30 Temmuz 2010 Cuma

DYNAMO DRESDEN 1978-79

RIJKAARD KONUŞAMIYOR!













Tamam, Mourinho gercekten ucuk bir örnek. Espri olsun diye koydum fotoyu zaten.

Ben Hollandaca bilmiyorum, Ucan Hollandali degerlendirir bilahara, yalniz Rijkaard'in konusurken sürekli fiilsiz cümle kurdugunu düsünmüyorum.

Tercüman var yabanci dil bilmiyor.
Tercüman var Türkce bilmiyor.















Koskoca GS camiasi hem su adamin konustugu dili hem de Türkceyi iyi konusacak hem de bunu futbol iletisiminde futbol terimleri, futbol kavramlari cercevesinde mükemmele yakin saglayacak adam bulamiyor/koyamiyor.

Galatasaray'daki gecen seneki Mert Cetin tecrübesinin karsiligi Hollandacayi cok iyi bilen Yücedag degildir.

Giden rezil ötesiydi. Gelen onu bile aratiyor. Yücedag'in Türkcesi rezil ötesi ötesi ya da Hollandacada fiil falan yok.

Ilk sene Mert Cetin'le gecti, bu sene de Yücedag'la gececek muhtemelen.
Rijkaard'in sözlesmesi kac yillikti?

by meinkissen

FUGAZI



Progresif müziğin bir artısı, şarkıları, ilk dinlediğinizden 5-10 yıl sonra bile tekrar dinlediğinizde zamanında hiç bulmadığınız tatları bulmanız. Yakında bana göre tüm zamanların en iyi 10 rock-heavy metal konserini sıralayacağım ama bu fragmanı olsun. Zira bu konser kesinlikle listede yer alacak. Blogda birçok kez methiyeler düzdüğümüz Marillion'ın Sheffield, Edinburgh ve Hammersmith Odeon'da verdiği konserlerin bir derlemesinden oluşan Thieving Magpie isimli tanımsız albümden, tanımsız bir şarkı. Fugazi...Sözlerini okurken bile insan kafayı bulabilir ya da Fish'in o inanılmaz vokallerine takılıp kalabilir...9 dakikalık bir sarhoşluk...Bu şarkıyı pazartesiden beri 20 kere dinlemişimdir.

Vodka intimate, an affair with isolation in a blackheath cell
Extinguishing the fires in a private hell
Provoking the heartache to renew the licence
Of a bleeding heart poet in a fragile capsule
Propping up the crust of the glitter conscience
Wrapped in the christening shawl of a hangover
Baptised in the tears from the real
Tears from the real

Drowning in the liquid seize on the Piccadilly line, rat race
Scuttling through the damp electric labyrinth
Caress Ophelias hand with breathstroke ambition
An albatross in the marrytime tradition
Sheathed within the walkman wear the halo of distortion
Aural contraceptive aborting pregnant conversation
She turned the harpoon and it pierced my heart
She hung herself around my neck

From the Time-Life-Guardians in their conscience bubbles
Safe and dry in my sea of troubles
Nine to five with suitable ties
Cast adrift as their sideshow, peepshow, stereo hero
Becalm bestill, bewitch
Drowning in the real

The thief of Baghdad hides in Islingtown now
Praying deportation for his sacred cow
A legacy of romance from a twilight world
The dowry of a relative mystery girl
A Vietnamese flower, a dockland union
A mistress of release from a magazine's thighs
Magdalenes contracts more than favours
The feeding hands of western promise hold her by the throat

A son of a swastika of '45 parading a peroxide standard
Graffiti disciples conjure testaments of hatred
Aerosol wands whisper where the searchlights trim the barbed wire hedges
This is Brixton chess
A knight for Embankment folds his newspaper castle
A creature of habit, begs the boatman's coin
He'll fade with old soldiers in the grease stained roll call
And linger with the heartburn of Good Friday's last supper

Son watches father scan obituary columns in search of absent school friends
While his generation digests high fibre ignorance
Cowering behind curtains and the taped up painted windows
Decriminalised genocide, provided door to door Belsens
Pandora's box of holocausts gracefully cruising satellite infested heavens
Waiting, wai-wai-waiting, the season of the button
The penultimate migration
Radioactive perfumes
For the fashionably
For the terminally insane, insane
D-d-do you realise?
D-d-do you realise?
D-d-do you realise, this world is totally fugazi

Where are the prophets
Where are the visionaries
Where are the poets
To breach the dawn of the sentimental mercenary

GSCİMBOM.COM DÜNYA KUPASI FANZİNİ

























www.gscimbom.com Dünya Kupası için hoş bir fanzin hazırladı kupanın bitimini takiben. Bizimle de bir röportaj yapma inceliğini gösterdiler. Fanzine şuradan ulaşmak mümkün. Tebrik edip benzer işlerinin devamını dileyelim.

ÇOCUK


























Nick Hornby'nin son kitabı "Juliet, Naked"ı tanıtırken buraya aldığım bir cümlesi vardı. "Nobody should have children just because it made the photo library on the computer more interesting" (Kimse bilgisayardaki fotoğraf albümünde iyi görünecek diye çocuk yapmamalı) şeklinde. Öğle yemeklerinde bol bol çocuk yapmak, hamilelik, çocuk büyütmek, hamilelik sonrası alınan kiloların verilmesi, evlilik sonraıs çocuk için ne kadar beklenmeli, suyun gelmesi gibi şeylerin bol bol konuşulduğu anaç bir banka şubesinde uzun bir süre çalıştığım için bu muhabbetlere oldukça aşina biriyim. Hamilelik ve çocuk büyütme sürecini korkutucu buldukları için, "çocuk sevmiyorum ben" şeklinde savunma yapanlardan değilim. Ben çocuğu severim. Eğlencelidir, Tabula Rasa'dır, biz mahallede tasmasız köpek görünce çekinerek yürürken onlar gider köpeğe tokat atar. Biz roller coastera binmeden önce 89 kere düşünürken o iner inmez tekrar binmek için öne koşar, korku duygusu daha gelişmemiştir zira yetişkinlerdeki birçok komplike duygu olmadığı gibi, olan duyguları da daha çok çılgındır. Benim taktığım büyüklerin çocuklara karşı takındıkları davranışlar. Daha çocuğun belli bir yaşa gelmesini hatta doğumu bırakın, çocuğun dünyaya gelme ihtimaliyle ilgili bir kıvılcım olduğu anda dile getirilir. Örneğin evlilik konusunda bu kadar tabuları olan bir toplumun aile bireylerinin, oğullarının her beraber olduğu kızdaki annelik niteliklerini sınamasını çok ironik bulurum. Eğer gebelik dönemi tıpta yaşanan gelişmelerle 1-2 haftaya indirilse, emin olun annelerimiz beraber olduğumuz her kızdan birer çocuk örneği alıp ona göre karar verebilirlerdi.

Bana acaip gelenler bunla kalmaz elbet. Örneğin çocuğun cinsiyetine verilen tepki. Bildiğiniz gibi tabiat bize 2 seçenek vermiş bu konuda. Ama ben anne-babadan alınan "erkek" veya "kız" cevaplarının her ikisine de, sanki diğer ihtimal olsa daha kötü olurmuş gibi verilen tepkiyi anlamıyorum. Zira "kız mı erkek mi?" sorusuna hem "erkek" hem de "kız" cevabı verildiğinde cevap aynı olur. "Aaaa süper", "aaaaaa kız mı....iyi iyi", "erkek mi ooooooo". Cevap bazen zaten elde olan çocuğun cinsiyetine göre de kaba uydurulur. Örneğin ailede zaten bir erkek çocuk varsa ve gelecek çocuk kızsa "iyi iyi 1 erkek 1 kız" veya erkekse "2 tane erkek a ne güzel" gibi tavır takınılır ki, başta söylediğim gibi bu yapmacık tepkilerin tümü sanki diğer ihtimal kötüymüş gibi bir hava uyandırır. Zira "2 tane erkek harika yaaaa"nın karşılığı bana "aman iyi bu kız olsaydı ensest tehlikesi vardı" gibi bir alternatiften kurtulunmuş havası veriyor. Neyse bu acaip bir konu belki sadece ben takılıyorumdur.

Çocuk doğar. İlk birkaç ay bu yoldan önceden geçmiş kadınlardan tavsiyeler alınır, bol lahana çorbası içilir. Dünyanın en güzel, en karşındakini teslim aldığını sandığın savunma olan "yaşamadan bilinmez" lafı arkaya alınıp gereğinden fazla anaç bir tavır takınılır. Baba da aslında erkeğin doğasında var olan geniş düşünme, ayrıntılara dalamama gibi özellikleri sebebiyle aslında olaya "ne var abi biz de doğduk, hatta şu an dünyadaki 7 milyar insan da doğdu" şeklinde bakacakken, bizim toplumun ona verdiği görevi yadsıyamaz elbet. Çocuk tutulan takımın elbiseleriyle giydirilir, evden gelince başına üşüşülür. Komşulara gösterilip "bakın, kendimizle övünebileceğimiz bir şey yaptık" havasına girilir. İzleyen 2 sene artık, çocuğu beyin gücü bakımından Stephen Hawkinge eşitleme çabasıyla geçer. "Bizimki hiç emzik emmez", "bizimki çok usludur", "bizimki hiç ağlamaz"ı, "bizimki geçende yürüdü", "bizimki geçende konuştu" alır. Bunların hepsi normal bir homo-sapiens'in yapması gereken hareketlerdir aslında ama yaratılan şey aynı zamanda pohpohlanmalıdır ve kendimizi topluma beğendirme çabasıyla geçen hayatta öne çıkmak için, "bizden" bir şeyi başkalarına beğendirme çabasına girişilir. Ebeveynlerin kendilerinden tamamen farklı bir kuşağa ait çocuklarının başarılarından övünmelerini de yine çok acaip bulmuşumdur. Hemen hemen bütün çocuklar, anne babalarından farklı bir çevrede, farklı bir kültürde yetişirler ama ebeveyn geride övünebileceği bir eser olarak görmek ister hep çocuğunu.

Yukarıda bahsettiğim, "kendinden olan" şeyi "kendine benzetme" ve onu görünmez bir fanusun içine alma çabasının bir başka absürd dışavurumu, çocuk sahibi olan çiftlerin sevgi odağını eşlerinden çocuklarına kaydırmalarıdır. Bir başka "çocuğun olmadan bilemezsin" savunmasının nöbete geldiği durum daha. Evliliklerinde heyecan biten ve birbirlerine duydujları sevginin son demlerini içen çiftler, "evliliğe heyecan getirme" gibi saçmasapan bir gerekçeyle nüfusu artırırlar. Birçok kadın, kötü giden evliliklerinin hamilelik döneminde ve doğum sonrası iyiye gittiğini düşünür ama bu çok basit bir aldanmadır zira, beraberlik iyiye gitmemiştir, o fiilen bitmiş beraberliğin içinde kalmaya 2 tarafı da zorlayan ek bir gerekçe daha gelmiştir. Erkeklerin, kadınların karnını tutup konuşmaları, "nasılmış benim kızım" diye göbek deliğiyle monologa girmelerinin sebebi o deliğin arkasında uyuklayan canlıdır. Zira genelde hiçbir erkek, karısının göbek deliğiyle o 9 ay dışında bu kadar sık muhattap olmaz. Halbuki göbek aynı, kadın aynıdır, ama altındaki artık orada değildir. Babadan istenen oyuncak artık alınmıştır, o dükkanın vitririne artık iştahla bakmaya gerek yoktur. Halbuki yukarıda belirttiğimiz karşılaştırmanın hiç yapılmaması lazımdır. Evlilikte çocuğa ekstra bir özen gösterilmesi onun belli bir yaşa kadar korunma ihtiyacını kendi başına yerine getirmesinin zorluğundan kaynaklanır ama bu özen gösterme sevginin odağının kaymasına yol açıyorsa bunu kabul edemiyorum.

Çocuğa değil, "çocuk" denen eğlenceli yaratığı bir yaşam pınarına dönüştürme çabasındaki yetişkinlere karşıyım bilesiniz.

SPİKERLERİN FUTBOLU
























Blog okuyucularından "yorgunforvet" bize enfes bir yazı gönderdi geçtiğimiz hafta. Kendisine teeşekkür ederek aynen yayınlıyoruz.

--------------------------------------------

18 Eylül 1985
Bordoaux-Fenerbahce (Municipale Stadı )
Spiker: Murat Ünlü
Dakika :21
-Selçuk gooool, Selçuk gooooool

12 Eylül askeri müdahalesinin ardından yapılan, ilk özgür seçimlerin üzerinden henüz 22 ay geçmişken, spikerin çığlığı, TRT ciddiyetinin koridorlarında nasıl yankılandı, bir yerlerde bir müdür “–ne yapıyor bu adam?” diye düşündü mü bilinmez. Bilinen, o dakikada (maçın 21. dakikasına tekabül eder) soldan gelen uzun pasa Selçuk un yetiştiği ve buluştuğu an iki adım sürdüğü ve düzgün bir vuruşla topu Dropsy inin yanından filelere gönderdiği dakikada, TRT'nin bu çılgın spikerinin tüm kurallarının ötesine geçtiğidir.

Aslında 1980’lerin başında Türkiye sadece futbolda değil, müziğinden, kültürüne tüm uluslararası platformlarda nadiren adını duyurabilen bir ülkedir. İşadamlarının dünyaya bir şeyler satamadığı, üretimin tüketimini karşılayamadığı, Arabesk müziğin doruk yaptığı, Ferdi Tayfur un “kayboldum bir meçhulde, ellerimden tutsana” şarkılarının tüm minibüslerde çaldığı yıllardır. O yıllar Türkiye, Kronik siyasi sorunlarla uğraşan tüm bunların üzerine yapılan askeri darbe ile de özgür ve gelişmiş dünya ile tüm bağları kopmuş, “muasır medeniyet” hedeflerinin çok uzağında kalmıştır.

1983 Kasımında yapılan seçimler yepyeni bir iktidar, beraberinde liberal ekonomi, özgür ve sivil Türkiye’nin kaderinde rol oynayan Turgut Özal’ı getirecektir. Yakın dönem siyasal tarihinin kaydettiği en önemli kesişmelerden biridir kuşkusuz. Üzerinde dolar taşımanın suç olduğu, Marlboro’nun kaçak satıldığı bir ülkeden kısa sürede serbest piyasa ekonomisine, oradan da özel tv kanallarına geçen Türkiye de, bu gelişmelerin beraberinde getirdiği ahlaki çöküntü çok daha geniş yazıların konusudur. Ama şurası kesin ve bizim yazımızın konusudur ki; o yıllar Türkiye nin kendisine güveninin yeni yeni geldiği, ülkenin öne çıkmaya başladığı yıllardır.
1985 yılı eylülünde Fenerbahce, Mészöly teknik direktörlüğünde, takımda Selçuk Yula’nın dışında, Şenol Çorlu, Hüseyin Çakıroğlu ( genç yaşta rahmetli olan Hüseyin ayrı bir yazının konusudur) kalede Yaşar Duran, Avrupa’nın en elit ülkelerinden Fransa’nın şampiyonunun Bordoaux un karşısına çıkmıştır. Fransa’nın sokaklarında hüzünlü bir eylül akşamı 23 sarı-lacivertli futbolcu dolaştı mı, uzaktaki ülkelerini düşünüp dertlendiler mi, bilinmez ama O yıllar Türkiye den bir takımın bir Avrupa takımına deplasmanda “1 gol” atması bile çok önemli bir olaydır.











Maçtan bir gün önce ki yazısında İslam Çupi “hep kaybedenler, kaybetmeye alışanlar, yaşam ruletlerinde günün birinde hanesinde “zafer” yazan bir yerde durmanın mutluluğunu herhalde yakalayacaklardır.” Yazıyordu.

O yılların unutulmaz spiker vurgularından birisi de ekrana trübündeki Türk taraftarlar geldiğinde romantik bir şekilde kullandığı “bir avuç gurbetçi” tanımıdır. Gurbet ellerde takımlarını desteklemeye gelen çaresiz, kimsesiz bir avuç gurbetçi. Aslında Avrupa’da gurbetçi olan bütün bir Türkiye midir yoksa?

Maç başlayıp 21. Dakikaya geldiğinde bir Türk futbol takımının deplasmanda attığı bir golün bile milli bir sevince dönüştüğünü göstermiştir spikerin çığlığı… Spiker burada, 80 li yılların kiri-pası, ülkenin üzerindeki geri kalmışlık-taşralık hissi, üniformasını-apoletlerini yeni çıkarmış bir cumhurbaşkanı, her şey ama her şey bir yana Avrupa’nın son şampiyonu Fransa’nın şampiyou Bordoaux’a Selçuk Yula’nın attığı gol bir yana bağırmıştı;

-Selçuk gool, Selçuk gol.

Futbolda zaten en basit ifadesiyle, fakir çocuğun filmin sonunda prens olduğu bir masal değil midir?


15 Mart 1989
Galatasaray-Monaco (Köln Müngersdorfer Stadı)
Spiker: İlker Yasin
Dakika: 90
-Ağlamak istiyorum.

O yıl, Nöşetel Xamax turunun ikinci maçı, İlk maçta 3-0 yenilen Galatarasayın eleneceği düşüncesiyle, televizyondan canlı olarak yayınlanmamıştır!. Bunu yıllar sonra anılarında Ali Kırca o gün yanında Ankaragücü teknik direktörü ile birlikte uydudan seyrettiklerini maçın sonunda sevinçten birbirlerine sarıldıklarını anlatır. O günlerin Ankaragücü teknik direktörünü tanırsınız, Fatih Terim!

80’lerin sonuna geldiğimizde artık Türkiye nin – o yılların moda tabiriyle söylersek- “dünya ile entegrasyonu” başlamış, Avrupanın bir çok ülkesinde Türk işadamları ihaleler almaya başlamış, pop müzik yeni yeni coşar olmuş, gençler artık “siyasetle değil aşk” la ilgilenir olmuş, “devrim” yerine “oyuncu olmak” süsler olmuştur hayallerini. Politikadan uzak neslin büyümeye başladığı yıllar.

1989 yılında bir tur öncesinde Xamax maçında çıkan bazı olaylardan dolayı maçın tekrarı kararı alınmıştı. İşte o gün Türkiye artık o eski Türkiye olmadığını Fifa’ da dünya futbolunda -o ünlü, hani o yıllarca arkamızdan iş bitiren- lobi (eurovizyon şarkı yarışmasında bile bir rum lobisinden bahsedilirdi mesela) bu kez bizim tarafımızdan kurulmuş ve Türkiye “hakkını yedirmemiş” ve Fifa iptal kararını geri almıştı.

O yılların genel vurgusu “bu gelen Türklerin ayak sesleri” idi. Genç teknik adam Mustafa Denizli ile başlamıştı Galatasaray, ilk turda Rapid Wien’i elemiş, sonrasında olaylı Xamax maçları ve şimdi rakip Monaco’dur. Monaco’nun teknik direktörü ilerleyen yıllarda Arsenal’in başında futbol efsanesi olacak Arsene Wenger dir, güçlü Monaca kadrosunda Weah, İngiliz milli takımının da önemli oyuncusu Hoddle ve Foffana vardır.

Monaco’da oynan ilk maç Tanju’nun golüyle 1-0 bitmişti. İkinci maç Galatasaray’ın Xamax macı cezası nedeniyle Köln’de oynanıyordu, bu kez statta Avrupa’nın her yerinden gelen 60.000 Türk vardı, Prekazi’nin (-illa ki unutulmaz) ve Weah’ın karşılıklı golleriyle maç 1-1 e gelmiş, gergin devam ediyordu, dakikalar 90’a gelmiş, artık yenecek bir gol Galatasaray’ın elenmesine sebep olacaktı. Şampiyon Kulüpler Kupası turnuvasında artık saniyeler yaşanıyor, ilk defa bir Türk takımı, bu Avrupa’nın en üst düzey takımlarının katıldığı bir turnuvada yarı finale kalıyor, Avrupa’nın en iyi 4 takımından birisi oluyordu. Hakemin son düdüğü çalmasını tüm Türkiye heyecanla bekliyor, her an, atılan her pas heyecanı arttırıyordu.

Gözler Belçikalı hakem Langenhowe’ un üzerinde ve artık bizde Avrupanın bir parçasıyız, Köln’de stadı doldurduğumuz 60.000 kişiyle, en üst düzey turnuvanın ilk 4 takımı arasına girmekle, yeni yeni edindiğimiz sivil, özgür hayatımızla, bizde Avrupalıyız demek için bekliyorduk maçın bitimini. Ve maç bittiğinde İlker Yasin yıllara damgasını vuracak, her haliyle kült olacak, o sözleri söylüyordu;

-Veeee Galatasaray yarı finalde, ağlamak istiyorum, Galatasaray yarı finalde!

Çünkü biz en mutluyken bile ağlamak isteriz, çünkü çocuğumuzu bile uyurken severiz, çok sevinmeyi bilmeyiz, çünkü fakir ama guruluyuz ki biz!

11 Haziran 1996
Türkiye-Hırvatistan
Spiker: Levent Özçelik
Dakika: 86
-Lütfen gol olmasın

Ülkelerin kaderleri de tıpkı insanlar gibi inişli çıkışlıdır. En büyük sevinçlerin hemen yanı başında hüzünler vardır. 80 lerin sonunda toparlanan ekonomi, dünya genelindeki bunalım la beraber 94 de çökme noktasına tekrar gelmiş, insanların gözünde o yılların ekmek kuyruğu fotoğrafları yeniden canlanmıştır. Ülkede Tansu Çiler başbakan olmuş tüm dünyaya Sarışın güzel bir bayanın başbakan olduğu ülke imajı vermiş isekte, 5 Nisan kararları bugün hala birçok insanın “ticari batış” hikâyelerindeki yerini almıştır.

90 ların ikinci yarısında Türkiye bir kez daha Ordu’nun etkinliğini arttırdığı dönemi yaşıyordu, daha sonraları 28 Şubat süreci diye isimlendirilecek olan dönemin başladığı günlerde Türkiye de tarihinde ilk defa Avrupa kıtasının ülke düzeyindeki en yüksek organizasyonuna katılma hakkını kazanmıştı. Milli takımın başında, Xamax maçını uydudan izleyen o zamanların Ankaragücü teknik direktörü olan Fatih Terim vardı.

Üstelik kupa, futbolun beşiği İngiltere’dedir. Tüm futbolcularımız İngilterede kampta iken, gazetelerin, “dünya Türkiye ligini takip etmediği için futbolcularımızı tanımıyor ama bu turnuva sonrası bir çok türk futbolcu avrupadan teklif alır” yaklaşımı vardı, bu konu basın toplantılarında dile getiriliyor, flaş isimlerden Trabzonspor lu Abdullah Ercan “tercihinin İngiltere olacağını” söylüyordu. Artık Türkiye Avrupa’nın bir parçasıydı, onların arasına karışmanın tam zamanıydı, “-ah o üzücü olay olmasaydı!”

1996 Yazında o güne kadar hiç gol atamadığımız İngiltere’de düzenlenen bir turnuvadaydık, grubumuz Portekiz, Danimarka ve o zamanların en popüler takımlarından Hırvatistan vardı. Maçın başında kadrolar yayınlanınca bir -sonraların Fatih Terim Klasiği olacak olan- olay olmuş, hiç beklenmedik bir isim Vedat, Karabükspor’ dan gelmiş Cityground stadındaki maçta Hırvatistan karşısında ilk 11 e girmiştir. Türkiye Vedat ın performansını merak ederek maça başlamışken, o yılların Hırvatistan’ı, Boban, Prosenecki, Suker li kadrosuyla saldırıyor, defansta Alpay-Vedat ikilisi delicesine her yere yetişerek oynuyorlardı.

Hangimizin hayatında ilk kez katıldığı üst düzey bir baloda sakarlığı olmamış, bardak kırmamış, ya da bir bayanın ayağına basmamış, ya da karşındaki kişinin ismini unutmamıştır? O gün Nottingham’da Türkiye’nin başına gelen de aşağı yukarı böyle bir şeydi. Dakikalar 86 yı gösterdiğinde Türkiye köşe atışı kazanmıştı. Maç 0-0 devam ediyordu. Aslında grubun en güçlü takımından ilk maçta alınacak 1 puan o tabirle ”altın değerinde ” ydi. Ama o heyecan, o coşkuyla köşe atışına nerdeyse tüm oyuncular gidiyor, geride sadece –kesinlikle- “geniş alanların” oyuncusu olmayan Alpay kalıyordu. Top dönüp Rahim’in ıskalamasıyla birlikte Vlaoviç e geldiğinde, yarı sahada karşısında Alpay ve kaleci Rüştü vardı, ve maça gireli sadece 10 dakika olmuş Vlaoviç ikisini de geçti. Topu uzak köşeden boş kaleye yuvarladığında spikerin dudaklarından, bir ülkenin yaşadığı hayal kırıklığının, yıllarca emek verilerek gelinen noktada yaşanan ani kırılmanın en özel cümleleri dökülüyordu;

-Lütfen gol olmasın !

Çünkü futbolda yenilmek vardır ama dakika 86 da yenilen gol ile olanının adı ancak hüzündür.

(Not: Üzücü bir gerçekte, o gün orada Vlaoviç i düşürmeyen Alpay’ın aldığı Fair Play ödülünün Türk toplumundaki yansımasının pek hoş olmadığıdır. Ülke genelinin fairplay a bakış açısını o gün orda düşürmeliydi şeklinde olduğudur.)



13 Haziran 2002
Çin-Türkiye
Dakika:85
Spiker:Yalçın Çetin
-Saç stilini değiştirdi milli takımın kaderini değiştirdi.


“Kore Dağlarında Tabakam kaldı/Mahpus damlarında özgürlüğüm.”

1950 de Nato’ya katılma yolunda önümüze sürülen zor imtihanın adıdır Seul! Yemen çöllerinden, Galiçyaya, Sarıkamış’ın karlı dağlarından Çanakkale boğazına kadar birçok cephede ölmeyi bilen bir milletin evlatları bu kez hiç bilmediği hiç tanımadığı insanlar için ama yine bir kez daha şair in “ bir gül bahçesine girer gibi” dediği kara toprağa girecektir. Seul, birçok aile için duvarda asılı renksiz fotoğraftaki şehid, şeritlerinin rengi solmuş bir madalya, bazen de verilen üçaylık maaşıdır.
Ta ki o güne kadar…
2002 ülkenin zor yılıydı gerçekten. İkide bir hastalanan bir başbakan, o her hastaneye yatışında hastalanan bir ekonomiydi 2002. 3 Partili hükümet, onun da yanında Amerika’dan transfer kurtarıcı gözüyle bakılan bir bakan, sıkı uygulanmaya çalışılan daraltıcı mali politika…
Şenol Güneş Teknik direktörlüğünde katıldığımız 2002 dünya kupasında ilk maçta brezilya ya 2-1 yenilmiş, daha sonra Kostarika ile 1-1 berabere kalmıştık, son maçımız Çin’leydi. Brezilya Kostarika’yı yener, bizde Çin’i farklı yenersek her şey yolundaydı, ama ilk iki maçta da her şey yolunda başlamış Brezilya’dan da, Kostarika’dan da son on dakika da gol yemiştik, “80 li dakikalar sendromu”ndan bahsetmeye başlanmıştı. Milli takım iyi başlıyor son dakikalarda gol yiyordu yoksa bu bir kader miydi?
O gün Seul’un çimlerine çıktığında milli takım, gözlerimiz onların kırmızı formalarının üzerinde, kulaklarımız Brezilya-Kostarika maçındaydı. Türk devlet geleneğindeki birçok efsanenin ortaya çıkmasına neden Çin, bu kez belki hileleriyle değil belki ama 80 lerde atacağı golle bizi kupadan“göç”’e zorlayabilirdi.
Dakikalar 60’a geldiğinde Kostarika 3-0 geriden maçı 3-2 ye getirmişti, biz de 2-0 öndeydik, bu durumda bize bir gol daha lazımdı.
Zaman zaman spikerlerin bazı cümlelerinin kendilerinden çıkmadığını düşünmüşümdür. Maçın getirdiği hava, gerginlik, yılların birikimiyle bazen spikerler kendilerinin düşünerek bulabileceği cümlelerden çok daha özel ve unutulmazlarını kurabiliyorlar sanırım.
Dakikalar o zor 80 li dakikalara geldiğinde Brezilya’da Ronaldo’nun golleriyle 5-2 öne geçmişti bile, biz de rahatlamış artık tarihimizde ilk defa bir üst tura çıkmanın heyecanını yaşamaya başlamıştık. Tam bu dakikada saçlarının iki tarafını kazıttırmış “Mohikan” Ümit Davala, yepyeni saç stiliyle çıktığı maçta devreye giriyor, sol kanattan gelen ortaya gelişine vurarak, hep gol yediğimiz 85.dakikada Çin’e 3. Golü atıyordu.
İşte o dakikada spiker kendinden geçiyor 5000 yıllık Türk devlet geleneğindeki rakibimiz Çin’e atılan golle coşuyor ve ağzından bu cümleler dökülüyordu;
-Saç stilini değiştirdi milli takımın kaderini değiştirdi.

Artık yalnız Avrupa değil Dünya denen gezegenin bir parçasıydık, üstelik “Uzak ve güzel” ülkenin, samimi, duygusal ve enteresan insanlarının hiç bitmeyecek yolculuğuydu bu…

by yorgun forvet

29 Temmuz 2010 Perşembe

ÇUVALIN ARTÇI ŞOKLARI

























Galatasaray camiası sezonu, sahadaki takımın geçtiğimiz yıla göre neredeyse farklılık göstermeyen yaratıcılıktan uzak oyunuyla, taraftarı ise 1 yıl süren bir "çuval" felaketinden sonra kaleye tekrar geçen Aykut'u yuhalayarak açtı. 2010 Dünya Kupası'nda sahadaki oyunu hiç izlemeyip sadece vuvuzelaya sövdüğümüz belli oluyor, aksi halde ikinci golde kafasının üstünden geçen topu izleyen Lucas Neill'i net biçimde görebilirdik. Bütün bunların ötesinde Aykut bu takımda kalmalı mı? Acilen gitmeli. Kötü kaleci olduğundan mı? Hayır tabii ki. Daha ötesi iyi midir kötü müdür bu tartışmadan öte yıllardır Galatasaray kalesini her sezon başı hazırlık maçlarında devralıp ardından gelen yabancı kaleciye devretmesi ve ismi üstünde dönen "kaleyi kadlırabilir mi?" tartışmaları onu güven olarak bitirmiş durumda. Yenilen ikinci golde öne çıkıp geri kaçması bunun eseri. Bir kaleci hata yapmaktan korkmaya başladığı an zaten mental olarak çok zor durumda demektir. Bu saatten sonra muvaffak olabileceğini sanmıyorum. Bir Anadolu kulübünde başarılı olabilir elbet. Ama o kalenin yeni bir isme teslim edilmesi lazım. Bakın yabancı demiyorum, yeni. Yani sabırsız Türk taraftarının "daha yeni kumaşı iyi adamın" göz boyamasıyla 2-3 ay kendini kaleye alıştırırken kredi kullanacak bir adama. Aksi halde yenilen her golün 1 numaralı sorumlusu ilan edilecek bir kaleci dönüşü olmayan şekilde uçurumun dibini bulacak ve bulurken yanında toptan bir takımı da götürecek.

Nasıl geçtiğimiz yıl bu zamanlar rakiplere 5'er 6'şar gol sallayan Galatasaray için "gezegenüstü futbol" yakıştırması yapanlara "ciddi fikstüre girene kadar beklemek lazım" dediysek ve olanları gördüysek, bu akşamdan sonra da takımı şimdiden şampiyonluk yarışından uzakta görenlere sabretmelerini önermek lazım. Ama tabii bir gerçeği unutmayarak, Galatasaray'ın geçtiğimiz yıl başındaki tüm sorunlar hiçbir iyileşme göstermeden aynen devam ediyor. Gecenin tek kazancı, üstü açık arabayla Bronx'ta turlayan zenci çetesinin arka koltukta oturan elemanlarına benzeyen Pino'nun kendini göstermesi.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

AJAX 1982/83

ZDENEK ZEMAN VE FOGGIA'NIN HİKAYESİ
















TRT'nin her perşembe Avrupa'dan Futbol'u yayınladığı yıllar. İlk önce jeneriğinde Terry Butcher ve Gordon Strachan'ın olduğu Premier Lig verilir, ardından İtalya Ligi'ne geçilirdi. Bugün hala o Serie A özetlerinin girişinde çalan jeneriği hatırlarım. Maçların özetlerie geçmeden önce ekranın yarısı maçın ismiyle kaplanır, ardından da mavi tonla gösterilen saha bir anda yeşile döner ve maçı izlemeye başlardık. Lombardo'nun, Mancini'nin, Bergomi'nin, Giannini'nin, Donadoni'nin yılları. Bari, Genoa, Verona, Atalanta Napoli gibi bir dolu güzel takımı tanıdığımız yılların bir başka kahramanı daha vardı. U.S. Foggia ve başındaki Çek asıllı İtalyan teknik adam Zdeněk Zeman. 1990 Dünya Kupası nasıl “otti Magiche di Totò Schillaci” (Toto Schillaci'nin sihirli geceleri) olarak anılmışsa zamanında, 1980'lerin sonları ve 90'ların başı da İtalya ve özellikle, çizmenin bileğindeki Foggia kentinde miracle Foggia (Foggia mucizesi) ve Zemanlandia olarak bilinir. İşte bu mucizeyi yaratan, ardından Lazio, Roma ve Fenerbahçe'yi de çalıştıran Zeman, 16 yıl sonra mucizeyi yarattığı kente ve takıma geri döndü salı günü. Foggia'nın başına geçti. Takım İtalyan futbolunun üçüncü kademesi Lega Pro Prima Divisione B'de. Yani eski adıyla Serie C1'de. Aynen Zeman onları yıllar önce teslim alıp, Serie A'ya çıkarttığı zamanlardaki gibi. O yüzden anlatılmayı hak eden bir hikaye.

Yıl 1946. "Bu tarihin 80 ve 90'lardaki Foggia mucizesi ile ne alakası var?" diye sormayın. Var göreceksiniz. 1921 yılında doğan bir Prag'lı genç Čestmír Vycpálek, kariyerine doğduğu kentin 2 büyük takımından Slavia'da kariyerine başlar. Ancak 2. Dünya Savaşı yıllarının ardından, 25 yaşında iken Juventus'a transfer olur.1 sezon oynar sadece Juventus'da ve 1947'de, Serie B'de mücadele eden Palermo'ya transfer olur. 5 yıl Rosanero formasını giyer ve takım bu dönemde Serie A'ya çıkar. 1952'de Parma'ya transfer olur, Serie B ve C'de forma giyerek futbolu 37 yaşında bırakır. Bıraktığı gibi de 1958'de Palermo'nun başına geçer. O sırada yeğeni, Prag'da doğmuş büyümüş Zdeněk de 21 yaşına gelmiştir. Amca Vycpálek, Palermo'nun ardından Syracusa ve Valdagno'yu çalıştırır. 1968 yılına geldiğinde Çekoslovakya'da durum karışıktır. 5 Ocak'ta göreve gelmiş olan liberal lider Alexander Dubček'in ülkede komünist rejim sebebiyle oluşan baskı ortamını biraz yumuşatan reformları Sovyetler Birliği yönetiminin sabrını taşırır. Zdenek ailesinin izniyle beraber daha iyi bir gelecek için, İtalya'da futbolun içinde olan ve ailesini bu dönemden yıllar önce İtalya'ya getirmiş amcası Čestmír Vycpálek'in yanına yerleşir.

























21 Ağustos'da Sovyetler'in başını çektiği Varşova Paktı'nın önceden arasına imzaladığı anlaşma gereği 200.000 asker Prag'a girer, yönetim ele geçirilir, bu sırada 72 Çek ve Slovak öldürülür, 200'ün üstünde yaralanma gerçekleşir. Bu ortamda ülkesine dönmek istemeyen genç Zeman, orada kalır ve ilk olarak Cinisi, Bacigalupo, Carini, Misilmeri, Esacalza gibi yerleştiği Palermo kentinin amatör takımlarında antrenörlük yapar. Bu sırada amcası, 1970'de Mazara'yı çalıştırmış, ardından, Juventus'da oynamaya başladığı dönemden beri arkadaşı olan ve o sırada kulüp yönetiminde bulunan Giampiero Boniperti'nin sayesinde Juventus'da genç takımı çalıştırmaya başlamıştır. Kariyeri boyunca Juventus'da oynamış olan Boniperti'nin ona sağladığı bu görevde fazla kalmaz, zira Juventus teknik direktörü Armando Picchi, daha 35 yaşında kanser sebebiyle hayata veda eder. Vycpálek, onun yerine göreve getirilir ve 1972 ile 1973 yıllarında arka arkaya Scudetto'yu Torino'ya getirir. 1974 yılında emekli olur. Emekli olduktan sonraki ilk icraatı Zeman'a Palermo genç takımında hocalık işini ayarlamasıdır. İşte Zeman'ın ve Foggia'nın hikayesini anlatırken 1946'da, amcasının geleceği ile ilgili verdiği karara kadar gitmemizin sebebi budur.

























Zdeněk Zeman, 1983'e kadar kalır genç takımda. Bu arada 1975'te İtalyan vatandaşlığını alır. 1979'da da teknik direktörlük diplomasını almıştır. 1983'te Serie C2 takımı, Sicilya'nın doğu kıyısındaki, 40.000 nüfuslu Licata'nın başına geçer. 36 yaşındaki Zeman 1984-85 sezonunda takımı C1'e çıkarmayı başarır. Takımın tümü genç takımdan gelen oyunculardan kurulmuştur. İzleyen yıl C1/B grubunda 12. sırada bitirirler. 1986-87 sezonunu başında Foggia başkanı Pasquale Casillo, Zeman'ı takımın başına geçirir. Ama Satanello ile Zeman'ın ilk buluşmaları iyi gitmez. Başkan Casillo, sonradan hatasından döneceği bir kararla Zeman'ı sezon bitmeden kovar, Foggia ligi sekizinci bitirir. Zeman'ın yolu Serie B takımı Parma'ya düşer ama 7 maç sonunda kovulur. 1987-88 sezonunda bir başka Serie B takımı Messina'nın başındadır (yukarıdaki fotoğraf o günlerden). Ligi sekizinci bitirirler. Ligin gol kralı 23 golle tanıdık bir isim olmuştur. 24 yaşındaki Salvatore Schillaci. O bir lig üste Juventus'a giderken, Zeman eski takımına döner. Foggia başkanı Pasquale Casillo, 2 sezon önce Zeman'ı kovmaktan pişman olmuştur. Onu geri getirir, yanına da futbolu kısa süre önce bırakmış ve Foggia altyapısından yetişip 8 sene futbol oynamış Giuseppe Pavone'yi yerleştirir. İşte bu karar Foggia Mucizesi'nin başladığı andır.

1989-90 sezonunda takım sezonu sekizinci bitirir. Takıma Piacenza'dan katılan 21 yaşındaki Giuseppe Sigonori 14 golle krallıkta üçüncü sırayı alır. Futbol Direktörlüğü'nü sürdüren Giuseppe Pavone Signori ile birlikte Roberto Rambaudi'yi de takım getirir. 1990-91 sezonunda Pavone bu sefer 22 yaşındaki Francesco Baiano'yu takıma kazandırır. Foggia kendi evinde sadece 1 maç kaybederek, 6 puan farkla Serie B şampiyonu olur ve takım 13 yıl sonra Serie A'ya geri döner.

























1991-92 sezonu başlamadan önce takım 3 oyuncu daha katar Pavone. 24 yaşındaki Romen Dan Petrescu, Steaua Bükreş'ten, 22 yaşındaki Rus Igor Shalimov Spartak Moskova'dan, 23 yaşındaki Rus Ogor Kolyvanov da Dinamo Moskova'dan Foggia'ya gelirler. Buna rağmen pek şans verilmez Foggia'ya. Zaten Zeman'ın oynattığı 4-3-3 dizilişli atak futbol, İtalya'da çok fazla sevilmemektedir. Foggia küme düşme adayı olarak gösterilmesine rağmen ligi dokuzuncu bitirir. Baiano 16, Signori 11, Rambaudi ve Shalimov da 9'ar gol atarlar. Takım toplamda attığı 58 golle, şampiyon Milan'dan sonra ligin en çok gol atan ikinci takımı olur. Örneğin ligin 28 ve 29. haftalarında Atalanta ile 4-4 berabere kalmış, ardından da Verona'yı 5-0 mağlup etmişlerdir. Son 25 yılda bu rakama çıkan sadece 3 takım vardır ve bu 3 takımda ilk 3 sırada yer almıştır. Zeman'ın futbolcuların pestilini çıkaran antrenmanları Serie A'nın en izlenilir takımını yaratmıştır. Ancak 58 de gol yemişlerdir ve bu da son sıradaki Ascoli'nin yediği 68 golden sonra en yüksek rakamdır. Nitekim ligin son haftasında kendi evlerinde Milan'a 8-2 mağlup olurlar. 1992-93 sezonu öncesinde Luigi Di Biagio ve Hollandalı Bryan Roy takıma katılır. Ancak önemli güç kaybederler Beppe Signori Lazio'ya, Ciccio Baiano Fiorentina'ya Rambaudi de Atalanta'ya transfer olur. Hücum hattı triosu diğer takımlarca kapışılan Fiorentina'nın işi zor görünmektedir. Son olarak Shalimov da Inter'in yolunu tutar. Bu sarsılmanın ardından ligi onbirinci bitirler. Golcüleri ayrılmış Foggia 39 gol atabilir, 55 gol yer. Dan Petrescu Geona'nın yolunu tutar, defans hattına Pisa'dan transfer edilen Arjantinli Jose Chamot oturur. 1993-94'te performansı biraz düzeltirler ve ligi dokuzuncu bitirirler. Roy 12 golle takımın en golcü ismi olur. Chamot 1 sezonun ardından Lazio'ya gider, Roy'un performansı onu Nottingham Forest'e götürür. Tüm yıldızlarını göndermiş ve takıma toplamda 60 milyar liret kazandırmış olan Zeman, bu mütevazi takımla UEFA Kupası şansını kovaladığı 3 sezonun ardından Lazio'nun başına geçer. Foggia Zemansız ilk sezonunda, 1994-95'te 16. sırayı alır ve küme düşer. Son kalan önemli oyuncular Padalino ve Di Biagio da ayrılırlar. Bu düşüş Serie C'ye kadar gidecektir.

























Zeman Lazio'da, Alessandro Nesta'yı da keşfettiği 3 yıl geçirir. Önce ikinci sonra da üçüncülük koltuğuna oturur takımla. 1996-97 sezonu kötü başlayınca, 1997 ocak ayında kovulur. Ancak Roma'dak alır ve Roma'nın başına geçer. İlk sezonunda dördüncü, sonra da beşinci olur. 1999'da koltuğu Fabio Capello'ya bırakarak Türkiye semalarına kanatlanır. Fenerbahçe'de ömrü kısa olur. Sonrasında da İtalya'da işler pek iyi gitmez. 2000 yılında lige yeni çıkmış Napoli'nin başına geçer, ancak sezon felaket başlar. 3. haftada kendi evlerinde Bologna'ya 5-1 mağlup olurlar ve ilk 8 haftada sadece 2 puan alırlar. Başkan Giorgio Corbelli, Zeman'ı kovduğunu TV'de açıklar. Zeman alt liglere döner ama sırasıyla Salernitana, Avellino, Lecce ve Brescia'da başarı sağlayamaz. Bu arada belirtelim, Avellino'da iken, kulübün sahibi, Foggia'daki başkanı Casillo'dur ama birliktelik Avellino'yu Serie C'ye götürür. 2006-07 sezonunda Serie B'ye düşmüş Lecce'ye geri döner ama aralık ayında kovulur. Kariyerinde ilk kez yurt dışına çıkma zamanı geldiğini anlamıştır. Kızılyıldız'ın başına geçer ama o görevi tam bir kabus olur. Takım ilk 3 maçta gol atamaz, 24 yıl sonra ilk kez sonunculuğu düşer ve UEFA Kupası'nda 2. ön elemede Kıbrıs temsilcisi APOEL'e elenir. Zeman 6 Eylülde kapıyı görür.


















Zeman Salı günü, 2 yıllık bir aranın ardından (teknik direktörlüğe başladığı 1983'ten beri ilk kez bu kadar büyük bir ara verdi), Zemanlandia'yı yarattığı Foggia'ya döndü. Başkanlık koltuğunda efsaneyi yaratırken görevde olan Pasquale Casillo'nun oğlu Gennaro Casillo oturuyor. Baba Pasquale takımı temmuz ayında satın aldı ve ilk iş olarak mucizeyi yeniden yaratmak için Zeman'ı başa getirdi. Futbol Direktörlüğü görevine de yine Giuseppe Pavone'yi getirdi. Yani üçlü 15 yıl sonra yine bir arada. Onu İtalya'ya getiren amca Čestmír Vycpálek, 2002'de ikinci evi olan Palermo'da vefat etti. Geçtiğimiz yıl Foggia'nın 90'ların başında Serie A'daki müthiş futbolunu konu alan Zemanlandia adında bir belgesel yayınlandı. Aşağıda belgeselin fragmanı mevcut. Foggia geçtiğimiz yıl Serie C1/B'de onbeşinci oldu ve play-outla küme düşmekten kurtuldu. Takımın mali kriz sebebiyle lisansının iptali gündemdeydi. Haberin duyulmasından itibaren, Foggia taraftarları, 6 gün içinde 3.000 kombine bilet satın aldılar.


















Eski öğrencisi Giuseppe Signori bugünlerde, teknik direktörlük diplomasını aldı ve bitirme tezi olarak, eski hocası Zeman'ın 4-3-3 dizilişndeki prese dayalı, yırtıcı taktiğini inceledi. Zemanlandia bir kere daha İtalyan futboluna damga vuracak mı göreceğiz.


















Bu arada belirtelim şu ve şu adresten Foggia'nın 1991-92 sezonunda attığı gollerin birçoğu izlenebilir.



26 Temmuz 2010 Pazartesi

INTER 88-89

DUISBURG DEAD PARADE






















Dans festivaline gitmek için sabah evden çık, akşama ailene cesedin ulaştırılsın. Duisburg'da, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından itibaren düzenlenen, Dans festivallerinin atası Love Parade, dün 250.000 kişi beklenen festivale 1,5 milyon insanın hücum etmesiyle bir faciaya dönüştü. 19 kişi yukarıda resmini gördüğünüz tünelin çıkışında ezilerek hayatını kaybetti. Organizatörler bu tünelin altını, alana giriş ve çıkış için tek yol haline getirince, patlak veren kaos yaşları 18-38 arası değişen 11 kadın 8 erkeğin canını aldı. 500 kişi halen kayıp. Binlerce yaralı var. Duisburg Love Parade da tarih oldu ve kepenkleri sonsuza kadar kapattı. Olayın video görüntülerini buradan izleyebilirsiniz.

GİRDİĞİ KABIN ŞEKLİNİ ALAN TEKNİK ADAMLAR


















22 Temmuz 2010 tarihinde BirGün gaztesinde yayınlanmıştır.

Bir teknik adam kendi kafasındaki sistemi oyuncularına kabul ettirmek, aşılamak için ne kadar ısrar etmelidir? Belki bundan daha öncesi ısrar etmeli midir? Teknik direktörün elindeki oyuncu kadrosunu gözden geçirip onların sahaya koyabileceği bir sistemi geliştirmesi ilkinden daha mantıklı bir seçim olabilir mi? Yoksa bu, bir teknik adamın kendi kariyerindeki mentalite eksikliğini mi sergiler?

Dünya tarihi her 2 tercihin de başarılı ve başarısız sonuçlarını gördü aslında. Frank Rijkaard, Hollanda futbolunun 1970’lerden sonra ikinci kez yükseldiği dönemde futbol kariyerine başlamış, önce Rinus Michels sonra da Louis van Gaal yönetiminde hem milli takım hem de kulüp takımlarında büyük işler başarmış bir isimdi. Galatasaray’ın başına geldiğinde 4-3-3 sistemini takıma adapte etmeye çalışacağını açıklamıştı. Geçen bir sezon futbolcularının daha emniyetli bir sistemle başarılı olabileceğini gösterdi ona. Zira Galatasaray, doğası gereği savunma tarafı hücuma göre daha zayıf olan dizilişle 35 gol gördü kalesinde ve bu son 10 yılın en yüksek dördüncü rakamı oldu. Türkiye Ulusal Takımı’nın 2002’deki başarısını Şenol Güneş’in zaman zaman 5-4-1’e dönen bir dizilişle, Galatasaray’ı 2000 zaferine götüren sistemin 4-4-1-1’e dönebilen bir 4-4-2 ile gelmesi tesadüf değil. Bu coğrafyada yetişen futbolcular arkalarını sağlama almadıkça ön tarafa istenilen hamleleri yapamıyorlar.

Gordon Milne’in efsane Beşiktaş’ı, 4-4-2’nin bu ülkedeki en keskin örneklerinden birisiydi. Rijkaard ve Neeskens de bu yıl savunma tarafı daha güçlü bir dizilişle sahaya çıkacaklarını açıkladılar Hollanda basınına. 4-3-2-1 gibi piramidi andıran ve her mevkinin arkasının önünden daha güçlü olduğu bir diziliş. Bunun takımdan alacağı tepkiyi ligler başladığında göreceğiz.
Louis van Gaal’in bu konuyla ilgili çok net bir açıklaması vardır “sistem ve filozofi birbirinden farklı şeylerdir, sistem dizilişleri ortaya çıkarır, filozofi ise oyun mentalitenizi”. Hollandalının tümünde başarılı olduğu 4 takımdan Ajax’ta 4-3-3, AZ’de 4-4-2, Barcelona’da 2-3-2-3 ve Bayern Münih’te 4-2-3-1 dizilişlerini kullanması onun istikrarsızlığından değil, yukarıda bahsettiğimiz takımını analiz etmekten ileri geliyor. Bunun beraberinde getirdiği başka sonuçlar da var. Futbolcular, takım halinde kendilerine uyan bir sistemle kendi kişisel yeteneklerini geliştirebiliyorlar. Dahası bir futbolcunun performans skalasına doğrudan etki yapıyor. Örneğin, Galatasaraylı taraftarlar Keita’nın takımdan ayrılışını genelde olumlu karşıladılar, zira Fildişili oyuncu geçtiğimiz sezonun ilk yarısının sonlarından itibaren düşüşe geçmiş ve bu düşüş durmamıştı. Acaba, Keita da dahil Galatasaray takımındaki futbolcuların özellikle Ocak ayından başlayarak yaşadıkları düşüşü tek tek bireysel olarak mı yoksa takımın genelinde, diziliş ve felsefe problemlerinden kaynaklanan düşüşle mi açıklamalıyız?

Ya da şunu konuşmak lazım. Geçtiğimiz sezonun ikinci bölümündeki performanslarından sonra bu takımdan kim gitseydi kesin olarak karşı konulabilirdi ki? Mustafa Sarp? Gökhan Zan? Servet Çetin? Elano? ve hatta Arda? Kewell’a gösterilen ayrıcalığın onun sahadaki performansından çok sembol kişiliğiyle ilgili olduğunu biliyoruz. Sezon başında, Galatasaray ligi lider götürürken bu futbolcuların takımdan ayrılması halinde ne düşünülürdü? Acaba bu futbolcuların takımdan ayrılışına karşı oluşan olumlu bakışa, futbolcuların kendisi mi yoksa Rijkaard’ın yarattığı Galatasaray’ın gidişi mi neden oldu?

Bunlar cevaplanması gereken sorular. Farklı teknik adamların aynı futbolcularla aldığı performans birbirinden farklı olabilir. Markus Babbel’in enkaz halinde bıraktığı VfB Stuttgart’ın Christian Gross yönetiminde Avrupa Ligi vizesi alması gibi. Ama, aynı teknik adam dahi, aynı futbolcu grubuyla farklı sonuçlar elde edebilir. Yine Van Gaal’e dönmek lazım. Bayern’deki ilk 5 ayı kabus gibiydi ve kovulacağı konuşuluyordu, 4-3-3’ten, 3-3-3-1’e bir dolu diziliş alternatifi denedi ve onu dubleye ilaveten Şampiyonlar Ligi finaline götüren doğru dizilişi bulması oldu. Total Futbol ve 4-3-3’ün mucitlerinden Rinus Michels’in, şampiyon olduğu 1988 Avrupa Şampiyonası’nda, kendi yarattığı sistemi bırakıp 4-4-2’te dönmesinin sebebi, elinde 4-3-3’e uygun bir sol kanat oyuncusunun bulunmamasıydı. Bu dizilişi, 3 Hollandalıyı takımına alan Arrigo Sacchi, defansif yönü artırarak uyguladı ve 1989-90 Avrupa şampiyonluklarına ulaştı.

Başından beri anlattığımız şeyler aslında hep aynı yere çıkıyor. Teknik adamlar, yeni futbolcu gruplarıyla beraber kendi kafalarındaki doğruları da değiştirmek zorundalar. Özellikle de bu Türk takımları söz konusu olduğunda ilave bir dikkati de gerektiriyor. Türkiye futbolcusu ülke insanının karakteristiklerini taşıyor elbet. Son 10 yılda bu coğrafyadan çıkan 3 büyük başarının ikisinin, teknik kabiliyetlerinden çok adaptasyon ve motivasyon özellikleri öne çıkan bir hocayla elde edilmiş olması, diğerinin de o hocanın kurduğu temeli 2 yıl sonra sahaya yansıtan Şenol Güneş’in sayesinde elde edilmiş olduğunu ve Euro 2008’in en gözde takımı olma özelliğimizin taktik disiplin ve istikrarımızdan değil, amatör duyguların dışavurumundan geldiğini unutmamak lazım. Michael Skibbe, Jean Tigana, Joachim Löw, Vicente del Bosque gibi isimler bu ve buna benzer sebeplerle Türkiye’de amaçlarına ulaşamadılar. Frank Rijkaard da Türkiye’deki ilk sezonunda benzer tabloyla karşı karşıya kaldı. Üstelik bu profesyonellikten uzaklık kulüp yönetimlerine de bulaşmış durumda. Yine aynı zaman diliminde ülkede başarılı olmuş 2 teknik adam Christoph Daum ve Mircea Lucescu’nun kendisini ülke şartlarına uydurmaya çalışması ve ellerindeki oyuncu kadrosuna göre hareket etmeleri onlara başarıyı getirdi.

Rinus Michels, bu spora her şeyden önce kendini tanımakla başlayan bir sanat olarak bakıyor. Onun yetiştirdiği adamlardan da benzer kabiliyeti bekliyoruz.

25 Temmuz 2010 Pazar

GIO'NUN VEDASI



















35 yaşındaki Giovanni van Bronckhorst, birkaç saat önce oynanan Feyenoord-Mallorca maçıyla aktif futbol yaşamını noktaladı. Tüm Feyenoord takımının arkasında "Gio" yazılı formalarla sahaya çıktığı maçın 45. dakikasında değişiklik tabelası, kenardaki 2 oğlu Jake ve Joshua'nın elinde yükseldi. 7 yaşında girmişti De Kuip kapılşarından içeriye. RKC Waalwijk'e kiralandı kariyerinin başında, sonra Feyenoord, Glasgow Rangers, Arsenal, Barcelona ve Feyenoord çizgisinde giden kariyerde 2 İskoç Premier Ligi, 2 İskoçya Kupası, 1 İskoç Lig Kupası, 1 İngiltere Premier Ligi, 2 FA Cup, 2 La Liga, 2 İspanya Süper Kupası, 1 Şampiyonlar Ligi, 2 Hollanda Kupası şampiyonluğu şeklinde toplam 16 kupa...



































Dünya Kupası yarı finalinde Uruguay filelerine yolladığı füze onun kariyeri için müthiş bir bitiş oldu...Yedek kulübesi kavramını pek bilmeyen, istikrar sembolü adamlardan birisi daha artık sahalarda yok...Yolu açık olsun.



24 Temmuz 2010 Cumartesi

1995-2009 İNGİLTERE SEYİRCİ ORTALAMALARI


















1995-2009 yılları arasında İngiltere Futbol Ligi'ne kayıtlı 4 ligin seyirci ortalamaları...Seyirci ortalamasındaki artış sırası ile % 46, % 65, % 27 ve % 23...Toplamda % 48

SezonPremierChampionshipLeague 1League 2Toplam
2008/0935,63217,8757,5414,17365,221
2007/0835,98917,0237,9914,33565,338
2006/0734,36118,2227,4854,13464,202
2005/0633,87517,6157,4604,06063,010
2004/0533,89017,4107,7404,50063,540
2003/0435,02015,8947,5055,39063,809
2002/0335,46215,4367,0454,45962,402
2001/0234,45015,2507,2104,38061,290
2000/0132,90614,3356,3403,91557,496
1999/0030,75714,1556,7043,91655,532
1998/9930,58613,6657,5103,81355,574
1997/9829,14114,1337,1683,44753,889
1996/9728,46312,5145,7683,35050,095
1995/9627,57011,8555,1223,55748,104
1994/9524,29410,8825,5113,38444,071

INCEPTION-2















Öncelikle yazının başında belirteyim bu yazı filmle ilgili hiçbir şeyi açığa vurmayacak merak etmeyin. Gazetelerde okuduğunuz ana hatlarıyla anlatılan senaryonun dışına çıkmadan, ayrıntıya girmeden sadece görmeye hazır olmanız gerekenler hakkında birkaç ipucu vereceğim o kadar. Film Türkiye'de gösterime girdip izlendiğinde ayrıntılı analiz ederiz.

21. yüzyılda artık kitleleri harekete geçirmek, bir amaca yöneltmek, "kafalara bir fikir yerleştirmek", onları yönetmek için medya çok önemli bir güç. "Promosyon" denen şey bu akımın bir sonucu olrak ortaya çıktı ve sinema sektörüne de yansıdı tabii ki. Birçok film daha gösterime girmeden beklenti yaratıyor, bir kısım izleyicide beğeniyi yükseltirken bir kısımda da topluluk psikolojisi gereği olumlu bir önyargı yaratıyor. Dark Night, Avatar gibi filmler bu akımın son öncüleriydi. Onların daha minör olanlarını Harry Potter ve Twilight serileri kullanıyor. Incception da böyle bir film oldu. Daha kendisinden önce efsanesi geldi kulaklara. Bu efsaneye inanmak isteyeceğimiz çok şey vardı filmde Christopher Nolan, özgün bir senaryo, yıldız bir oyuncu kadrosu ve çok özgün işler çıkarılabilecek bir hikaye. Rüyalarla ilgili bir film olacaktı işte ötesi var mı?

Öncelikle söyleyeyim filmdeki bazı koreografiler akıllara Matrix'i getirdi ve ben de bu filmde izler taşıyacağını düşünmüştüm ama bu film bambaşka bir kategoride. Aslında ikisinde de yaşadığımız dünya ile ilgili iddia edilen şey benzeşiyor ama onu ayrıntılandırmaya gelince bana göre ilk planda zikredilmesi gereken film Japon animesi Paprika...Filmde bu animeden birçok tat bulacaksınız.

















Bir başka nokta filmin anlaşılırlıığ ile ilgili. Leonardo di Caprio'nun senaryoyu ilk okuduğunda filmi anlamadığı söylentileri üzerine filmi bütün zihin kanallarımı dikkatle açarak izledim ama buna hiç gerek olmadığını gördüm. Siz de "ya bir şey anlamazsam" gibi bir şüphe ile girmeyin salona zira filmde olan her şey bir karakter tarafından diğerine anlatılıyor ve seyirciye bırakılmış ucu açık hiçbir şey yok nerede ise. Bir sahne dışında ki onu da zaten göreceksiniz. Dolayısıyla bizim Leo senaryoyu okurken ya kafası iyiydi ya yataktan yeni kalkmıştı.

Oyuncu performanslarının hiçbirinin aksamadığı şiir gibi işleyen, ne gereğinden kısa ne gereğinden uzun, sağlam bir film var karşımızda. Yine belirtelim Imdb'de ilk 10'a girecek bir film mi? Hayır. Bana göre Nolan filmografisinin tepesinde halen Memento oturuyor. Ama Inception da The Prestige ile birlikte ikinci sırayı işgal edebilir. Fimin işleyişinde benim beğenmediğim bir tek unsur vardı onu da yine herkes izledikten sonra konuşuruz.

Son olarak iyi film, sağlam film, özgün film, tadında film. Gidilesi film...Ama filme kendinizi alıştırmak istiyorsanız öncesinde bahsettiğim Paprika'ya bir göz atabilirsiniz. Ama belirteyim o Interception'dan daha zorlar izleyiciyi...

Umarım çok şeyi açık etmedim...

DEXTER SEZON 5 TRAILER



Bu trailerın ardından sadece "Ananıııııııııııııııııııııı......" diyebiliyorum...Resmen "ben tekim siz hepinizsiniz" durumu var 5. sezonda...ve bu trailerın ardından 5. sezonun ya son ya da sondan 1 önceki sezon olduğunu söyleyebilirim...Aslında son olmasını tercih ederim...Ben Dexter'ın her türlü kaderine razıyım yeter ki çok uzatmasınlar...

EZELİ REKABET-68









Haftanın ezeli rekabeti Akif Burak Atlar'dan....

Sinan Özen-Rüyalarım Olmasa demişken not düşelim. Az önce eve dönüş yaptığımız Inception hakkında ayrıntılı bir raporu yarın veririz. İyi tatiller diyip rüyaya yatalım...

22 Temmuz 2010 Perşembe

BÖYLE YORUMCUDAN KAHVEDE 50 TANE BULURSUN


























Bunu çok yazmışımdır. Sene 2003 sonbahar ayları. Yıllardır her transfer döneminde adı Fenerbahçe için geçen Pierre van Hooijdonk imzayı atmış, ilk maçına çıkmış. O sırada tribünde olan bizim blog tayfasından Barad-dur anlatır, daha üçüncü dakikada bir adamın ayağa kalkıp "lan Hooijdonk devesi katlettin maçı sktir git bu takımdan" dediğini. Hep anlatırım bu örneği. Türk futbol izleyicisinin ülkeye gelmiş futbolcuları yorumlama şekli genelde böyledir. Değişen şey bu yoruma ulaşmak için geçirilen zaman ve bunu ifade ediş şeklidir. Yıllar geçtikçe ve biz skora, başarıya endeksli bir "kendine taraftar topluluğu" yarattıkça zaten toplumsal karakteristiğimizde olmayan sabır duygusunun da esamesi okunmamaya başlandı. Tribünde 3. dakikada ayağa fırlayan adamla, TV ekranlarında konuşan insanların da pek farkı yok aslında. Birisi bunun için para alıyor, diğeri para veriyor tek fark bu kabaca.

Dün Rıdvan Dilmen yine, yerlerde sürünen dünya futbolu bilgisiyle ve aslında bu bilgiye ihtiyaç duymayacağı bir konuya parmak bastı. "Bu Cana'dan Türkiye'de 60 tane bulurum" diyerek. İnternet alemlerinde ve bugün eminim sokakta, işyerlerinde herkes aynı fikirdeydi, çok vardı bu Cana'dan...Hepsine katılıyorum. Çok var zaten Cana'dan doğru...Bu dünyada hangi futbolcudan çok yok ki. Ya da şöyle diyelim, bugünün futbolunda artık bir futbolcudan "1 tane" olması bile, 1958'deki Pele, 1986'daki Maradona'nın yarattığı farkı yaratmayacak durumdayken, hala bu ".....dan çok var" lafının manası nedir anlamıyorum.

Yukarıdaki lafımızdan başlayalım. Hani şu "hangi futbolcudan çok yok ki?" tarafından. Dünya üzerinde bana mevkisinde rakipsiz, alternatifsiz olan oyuncuları bir sayın mesela. Ama alternatifsiz derken bizim, zamanında "alternatifi yok" diye masallara daldırdığımız sonra gittiği tüm Avrupa takımlarında, hiçkimseye alternatif olamamış ve gerisin geriye, sözde alternatifinin olmadığı ülkede ancak iş bulabilmiş krallarımız gibi olmasın. Ciddi anlamda yerini kimseye değişmeyeceğimiz, dünyada tek diyebileceğimiz adamlar. Kaleci....Yok böyle bir adam. Buffon derseniz, Casillas derim, berikisi ordan Van der Sar der, diğeri Julio Cesar der, bir çırpıda 10 tane adamı altalta yazarız. Tandem ikilisi için ha keza. Lucio, Terry, Vidic, Pique, Ferdinand, Puyol ve hatta Lugano...Dünyanın en iyi sağ beki bana göre Maicon. Ama Sergio Ramos onu çok aratır mı?....Bu iş böyle sürer gider. Dünyada hemen hemen her mevkideki adamdan 10 tane bulabilirim ben de merak etmeyin. Hem de "en iyisi" denilen adamlar için. 1 tane adamın durumu özel. Lionel Messi. Ama artık futbol öyle bir noktaya geldi ki, (yine ilk paragrafın sonuna gelirsek), bu özel oyuncular bir takımı uzun soluklu taşıyamıyorlar ve ellerinde ona alternatif yaratabilecek bireyleri olmayan takımlar, sistemi çalıştırma yolunu seçip üstünlük sağlıyorlar. Almanlar, bu gezegenden olmayan adamın takımına 4 gol sallarken de bunu yaptılar. Kısacası artık çıkıp "bu adamdan bizde 50 tane var" demek, söz konusu oyuncunun sıradanlığını belirtmek için bir ölçü olmadığı gibi, gözümüzün önünde duran bir gerçeği de yadsımak oluyor.

Futbol takımları, adı üstünde birer takım oluşturmak için kurulurlar. Maddi değeri ve yetenekleri yüksek olan takımlar, kuruldukları anda başarıya ulaşmazlar doğal olarak. Başarıya sistemler ve organizasyon götürür. Bu yüzdendir ki dünya tarihinde birçok takım, onu oluşturan oyuncuların toplamından daha fazla performans göstererek sinerjiyi yaratabilmiş ve başarılı olmuştur. 2009-10'un Fulham'ı, Twente'si ve Bursaspor'u bunun bir örneğidir. Rıdvan Dilmen ve bu tür yorumları yıllardır ağızlarına pelesenk edenler muhtemelen Fulham takımındaki her oyuncudan 50'şer tane bulabilirler burada. Buluruz elbet. Ama bu o oyuncunun o takım içerisindeki rolünü ve yerini yorumlamak için yeterli bir sebep olmadığı gibi bunu 45 dakikalık bir zaman diliminde yapmak ayrıca mantık dışıdır. Zaten burada amacımız sadece Cana'yı savunmak olmadığı gibi lafımız da sadece Dilmen'e değil, onun TV ekranlarına taşıdığı bu zihniyete.

Mircea Lucescu'nun, Galatasaray'ı şampiyon yaptığı ve Şampiyonlar Ligi'nde ilk tur gruplarından çıkartıp, çeyrek finalin kapısına getirdiği 2. sezon kadrosundaki oyunculardan Gustavo Victoria Çaykur Rizespor'a, Andres Flerquin önce ligini 14. bitirecek olan Rennes'e, sonra da İspanya 2. Ligi takımlarından Cordoba'ya transfer oldu. Sebastien Perez ortalarda görünmedi, Bülent Akın'ın futbol hayatı 30'a gelmeden bitti, Radu Niculescu şu an Romanya'da bar işletiyordur. Hikayeyi ters çevirelim, Galatasaray Çaykur Rize'den, Cordoba'dan ve FC Istres'den transfer ettiği futbolcularla Şampiyonlar Ligi çeyrek finali ve lig şampiyonluğunu hedeflesin. Muhtemelen "bu amatör topçulardan bizde 150 tane var" diyeceğizdir. Ama bu adamların, bir takımın içine oturduklarında Galatasaray tarihinin Avrupa'daki iyi sezonlarının sonuncusunu yaşattıklarını unutmamak lazım. Yoksa merak etmeyin, biz de Bağcılar Gakkoşlar Kahvesi'nden böyle 50 tane yorumcu buluruz.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

WASP - REAL ME


Wasp - The Real Me
Geüpload door Lucifera666. - Muziek video's, interviews met artiesten, concerten en meer.

Can you see the real me doctor...........

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-41




















1966 Dünya Kupası'ndaki A grubu maçında Uruguay ve Fransa Londra'daki White City Stadyumu'nda karşı karşıya gelmiş ve Uruguay maçı 2-1 kazanmıştır. Bu maçta Fransa adına Jean Djorkaeff, Uruguay adına da Pablo Forlan takım kadrolarında yer almışlardır. 36 yıl sonra, 2002 Dünya Kupası'nda, Uruguay ve Fransa, Busan'ın Asiad Main Stadyumu'nda karşı karşıya gelmiş ve maç 0-0 bitmiştir. Bu maçta da Fransa adına Yuri Djorkaeff, Uruguay adına da Diego Forlan takımlarının kadrolarında yer almıştır. 36 yıl önce birbirine rakip olan 2 ismin oğulları böylece 2 aileyi yıllar sonra karşı karşıya getirmiştir.

Seyir Defteri

PORTAKAL HİKAYESİ BİR TRANSFER

























Türk futbolundaki transfer hikayelerinin en ilginçleri ve nesilden nesile aktarılanları genelde futbolcu kaçırma ile ilgili olanlardır. Hasan Vezir'in Ergün Gürsoy ve Yurdaşen Karahasan tarafından Galatasaray'a kaçırılması bunların en ünlülerindendir. Bu akımın meşhur ettiği bazı yöneticiler de mevcuttur hatta. Son yıllarda bu "futbolcu kaçırma" taktiği ortadan kaybolsa da Aziz Yıldırım, Mehmet Topuz'u arabasıyla evine getirerek gerçek anlamıyla olmasa da ufak çapta bir operasyona imza attı. Avrupa'da bu akımla ilgili duyduğum en ilginç olay Chelsea'nin Frank Arnesen'in de içinde olduğu helikopterle İtalyan Reggina kulübünün idman sahasına inerek 15 yaşındaki Vincenzo Camilleri'yi kaçırmasıdır ki Chelsea'nin aldığı transfer yasağı cezasında Gael Kakuta hamlesi kadar bu hadisenin ve Reggina başkanı Lillo Foti'nin tepkisinin payı büyüktür. Genelde benzer hikayeler transfer sürelerinin son günlerinde de gerçekleşir. Örneğin Diego Milito'nun 1 Eylül 2008'de Real Zaragoza'dan Genoa'ya transferi sırasında, transferin, kulüplere tanınan sürenin son gününde hatta bitiminden dakikalar evvel gerçekleştiği, 13 milyon euroyu Zaragoza'ya göndererek karşılığında Milito'nun lisansını alan Genoa yetkilisinin İtalya Futbol Federasyonu'na koşarak gittiği, federasyon yetkilisinin lisansı, sürenin bittiğini öne sürerek çıkan kavga sonucu camdan dışarı fırlattığı, daha sonra araya yetkililerin sokularak transferin kayda geçirildiği efsaneleri anlatılır. Bugünkü hikaye de böyle bir hikaye. Tanıdık bir adamın kariyerini değiştiren bir hikaye. Frank Rijkaard'ın Ajax'tan Sporting Lizbon'a transferi hikayesi.

Tarih 29 Ocak 1988 Cuma. Hollanda'da milyonlar televizyon başında, Henry Huisman'ın sunduğu, bugünkü yetenek yarışmalarına benzeyen Soundmixshow adındaki yarışmanın ilk versiyonunun finalini izlemektedir (bu yarışmanın 1989 versiyonunu bu gün Hollanda'nın en tanınmış şarkıcılarından olan Marco Borsato kazanmıştır). O yıl, ilk kez yapılmasının da etkisiyle yarışmanın sonucu merakla beklenmektedir. Yarışma galibi, bugün de olduğu gibi seyircilerin telefonlarıyla belirlenecektir. Tabii o zaman cep telefonu denen şey ortada yoktur. İnsanlar telefonla arayarak oylarını bildirmektedir. Yarışmanın finalinin olduğu o cuma akşamı, Hollanda'nın batısındaki Hoofddorp kentindeki Golden Tulip (Altın Lale) Oteli'nde Portekizli Jorge Gonçalves adındaki bir balıkçı ile Ajax Genel Direktörü Arie van Eijden otel lobisinde hayatlarının en kritik dakikalarını geçirmektedir. Oraya geleceğiz, biraz kaseti geriye saralım.

1987 yılı yaz ayları. Frank Rijkaard 1980'de Ajax'ta başladığı profesyonel kariyerinde 7 seneyi devirmiş, 3 lig, 3 kupa 1 de Avrupa Kupa Galipleri Kupası şampiyonluğu kazanmıştır. PSV Eindhoven onu kadrosuna katmak için harekete geçer. Rijkaard Eindhoven kulübü ile anlaşır ve onlarla bir anlaşma imzalar. Ama aynı anda Ajax ile sözleşmesini uzatan bir belgeye de imza atmıştır. 2 kulüp Rijkaard yüzünden birbirine girer. Rijkaard Ajax'ta kalır ama iş mahkemeye taşınır, PSV davayı kısmen de olsa kazanır ve Ajax'ın Rijkaard'ın bundan sonraki transferinden gelecek paranın % 50'sini PSV'ye ödemesini kararlaştırır. Surinam asıllı sezona Ajax formasıyla başlar.

1987 Eylül ayı. Rijkaard eylül ayına gelindiğinde, Ajax hocası ve hocasından öte efsanesi Johann Cruijff'la antrenman sahasında tartışır ve sahayı terkeder. Ardından bir daha o oldukça Ajax forması giymeyeceğini açıklar (Ajax Cruijff'un teknik adamlığı döneminde hiçbir zaman lig şampiyonu olamamıştır). Bunun üzerine Cruijff da onu siler. Rijkaard ara transfer dönemini beklemeye başlar, forma giyeceği bir kulübe gitmek zorundadır zira izleyen sene yaz aylarında Almanya'da düzenlenecek Avrupa Şampiyonası'nda milli takım forması giymek istemektedir.

1988 Ocak ayı. Rijkaard'ın 4 aydır futbol oynamadığının ve bir takım aradığının bilincinde olan, Sporting Lizbon seçimlerinde başkan adayı olan Jorge Manuel Alegre Gonçalves (alttaki resimde), Rijkaard'ı kendisine seçimi kazandıracak hamle olarak görmektedir. Gonçalves balıkçılık işinden büyük paralar kazanmıştır ve Sporting'in başkanlık koltuğuna adaydır. Dünyaca ünlü bir yıldızı getirmek için taraftarlara söz vermiştir ve bu adam da Rijkaard'dır. Gonçalves Ajax ve Rijkaard'la bağlantıya geçer. 5 milyon guldenlik bonservis bedelinde anlaşılır. Rijkaard'a da 18 ay için 1,5 milyon gulden ödenecek ilaveten de Lizbon'un 30 kilometre uzağındaki dillere destan turistik mekan Cascais'de bir villa, bir lüks araba, tüm ailesi için sınırsız gidiş dönüş uçak bileti verilecektir. Rijkaard tekrar futbol oynayacağı için mutludur. Ancak transferde şöyle bir ayrıntı vardır. Ajax, kendisine gelecek 5 milyonun 2,5 milyonunu yukarıda bahsettiğimiz mahkeme kararı gereği PSV'ye ödeyecektir. Gonçalves 1 milyon guldeni peşin olarak öder. Kalan 4 milyon guldeni Portekiz'den gönderemez, zira Portekiz bankacılık sistemi bu derece yüksek bir miktarın o gün yurt dışına transferine izin vermez. Ajax kulübü sadece banka garantisini kabul etmemekte ve parayı hesabında görmek istemektedir. Gonçalves'in yardımına, New York'ta yaşayan iş ortağı Alex Coelho yetişir. Coelho, 4 milyon euroyu New York'tan, Amsterdam'daki ABN Amro Bank'a transfer edecektir. Her şey çözülmüştür ve transferin son gününe gelinmiştir....Şimdi yazının başındaki bölüme saralım tekrar...


















Tarih 29 Ocak 1988 Cuma. Gonçalves ve Ajax Genel Direktörü Arie van Eijden Hoofddorp'taki Golden Tulip otelde bir araya gelirler. ABD yerel saati Hollanda'dan daha geride olduğundan, para ABD'deki bankadan öğleden sonra, yani Hollanda'da akşam saatlerinde Amsterdam'a ulaşacaktır. Banka parayı gönderdiğine dair bir faks çekecektir otele. Portekizli idealist başkan ile Van Eijden otelin barında içkilerini yudumlarken telefonlarının çalışmadığını farkederler. Resepsiyondaki bayana konuyu sorduklarında tüm telefon hatlarında bir problem olduğu cevabını alırlar. Doğal olarak faks makineleri de çalışmamaktadır. Van Eijden koşa koşa Ajax kulübünü aramaya gider ama kulübe de ulaşamaz. New York'taki bankaya ulaşmak ise imkansız hale gelmiştir. Olayın nedenini bara döndüklerinde farkederler. Tüm bar müşterileri televizyona kilitlenmiş Henry Huisman'ın sunduğu Soundmixshow'un sonucunu beklemektedir ve dahası programa oy vermek için tüm Hollanda çapından televizyonu arayan seyirciler ülke çapındaki telefon ağını bloke etmiştir. Ortada ne faks ne de paranın aktarıldığı ile ilgili bir haber vardır. Gonçalves New York'taki ortağı Coelho'ya da ulaşamamaktadır. İki adam otel restoranında eli kolu bağlı şekilde beklemektedir. Gonçalves'in durumu daha kötüdür zira transfer zamanında yetişmezse 5 milyon gulden boşu boşuna Ajax'ın kasasına girecektir.

Henry Huisman artık Ajax kulübünden bir yetkili stüdyoyu mu basmıştır yoksa hükümetten bir nota mı gelmiştir bilinmez, seyircilere oylama için telefonları kesmelerini, tüm ülkenin iletişimini bloke ettiklerini defalarca hatırlatır. Buna rağmen telefonlar ancak gece yarısından sonra açılırlar. Faks New York'tan ulaşır. 4 milyon gulden Ajax'ın hesabına geçmiştir ama Rijkaard'ın lisansını eline alan Gonçalves'in kağıtları Portekiz Federasyonu'na gönderecek zamanı geçmiştir. Rijkaard Temmuz ayına kadar futbol oynayamayacaktır. Gonçalvez daha başkan olmadan elinde 6 ay boyunca oynamayacak bir futbolcunun bonservisi ile kalakalmış daha verdiği ilk sözü bile tutamamıştır. İmdadına iş adamı dostu Zaragoza başkanı yetişir. "Madem bu adam sizde oynayamayacak bize kirala" der. Zira İspanya'da transfer pazarı ilave 2 hafta daha açıktır. Gonçalves teklifi kabul eder. Rijkaard, Zaragoza'ya uçar.

1988 yaz ayları. Hollandalı İspanya'da çok iyi bir performans gösterir. Rinus Michels onu 1988 kadrosuna alır ve takım Almanya'da şampiyonluğu kucaklar. Bu sırada Gonçalves başkan seçilmiştir Sporting'de. Taraftarlar Rijkaard'ı daha izleyememiştir bile. Bunun hasreti ile yanıp tutuşurlar. Ancak 1 sene önce bu başarının mimarları Marco van Basten ve Ruud Gullit'i renklerine bağlayan İtalyan AC Milan kulübü, zinciri tamamlamak amacıyla Frank Rijkaard'ı da transfer etmek için harekete geçer. Sporting kulübü başkanı Gonçalves teklif edilen parayı kabul eder ve Rijkaard'ı satar. Satışın yapıldığı gün tüm Sporting'li taraftarlar stadyumun etrafını sararlar. Başkan Gonçalves arka kapıdan sıvışır. Satışı içeren kontrat ise teknik direktör Ariedo Braida'da kalmıştır. Braida tuvalete saklanır, kontratı iç çamaşırının içine saklar ve stadyumdan kaçar. Gonçalves'in başkanlığı sadece 1 yıl sürer ve yerine Jose de Sousa Cintra seçilir....

Yılan hikayesi transfer mi dediniz...

20 Temmuz 2010 Salı

TİKİ-TAKA FUTBOL - MADE IN ESPAÑA



















Sabirla kisa kisa paslasararak, saga-sola, 1 ileri-2 geri, öteye-beriye ve tekrar bastan, tekrar bastan ve tekrar bastan oyna, taaaa ki birileri tehlikeli bölgede rizikoya girmeye en nihayetinde cesaret edebilsin!

Futbol dünyasinda "Possession Football" (Topa hakim olma futbolu) diye geciyor. Tiki-Taka diyorlar Ispanyollar oynadiklari bu futbola. Top sürekli kisa paslarla hareket halinde, durmuyor. Riziko cok sevilmiyor, önemli olan topa hakim olmak (possession). Bu anlamda rakip sahanin en ucundan bile geri dönülüp, tekrar eski pas trafigine devam etmek, topu orada herhangi bir riziko sonucu kaybetmekten daha önemli. Top sizde ve bu sekilde savunma pozisyonu alma zorunlulugunu minimize ediyorsunuz. Mac icinde "atak oynama-defans yapma arasindaki mental degisimin sarsintilariyla ve sebebiyet verdigi konsantrasyon yorgunluguyla" ugrasmak zorunda kalmiyorsunuz. Rakip takim bosa kosmaktan yoruluyor, topsuz oynamak zorunda kaldigi icin sinirleniyor, sabirsizlasiyor. Ispanya'nin Almanya ve Hollanda maclari cok güncel örnekler. Miroslav Klose mactan sonra: "Bir önceki mactan degil, bu mac icinde kosmaktan yorulduk. Topu kazanip atak yapmak istedigimizde enerjimiz yoktu, topa bile isinamadik." diyordu. Istatistiklere bakinca Xavi gibi bazi Ispanyol oyuncular o macta en cok kosan futbolcular arasinda. Toplu oyunun icinde pozitif ruh haliyle kosmakla, topsuz oyunun icin pas manyagi olmak arasindaki ruh hali cok farkli tabii. Klose kisaca "Bizi pas manyagi yaptilar" demek istiyor.

Tiki-Taka, Ispanya futbolunun gecmisindeki ve güncelindeki Arjantinli futbolcu ve hocalarin etkilerini inkar etmeden, Johann Cruyff'un Barcelona'ya hoca olmasi ve La Masia'nin temellerini attiktan sonraki sürecte rafine edilip, genellikle ortasahada kisa boylu mükemmel top kontrolü olan oyuncularla sunuluyor ve Ispanya Futbolunun en uc damarlarina kadar isliyor.

Guardiola, Bakero, Messi, Xabi Alonso, Xavi, Iniesta, Fabregas.... (ki kendisinde Ingiltere liginde oynadigindan dolayi dikine oynama, kaleye daha cabuk gitme özelliginin de gelistigini belirtelim. Fabregas'in final macinda aldigi kisa süre icerisinde sürekli kaleye direk-kisa yoldan gitmeyi denemesi ve sürekli golü aramasi, bu anlamda en etkili Ispanyol oyuncu olmasina yetti. Bana göre macta fark yaratan adamdir ayni zamanda.)

Tiki-Taka'nin neyi iyi yapabildigini gördük/görüyoruz.

Tiki-Taka'nin yine gördügüm(n)üz dezavantajlarina degineyim:

Iceriye dalma konusunda kendisine cok güvenen, özel biri (Messi) olmadigi zaman az riziko esittir az gol pozisyonu oluyor. Tiki-Taka tek tarafli ve cok tekdüze oldugu icin, iki tarafli mac beklentisi icinde olanlar buhranlara girebiliyorlar. Topa bu denli hakim olma her ne kadar Ispanya kupayi almis olsa bile mac kazanma garantisini beraberinde getirmiyor. Macin kirilma anlarinda sansli olmak gerekiyor. Ispanya-Isvicre ve Ispanya-Hollanda maclari arasindaki tek fark Robben'in karsi karsiya kalip golü yapamamasiyla, Isvicreli Gelson Fernandes'in sansinin da yaver gitmesiyle golü yapmasi. Birinde skorun Ispanya'nin aleyhinde ve digeri lehinde olmasi haricinde aynisinin tipkisi iki mac izledik. Takim olarak kale önünde o kadar etkisiz kaldi ki Ispanya maclari lehine dönüstürdükten sonra bile isi bitirecek son vurusu bir türlü gerceklestiremediler. Kale önüne gelmek ezberin bozulmasi gibi bir etki yaratti genelde Ispanyol futbolcularda.

Bu sebeplerden dolayi Ispanya'nin Tiki-Taka'sini/possession futbolunu cok begenenlerinden yaninda bu futboldan sıkılanlarin sayisi da hic az degil.

Ispanya'nin oynadigi neden Total Futbol degil?
Cünkü Total futbol artik oynanmiyor. Cünkü futbol romantikleri her güzel-her pas oyununu buna ilintilerken, 70'lerin Ajax'i ve Hollanda Milli Takimi'ndan sonra Total Futbol'un ütopya'ya dönüstügünü ve modern futbol gerceklerini göremiyorlar. Total'in kelime anlami olarak futbolla ilintilenmesi zaten "topyekün/total atak ve topyekün/total defans yapmadan, kenar adamlarinin sürekli aktif alan genisletmelerin"den gelir. Ve her güzel futbol "Total Futbol"la sınırlı degildir.

Total futbol sadece paslasma üzerine degil, bos alan yaratma, atak yapma, risk alma, hizli tempoyla pozisyon degistirme, pozisyon kaydirmalar üzerine gelistirilmis futbol mantalitesidir. Formasyon degil, mentalitedir Total Futbol. Bütün futbolcularin bir sonraki aksiyonda pozisyon alabilmeleri ve bu sekilde gol sansi yaratabilmeleri icin, diger takim arkadaslarinin hareketlerini ve toplu ve topsuz niyetlerini bilebilme/tahmin edebilme üzerine kurulmus bir futbol mantalitesi. Kendi icinde barindirdigi o mantaliteye ait riskler bir yana...

Rakip futbolcular bikincaya kadar pas yapma, topa sürekli hakim olma, gol atma isini şansa ve Villa'ya, gol yememe isini de yine şansa ve Casillas'a birakma mentalitesi degil Total Futbol.

Bu sadece Tiki-Taka...

by meinkissen

19 Temmuz 2010 Pazartesi

DON'T TELL ME IT'S OVER


Amy Macdonald - Don't Tell Me That It's Over
Geüpload door Amy-MacDonald. - Muziek video's, interviews met artiesten, concerten en meer.

Popüler olana karşı bir önyargım var ama bunun sebebi popüler olan şey değil onu popüler yapanların profilinden. Neyse ki Footballer's Wife adında bir şarkısı olan ve gerçekten de bir "Footballer's Wife" (ya da girlfriend diyelim şimdilik) olan İskoç hanım kızımız Amy Macdonald beğenimizi kazandı. "Yeni Dolores" yakıştırmalarına pek katılmıyorum, sesini her tizleştiren İrlandalıya "Dolores" damgası vurmamak lazım. Amy'i kendi içinde sevmek lazım :)

ORANGE KILLER



Döndüm döndüm. Detaylar gelecek zaten de, öncesinde blogu boyayan oranj renk için, plaza de espana'da görüp hoşumuza giden bir "orange killer" gelsin.

LA MASIA DE TOEKOMST'U ALTETTİ















15 Temmuz 2010 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştır. Final sonrası yazımızda söz verdiğimiz La Masia-De Toekomst karşılaştırma yazısını yerine getirelim.

----------------------

Geçtiğimiz Pazar günkü İspanya-Hollanda finalinde Barcelona’nın altyapı okulu La Masia’dan çıkmış 7 oyuncu yer aldı. Bunlardan 6’sı halen Barcelona’da oynayan Pique, Puyol, Busquets, Xavi, Iniesta ve Pedro iken sonuncusu oyuna sonradan giren Arsenalli Fabregas’tı. Rakipte ise Ajax altyapı okulu De Toekomst (Gelecek anlamına geliyor), sahada 6 oyuncu ile temsil ediliyordu. Halen Ajax’ta oynayan Stekelenburg ve Van der Wiel ile yurt dışına transfer olmuş Sneijder, Van der Vaart, Heitinga ve De Jong. İşin ilginç yanı, bu okulların ikincisinden çıkmış olan Johan Cruijff’un, ilkini bugünlere getiren önemli adamlardan birisi olması. 1988 yılında Cruijff, Katalan kulübünün başındayken şu anda teknik direktör olan Guardiola ile yardımcıları Aureli Altimira ve "Tito" Vilanova bu altyapı okulunun öğrencileriydiler. Peki bundan 15 yıl önce zirvede olan Ajax’ın ve Hollanda’nın lokomotifi altyapı, nasıl Barcelona altyapısının gerisinde kaldı ya da La Masia nasıl bu derece cevherler çıkardı? Finalin şifresini biraz da buradan çözebiliriz.

Önce Ajax tarafına gidelim. Ajax altyapısından çıkan isimlerin son yıllardaki kaderi 2 önemli etkenle belirlendi. Futbol ekonomisi denen kavramın hayatımıza girmesi, liglerin arasındaki uçurumu artırdı. 1995’te Ajax’ın Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmasından beri, 5 büyük ligin dışından çıkan tek şampiyon 2004’te kupayı kaldıran Mourinho’nun Porto'su. Hatta bu dönemde kupa 4 ülke arasında paylaşıldı. Artık Kızılyıldız, Steaua Bükreş, Feyenoord gibi takımların şampiyonluklarını görmek oldukça zor. Futbolun başarı merkezinin bu liglere kayması, diğer liglerin çekiciliğini kaybetmesine ve yıldız daylarının çok genç yaşlarda bu ülkelere transfer olmasına sebep oldu. Örneğin 1995 şampiyonu Ajax’ın kadrosunda yer alan ve altyapı okulundan gelmiş oyuncuların yaş ortalaması 21’di ve bunların 4’ü 25 yaş üstündeydi. Bugün ise artık Holandalı genç yetenekler yurt dışına çok erken yaşta transfer oluyorlar. Pazar günü sahada olan Heitinga, De Jong, Van der Vaart, Sneijder 25 yaşından önce ülke dışına çıkmışlardı. Bu, başka kulüp kaynaklı Robben, Van Persie, Elia gibi isimler için de geçerliydi. Bu oyuncular milli takıma da model olacak bir yapıyı kendi aralarına oluşturmaktan ziyade dünyaya dağıldılar.
















Öte yandan La Masia’dan çıkmış Barcelona yıldızları halen aynı kulüpte forma giymeye devam ediyorlar. Böylece ülke içinde kulüpleri ile elde ettikleri başarıların sonucu olarak, sadece formalarını değiştirip aynı şekilde oynamaya devam ediyorlar. Xavi-Iniesta ve Pique-Puyol ikilileri Barcelona’nın milli takım versiyonundan başka bir şey değiller. İspanya Ligi’nin kalitesi ve başarı grafiği de onları kariyerleri boyunca kulüpte tutmaları anlamına geliyor. Böylece Aragones ve Del Bosque gibi hocaların işi, bu oyunculara eklenecek, Barcelonalı olmayan oyuncuları doğru ve en etkin şekilde yerleştirmekten ibaret olabiliyor bazen. Aynen 2000 Galatasaray’ının iskeletini sırasıyla kullanan Mustafa Denizli ve Şenol Güneş gibi.

La Masia’nın kendi içindeki yapısından da biraz bahsetmek gerek. Gençlerin Nou Camp atmosferini daha o yaştan hissetmesi için yatakhanelerin bu devasa stadyumun içinde olduğu bir tesis. Cruijff’un Ajax’taki genç oyuncu üretimini Barcelona’ya taşımak için 1990’da canlandırdığı akademinin sorumlularından Albert Capellas’a göre, La Masia futbolcuları, çocuklarını yetiştiren Katolik annelerin tekniğiyle hayata kazandırıyor. Onları yemeklerini saatinde yemeye, derslerini çalışmaya ve büyüklerine saygılı olmaya teşvik ederek. Hatta Capellas’a göre bu öyle bir karakter ki, bir futbolcu akademiden ayrılırsa, bir başkası ondan daha iyi olması sebebiyle suçluluk bile duyabiliyor. Buradan çıkan gençler, hiçbir zaman bağlantıyı koparmıyorlar. Bunun son örneği Guardiola. Daha genç yaşta oturduğu masalardan hiçbir zaman kopmamış teknik adam hala altyapı koçlarıyla sıkı bir ilişki içerisinde. Futbolcular da aynı çemberin içinde. Altyapıdan A takıma yeni kazandırılan bir genç, daha önce bu yoldan geçmiş ustalarını izleyerek kendisini geliştiriyor. Puyol, Iniesta, Xavi gibi. Bu yolla Barcelona Real Madrid’den hep farklı bir takım oldu. Bugün takımın % 60’ı buradan çıkmış oyunculardan oluşuyor. Bu sayı Madrid ekibinde oldukça az. De Toekomst’un üretimi Cruijff, bu yapıyı yaratırken, antrenmanlarda üçgen kurarak paslaşmayı bilen oyuncuları değerlendirirmiş. Barcelona’nın ve İspanya’nın o rakibi yıldıran pas trafiğinin kaynağı belki böyle çok daha iyi anlaşılabilir.

Yazının sonunda bu yapının çıkardığı iki “kullanıcı dostu makine” Xavi ve Iniesta’dan da bahsedelim. Meslekleri futbolcu her ikisinin de. Para kazanmak için bir iş yapıyorlar. Bankacı, şöför, devlet memuru gibi. Elbette hem anlık, hem de genel olarak sinirlendikleri, sabırlarının taştığı anlar oluyordur. Ama biz göremiyoruz bunları. Bunu bu kadar göz önünde olarak ve başarı kazanarak yapan tek örnekler belki de. Mental ve fizik açıdan hep alarmdalar, hep dikkatliler, pes etmiyorlar, hep çıkar yol arıyorlar, denemekten bıkmıyorlar sonuç alana dek. Hiçbir şey onları isyan ettirmiyor, mesela Arjen Robben'in yüzündeki "ben artık bittim" ifadesi görülmüyor yüzlerinde. Yedikleri tekmeler sonrası hakemin başına üşüşmüyorlar, bazen aşırı görülebilecek kadar ciddiler, oyundan kopmuyorlar, mücadele ediyorlar, tuttuğunu koparmak için yapışıyorlar işlerine ve bütün bunların yanında yetenekliler, soğukkanlılar. Xavi’nin 544’ü isabetli 649 pasla, katettiği maç başına 11,46 kilometreyle, Iniesta’nın maruz kaldığı 26 faulle bu kategorilerin lideri olmalarının kaynağı Nou Camp yakınındaki o taşlık yapıda.