadan 5 saat 16 dakika 37 saniye gezebilmiş adama verildi.

RETURN OF ZE BLACK SHIRTS


















İngiliz basınının Takvim'i Daily Star iş başında. Almanlar Gana ile oynanacak hazırlık maçında ilk kez yukarıdaki formayı giyecekler. Tabii kolunda Gamalı Haç'ın olmadığı versiyonunu. O versiyon İngiliz basınının marifeti. Forma, Adidas tarafından, 1898 yılında Almanların giydiği formanın renklerine saygı ve takım ruhunu artırması amacıyla tasarlandı. Hatta takım uyumunu simgelemesi de için 11 tane çizgi var formada. Ama Daily Star ne yaptı? Forma aynı zamanda Hitler döneminin SS subaylarının uzun siyah paltolarını andırınca, aldı, Ballack'ı gazeteye basıp yanına da Hitler'i koydu. Al sana "Dingiltere" haberciliğinin İngiliz versiyonu. Bir de halkın ağzından görüş almışlar "en son siyah giydiklerinde, dünyayı hakimiyet altına almaya çalışıyorlardı, o yüzden normal" diye. Bu onların ilk Nazi göndermesi değil. Euro 96 yarı finalinde de Daily Mirror, maç öncesi manşete "Achtung! Surrender. For you Fritz, ze Euro 96 Championship is over" yazmıştı. Sonra Stefan Kuntz ve Andreas Möller gazlarını aldı...Hayır bir cengaver çıkıp sormuyor mu, "madem SS'e gönderme yapıyorsunuz, Mussolini'nin ülkesinden bir adamı başınıza niye getirdiniz?" diye, ona yanıyorum.

AO KAVALA

















Başlıktaki AO, Athlitikos Omilos'un kısaltılmışı. Yani Athletic Club Kavala. 1 sezon içinde iki kez hoca değiştiren Olympiakos'un, bu değişikliklere sebep olan maçları Kvala'ya karşı oynanmıştı. Takım ilk yarıda Pire deplasmanından 0-0'la dönmüş ve ardından Temuri Ketsbaia'nın kellesi alınmıştı. 10 gün önce de kendi evlerinde Olympiakos'tan beraberlik çıkarıp Zico'nun kapıyı görmesini sağladılar. Ama aslında Kavala'nın potansiyeli bundan daha fazla. Takım birkaç yıl önce Larissa'nın yapmaya çalıştığı çıkışın izinden gidiyor. Kulüp başkanı Stavros Psomiadis, son 3 yılda büyük bir atılıma imza attı. 1965 yılında kurulan kulüp, kuruluşundan 4 yıl sonra ülke futbolunun en üst kademesine yükseldi. Takım 1982 yılında Yunanistan birinci ligi Alpha Ethniki'den, Beta Ethniki'ye düştü ve o günden sonra Alpha, Beta ve Gamma Ethniki arasında asansör takım mahiyetine büründü. 2000-08 arası onlar için kabus yılları oldu. Takım 2003'te üçüncü lige düştü ve 6 yıl burada mücadele etti. 2008'de ikinci lige dönmeyi başarılar. Bunun üzerine başkan Psomiadis, tecrübeli kaleci Theofanis Katergiannakis ve Panathinaikos ve AEK gibi takımlarda oynamış Militiadis Sapanis'i transfer etti. Bu transferler işe yaradı ve takım 2008-09 sezonunda ligi üçüncü bitirerek 10 yıllık bir aradan sonra tekrar Yunanistan Süper Ligi'ne döndü.

Psomiadis durmadı. 1998-99 sezonunda Samsunspor forması da giymiş olan Nijeryalı Wilson Oruma, Senegal milli takım formasını 36 kez giymiş olan Frederic Mendy, Dinamo Kiev'de uzun yıllar yedek kontenjanını doldurmuş Brezilyalı Diogo Rincon, Bundesliga, Premier Lig, Eredivisie ve La Liga tecrübesi olan Polonyalı Euzebiusz Smolarek, Avustralya milli takımıyla sayısız kez milli olmuş, Glasgow Rangers'ın uzun yıllar defans sigortası olan Craig Moore, Liverpool'dan kiralanan kaleci Charles Itandje, Milan kariyeri olan Avustralyalı kaleci Zeljko Kalac, 2005-07 yılları arasında Kayseri Erciyesspor forması giyen Serge Die 2009 yılı içinde takıma katıldılar. Takım şu an ligde dokuzuncu sırada. Bu toplama kadronun oturması için en az dokuz yıla ihtiyaçları var. Aynı sistemle yola çıkan Larissa, onlar için iyi geçen 2 sezondan sonra bu sezon düşme hattında mücadele veriyor. Bu tür takımların toparlanması ve raya oturması zordur. Onlar da bugün, bu işe yardımcı olması açısından Hollandalı Aad de Mos'u takıın başına getirdiler. 1986-91 yılları arasında Belçika'da efsane haline gelen De Mos, KV Mechelen ile lig, kupa ve Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nı kazanmış, Anderlecht'le de lig şampiyonu olup Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda final oynamıştı. De Mos, son olarak 2006-08 yılları arasında Vitesse'yi çalıştırmıştı.

















Gretna, İstanbulspor ve Larissa türü bir "paranın oluşturduğu toplama takım", Kavala. Planlarının gelecek sezon için olduğu açık. Gerçi Şampiyonlar Ligi play-off müsabakalarına katılmak için halen şansları var. Beşinci sıra ile aralarında 5 puanlık bir fark var. Bu arada madem elleri cebe atacaklar, stadyumu da yenileseler fena olmaz.

VAN CANTO VE DAM RIMIMIDIMIMIMI

























Barad-dur
gönderdi grubu az önce, cahilliğime veriyorum daha önce bilmiyordum, o yüzden araştırdığım kadarıyla yazacağım bu tekniği. Cappella Metal deniyor yağptıkları müziğe ama metal deyince yüzünüzü buruştranlar buruşturmasın, metalle bir ilişkisini göremedim. Bodoslamasına bir giriş yaparsak, hai Sertap Erener'in Zor Kadın şarkısında arkada ona eşlik eden cengaverlerden oluşan bir grup vardı ya. İşte aynen o grubun heavy-metal şarkılarını coverladığını düşünün. İşte Alman Van Canto'nun ne olduğunu ortaya çıkarırsınız. 2006 yılında Almanya'da kurulmuş bir grup Van Canto. 5 vokal ve 1 bateristten oluşuyor. Bu 5 vokalin üçü ayrıca bas ve diğer gitarları üstleniyorlar. Kalan 2 vokalin ise ek bir işi yok. Grup 2006'da A Storm To Come, 2008'de de Hero albümünü çıkardı. Mart ayında da Tribe of Force isminde bir albümleri geliyor. Tabii ben yukarıda coverlardan bahsettim ama albümün genelinde grup kendi şarkılarına yer vermiş. Ancak her albümde 1-2 cover mevcut. İlk albümde Metallica'nın Battery şarkısı yorumlanmış örneğin. İkinci albümde cover sayısı 5'e çıkmış. Manowar'dan Kings of Metal, Nightwish'ten Wisaster, Blind Guardian'dan Bard's Song, Deep Purple'den Stormbringer ve Iron Maiden'dan Fear of The Dark. Özellikle aşağya aldığım Fear of The Dark yorumuna gülümsemeyi geçtiğim yarıldığımı söylemeliyim.




Hero albümünde Hansi Kursch'un de eşlik ettiği bir şarkıları da var (Zaten Hansi Kursch Jay-Z gibi oldu adamın duet yapmadığı grup kalmadı alemde). Mart ayında çıkacak yeni albümde de Grave Digger'dan Rebellion ve Metallica'dan Master Of Puppets'ı yorumlayacaklar. Ayrıca grubun konserlerde Trooper ve Enter Sandman'i de yorumlamışlığı var. Buyurun efendim Van Canto'dan geliyor. Fear of The Dark ve Wishmaster digididigidigidigidigidi dandandandanda dandanakan

AÇIK BÜFE STADYUM



















Bugün stadyumlardan gittik ama ne yapayım...Şu yukarıdakini görüp gitmemek mümkün mü?

AFRİKA BİLETLERİ TÜKENİYOR



















Dünya Kupası'nın bilet satışları gayet iyi gidiyor gelen haberlere göre. FIFA Genel Sekreteri Jerome Valcke ve Organizasyon Komitesi CEO'su Danny Jordaan'ın açıklamalarına göre, ilk satış döneminden beri, elverişli olan 3 milyon biletin üçte ikisi satılmış durumda. Çarşamba günü 5 periyoda bölünen bilet satış işlemlerinin üçüncüsüydü ve bu iki isim Johannesburg'da bir basın toplantısı düzenledi. Üçüncü kısımda 1,2 milyon adet satışa sürüldü ve bu biletleri satın alanların % 80'i Güney Afrikalı. Yani Afrikalıları sadece kendi ülkelerinin maçlarında değil, rakip ülkelerin maçlarında da göreceğiz. Ya da bu sevginin sebebi 5 ay sonra maç günlerinde, arka sokaklarda "abi açık var açık var açık var" diye dolaşmak (tabii stadyumlarda açık falan yok lafın gelişi). Bundan sonraki satış dönemi 15 Nisan'da. Almanlar, aslında diğer dünya kupalarına göre yavaş gitmelerine rağmen hala ev sahibinden sonra biletlere en çok ilgi gösteren toplumlardan. İlk aşamada 20.000, ikinci aşamada 14.000 başvuru yapılmış. Danny Jordaan, turnuvada en az 10.000 Alman taraftarın olacağını tahmin ediyor. Listenin zirvesinde ise ev sahibi var. 50.217 başvuru yapmışlar. Onları, Capello liderliğinde umutlanmış İngilizler izliyor, 41.529 başvuru. Üçüncü sırada kangurular var. 15.523 başvuru. Dördüncülükte ise sürpriz isim Meksika yer alıyor. Tabii Jerome Valcke'nin belirttiğine göre birçok taraftar isteidği maçın biletini alamayacak, zira başvurular Brezilya-Portekiz grup maçı, yarı final ve final maçları üzerinde yoğunlaşmış durumda.

Jordaan, ayrıca bazı stadyumların yetiştirilemeyeceği veya biletlerin satılamayacağı gibi dedikoduların asılsız olduğunu, tüm stadyumların zamanında tamamlanacağını ve elde kalan 900 bin biletin de satılacağını bildirdi. Bizim Tuncay efendi de biletine ikramiye vuranlardan belirteyim. Afrika'da sülükler yiyecek onu haberi yok, zıp zıp zıplıyor.

28 Ocak 2010 Perşembe

SINT MAARTEN



Bu hadiseyi hala görmeyen var mı bilmiyorum, ama bugün uçak yolculuğu ile ilgili yazıdan sonra kapanışı bununla yapayım. Zira bu videoyu ne kadar çok gören varsa bir o kadar da montaj, fake, sahte adına ne derseniz gerçek olmadığını düşünen vardır. Ama hadise gerçektir. Havalimanı, Karayiplerde Fransa ile Hollanda Antilleri arasında paylaşılmış olan Saint Martin Adası'ndaki Princess Juliana Havalimanı'dır ve evet her inişte, bu "manyak" görüntüyü oluşturmaktadır.

TÜRKİYE KUPASI, TSYD'YE DÖNÜŞÜRKEN

Türkiye Kupası 2005-06 sezonundan beri grup formatı ile oynanıyor biliyorsunuz. Bu statü ile ilgili eleştirilerimizi daha önce defalarca dile getirdik. Kupanın, kulüpler tarafından daha çekici hale gelmesi isteniyorsa, bunun yolu grup mücadelesine dönüştürmek değil, bu açık. Acilen eleme sistemine geri dönülmesi ve bu statü üzerinde çalışılması lazım. Örneğin, grup statüsünün olduğu yetmiyormuş gibi bir de bir önceki sezon ligde ilk 4 içerisine girmiş takımlar da eleme turlarından muaf oluyorlar. Benzer uygulamalar, takım sayısı farklı olmakla birlikte diğer liglerde de var ama kupanın mümkün olduğunca farklı kesimlere hitap etmesini istiyorsak bu sıralama kıstası ile seri başı sistemini kaldırmak ve elemelere en azından 2. kademeden katılmalarını sağlamak lazım. İngilizlerin FA Cup formatı gayet uygun bir statü. Türkiye'de bu sistem 2005-06 yılına kadar uygulanıyordu ama ufak değişiklikler vardı. Yukarıda belirttiğim önceki sezondaki sıralamanın etkisi, takımların kupaya iştirakini geciktiriyordu ve ileri turlara atıyordu. 2005-06 yılından sonra grup statüsüne geçildiği gibi, çeyrek final ve yarı final maçları da iki ayaklı yapılmaya başlandı. İngilizler bunu Lig Kupası yarı final maçları için yapıyorlar ama tabii öncesinde grup denen bir statü yok. Zaten "kupa" denen şeyin ligden farklı bir organizasyon olmasının sebebi de "lig usulü" turnuvadan farklı olması sebebiyledir. Bunları zaman zaman dile getiriyoruz, bir de işin itatistiki tarafına bakalım.

Türkiye Kupası'nda grup formatına geçilen 2005-06 sezonundan itibaren, bu kupayı en çok kazanan 4 kulübün (Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor, Fenerbahçe) gruplara kalamadığı hiçbir sezon olmadı. Çeyrek finallere geldiğimizde ise bu sezona kadar Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray fire vermediler. Sadece bu sezon Beşiktaş grup müsabakaları sonucunda çeyrek finali göremedi. Bu, toplam 5 sezonda, 3 takımın toplam 15 çeyrek final denemesinin sadece 1 tanesi başarısız olmuş demek. % 94 gibi bir rakama denk geliyor. İşin içine Trabzonspor'u da katarsak 20 denemenin 16'sı başarılı olmuş demektir (Trabzonspor sadece 2006-07 sezonu ve bu sezon gruptan çıkabildi). Bu da % 80'lik bir oran demek.

Gelelim öncesine. Grup müsabakalarından öncesi çok uzun bir zaman dilimini içerdiğinden ben, eşit süre zarfını baz almak amacıyla 2000 sonrasına yani 2000-05 arasındaki 5 sezona bakacağım. Çarpıcı bir veri var. Yukarıda belirttiğimiz gibi, son 5 sezonda, İstanbul'un 3 büyük takımının, çeyrek finalde fire verdiği tek bir sezon var. O da 2009-10 sezonu. 2000-05 arasında ise tam tersi bir durum söz konusu. Bu 3 takımın fire vermeden geldiği tek bir sezon var. 2000-01 sezonu. Onun dışındaki 4 sezonda da 1 bazen 2 İstanbul devi kupanın dışında kalmış son sekize gelmeden. Toplam 15 denemede 8 başarı. Yani % 53 (bu oran son 5 yılda % 94'tü). İşin içine diğer büyük Trabzonspor'u kattığımızda da bir şey değişmiyor. 2000-01 sezonu yine 4 takımın birden çeyrek finale gelebildiği tek sezon. Orada da oran % 70 (bu oran son 5 yılda % 80'di) Hatta bunu 1998-99 ve 1999-2000 sezonuna kadar geri çekebiliriz. 1999-2000 sezonu Fenerbahçe'nin Pendikspor'a, Beşiktaş'ın da Çanakkale Dardanelspor'a mağlup olduğu sezonlar. 2001-02 sezonunda da Galatasarayi Erzurum'a Erzurum'da 1-0 mağlup olarak 4. turu dahi görememiş. Tabii bunun bir başka yönü de var. Bu 4 büyük takım kupaya son 32 takım kaldığında katılıyorlardı. Şimdi ise, genelde ligi ilk 4 içinde bitirdiklerinden 20 takım kalmışken katılıyorlar. Bütün bunlar bir araya katıldığında kupa formatının, doğasına aykırı olduğu kadar, büyük takımların da ekmeğine yağ sürdüğünün bir kanıtı bu. Örneğin son 5 sezonda 2. lig ve aşağısında yer alan bir takımın, 3 büyüklerden birisini mağlup ettiği tek maç, 14 Şubat 2006'da İnegölspor'un Beşiktaş'ı 1-0 mağlup ettiği karşılaşma.

Türkiye futbol federasyonunun kupa ile ilgili ülkede bu kadar kazan kaldıran adam varken, reklam gelirlerinden yararlanmak uğruna maç sayısını artırmak için uyguladığı bu formattan acilen vazgeçmesi gerekiyor. Zira kupa, büyüklerin ikinci maçtan sonra yedeklerle çıktığı ve her halükarda son 8'i gördükleri sıkıcı bir turnuvaya dönüşmüş durumda.

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-32




















Kasım 2008'de Allsvenskan 2008'i beşinci sırada bitiren AIK Solna taraftarları, bir basın toplantısı düzenleyerek teknik direktör Rikard Olof Norling, CEO Charlie Granfelt ve Sportif Direktör Ola Andersson'in kovulduğunu açıkladılar. Taraftarların bu ilginç çıkışı sonrasında bir yönetim kurulu toplantısı düzenleyen AIK yönetimi Ola Andersson'un gerçekten istifa etmesine karar verdiler. Birkaç saat sonra yardımcı hoca Nebojsa Novakovic'in de görevine son verildi. 10 Kasım 2008'de de teknik direktör Norling kapıyı gördü. Böylece daha önce blogda ele aldığımız Black Army ve Sol Invictus gibi AIK'nın tribün grupları dünya tarihinin en ilginç taraftar müdahalelerinden birine imza attılar.

Yönetim istifa diye bağırmak beni kesmez diyenlere duyurulur. İpleri ele almak lazım.

Seyir Defteri

ÇİFT PASAPORTLU STADYUM



















Nehrin kenarında stadyum gördük (City Ground), altından otoyol geçen stadyum gördük (Vicente Calderon), altında otel olan stadyum gördük (II. Lui), seyircilerin birbirine taş atacağı uzaklıktaki Dundee derbisinin stadyumlarını gördük, dünyanın en absürd stadyumlarını gördük ama tribünü ve futbol sahası farklı ülkelerde olan stadyum gördük mü? Görmeyenler için gösterelim. Efendim Chester, şu haritadan gördüğünüz gibi Liverpool'un güneyinde yer alan ve tam İngiltere ile Galler sınırında yer alan, İngiltere'ye ait 77.000 nüfuslu güzide bir kent (biliyorsunuz Galler de Birleşik Krallık'ın bir parçası ama ülkelerin arasında sınırlar mevcut). Bu sezon Konferans Ligi'nde mücadele eden Chester'ın maçlarını oynadığı Deva Stadyumu 5.376 kişilik minik bir stadyum. Bu stadyumun en önemli özelliği 3 tribünü ve sahasının Galler, ön kapısının ve şeref tribünün de bulunduğu ana tribünün İngiltere tarafında olması. Buyurun aşağıda Google Map'ten aldığım görüntü de mevcut. Kesik çizgiler halinde İngiltere-Galler sınırının stadyumun üzerinden geçtiğini görüyorsunuz. Yazıyı "bu stadyumda tezahürat zor olur, maviiii desen ses öbür ülkeye gidene kadaaar" şeklinde Hamdi Alkan esprisi ile bitiriyorum.

TOP 10 YOLCU UÇAĞI KLİŞESİ



















Belediye otobüsü ve dolmuş klişelerini yazınca diğer ulaşım araçları öksüz kalmış gibi oldu. Onlara da yer ayırmak lazım. Tren, vapur ve uçak da sırasıyla gelecek yavaş yavaş. Vapurda, sabah 7'de, hava 3 dereceyken bile dışarıya oturup, sırf kızlar "sanatçı ruhlu adam bu galiba, evet buyur gel dükkan senin" desin diye beklemekten marulun kökünden daha acı hale gelmiş pahalı çayı içmeyi bir halt sanan adamla, elinde siyah torbayla, iş çıkışı Cevizli istasyonunda trene bindikten sonraki ilk 10 saniyede 3 ayrı boş koltuğa hamle yapan ama hiçbirini tutturamayınca yavaş hareketlerle kapının yanına dayanıp morali bozulan adamı da anlatacağız daha ama önce kanatlanalım. Öncelikle söyleyeyim iyi bir uçak yolcusu değilimdir. Yanımda birisiyle yolculuk yaparsam daha da tedirgin olurum, kendi başıma biraz daha iyiyimdir. Ani sarsıntılarla da aram pek iyi değildir. İnişlerle sorunum yoktur, kalkışlarda fena tırsarım ama, avuç içlerim terler vesaire. Uçak yolculuğunda hep tekrarladığım davranışlar vardır hiç şaşmam. En uzun yolculuğum 4-4,5 saat arası bir Air France yolculuğuydu. Bir gün Japonya, Kore falan düşünüyoruz, nasıl yapacağız bilmiyorum. Uçağı Bruce Dickinson kullanırsa belki...Neyse ki uçağın içinde beni eğlendirecek çok görüntü vardır.

1-Esaretin Bedeli: Uçak piste yaklaşır. Pilot alçalır, inişten korkan yolcularda bir gerginlik vardır, neyse ki tekerlekler piste değer ve o anda sizin içindeki rahatlamayla beraber bir ses duyulur, kemerin klipsinin çözülme sesi. Uçağın tekerleği yere değer değmez kemerini çözen tipler vardır her yolculukta. Sanki esarete katlanamayan, inanılmaz özgürlükçü bir adammış gibi 5 dakika kemerini bağlamak bile sıkar onu. Kemerini çözer, etrafa bakar. Uçak yavaşlar, kapıya yaklaşır, o sırada ikinci görevi başlar, sanki pilot başçavuşun eşeğiymiş de "uçak durana kadar ayağa kalkmayınız" diyen başka birisiymiş gibi ayaklanır, bagajı açar, üstünü başını düzeltir. Yanında akrabası varsa onunla konuşur. Yolculardan birinin "beyefendi oturun isterseniz, pilot uyardı" lafına "e geldik ya işte" diye cevap verir. O an uçakların otomobil gibi olmadığına çok üzülürüm. Zira ihtiyacımız olan ani bir fren ve bu zatın ön camdan piste postalanmasıdır...

2-Alkışlarla Yaşıyorum: Çok aklıma geldi Türkiye'den ayrılmadan önce yapamadım.129T Kozyatağı-Taksim otobüsü Taksim son durağa geliyor ya, o an tüm otobüsü gaza getirip şöförü alkışlamayı çok düşündüm. Sürdüğü ulaşım aracı, varış noktasına geldiğinde alkışlanan tek meslek grubu pilotlar olmasın istedim. Böyle bir alışkanlığımız var Türk milleti olarak. Bir kere o alkışı pilot duyamıyor, sen istersen Pınarbaşı tezahüratı yap. İkincisi, hadi 19 saat süren, fırtınalı havada 35 kere türbülansa giren uçağı kazasız belasız yerine ulaştıran pilotu alkışlamayı anlarım da, Ankara'dan İstanbul'a, yazın açık havada, 45 dakika boyunca kadife gibi süren uçuştaki pilotu niye alkışlıyorsunuz. Oraya beni koysanız yine götürürüm herhalde uçağı. Hem adamlar orada 2 kişi. Ayrıca eşek yükü de para kazanıyorlar. Benim belediye otobüsü şöförüm, 2 kuruşa koskoca körüklüyü tek başına ne virajlardan döndürüyor. Ona kıro diyorlar. Ayıptır.

3-Donsuz geceler: Bilgim olmadığından böyle konuşuyor olabilirim ama pilotlar neden uçuş esnasında, inilecek şehrin hava sıcaklığını veriyorlar? Bana ne? Yani bana ne gibi bir yararı olabilir bunun? Bilmem kaç bin feet yüksekteyim, uçsuz bucaksız hava boşluğu ile beni sadece bir uçak gövdesi ayırıyor, "ah Amsterdam'da 10 dereceymiş bak" diye onu mu düşüneceğim. İlla yolculara yararlı bilgi vermek istiyorsan o gün dükkanlar kaça kadar açık onu söyle. Ayrıca ben zaten gideceğim yerin hava durumunu önceden biliyorumdur, sana mı kaldım? Hiç İzlanda'ya giderken pilotun "Reykjavik'te hava -2 derece" anonsunu duyup "tüüüh biz de kapri şortlarla geldik" diyen adamı duydunuz mu? Adam zaten önlemini almıştır önceden. Bizi bu kadar düşünüyorsan, uçağı kazasız belasız indir, gerisine karışma. Hava çok sıcaksa geri dönüp sana "niye uyarmadın ulen ortalık yanıyor" diye hesap soracak değiliz. Zaten o konuşma sesin de zırıltılı hiçbir şey anlaşılmıyor.

4-Çin İşi Japon İşi: Şehirlerarası yolculuklarda treni tercih ettiğimden ikisi konusunda da tecrübeliyimdir. Hem trende hem uçakta eğer Uzakdoğulu bir yolcu varsa, bu zat ayakkabılarını çıkarıp, yatar pozisyon almak için fırsat kollar. Bunların uçak versiyonu, sarsıntıları normalden fazla hissettiği için pek talep görmeyen kuyruk tarafındaki koltuklardır. Online check-in yaparken dikkat edin, en arkadaki koltuklarda 1 tane koltuk kapılmışsa, bindikten sonra kontrol edin o arkadaş çekik gözlüdür. Uçak kalkar klkmaz, ayakkabıları (genelde sandaletleri veya terliği) çıkarır, üçlü koltukta başka kimse olmadığı için yatar pozisyona geçer, yolculuk boyunca horul horul uyur. Genelde kuyruk tarafındaki tuvalete gidildiğinde, tuvalet doluysa ve kuyruk bekleniyorsa, bu arkadaşın yatar pozisyondaki hali izlenir. Gurbetçi gençler aralarında "şşş bak la bak la Japona bak hehehe" diye uçakta hoşça vakit geçirir.

5-İlk uçuşta aşk: Uçaklarda oturma düzeninde bir kural olmasa dahi artık ekolleşmiş hadiseler vardır. Bunların en belirgin olanlarından birisi yaşlıların tuvalete yetişme ve sık sık hareket etme ihtiyacı gereği koridor tarafında oturmalarıdır. Ama bundan daha belirgin olansa, otobüste var olan "bayan yanı" anlayışının uçakta olmaması, online check-in denen imkan çıktığından beri yanında oturan kişiyi bilmeden "ne çıkarsa bahtına" şeklinde koltuk seçilmesi nedeni ile tek başına yolculuk eden genç kızların cam kenarına oturması ve yolculuk boyunca olur da yanıma akıncı bir genç oturur diye camdan dışarısının seyredilmesidir. Orta tarafa, söz konusu bayanın yanına gelen genç ise, ne yapsam da konuşmaya girsem diye tepinir. Kızın yüzü sadece hostesten yemek tepsisi alırken görülür. Geri kalan kısımda ise nimbus, kümülüs vb. tüm bulut kümeleri yakından tetkik edilir. Bu aslında sarı dolmuşlarda ön koltukta yanına oturan kızla oluşan elektirkten öteye gitmez.

















6-Marlboro Man: Uçaklarda, özellikle önde gelen üyeleri gurbetçiler olan bir güruh vardır ki bu insanlar nedense uçuştan önce veya sonra Tax Free'den alışveriş yapmak yerine uçak içi satışlara büyük önem verirler. Bu adamların en büyük özelliği kutu halinde Marlboro satın almak, euro olarak ödemek, her seferinde de bozuk değil bütün para vermeleridir. Aslında hosteslerin arabasında içki de vardır ama sanki içkiyi alınca otomatikman ayyaş damgası yiyecekmişler gibi ona dokunulmaz, sigara da karar kılınır. Bir de bu anlarda, arabadan saat alıp, kutusunu açtıran, 15 dakika boyunca evirip çevirdikten sonra "teşekkür ederiz" diye geri veren vardır ki, bunlar ayrı bir dayaklıktır. Uçakla bu kadar yolculuk ettim, sigaradan başka satılan bir şey görmedim. Bunu öğrenelim ve gelecek nesillere aktaralım.

7-Acele işe: Bu gruba ben de dahilim dostlar. Bildiğiniz gibi büyük tip Boeing ve Airbus uçaklar bir kenara bırakılırsa, havayolu şirketlerinin elindeki uçakların tümü iki sıra koltuklu ve tek koridorludur. Bu yüzden de olur da yemek servisinin yapıldığı veya çöplerin toplandığı anda tuvalete gitmeniz gerekirse bitmişsiniz demektir. Zira o arabanın yanından geçmek imkansız olduğundan koridordan çekilene kadar beklersiniz. Bazılarının dayanamayıp kendisini arabanın arkasına kattığı, işlem çabuk bitsin diye hosteslere yardım ettiği, yolculara kahve doldurmaya kalktığı bile görülmüştür, zira koyvermek çok yakındır. Araba gıdım gıdım ilerler, siz terlemeye başlarsınız, hostesten ekstra bir şeyler isteyip arabayı bekletene girişesiniz gelir. Bu gerilim dolu dakikalar, kuyruk kısmına ulaşmanızla son bulur.

8-Co-pilot: Uçak yolcularının arasında, neredeyse her yolculukta numunelik bir adam bulunur ki bu adam yolculuk boyunca pilotun hareketlerini uçağın gidişini yorumlar. Örneğin türbülansa girildiğinde "ciddi değil normal sarsıntılar bunlar" der. "Bulut kümesinden geçtik, pilot hafif aşağı pike yaptı", "şu aşağıdaki Frankfurt herhalde", "Alplerden geçiyoruz bu sarsıntılar normal", "hava açık olduğu için biraz alçaktan uçuyoruz", "bu havada ilk inişi pas geçebilir", "biraz erken inişe geçti ondan böyle hızlıyız", "hah iniş takımlarını açtı" bu adamın en sevdiği türde diyaloglardır. Be eşşoğlusu çok seviyorsan pilot olsaydın. Ya da istersen hostersten rica edelim seni kabine alsınlar Zürih-Sofya arasını sen götür. Bunlar genelde 406- yaş arası, laptopla uçağa binen işadamı görüntüsündeki adamlardır. Adamın hayatındaki "patron" sıfatı özel hayatına da yansıdığından her şeyin patronu olduğunu zanneder.

9-Gamsız: İşte uçak yolculuklarında en fazla özendiğim adam. Yerine oturur oturmaz hostesten yastık isteyen, uçak daha pistte kalkışa hazırlanırken kafayı vurup uyuyan, yolculuk boyunca uyanırsa tekrar dalabilen, uyanık kalırsa da isterse uçak yarım saat süren türbülansa girsin yemeğini yemeye devam eden, nabzı normalden 1 fazla bile atmayan, sakin adam. Bu adamın hareketlerinde de bir yavaşlık ve telaştan uzak hal vardır. İniş sırasında, kemerlerinizi bağlayın hareketi işareti geldiğinde herkesten çıt çıt çıt sesleri gelirken, bu yavaş yavaş laptopı kapar. Koltuğunu düzeltir, rahatlatır kendini, sonra da kemerini bağlar. Uykulu gözlerle etrafa bakar. Dışarıdan bakan Vietnam Savaşı'nda 3 yıl avcı uçağını kullanmış sanar. Bu adamlar Frankfırt'tan, Sydney'e aktarmasız uçsalar, uçuş bittiğinde kanaviçe işlemiş gibi rahat bir şekilde uçaktan ayrılırlar.

10-Film adamı: Bu adam şehirlerarası yolcu otobüslerinin enternasyonel versiyonudur. Onun için en büyük eğlence, koltukların üzerindeki ekranların açılıp yolculuk boyunca izleyeceği filmin oynatılmaya başlandığı andır. DVD Player başta çalışmazsa hafiften gerilir. Film başladığında pür dikkat filmi izler. Filmin heyecanlı anlarında sesli tepkiler verdiği "hadi beee", "eşşşşoğlueşşek" şeklinde serzenişlerde bulunduğu görülür. Bu arada belirtilmesi gereken uçaklarda oynatılan filmlerin, edeb ve ahlaka aykırı bölümlerinin kesilmesi ve anında ileriki sahneye atlamasıdır. Film adamı bu atlamaları anlar, yüzü buruşur, keyfi kaçar. İndiğinde uçuş nasıldı diye soranlara verdiği cevap bellidir. "İyiydi ya Terminal'i koydular izleye izleye geldim ehehehe".

GREEN& GOLD ARMY















Glazer ailesinin Manchester United'ı ittiği borç batağı adanın bu aralar en çok konuşulan konularından. Bununla ilgili bir yazı yayınlayacağız yakında. Son olarak kulüp tarihinde ilk kez 700 milyon poundluk borç barajının üstüne çıkıldı ve rakamın 716 milyon pounda ulaştığı açıklandı. Üstelik bu rakama Cristiano Ronaldo'nun satışından gelen 80 milyon poundluk gelir de dahil. Aslında taraftarlar çok uzun süredir, hatta kulüp Glazer ailesine satıldığından beri bu gidişi protesto ediyorlardı ama son 2-3 ayda, tüm İngiltere'nin bu protestolara "tipik endüstriyel futbol eleştirisi" olarak bakmak yerine, "yaklaşan tehlikenin habericisi olarak" yaklaşması, açıklanan ekonomik verilerle desteklenince, kulübün içinde bulunduğu oldukça ciddi durum iyiden iyiye konuşulmaya başlandı. Böyle olunca, sonunda medyanın da olayın farkına vardığını gören taraftarlar protesto ağlarını genişlettiler. Bu yöndeki son eylem, Manchester United'ın kuruluş renklerine ve 1992-93 yılındaki yeşil-altın sarısı renkli deplasman formasına dayanan bir hareket. Old Trafford'da uzun süredir kombine sahibi olan Rob Blanchette isimli bir Manu aşığı, Glazer ailesini protesto için, kimsenin maçlarda Kırmızı formayı giymemesini ve tepkiyi gösterme adına kuruluş renklerindeki formayı sırtına geçirip atkıyı boyunlarına takarak maçlara gelmesini istedi. Bu hareket internet üzerinde çok fazla taraftar topladı ve daha çok yeni bir girişim olmasına rağmen, şimdiden tribünlerde taraftar toplamaya başladı. Manchester United Supporters Trust ve Red Issue organizasyona tam destek verdi. Aşağıdaki duyuru onların sitesinden. Glazer ailesi kulüpten elini eteğini çekene kadari kırmızı rengi giymeyeceklerini ve bir gün o rengi tekrar gururla taşıyacakları günü bekleyeceklerini belirtmişler. Bugünlerde Old Trafford'daki Manchester United maçlarında sarı-yeşil renkleri görüp, sebebini merak ederseniz diye açıklamış olalım. Tabii stadyumun, özellikle dakika 40 olunca "prawn sandwich" kuyruğuna giren çoğunluğu halen bu oluşumun dışında "başarı geldikçe ben işime bakarım usta" modunda.

























Aşağıdaki resimdeki "L.U.H.G." kısaltması "Love United Hate Glazer" anlamında. Yazının girişindeki resimde, yapılan oynamalar da United'ın tarihindeki oyunculara bir tür saygı duruşu.

CM EFSANELERİ 5: PETER PROSPAR

















İşte CM serisinde "bug" olduğundan şüphelenilen bir başka yiğit. Oyun başladığında Lübnan'ın Al Ansar takımında top koşturan, Trinidad Tobago'lu bu arkadaşın bir kere yaşı konusunda oyunun veri tabanında yanlışlık yapılmıştır. Prospar CM 98/99 versiyonunda, gerçekte 30 yaşında olmasına rağmen 21 yaşında gösterilmektedir. Bazen 18 yaşında başladığı da görülmüştür. Zira kendisi 1969 doğumludur. Daha ilginç olanı Prospar'ın 1996 yılında forma giydiği Trinidad&Tobago'nun United Petrotrin takımı öncesinde nerede olduğu, ne yaptığı da belli değildir ve bu konuda güvenilir bir veri bulmak çok zordur. Zaten oyunun bir sonraki versiyonunda bir anda 31 yaşına gelmiş ve kafaları karıştırmıştır. Ancak bilinen odur ki, Ortadoğu'ya yönlendirdiğiniz scout size, Prospar adında özellikleri çok yüksek olmayan, finisihing'i 10-11 civarında dolaşan (daha düşük olduğu da görülmüştür) Peter Prospar adında bir Trinidadlı'yı önerir. Alıp takıma koyduğunuz anda da maç başına 1 gol atan bir canavara dönüşür. Prospar'ın fiyatı 4-5 bin dolar civarındadır. Belki de CM efsaneleri içinde kendisi hakkında en az veri toplanabilecek adamlardan birisidir. İnternet üzerinde ne bir resmi ne de videosu mevcuttur.

Gerçek hayattaki Prospar hakkındaki bilgilere ise belirttiğimiz gibi 1996 sonrasında ulaşıyoruz. 1997 yılında Petrotrin'den Lübnan Ligindeki Al Ansar takımına (arması yukarıda) transfer olmuş ve ilk sezonunda şampiyonluk yaşamıştır, üzerine 22 golle gol kralı olmuştur. Bunun üzerine de CM 98/99 versiyonunda kendisine yüklenilmiştir ama yaşı saptırılmıştır. Prospar 1999'da Al Ansar ile tekrar şampiyon olmuş ve 13 gol atmıştır. İzleyen sezonlarda ise performansı hafiften gerilese de takımda sürekli yer almış, 35 yaşında Beyrut'un bir başka takımı Al-Akha'a Ahley Beirut'a transfer olmuştur. Daha sonra da ülkesinde San Juan Jabloteh, futbola başladığı United Petrotrin takımlarında oynamış. 38 yaşında Al-Mabarrah takımıyla Lübnan'a geri dönmüş ve gollerini sıralamaya devam etmiştir. Geçtiğimiz sezon 40'ına dayanmışken Racing Beirut'un yolunu tutmuştur. Kendisi şu an 41 yaşına yaklaştığı günlerde bu takımda futbol hayatını sürdürmektedir. Sanal alemde, bir editör hatasıyla meşhur olan bu adamın ünü efsanelerde kalmıştır.

PABLO AIMAR'A ŞOK (!) CEZA

Bizde futbol takımlarının sahaya atılan yabancı madde, şahsa toplu halde edilen küfür veya diğer eylemlerden ötürü aldıkları para cezalarının komikliği ile ilgili çok haber vardır. Genelde de "kulüp başkanının bir yemek parası" benzetmesi kullanılır. Benzetmesini bilmem ama cidden kulüplere zamanında verilen 10 milyar, 20 milyar cezalar trajikomik olarak nitelenebilirdi ancak. Neyse ki son yıllarda bu cezaların caydırıcı niteliği artırıldı ama belirtmem lazım halen istenilen seviyede değil bana göre. Genelde bu tür olaylarda Türkiye'nin Avrupa'yla karşılaştırıldığında geride kaldığı hadiseleri anlatıp, örnek almamız gerektiğiniz söyleriz ama bu seferki olay pek örnek almamız değil kaçınmamız gereken cinsten. Portekiz'den geliyor. Bu ülkeden bir de kupa formatıyla ilgili facia çıkarmıştık biliyorsunuz. Bizdeki grup sisteminden (haklı olarak) şikayetçi olanlar bir de şunu görsün. Neyse biz konuya gelelim. Portekiz'de ekim ayında Benfica ile Nacional de Madeira arasında, Estadio de Luz'da oynanan maçı Benfica 6-1 kazandı. Ancak bu maçta durum 2-1 iken Pablo Aimar ceza sahası içinde kendisini yere atarak hakemi aldatmaya teşebbües etti ve başarılı oldu. Penaltıyı Óscar Cardozo gole çevirdi ve daha sonra Benfica 3 gol daha atarak maçı kazandı. Ancak hadiseden beri federasyon Aimar'a verilecek cezayı görüşüyordu.

Sonunda karar verildi Aimar yaptığı hareketten suçlu bulundu. Ceza kesildi. Ne kadar? 750 euro. Yemek parası bile demiyorum artık. 2-3 saatlik maaşıdır büyük ihtimalle. Bu kadar düşük bir cezanın verilme gerekçesi ise, kararın maçın sonucuna büyük etki etmemesi. Bir kere bunda iki tane takıldığım yer var. Birincisi maçın skoruna etki etmediği görüşüne katılmıyorum, zira skor 2-1'de kalacakken fark ikiye çıkmış. Hadi öyle oldu diyelim, bu davranışın değerlendirmesi için bir kıstas olmamalı. Hakemi aldatmak, hakemi aldatmaktır. Durum 0-0 iken ya da 6-0 öndeyken yapılması cezayı değiştirmemeli. Geçtiğimiz yıl, Porto'da forma giyen (şu an O.Lyon'da top koşturan) Lisandro López de benzer bir harekette bulunmuş ve 1 maç ceza almıştı.

27 Ocak 2010 Çarşamba

CITY YİNE SON ROUNDDA NAKAVT

















City of Manchester'daki gibi uzun uzun anlatılacak bir maç olmadı Old Trafford'daki. Daha Carlos Tevez kafasını çıkış tünelinden dışarı çıkardığı anda günün konusu belli olmuştu. Mancunian ahalisi bırakın topun Tevez'e geldiği anları, Tevez kendi defans oyuncularına pres yaparken bile Arjantinliyi yuhladılar. Maçın ilk yarısı itiraf edeyim "işte Premier Lig bu" diye sıraya geçmiş herkesi utandıracak cinstendi. Berbat bir 45 dakikaydı. Bunda tabii Roberto Mancini'nin maçın geneline yayılacak olan çekingen havası eklenince ve özellikle United'ın öndeki üçlüsünden Nani (genelde olduğu gibi) kötü gününde olunca ilk yarı futbol adına pek bir şey kalmadı elimizde. İkinci yarı da böyle başlamıştı ki ne olduysa 50. dakikada oldu. Korner atmak için köşe gönderine giden Craig Bellamy'nin kafasına 2 adet para isabet edince ve bir de yanına şişe düşünce ortam hafiften gerildi. Bellamy, taraftarını hakem Howard Webb'e karşı koruyan Rio Ferdinand'a küfürler sallarken korner Kırmızı Şeytanlar'ın kontratağına döndü. Gol pozisyonunu hazırlayan Rooney'in taç çizgisi kenarında attığı çalım ve ardından Giggs'e attığı 50 metrelik adrese teslim pasın adı "kombo"dur başka bir şey değil. Scholes ceza sahası içinde bitti ve United'ı 1-0 öne geçirdi.

O dakikadan sonra Mancini, rakip kaleye daha sık gitmeye çalışacağına, daha da kapandı. United'ın hücum hattındaki üçlü bloku pek bir iş yapmazken arkadaki üçlüden Scholes'dan sonra diğer iki adam sahneye çıktı. Hep söylerim, Türkiye'deki herhangi bir kulübe önerilse, insanların şüpheyle bakacakları ama yıllardır Old Trafford'un orta saha yükünü çeken iki adamdan Darren Fletcher indirdi, Michael Carrick köşeyi gördü ve Manchester United Wembley yolunu gözlemeye başladı. 2 dakika sonra Wayne Rooney kale önünde ters ayakta yakalanmış ve kıçının üstüne çöküp kalan Shay Given'ı 3 metreden avlayabilse iş bitecekti. Bu kaçan golün nelere mal olabileceği bir kaç dakika sonra belli oldu. Craig Bellamy, maç içindeki berbat derecedeki oyununun en müspet hareketini yapıp, aldığı her topu kaleye şut atma hastalığıyla dağlara taşlara vurmak yerine orta yapmayı tercih etti. Carlos Tevez, tekvando-jujitsu karışımı bir vuruşla Van der Sar'ı avladı ve tüm skorları eşitledi. O golden sonra 2 kez daha geldi City ama önce Adebayor sonra da Tevez fırsatları harcadılar. Uzatma dakikaları gösterildiğinde United sağdan korner atıyordu. Giggs ortaladı, Rooney'in kafasını Given müthiş bir refleksle önledi ama o da olacakları tahmin ettiğinden arkadaşlarını konsantre etmeye çalışıyordu. Korktuğu başına geldi. Giggs korneri tekrarladı, ortayı tekrarladı ve Rooney kale sahası içinde bomboş vurduğu kafayla, City'i bir sezon içinde iknci kez Old Trafford çimlerine uzatmada gömdü.

Manchester City, 34 yıldır herhangi bir kupa kazanamıyor İngiltere'de. 1976'da kazandıkları Lig Kupası'nı tekrar kazanma, en azından final oynama şansını 91. dakikada teptiler. Son final oynadıkları yıl ise 1981 FA Cup. Tottenham'a kaybetmişlerdi. Manchester United, Wembley'de Aston Villa'nın karşısında olacak finalde. 1994 Lig Kupası finalinin rövanşı olacak aynı zamanda bu. 16 yıl önce Villa, United'ı 2 tanıdık isim Dalian Atkinson ve Dean Sunders'ın 2 golüyle 3-1 mağlup etmiş, United'ın tek golü, bu akşam kupaya veda eden City'nin eski hocası Mark Hughes'dan gelmişti.

Roberto Mancini, Premier Lig'de kalıcı olmak istiyorsa varsayımlarını değiştirmek zorunda. Bugün, hücum hattı oldukça etkisiz olan bir United'a karşı rakip sahada görünme konusunda bu kadar çekingen olmasının hesabını bir şekilde verecektir. İngiliz futbolu hakkında oldukça bilgi sahibi bir bloggerın kendisi için "kasım ayına kadar dayanırsa sürpriz olur" görüşü var...Bu anlayışta ısrar ederse kendisini haklı çıkaracak benden söylemesi. Ayrıntısına gireriz zamanla.

Gözüne çarpanlar olabilir, maç boyu Old trafford'da görülen sarı-yeşil kaşkolların hikayesi de yarın.

CHE
















Fortuna Düsseldorf

















Lechia Gdańsk

SERGIO CANALES vol.2















Ronaldo, Kaka, Villa, Xavi, Ibrahimovic ve hatta Messi. İspanya'da son 1 aydır en çok konuşulan adam yukarıdaki 18 yaşındaki adam. Racing Santander'li Sergio Canales. Aralık ayında daha yeni yeni parlama sinyalleri verdiğinde yazmıştık onu. Yazdığımızdan sonra yarattığı dalga büyüdü, büyüdü ve ara transferde İspanya'nın en çok konuşulan adamlarından birisi oldu. 9 ocakta takımı Sevilla deplasmanında 2-1 kazanırken gollerin ikisi de ona aitti. Ardından Real Valladolid'le oynanan ve 1-1 berabere biten maçta da takımının tek golünü kaydetti. Bu sezon toplamda 8 maçta forma giydi ve 5 golü var. Bu performans onun aynı zamanda İspanya'nın son yıldız adayı olarak lanse edilmesine yol açtı. Real Madrid anında devreye girdi onun için. Racing Santander bonservisi için 10 milyon euroluk bir bedel belirlemiş durumda ancak, Real Madrid, transferden sonra, Canales'in sezon sonuna kadar kiralık olarak eski kulübünde kalmasına izin verirse bu bedel düşebilir. Futbolcunun sözleşmesi haziran ayında bitiyor ama mutlaka ayrılmadan önce kulübüyle bir sözleşme imzalayarak katkıda bulunacak. Ancak transfer olur da işin içinde Manchester City olmazsa olmaz. City Genel Direktörü Mike Rigg ve Finans Şefi Graham Wallace, geçtiğimiz perşembe Santander'e giderek, kulüp başkanı Francisco Pernia ve Sergio'nun babası ve aynı zamanda menajeri Gelo Canales ile görüştüler. Haftalık 25 bin poundluk bir teklif yaptıkları söyleniyor. Baba Gelo, daha önce İngiltere'ye giderek Chelsea, Arsenal ve Manchester United'la da görüşmüştü. Ama Marca gazetesi bu transfer için çoktan Real Madrid'i galip olarak belirlemiş durumda. Fotospor usulü formayı da giydirmişler hemen (aşağıda). Futbolda baba figürü genelde cebine giren paranın hesabını yapmakla meşguldür. Bunu daha önce etraflıca anlattık.

























Kulübün simge isimlerinden Pedro Munitis gibi Santander'in yerlisi bir genç Canales. Daha 10 yaşında altyapıya girdi ve geçtiğimiz sezon Racing B forması giymeye başladı. Ancak bonservisinin yarısı Deportivo'ya aitti. Hayatının bu bölümünde de çıktı Munitis karşısına. Onu üçüncü kez Santander'e getirmek için Deportivo ile yapılan anlaşma sonucu Antonino Tomas Gonzalez Santander'den Deportivo'ya gitti, Munitis de yanına Canales'in kalan % 50 bonservisini de alarak yuvaya döndü. İspanyol milli takımının alt yaş gruplarında şimdiden milli oldu. A takıma çağırılışı da yakındır. Zira Vicente Del Bosque dahi bu ihtimal için "Canales'in yaşı ve yetenekleri Güney Afrika'ya götürmem için engel değil, tek problem mevkisinde milli takım kadrosunda çok alternatif olması" şeklinde açık kapı bıraktı şimdiden.

TÜRK SEYİRCİSİNİ YIKAN MAÇLAR 9/10: 1993-94 DÇ KARABÜKSPOR-ZEYTİNBURNUSPOR


















Bugüne kadar bu yazı dizisinde bahsettiğimiz maçların tümü, Türkiye'de bir grup insanın hayatını zindan etmiş, ama ülkenin tümüne ulaşmamıştır. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor maçları o takımın taraftarlarını yıkmıştır. Efes Pilsen ve Tofaş'ın aldığı mağlubiyetlerin üzdüğü insanların sayısı daha fazladır ama ona da müessese takımlarının karşısında olan kesim sevinmiştir belki de. Hiçbirini eleştirmiyoruz tabii, maksadım yaşanılan yıkımın çapını belirlemek. İşte serinin bu bölümündeki maç Türkiye'de Hakkari'den Edirne'ye tüm futbol izleyicilerinin isyan ettiği bir maçtır. 1993-94 sezonunun son haftasında Karabük'te oynanan Demir Çelik Karabükspor-Zeytinburnuspor mücadelesi.

Bugünlerde son 6 maçında 24 gol atarak, Banka Asya 1. Ligi'nin ilk yarısını lider kapatan Kardemir Karabükspor o yıllarda Demir Çelik Karabükspor adıyla ligde mücadele ediyordu ve 1993-94 sezonunun ilk yarısında sadece ve sadece 7 puan toplayabilmişti. Ligin son sırasına demir atan Karabük'ün başına Fenerbahçe ve Galatasaray'da futbol oynamış, 33 yaşındaki İlyas
Tüfekçi getirilir. Tüfekçi'nin ilk teknik direktörlük macerasıdır bu aynı zamanda. Genç teknik adam ilginç şekilde takımı toparlar. Ama bunun için görevinin ilk aylarında sıkıntı çekmesi gerekecektir. Takım Samsunspor'a 5-1, Trabzonspor'a ise 6-0 mağlup olur. Ancak 21. haftadaki bu ağır mağlubiyetin ardından kalan 8 maçta (lig 16 takımlıdır) 5 galibiyet ve 1 beraberlik alırlar, üstelik bunun son 4 tanesi 26-29. haftalarda gelmiştir. Öyle ki takım 26. haftaya girilirken hala 19 puanla son sıradadır. Orta sahanın merkezine oturttuğu Youssef Haraoui'nin önderliğinde herkesin sempatisini kazanan Tüfekçi'nin takımı 28. haftada cezası nedeniyle Bursa'da oynadığı maçta, Bursa seyircisinin de desteğini arkasına alarak Sarıyer'i 3-1 mağlup eder. Ardından yine Bursa'da Bursaspor'u 4-0 mağlup edip küme düşme hattının üstüne çıkarlar. Son haftaya girilirken, puan durumu aşağıdaki gibidir ve Sarıyer'in küme düşmesi kesinleşmiştir. Karşıyaka kendi evinde şampiyonluk şansını sürdüren Fenerbahçe'yi konuk edecekti. D.Ç. Karabükspor ise Zaytinburnuspor'la tarihi bir maça çıkacaktır.

13. D.Ç. Karabükspor

29 7 7 15 34 60 -26 28
14. Zeytinburnuspor
29 7 6 16 31 50 -19 27
15. Karşıyaka
29 7 6 16 19 39 -20 27
16. Sarıyer
29 6 8 15 26 46 -20 26

Karabük'e beraberlik yetmektedir. Tüm Türkiye İlyas Tüfekçi'ye övgüler yağdırmakta ve küllerinden doğan bu Karadeniz takımını konuşmaktadır. Demir-çelik endüstrisi ile beslenen bu şehrin en büyük tutkularından olan futbol Karabük'te sokakların süslenmesine ve o 15 Mayıs 1994 Pazar günü hayatın durmasına ön ayak olmuştur. Karabük ŞehirStadyumu hınca hınç dolar. İzmir'deki Karşıyaka maçından ardı ardına Fenerbahçe golleri gelince, işin Karabük'te biteceği kesinleşir (Fenerbahçe maçı 4-0 kazanmıştır). 31. dakikada Zeytinburnuspor'un emektar oyuncusu Kemal Yıldırım takımını 1-0 öne geçirir. Sıralama değişmiştir. İlyas Tüfekçi ikinci yarıda 65. dakikada oyuna Hasan Şermet'i alır. Hasan 10 dakika sonra tüm Türkiye'yi sevince boğan golü atmıştır ve oyuna dengeyi getirmiştir. Karabükspor yine ligde kalma pozisyonuna geçmiştir. O sırada maçları yayınlayan TRT Radyosu lider Galatasaray'ın, Bursaspor önünde 2-0 önde olmasını fırsat bilip yayın ağırlığını Karabük'e verir. Mikrofonlarımız Karabük'tedir hep. Maçın son dakikalarında Zeytinburnu kalecisi Miralem Ibrahimovic de kornerlerde ileri çıkar. Herkes son düdüğü beklerken tüm Karabük'ü ve Türkiye'yi yıkan olay gerçekleşir. İleriye uzatılan bir topta Zeytinburnuspor'lu Adnan Baytar, kaleci Fevzi Layiç'in yanından topu ağlara gönderir. Dakikalar 93'ü göstermektedir. Maçın hakemi Bülent Yavuz son düdüğü çalar. Karabük küme düşmüştür. 36 yaşındaki Kemal Yıldırım, doğum gününde 1 gol 1 asistle Karabük'ün ipini çekmiştir. Halk yıkımla kızgınlığı birleştirmiş ve Zeytinburnuspor'lu oyuncular orta saha yuvarlağında mahsur kalmıştır. Bir süre orada beklerler zorunluluktan. Puan durumu şu şekilde oluşmuştur.

13. Zeytinburnuspor 30 8 6 16 33 51 -18 30
14. D.Ç. Karabükspor 30 7 7 16 35 62 -27 28
15. Karşıyaka 30 7 6 17 19 43 -24 27
16. Sarıyer 30 6 8 16 28 50 -22 26




















İkinci yarıda Tüfekçi yönetiminde Fenerbahçe'nin ancak 3-2 mağlup edebildiği, Galatasaray'ın 1 puana razı olduğu, Beşiktaş'ın ise eli boş döndüğü zorlu Karabük deplasmanını yaratan İlyas Tüfekçi ve talebeleri lige veda ederler. Maçı yerinde izleyen Anadolu futbolunun değişmez siması Zeki Çol Karabük'ü "ülkenin sevgilisi" diye tanımlamıştır hatta. Tüfekçi istifa eder. Bir daha da teknik direktörlük kariyerinde o 6 ayda yaşadığı dönemi yaşayamaz.

Türk Seyircisini Yıkan Maçlar Serisi

TÜRK SİNEMA TARİHİNİN EN İYİ FİLMİ: DRAMA DALI-2


"Eee ne oldu film oylaması Daçmın" diye konuşanlar var, tamam susun geldim. İlk turumuzu bitirdik törenle. Oylamalar sonucunda, Muhsin Bey, Gemide, Selvi Boylum Al Yazmalım, Uçurtmayı Vurmaısnlar, Masumiyet, Selamsız Bandosu, Eşkıya, Babam ve Oğlum, Züğürt Ağa ve Canım Kardeşim yarı finale kaldılar. 5'erli 2 grup halinde pazar akşamına kadar oylayacağız bu filmleri de ve 4 finalistimiz belli olacak. Oylamanın sürprizi bana göre Selamsız Bandosu'dur. İlk yazının yorumlarında birkaç kez adı geçmesine rağmen neredeyse kendi grubunda birinci oluyordu. Şakayla Karışık fiminin bu kadar az oy almasının sebebi herkes tarafından filmin adının "Ofsayt Osman" olarak bilinmesi olabilir. Meşhur Sadri Alışık'ın "bu da mı gol değil" diye isyan ettiği filmdir halbuki. Bu arada, Ağır Roman'ın 175 oy almasına da fena gıcık oldum onu da söylemeden edemeyeceğim. Bazı filmlerin de izleyici sayısının az masının etkisi olduğunu düşünüyorum. Otobüs'ün 20 oy alması gibi.

Son 15 yılda gösterime girmiş Türk filmlerinin daha çok bilindiği ve bugüne kadar prestijli festivaller göz önüne alındığında en kayda değer ödülleri kazanmış 4 film, Susuz Yaz, Yol, Uzak ve 3 Maymun'un da boş geçildiğini de bir başka saptama olarak vereyim.

A Grubu-Kullanılan: 1098 oy

*Muhsin Bey: 491 oy, *Gemide: 304 oy, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar: 137 oy, 3 Maymun: 71 oy, Teyzem: 44 oy, Sevmek Zamanı 31 oy, Otobüs 20 oy.

B Grubu-Kullanılan: 1100 oy

*Selvi Boylum Al Yazmalım 509 oy, *Uçurtmayı Vurmasınlar 196 oy, Ağır Roman 175 oy, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak 109 oy, Susuz Yaz 48 oy, Yazgı 42 oy, Değirmen 21 oy

C Grubu-Kullanılan 1048 oy

*Masumiyet: 270 oy, *Selamsız Bandosu 263 oy, Takva 156 oy, Yazı Tura 154 oy, İstanbul Kanatlarımın Altında 106 oy, Duvar 66 oy, Ah Belinda 33 oy

D Grubu-1083 oy

*Eşkıya: 536 oy, *Babam ve Oğlum: 271 oy, Sarı Mersedes 78 oy, Tabutta Röveşata 75 oy, Uzak 68 oy, Gölge Oyunu 38 oy, Piano Piano Bacaksız 18 oy

E Grubu-Kullanılan 1003 oy

*Züğürt Ağa: 397 oy, *Canım Kardeşim 209 oy, Tatar Ramazan 187 oy, Yol, 143 oy, Beynelmilel 60 oy, Şakayla Karışık 7 oy

CHINESE PROBREM

























Başlık South Park'ın efsane bölümünden. Yıllardır Williams kardeşlerin bayanlar tenisindeki hegemonyasını ve "kardeş-kardeş" oynadıkları finalleri izlemekten illallah demişken ve bu zincirin kırılmasını beklerken, yeni bir "Klonların Saldırısı" durumu var 2010 Avustralya Açık Tenis Turnuvası'nda. 2 Çinli tenisçi Na Li (aşağıda) ve Jie Zheng (yukarıda) yarı finaldeler ve birbirleriyle oynamayacaklar. Na Li, bugün Venus Williams'ı 1-0 geriden gelerek 7-6 ve 7-5'lik setlerle mağlup etti. Şimdi karşısında diğer kardeş var. Amerika Açık'ta Kim Clijsters'ın yaptığını tekrarlarsa finale yükselecek ve bu onu bir Grand Slam finaline yükselen ilk bayan tenisçi yapacak. Eğer bu şansı değerlendiremezse, aynı unvana sahip olma şansı vatandaşı Jie Zheng'e geçecek bu sefer. O da eski 1 numara, Belçika'nın son "Comeback Queen"i Justine Henin önüne çıkacak. Eğer her iki tenisçi de finale yükselirlerde artık Çin'de bütün okulları tatil ederler. Na Li aynı zamanda 2006'da Wimbledon çeyrek finaline yükseldiğinde, Çin tarihinde bir Grand Slam'de çeyrek final oynayan ilk tenisçi olmuştu. Jie Zheng bu rekoru 2008 Wimbledon yarı finali ile kırdı. Kısacası son 4 yıldır birbirini tetikleyen 2 isim, Avustralya'da yollarını kesiştirdiler. Şahsen ortaya çıkan yarı finalden ben çok mutluyum. Gönlümden geçen ya bir Çin finalinin ya da Henin-Williams finalinin olması yönünde ama göreceğiz. Her iki maç da ardı ardına yarın oynanıyor.

Her iki Çinli tenisçi de kariyerlerinin başında hatta ortasında değil, yarısından sonra bu başarıya ulaştılar. Li 27, Zheng 26 yaşında. Li turnuvanın 16 numaralı seribaşı ve turnuva öncesinde dünya sıralamasında 15. sıradaydı. Zheng ise dünya sıralamasında 35. sırada. Bu arada not düşeyim, hem Li hem Zheng kariyerlerine çok küçük yaşlarda badminton dalında başlamışlar. Her Çinli anasının karnından badmintoncı doğar anlayışından kurtulmaları için 8-9 yaşlarına gelmeleri gerekmiş.

























Erkek tarafında ise İngilizler yine gaza gelmiş durumda. 1936'da Fred Perry'nin kazandığı Amerika Açık'tan beri (aynı yıl Wimbledon'ı da kazanmıştı), hiçbir İngiliz tenisçi bir Grand Slam kazanamadı.

Herkesin derdi başka gördüğünüz gibi dostlar. Biz bilmem kaç yıldır İngilizlere gol atamıyoruz, adamlar da 74 yıldır Grand Slam zaferi göremiyorlar. Andy Murray, 2-0 önde götürdüğü maçta, Rafael Nadal, sakatlığı sebebiyle "bana müsaade" deyince yarı finale yükseldi. İngilizler de anında şampiyonluk lafları etmeye başladılar. Yıllardır Tim Henman, Wimbledon'da her 3 tur geçtiğinde gaza geliyorlardı. Ondan bir cacık olmayınca rotayı Murray'e çevirdiler. Yarı finaldeki rakibi Andy Roddick'i eleyen Marin Cilic olacak. Federer ise az önce biten maçta Nikolay Davydenko'ya "ATP Master serisi değil burası, Grand Slam aslanım, benim sularım buralar" mesajı vererek yarı finale yükseldi. Yarı finalin son ismi Novak Djokovic-Jo-Wilfried Tsonga arasında az sonra başlayacak maçla belli olacak ve bu maçın galibi İsviçreli'nin rakibi olacak.