31 Ekim 2010 Pazar

GUUS HIDDINK - İNGİLTERE'DE YETENEK AVI

























Guus Hiddink'in De Telegraaf'daki aylık köşesinde dün yer verdiği yazının çevirisidir.

-------------------------------------------------












Azerbaycan'a kaybeden birisi sessizce yerine oturmalı. Euro 2012 elemelerindeki 1-0'lık mağlubiyetten sonra benim yaptığım da buydu. Kötü bir maç.

Almanya'ya kaybedebilirsiniz ama Azerbaycan'a? Bir beraberlik dahi yoktu ortada. Mağlubiyetten sonra yapmamız gereken, açığı kapatmak ve Türkiye'yi gelecek Avrupa Şampiyonası'na götürmek için her türlü çabayı göstermekti.

İngiltere'de geçen 1 hafta kötü değildi. Dün Arsenal'in antrenman tesislerinde, kulüple kontratı olan 2 Türk oyuncu ile beraberdim. Arsene Wenger'le görüşme şansım oldu ve antrenmandan oldukça zevk aldım. Antrenmandaki futbolun kalitesi oldukça ilgi çekici ve ilham vericiydi.

Bu hafta sonu Arsenal-West Ham United ve Portsmouth - Nottingham Forest maçlarını da izleyeceğim, zira birkaç Türk gencinin oynama ihtimali var. Arsenal ve Portsmouth sonrası Reading ve Chelsea'yi de ziyaret edeceğim*. Bu gençlere milli takımda oynama teklifini yapacağım, gelecekteki takımı oluşturma yönünde şimdiden çalışmalara başlamak gerek.

Daha sonra hafta içinde önce Trabzon'a daha sonra da Kayseri'ye gideceğim. Bu 2 takımın da altyapılarında ve kadrolarında iyi eğitim almış önemli yetenekler var.

İngiltere, Almanya ve Türkiye'deki bu çalışmalarımın sebebi gelecekteki Türk milli takımının altyapısını oluşturmak. Bu yüzden de bir an önce aksiyona geçmek istiyorum.

Hollanda Futbol Federasyonu ve diğer federasyonlarla da bağlantıya geçip A milli takımın bir seviye altındaki bir ulusal takım için bazı teklifler sunacağım. Hollanda Futbol Federasyonu'nun birkaç yıl önce uyguladığı Hollanda B milli takımına benzer bir şey olacak. O zamanlar teklife şüpheyle bakılmış ama Johan Neeskens ve Dennis Bergkamp gibi isimlerin takımları çalıştırması ile iyi bir sonuç vermişti. Federasyonla bu konuyu görüşeceğim zira iyi bir takıma altyapı oluşturabilir.

Ancak bu gerçekleşene kadar, A takımda pek şans bulamamış oyuncuları test etmek için bir maç yapacağız. 17 Kasımda Hollanda ile Amsterdam'da oynayacağımız maç, Arsenal, Chelsea gibi takımlarda eğitimlerini almış bu yeni gençleri görmek için iyi bir fırsat olacak.

Ayrıca aynı amaçla şubat ayının başında da bir hazırlık maçımız var. Bu arada da genç oyuncuları sürekli gözden geçirip test edeceğiz. Böylece kimbilir, mart ayında Avrupa Şampiyonası yolunda bize ekstra bir güç sağlayabilirler.

Yani, Almanya ve Azerbaycan mağlubiyetlerini yeni bir başlangıcın tetikleyicisi olarak görüyorum. Bütün eleştirileri kabul edip çalışmaya devam etmeliyiz. Bu bizim için hedefe ulaşmak için de ayrıca bir ilham kaynağı oldu. Bu, doğruyu yapma konusunda da bize yol gösterebilir.

*Oğuzhan Özyakup, Yılmaz Aksoy, Nadir Çiftçi, Gökhan Töre ve Jem Paul Karacan'dan bahsediyor.

---------------------------------------------------

Yazıdan çıkarılacak sonuçlar şunlar. Hiddink son 6-7 yıldaki profiline oranla eleştirilerden "ders almış" görünüyor, yani artık daha fazla seyahat edip daha fazla maç izleyecek. Yazının sonunda "bu yenilgiler ve eleştiriler bana yeni bir başlangıç için ders oldu" manasındaki cümleler önemli. Daha da önemlisi, Hiddink ilk göreve geldiğinde Lig Radyo'da Ali Ece'yle yaptığımız telefon bağlantısında söylediğim "milli takım kadrosunda çok fazla gurbetçi olacak" tahmini yavaş yavaş kendini gösterecek gibi. Hiddink belli ki Avrupa'da eğitimini almış genç oyuncuları Türk milli takımını seçmeye ikna edip, ülkenin ileriki 10 yıldaki takımını kurmaya çalışıyor. Hollanda maçında yepyeni isimler göreceğiz anlayacağınız. İstediğini alırsa 29 marttaki Avusturya maçında Almanya ve Azerbaycan maçlarındaki kadrodan bambaşka bir kadroyla sahaya çıkabiliriz.

BENFICA 1975-76





Benfica'nın üstüste 3 Portekiz şampiyonluğu kazanan kadrosu. Ayaktakilerde sağdan ikinci sıradaki António Monteiro Teixeira de Barros'un, aynı yıl çekilen Hanzo filminin seçmelerine katılıp rolü Kemal Sunal'a kaptırdığı yönündeki söylentiler doğru değildir.

30 Ekim 2010 Cumartesi

CLOCKWORK ORANGE - SOUTH PARK STYLE



Yıl 1971 - Clockwork Orange



Yıl 2010 - Efsane dizinin son yayınlanan bölümü Coon and Friends'den. Bu muhteşem sahnenin tek falsosu yanlış müzik kullanılmasıdır.

FEYENOORD'UN SON 10 YILDAKI EN KOTU 10 TRANSFERI

















Kulubun kasasinda bugun bulunan borc rakamini asagidaki yazida belirttik. Bunun en onemli sebeplerinden birisi transfer pazarinda yapilan yanlis hamleler tabii ki. Ajax'in gectigimiz yil acikladigi rekor zarar rakaminda 17 milyon ile kulup transfer rekoru kirdiklari Miralem Sulejmani'nin ellerinde patlamasinin da payi var elbet. Dolayisiyla Rotterdamlilarin parayi sokaga attiklari 10 transfere kisaca deginelim.

1-Jean Carlos Dondé: Isminde karizma olup kendisi fos cikan adamlardan. Feyenoord Brezilyali sol bek oyuncusunu transfer ettiginde Dondé 20 yasindaydi. Feyenoord kariyerinde sadece 1 kez forma giyebildi. Sakatliklarin da etkisiyle hicbir zaman kadroya giremedi ve once Hamburg sonra da Fluminense'ye kiralandi. 2007 yilinda kontrati feshedilince solugu Asteras Tripolis'de aldi. 3 sezonda 30 maca dahi ulasamadi. Bugun Feyenoord'a transfer olmadan onceki takimi Atletico Paranaense'nin yedek kulubesinde.

2-Maikel Aarts: Massibo Taibi gibi gitti onun kariyeri. RBC Roosendaal'da iyi isler yapmis bir kaleciyken Feyenoord'a transfer edildi. Ancak ustuste yaptigi hatalara 2005-06 sezonunda FC Twente ile oynanan macta neredeyse takimini yakma noktasinda gelen hatalari sebebiyle devre arasinda degistirildigi mac sonrasi teknik direktor Erwin Koeman tarafindan yedek kulubesine mahkum edildi. 2007 yilinda Willem II'ye transfer oldu, bugun Hertha BSC formasini giyiyor.

3-Philippe Léonard: Standard Liege, Monaco, Nice takimlarinin formasini giymis ve Euro 2000'da Belcika formasi giymis, Liege'de 2004-06 sezonunu cok iyi gecirmis bir sol bekken Ingiltere ve Ispanya'dan gelen teklifleri reddedip Feyenoord'a geldi. Yine sakatliklar silsilesi ve 2 mac oynayip takimdan ayrilma. Kariyerini gectigimiz yil Rapid Bukres'te sonlandirdi.

4-Ivan Bandalovski: Rotterdam'in yuttugu bir baska sol bek. Litex'de basladi genc Bulgarin kariyeri. 2005 yilinda henuz 19 yasindayken Feyenoord'a kiralandi. Feyenoord'da kazandigi paranin karsiligini rezerv takimda oynayarak verdi. Tek bir macta dahi sahaya cikamayarak Lokomotov Sofya'ya transfer oldu.

5-Anthony Lurling: Tam bir fare doguran dagdir Lurling. Feyenoord'da 2002-05 yillari arasinda forma giydi. Istikrarsizlik gordugu gereksiz kartlar derken 3 sezon sonunda hicbir sey uretemeden FC Koln'un yolunu tuttu. Orada da tam bir hayal kirikligi yaratip hala forma giydigi NAC Breda'ya transfer oldu.

6-Angelos Charisteas (resimde): 2006 yilinda Ajax'tan Feyenoord'a transfer oldugunda Rotterdamli taraftarlar stadyumun onune gelip "Ajax artigi istemiyoruz" diye baskan Jorien van den Herik'i istifaya davet ettiler (Ajaxtan ayrildiginda Charisteas yedek kulubesine bile dogru durust gireiyordu). Artik onun lanetinden midir bilinmez, 9 gol atabildi ve hicbir zaman taraftarlarla yildizi barismadi. Sezon sonunda solugu Nurnberg'de aldi. Bugun Ligue 1 sonuncusu ve kume dusmeye mahkum Arles-Avignon'da forma giyiyor.

7-Cory Gibbs: Elde patlayan bir baska defans oyuncusu. Gullit'in ABD ile yakin iliskileri sonucua Dallas Burn'den getirdigi Amerikali, hocasinin takimdan ayrilmasiyla Erwin Koeman'in tirpanina ugradi. Kisa sure sonra da ulkesine dondu. Bugun New England Revolution'da forma giyiyor.

8-Edwin de Graaf: RBC Roosendaal'in Feyenoord"attigi bir baska kazik. Ayni zamanda Feyenoord'da basarili olamayip Breda kentinde iyi isler yapan oyuncular kervanindan birisi. De Graaf 2004-06yillari arasinda sadece 6 macta forma giydi ve ayrildi. Bugun Hibernian kadrosunda.

9-Aleksandar Ignjatovic: Son donem yanlis hamlelerinden. Bulgar Bandalovski'den ders almayan Feyenoord yonetimi bir baska Balkanlardan gelmis genc defans oyuncusunu kadroya katti. 22 yasindaki Sirp futbolcu gectigimiz sezon basi Borac Čačak takimindan satin alma opsiyonuyla kiralandi. Bir daha ismini bile duymama opsiyonuyla, tek bir mac bile oynamayarak kulubune geri dondu. Olan kulubun ona odedigi maasa oldu. Youtube videolarina bakilarak transfer edildigi soylenir.

10-Lee Chun-Soo: Her Koreli Park Ji-Sung gibi Hollanda'ya damgasini vurmuyor tabii. Ulsan Hyundai'den 2007 yilinda transfer edilen oyuncu 2 sezonda 15 maci dahi bulamadi. Aslinda Real Sociedad'da, La Liga'daki ilk Koreli oyuncu olarak gosterdigi kotu performans Avrupa'ya uyamadiginin habercisiydi ama Feyenoord bir kumar oynadi. Tutmadi. Bugun Japonya'da Omiya Ardija formasi giyiyor.

Haftaya, Ajax'in son 10 yildaki en kotu 10 transferi.

IYI KI DOGDUN MARADONA


Bugun yarim asiri devirmis oluyor efsane. Klasiklesmis gol goruntuleri yerine ben Barcelona formasi giydigi yillarda Athletic Bilbo ile oynanan bir mac sonrasi Nou Camp cimlerindeki meydan savasini ve bizimkinin seri ucan tekmelerini koyuyorum. Yalniz 1. saniyedeki tekme Karate Kid filmine ilham kaynagi olmus olabilir.

29 Ekim 2010 Cuma

CHUCK NORRIS FACTS



















Yapanın eline sağlık. Atilla Atasoy'un ikizi, bizim sert çocuk Chuck Norris için kurulmuş bir website. www.chucknorrisfacts.com.Bugün 70 yaşında olan ve Chun Kuk Do adlı dövüş saatinin yaratıcısı olan Norris abimizin sıkı hayranlarının kurduğu sitede müthiş tişört tasarımları da var. Ben kendisiyle ilgili siteye girilmiş Chuck Norris gerçeklerinden birkaçını aşağıya alayım.

-There is no theory of evolution. Just a list of creatures Chuck Norris has allowed to live. (Evrim teorisi diye bir şey yoktur. Sadece Chuck Norris'in yaşamasına izin verdiği canlılar vardır - tişört cümlesi)

-When Chuck Norris does a pushup, he isn't lifting himself up, he's pushing the Earth down.(Chuck Norris şınav çektiğinde vücudunu kaldırmaz, dünyayı aşağı doğru iter)

-Chuck Norris doesn’t wear a watch. He decides what time it is. (Chuck Norris saat takmaz, saatin kaç olduğuna karar verir).

-Chuck Norris uses pepper spray to spice up his steaks (Chuck Norris bifteklerine acı katmak için biber gazı kullanır).

-When Chuck Norris sends in his taxes, he sends blank forms and includes only a picture of himself, crouched and ready to attack. (Chuck Norris vergi dairesine sadece boş bir form ve saldırı pozisyonunu almış bir resmini gönderir)

-The quickest way to a man's heart is with Chuck Norris' fist (Bir erkeğin kalbine giden en kısa yol Chuck Norris'in yumruğudur).

-Chuck Morris's tears cure cancer. Too bad he has never cried (Chuck Norris'in gözyaşları kanseri iyileştirebilir. Ne yazık ki bugüne kadar hiç ağlamamıştır).

-When Chuck Norris had surgery, anaesthesia was applied to the doctors (Chuck Norris ameliyat olduğunda, kendisine değil doktorlara anestezi verilir).

-Chuck Norris doesn't read books. He stares them down until he gets the information he wants. (Chuck Norris kitap okumaz. Kitaplardan istediği bilgiyi alana kadar onlara gözünü diker)

-Chuck Norris invented zombies so that he can kill his victims again (Zombileri, kurbanlarını tekrar öldürebilmek için Chuck Norris keşfetmiştir).


FEYENOORDSEVENLER DERNEĞİ


















Gültekin Alpay'ın "yarın ya Fotospor alın, yaa Fotospor alın" dönemindeki Fotospor gazetelerini saklamadığıma hep hayıflanırım. O sayfaların taranmış örnekleriyle ayrı bir blog açmak gerekirdi. O yıllardan hatırladığım trajikomik anılardan birisi Galatasaray'ın Roman Kosecki transferinde Fenerbahçe'yle mücadelesi sonrası 7,5 milyara (7 milyar 150 milyon olduğu da söylenir) Polonyalıyı kapması, ancak kasasında para kalmaması sonucu gazeteye ilan verip halktan para toplaması ve her gün Fotospor'un, yüklü miktarda bağış yapan isimleri sayfanın altnda yayınlamasıydı (Mustafa Denizli'nin "Galatasaray Türkiye'nin Mercedesidir" lafını ettiği, buna Beşiktaş'lı şimdi hatırlayamadığım bir yöneticinin "Galatasaray Mercedes'se, Beşiktaş B-52'dir" şeklinde cevap verdiği günler de aynı zamana denk gelir). Galatasaray toplanan paraları cebe atmış, o paralarla sonra ne olduğu açıklanmamıştı.

Feyenoord öyle bir hale düştü ki artık ben anlatmaktan vazgeçtim. Bir Feyenoord taraftarının "10-0'a Polyannacılık yaparsam, hiç olmazsa bu skorla ezeli rakip Ajax'a değil PSV'ye mağlup olduk" lafı her şeyi özetliyor. Sahadaki başarısızlığın yanında kasada da işler kötü. 43 milyon euroluk bir borç var ve KNVB (Hollanda Futbol Federasyonu), dolap tamtakırken ara transferde futbolcu transfer ederseniz tepenize binerim mesajını a verdi. Bunun üzerine "Feyeoord Dostları" adı altında toplanan ve başını işadamı Pim Blokland'ın çektiği bir grup zengin Rotterdamlı, kulübe 17 milyon euro hibe ettiler ve bu rakamın 30 milyona kadar çıkabileceği söyleniyor. Tabii bu işin diğer tarafı da var. Hollanda tarihinin ilk Avrupa şampiyonu kulübünün yaşadığı çöküşte dahi şehir arkasını dönmedi Feyenoord'a. Zenginler masada destek verirken, evvelsi akşamki Venlo maçına 43.000 kişi geldi ve "You'll Never Walk Alone" tezahüratını beraber söylediler. Kulüp şu an tamamen yerde ama hala ringin iplerine tutunur halde. Buradan çıkışı nasıl olur bilemem. Ben hala Feyenoord'un başına mutlak surette İngiliz, Alman veya İtalyan bir hocanın gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira ikidir denenen "gelecek vaad eden yetenekli hoca" formülü ikisinde de tepetaklak oldu.

CRUIJFF'UN GÖLGESİ ARNHEM'DE

















Vitesse'yi satın alan ve Black Pearl'ün de belirttiği gibi fiziki görünümü sebebiyle Arveladzelegillerle bir akrabalığı olup olmadığını merak ettiğim, Abramovcih'in dert ortağı Merab Jordania'dan 2 ay önce bahsetmiştim. Bu tür milyarderlerin futbol takımı almasının doğrudan sonucu, o kulüpte başarısızlığa olan sabrın azalmasıdır. Bu, benzer patronların sayısının giderek arttığı İngiltere'de tehlikeli bir gidiş olarak görünüyor ama Hollanda'da henüz Jordania ile başladı zira Gürcü, ülke tarihindeki ilk yabancı kulüp sahibi. Ligin son sırasına demir atmış teknik adama bile sezon sonuna kadar sabretme alışkanlığında olan Hollandalılara Jordania'nın ani kararları garip geliyor tabii. O kadar para harcadıktan sonra takım son 9 maçta 5 puan alınca ve 16. sırada dolanınca teknik direktör Theo Bos kapının önüne kondu. Theo Bos kim? Kalabı "Mister Vitesse" olan adam. Kariyeri boyunca sadece Vitesse'de forma giymiş (15 sezon) ve geçtiğimiz yıl ocak ayında göreve getirilmiş bir isim. Ama işin içinde para ve milyarder patron olunca değil Mister Vitesse Sir Vitesse olsa sökmez. Bos görevden alındı ve yerine 2 gün önce yapılan açıklama ile Barcelona'nın sessiz ve işini yapan sağ beklerinden Albert Ferrer getirildi. Ferrer'in yanına da Ajax'ın 80'lerin sonu 90'ların başındaki kalecilerinden Stanley Menzo oturtuldu.

Ferrer'in bu ilk teknik adamlık denemesi, Menzo ise 2 senedir Jupiler League takımı Cambuur'un başındaydı. Peki bu adamlar neden "3 sene içinde şampiyonluk sözü" vermiş bir adamın takımının başına getirildi. Sebep belli. Ferrer La Masia'nın adamı, yani Cruijff döneminde ilk büyük atılımını yapan akademinin, onu A takıma alan yine Cruijff. Menzo kim? Cruijff'un Barcelona'dan önce ilk teknik direktörlük denemesinde gelir gelmez kaleyi 22 yaşında teslim ettiği adam. Yani Cruijff'un ellerinden tutup yücelttiği 2 adam göreve getirilmiş oldu. Ferrer'in sonradan Louis van Gaal döneminin de has adamlarından olduğu göz önüne alınırsa Gürcü patronun şimdilik ülke futbolunun köklerinin dışına çıktığını söylemek zor olur. Bu ayrıntı basın toplantısında soruldu ama ne Jordania ne Ferrer, Cruijff gölgesinin altında çalışmanın pek yarar sağlamayacağını dile getirdiler.

Bu tür büyük patronların teknik direktör atamaları genelde şaşaalı olur ama en parlak kariyerli hoca bile pozitif bir şey üretemezse ticarethanenin patronu, işçisini değiştirir. Ferrer'in Vitesse'yi mutlaka devre bitene kadar dipten kurtarması, sezon sonunda da en azından Avrupa Ligi play-offuna sokması gerekiyor. Aksi halde ilk teknik direktörlük denemesini hatırlamak bile istemez.

28 Ekim 2010 Perşembe

MALI GÖTÜRENLER



Her sene Quote 500 business dergisi, 500 en zengin Hollandaliyi açiklar. Bu defa listeye 40 yasindan genc 25 (eski) futbolculari da almislar. Ben sadece top 10’u sizlerle paylasmak istedim. Iste Hollandanin en zengin futbolculari.

1- Ruud van Nistelrooij - 53 milyon euro
Listenin basinda Ruud’u görünce epey sasirdim. Ama sonra dusununce, adam Hollanda, Ingiltere, Ispanya ve de Almanyada top kosturdu. HSV’da sadece bir sene için 6,5 milyon euroluk anlasmasi vardi. Benim sasirmamin nedeni de tabiki son dünya kupasinda olmayisindan dolayi. Gözler seni aradi be Ruud.

2- Clarence Seedorf - 43 milyon euro
Hollanda da degeri bilinmeyen bir futbolcu. 1992’de 16 yasinda Ajax’da baslamisti. Simdi 8 sezondur AC Milanda oynuyor ve senede 4 milyon euro kazaniyor.

3- Edwin van der Sar -33 milyon euro
29 ekimde (yani yarin) 40 yasina girecek kendisi. Neredeyse futbol kariyeri bitecek diyebiliriz. Kendisi 2005’den beri oynadigi Manchesterda bir sene daha oynamak istedigini acikladi. Yasi 40 olmus ama Edwinin isi bitmemis (genç Van der Sar). Keske bi 5 sene falan oynasa daha.

4- Marc Overmars - 30 milyon euro
Son bir kac yildir habelerde cok fazla rastlamasak da Overmars futbolu birakali sadece 1 yil oldu. Sakatlaninca mecburen birakmak zorunda kaldi. 37 yasina girdi artik daha kac yasina kadar devam edebilirdi ki bizim nami deger hizli tren (takma adi TGV yani Train à Grande Vitesse). Ajax’dan sonra Arsenal ve Barcelona’da oynadi. Barcelona 1999 yilinda 40 milyon euroya transfer etmisti. Yani hala Hollanda futbol tarihinin en pahali transferidir! Edindigi servetini gayri menkule yatiriyormus aldigim bilgilere gore.

5- Philip Cocu - 26 milyon euro
En son sezonunu (2007-2008) Al Jazira’da oynadi Cocu (türkçe okunusu Kokü). Burada sadece bir kac ayda milyonlar biriktirdi. Al Jazira'dan önce Barcelona ve PSV’de oynadi. Simdi de antroner asistani olarak gorev yapiyor Hollanda Milli takiminda. Arnhemde bir restoran/kafe’si (eetcafe XO) var Cocu’nun.

6- Arjen Robben - 26 milyon euro
Bu cocuk da Groningen, PSV, Chelsea ve Real Madrid’de top kosturarak milyonlari biriktirdi. Su an Bayern München’de oynuyor , daha dogrusu koltukta oturuyor sakatligi yuzunden, ve senede 5.5 milyon euro kazaniyormus.

7- Edgar Davids - 25 milyon euro
Eski futbolcu Davids oynadigi Ajax, AC Milan, FC Barcelona, Juventus, Internazionale ve Tottenham Hotspur’dan sonra su an Crystal Palace'da forma giyiyor. Ayni zamanda modaci sevgilisi Olcay Gülsen’in ürettigi giysi markasi Supertrash’de de yardimci oluyormus (parasal olarak herhalde). Olcay Gülsen (evet Hollanda da dogmus Türk) meshur Bavaria-dress'i dizayn etmis modacidir.



8- Giovanni van Bronckhorst - 23 milyon euro
1993’de Feyenoordun orta sahasinda goreve basladi Gio. Daha sonra Glasgow Rangers, Arsenal ve FC Barcelona’dan sonra yine Feyenoord’a döndü. Futbol kariyerini bitirmeden önce Feyenoord'dan senede 3,5 milyon euro aliyordu. Futbolu iyi ki vaktinde birakip 10-0 kaybedenlerin arasinda olmamasi cok iyi olmus.

9- Rafael van der Vaart - 23 milyon euro
Hamburger SV transfer olarak Van der Vaart altin dönemini baslatti. 2008’de Real Madrid 13 milyon euro’ya transfer edildi. Ve burada yine yedek kulubesinde oturarak kazandigi milyonlari gayri menkule yatirmis. Simdi de 11 milyon euro’ya Tottenham Hotspur’a transfer edildi. Esi Silvie van der Vaart önce Alman televizyonlarini simdi de Ingliz televizyonlarini sunucu olarak feth edecege benziyor.

10- Jaap Stam - 22 milyon euro
Eski futbolcu Stam, PSV, Manchester, Lazio ve Milan'da oynadiktan sonra simdi FC Zwolle’yi calistiriyor antenör asistani olarak. Arada sirada televizyon programlarina katilarak analist görevini de üsteliniyor unutamadigimiz defans oyuncusu.


by Black Pearl

Yazinin asli icin

27 Ekim 2010 Çarşamba

ÖMRÜMÜ YEDİN ALCANZAR

























Aşağıda bahsettim, Yıl 1991, yaş 10, Ümraniye adını hatırlayamadığım bir kasetçi, içeri giriş.

-Amca, Alcanzar'ın kaseti var mı?
-...sessiz bi şekilde kaseti veriş ve vermeden önce "neymiş lan bu" bakışı...

Ömrümün değiştiği an bu andır....Dizinin sonunda bizim Capetillo oğlan hatunla izdivaca erdi mi bilmiyorum, hatırlamıyorum da. Ama anın şerefine, Alcanzar Una Estrella, bizde MagicBox'da "Yıldıza Ulaşmak" adıyla yayınlanan dizinin soundtrack albümünden (evet soundtrack albümü de var) geliyor. Eduardo Capetillo ve Quiero Estar Contigo....Güzel şarkıymış lan ne var...Ortaokulda bu diziyi izlemeyeni uzun eşekte yastık yapardık ey gidi günler....Sonra bu Capetillo oğlan Thalia'yla da 1-2 dizide oynadı sanırım...

TOP 10 LUNAPARK KLİŞESİ


















Hayatımda ilk gittigim lunapark Uskudar sahilindeki otobuslerin ilk duragini gecince Salacak tarafina dogru karsiniza cikan lunaparkti. Ilk once lunaparktaki hangi aktiviteyi yaptigimi bilmiyorum ama 4-5 yaslarimda oldugumu da hesaba katarsam annem veya babamin her dakika yanimda oldugumu hatirliyorum. Zaten o yaşta, o boyla yapabilecegim seyler sınırlıydı. Ancak şunu cok iyi bilirim ki atli karincaya hicbir zaman ısınamadım. Zaten televizyondaki Carousel dizisine de ayar olurdum. Kapi gibi Alcanzar varken Carousel de ne oluyor? (hail to Eduardo Capetillo) Neyse konu dagilmasin, yillar gecti Bursa Kultur Park (buradaki atari salonlarindan hareketle yakinda bir Top 10 Atari Salonu Klisesi de geliyor), Bostancı sahildeki lunapark, Çinarcık Lunaparki, Ankara Gençlik Parkindaki Lunapark derken bu tesislerin yerini Attraction Park denilen dev tesisler aldi. Hollanda'daki Efteling ve Walibi World bunun 2 ornegi, bizdeki Tatilya da oyle. Ama Anadolu'da lunapark kulturunun hala kaybolmadığını biliyorum.

1-Çarpışan Araba: Aslında çarpışan arabayı bu yazıdan ayrı olarak bir "Top 10 Çarpışan Araba Klişesi" yazısına konu etmek lazım. Ama esas olarak bu arabadan başka her halta benzeyen araçların ringinde 3 değişik karakter vardır. Bunlardan en baskın olanı grup halinde gidilen aktivitelerde sevdiği kızın aracını kovalayıp sürekli ona çarpan ve kızın "aah offf" şeklindeki kızgın bakışlarına rağmen "eheheh ehehehe" diye sırıtan tiptir. Bunları ortalıkta kan gövdeyi götürürken savaş alanından uzakta, sessiz ve sakince aracı tek elle kullanan adamlar izler. Bunlar hiçkimseye çarpmadıkları gibi kendilerine çarpılma tehlikesini sezdiklerinde ani hareketlerle uzaklaşırlar. Atalay Sürücü Kursu'nun direksiyon sınavındaymış gibi davranan bu tiplerden sonra son olarak, tecrübesiz gençlere yardımcı olmak için piste atlayıp aracın lastiğine çıkarak arkadan uzanıp direksiyonu kullanan abiler gelir. Bunlar mahallede yoldan geçerken "at abinin kıllı göğsüneeee" diye gençlerin topunu isteyen mahalle abisinin lunaparka gitmiş halidir. Zil çaldığında tecrübesiz velet yerini abiye bırakır. Abi de sevdiği kızı kovalamaya başlar. Bu kısır döngü sürer gider. Bu arada bu zil sonrası araba kapmak için çıkan arbede de birbirini bıçaklayan çok adam vardır atlamayalım.

2-Pirates of the Gondol: Gondol klasik Turk lunaparklarinin adrenalin acisindan uc noktasidir zira hafiften deli isidir. Nitekim lunaparka gidildiginde sahislarin cesaret esigini gondola binip binememe belirler. Zira nice babayigit o gondolun icinde harcanmistir. Bildiginiz gibi gondolun en riskli bolgeleri, geminin bas ve kic noktalaridir. Cogu zaman bu bolgelere oturan ahali daha gondol hareket etmeden ciglik atmaya baslar. Ancak zaman zaman arka tarafa oturup ayağa kalkarak dünyaya meydan okuyanlar da yok değildir. Ciglik ve gondol ayrilmaz birer ikilidir, zira lunaparkin icine girdiginizde cigliklari takip ederek gondolun konuslandigi yeri bulmak mumkundur. Aslinda gondolun icindekiler kadar, onun hareketini baslatan lunapark gorevlisi ayrica izlenmelidir. Zira gun boyunca milyon tane hatunun cigligini duymus olan bu talihsiz insanlarda korkuya karsi bir bagisiklik olusmustur. Bu aktiviteyle ilgili verecegim tavsiye asla arkadas gazina gelmeyip, "olm gel binelim lan valla bir sey yok ya, bak ya bisi yok bak bak bak valla bak" seklindeki gazlara gelmemenizdir. Ozellikle gondolun upgrade versiyonu Kamikaze goruldugu anda kacilmasi gereken bir sapikliktir.

3-Balerin: Halk arasinda adi "etek"olan, 2 kisilik bir kabinde, bir kadinin eteginin uclarinda hem daire seklinde bir rotada hem de asagi yukari sekilde hareket ettiginiz bu aktivite yine pek sevmedigim lunapark varyetelerindendir. Zira bu aktivite insanin midesine yapilan dogrudan bir saldiridir ki Problem Cocuk filminde bu mide munasebetine gonderilmis bir sahne de mevcuttur. Balerinin gunumuze yaklastikca bircok turevi de piyasaya cikmistir ki bunlarin en bilineni ahtapottur. Ahtapot adeta balerine bindikten sonra dahi midesi saglam kalabilen cengaverleri sindirmek icin yapilmis, salt amaci kusmuk sayisini artirmak olan bir fasilitedir ki, bazi bobrek tasi hastalarinin ahtapota binerek tasi agizlarindan dusurme cabalarina sahit olunmustur. Bazi yorelerde sezeryanla dogum icin de kullanildigi dedikodulari vardir.

4-Salıncak: Omrumde hic binmedigim binmeye de niyetimin olmadigi yegane lunapark araci budur, zira guvenlik kelimesinin g'si yoktur. İpince bir zincirle tepeye bagli on tarafiniza sadece ince bir demir gerilen bu aktiviteyi yapanlar genelde Istanbul'un az gelismis bolgelerinden gelen yumurta topuklu+kot pantolonlu gencler ve acik ayakkabinin icine beyaz corap giymis ablalardir. Bunlardan bir tanesinin Umraniye lunaparkinda zincirin kopmasi sonucu ucarak carpisan araba pistine kadar uctugu ve arabalardan birisine carptigi boylece 2 aktiviteyi ayni anda yaptigi efsaneleri rivayetten ibarettir. Salincaga binilmesinin ardindan yumurta topuk ve beyaz corap ellerine pamuk seker veya kagıt helva alarak ufukta gözden kaybolurlar.

5-Ya içindesin çemberin...: Eski model her lunaparkın vazgeçilmez aktivitesi, yere dizilmiş Marlboro paketlerine çember atarak sigarayı içine sokma ve böylece ilgili sigarayı kazanma üzerine kurulu oyundur. İlginç şekilde tüm mesaisini bu minvalde çaba harcayarak geçirip lunapark ömrünü burada tüketmiş gençler mevcuttur. İçlerinden bazılarının daha sonra gülle atma sporunda şansını denediği yönündeki yorumlar gerçeği yansıtmamaktadır. Bu oyunu oynayanlar genelde çarpışan araba, dönme dolap gibi kendi tabirleriyle "delikanlıyı bozan" aktivitelere girmezler. Lunaparka geliş amaçları asil bir amaçtır. Kazanılan Marlboronun ardından gidilen yer ekseriyetle ganyan bayii olur. Ardından da kahvede okey oynanarak bir rutin daha tamamlanır.

















6-At yarışı: Ömrümde ilk kez Çınarcık'ta kendimi kaptırdığım bu aktivite at yarışına nasıl sevdalı bir millet olduğumuzu bana bir kez daha göstermiştir. Elinizde bir top ve önünüzde sokmanız gereken toplam 7 veya 8 delik vardır. Karşınızda ise üstünde plastikten yapılmış altalta sıralı 8 tane at bulunan bir levha. Hangi atı yönetiyorsanız, topları deliğe sokma sayısı kadar atlar ilerler. Finişi ilk gören yarışı kazanır. Bir keresinde sülalecek lunaparka akıp bu oyunu oynadığımızı ve amcamın o ayki kirayı plastik ata yatırdığını karşılığında da üstüste kazandığı yarış sonrası pasta tenceresiyle gururlu bir şekilde eve dönüp ay sonunda ev sahibine, "valla öbür ay 2 aylık peşin vericem" dediğini bilirim. Ancak bu oyunda makinelerin aptallığı sebebiyle bazı atlar kafadan avantajlı başlardı. Nitekim oyuna Bursa Kültür Park'ta da rastlamam ve 2 numaralı atın soktuğu onca topa rağmen çıkış yapamaması üzerine ağız dolusu küfrederek mekan görevlisine saldıran dayıyı sakinleştirmeye çalışmamız apayrı bir anımdır.

7-Demir Yumruk: Lunaparklarda günün stresini atmak için birilerini ya da bir şeyi tahrip etme üzerine kurulmuş oyunlar da vardır ki bunların en eskisi ve en bilineni boks torbasının büyüğüne yumruk atarak gücünüzü ölçtüğünüz zamazingodur. Genelde bu aleti sevgilisine hava atmaya çalışan delikanlılar veya oğluna gücünü gösterme arzusunda olan babalar kullanır. Aletin başına gelindiği anda Evander Holyfield ile unvan maçına çıkılacakmış gibi bir havaya bürünülür, etraf boşaltılır. Gerilerek bir yumruk atılır. Kum torbası yavaşça arka tarafta bulunan levhaya vurarak size bir sayı verir. Ardından yan gözle hatuna bakılır ve olay yerinden uzaklaşılır. Eğer iyi bir puan çekilmişse pamuk şekerle kombo tamamlanır. Bu güç gösterilerin bir türevi de sonraları elde çekiçle önünüzdeki makineden fırlayan nesnelere vurduğunuz aktivitede ortaya çıkmış böyle kadınlar da olaya dahil olmuştur.

8-Atlı Karınca: Yukarıda söyledim en sevmediğim lunapark fasilitesidir Atlı karınca. Bir kere devamlı kendi etrafında dönen, ne yavaşlayıp ne hızlanan atı ben ne yapayım. Bir de bu alete anne-babalar da çocuklarıyla beraber biner ve Büyükada'da fayton turuna çıkmış havasına bürünürler. Atların genelde boyaları dökülmüş olduğundan dışarıdan bakan Nevada Çölü'nden gelen bir konvoy sanar ama traş tabii. Bir de bazı atlı karıncalarda atlar yükselip alçalır bir halta yarıyormuş gibi. Bu yükselip alçalmalardan tırsarak ağlamaya başlayan çocuklar vardır ki genelde baba bu zırlayan veletlerin yanında durarak iyice maymun olur. Atlı Karıncanın zirve anı ise yılda sadece Şeker Bayramı ve Kurban Bayramı'nda sokağa çıkan kazık kadar olmuş yurdum erkek ve kızlarının ata binmesi ve "eheheh ehehehe" diye elde kağıt helvayla dönüp durmalarıdır. Bu sebeplerden ötürü hayatımda bir kere binip Carousel defterini tamamen kapatmışımdır.

9-Atari Salonu: Yazının başında bahsettiğimiz gelecek yazıya da giriş olsun. Hemen hemen her lunapark, 90'lı yılların başından itibaren bünyesine bir de atari salonu koymuştur. Bu salon genelde kapalı bir alanda yer alır ve dış dünyadan tamamen bağımsızdır. İçerisi ise bambaşka bir dünyadır. Bir kere içeri girer girmez sizi bir sigara dumanı karşılar. Bu öyle bir dumandır ki aynı makinede oynayan iki kişinin bile birbirini görmesi çok zordur. Yıllar önce Bursa Kültür Park'ta girdiğim atari salonunda toptan eroin imalatı yapılsaydı, emniyet kuvvetleri mekanı keşfedene kadar en az 4 tane baron çıkartırdı. Dumanla beraber kulaklara türlü makineden gelen oyun efekti sesleri gelir. Bu mekanların değişmez özelliği mutlaka hemen girişin yanında, iki tane Uzi ile oynadığınız Terminator oyununun sürekli boş olması ve kimsenin oyuna yüz vermeyişi, öte yandan Double Dragon'un önünde kuyruk olmasıdır. Bursa'daki söz konusu salonun, Kick Off oyununu tek jetonla bitiren bir gencin kutlaması sırasında çıkan arbedede yıkıldığı efsaneleri dolaşır.

10-DJ Tiesto Lunaparkta: Lunaparkların vazgeçilmez unsurlarından birisi de yukarıda saydığımız aktiviteleri yaparken arka planda mekan hoparlörlerinden çalan şarkılardır. Genelde bu şarkılar o yazın en sevilen ve hit parçaları arasında seçilir, o yüzden alayına popülist inadına kalitesizdir. Atlı karınca, çarpışan araba, dönme dolap gibi tehlikesiz aktivitelerde bu şarkıların pek zararı yoktur ama işin içine adrenalin salgılatan aktiviteler girince iş değişir. Üstüste 3 kez Kamikaze'ye binen ve bana mısın demeyen gencin dördüncü seferde, ordan oraya savrulurken arka planda giren Serdar Ortaç-Mikrop şarkısıyla tüm öğle yemeği ve kahvaltıyı ortaya bıraktığı efsaneleri dilden dile dolaşır. Macarena, Samba de Janeiro, Coco Jambo, Ecuador, Where do You Go, Boombastic adlı güzide eserler lunaparkların değişmez eserlerindendir. Hatta zamanında bizim şirketler Kuschel Rock, Summer Hits gibi albümler çıkaracaklarına direk Lunapark Hits diye bir albüm çıkarsalar parayı vururlardı diye çok düşünmüşümdür. Bu arada çarpışan araba sırasında, Banu Alkan filmlerinin değişmez müziği, bir John Carpenter eseri olan The End'in çaldığı da unutulmamalıdır.

26 Ekim 2010 Salı

SPARK



Konser yaklaştıkça İskoç kızımızdan bir başka şarkıya yer verelim. Bu şarkı incisözlükteki futbol blogları yazısıyla beni yerden yere vuran "tuco"ya armağan olsun....

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-46




















2010 Dünya Kupası'nda Avustralya kadrosunda yer alan Craig Moore, herhangi bir kulüple kontratı olmamasına, yani boşta olmasına rağmen milli takım kadrosuna alınan kupa tarihindeki oyuncu listesine eklenmiştir. Ancak bunların arasında Arjantinli Jose Luis Brown'ın yeri ayrıdır. 1986 Dünya Kupası öncesi, ülkesi takımlarından Deportivo Espanol'un kendisiyle kontrat yenilememesi sonucu serbest kalan 30 yaşındaki oyuncu, teknik direktör Carlos Bilardo tarafından milli takıma davet edilmiş, ancak bununla da kalmamış takımının finalde Federal Almanya'yi 3-2 mağlup ettiği maçta açılış golüne imza koymuştur. Brown, böylece sözleşmesiz halde kupaya gidip finale kadar gelen ve o finalde gol atan ilk ve halen tek futbolcu unvanını da almıştır. Bu onun milli takım forması altındaki tek golüdür. Turnuva sonrası Fransız takımı Stade Brestois'e imza atmıştır.

Not: Zinedine Zidane da 2006 yılında Dünya Kupası sonrası futbolu bırakacağını açıklamış ve kupa devam ederken Real Madrid'le kontratı bitmiştir. Fransız oyuncu finalde oynamış bir de gol atmıştır ama Brown'dan farklı olarak o bunu kariyerinin sonunda yapmıştır.

DE KUIP'E SIĞINAN BİR YAHUDİ


















5 Ağustos 2010 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.

Feyenoord'un 10-0'lık mağlubiyeti üzerine dönelim dedik kulübün tarihine. Geçtiğimiz sezon sonu oynanan ve Ajax’ın 2-0 ile 4-1’lik skorlarla kazanarak evine götürdüğü Hollanda Kupası finalinden önce ülke yine oldukça gergin günler geçirdi. Tek ayak üzerinden, Feyenoord'un stadyumu DeKuip'ta oynanması gereken kupa finali, deplasman seyircisinin varlığını gerektirdiğinden ve bu iki takımın arasında 2014'e kadar sürecek bir deplasman seyircisi yasağı bulunduğundan 2 ayak şeklinde tekrar düzenlendi ve yine 2 takım taraftarları deplasmandaki maça gidemediler. Bunlar tek önlem olarak kalmadı. Hollanda Futbol Federasyonu, De Kuip'te oynanacak ikinci maç öncesinde, eğer Feyenoord'lu seyirciler anti-semitik, Ajax'ın yahudi kökenine saldıran tezahüratlar yaparsa, önümüzdeki sezonki maçları seyircisiz oynatma yoluna gidebileceği şeklinde aba altından sopa gösterdi. Gerek Feyenoord taraftarları, gerekse de FC Utrecht, Groningen, ADO Den Haag gibi Ajax'ın ezeli rakipleri, Amsterdam takımıyla oynadıkları her maçta Ajax'ın bu yahudi kökenine saldırıyorlar. FC Utrecht'in stadyumu Galgenwaard tribünlerinden "HAMAS, yahudileri gaza boğ" seslerini bizzat duymuşumdur örneğin. Diğer stadyumlarda da "Zıplamayan yahudi" sesleri duyulmamış değildir.

Ajax'ın bu yahudi kökeni aslında çok baskın değildir. Örneğin kulübü yahudiler kurmamıştır, yahudiler ilk başarılarda pay sahibi değildir. 2. Dünya Savaşı sırasında futbolcuların antrenman sahasına giderken geçtiği mahalle bir yahudi mahallesidir ve aslında kulüple yahudi kültürünün doğrudan tek buluştuğu nokta budur. Hatta birçok kişi bu kültürün, 1970'li yıllarda taraftarların Tottenham Hotspur'lu seyircilerin sembollerini kullanmaya başlamasıyla oluştuğunu iddia eder. Bazıları aynı dönemde kulübün 2 başkanının yahudi olmasına, diğerleri Amsterdam'ın en çok yahudi bulunduran Hollanda kenti olmasına bağlarlar. Tarihi boyunca da doğal olarak birçok yahudi futbolcusu olmuştur. Ama asla kesin, net bir neden yoktur. Nitekim bugünkü kulüp yönetimi artık bu imajın bırakılmasını istemektedir ki şu anda yöneticilerin hiçbirisi yahudi değildir. Ancak bu kültür kulübe yapışmış durumdadır. Bugünkü hikaye bu yapışmış kültürün ve rekabetin ortaya çıkardığı hikayelerden birisi.




















1925 yılında, Hollanda'nın doğusundaki Winterswijk kasabasında Herman Menco adında bir çocuk dünyaya gelir. Winterswijk Almanya'ya 15 dakika uzaklıkta, bugünkü nüfusu 29.000 olan bir kent. Ailesiyle beraber bu kentten Rotterdam'a yerleşirler yıllar geçtikçe. Rotterdam o yıllarda zor günler yaşamaktadır. 2. Dünya Savaşı başlamıştır ve Almanlar Avrupa üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için harekete geçmişlerdir. 1940'lı yılların başında Rotterdam bombalanır. Kent yerle bir olur (bugün tüm Hollanda'nın klasik mimariye sahip olmasına rağmen Rotterdam'ın çağdaş mimari eseri binalarının sebebi savaş sonrası yerle bir olmuş şehrin tekrar inşa edilmesindendir). Almanlar Kuzeybatı Avrupa'dan toplam 1,5 milyon yahudiyi toplama kamplarına götürürler. O sırada Rotterdam'ya yaşayan Menco ve ailesi de bir yahudidir. Ailesi Almanlarca yakalanır ve esir kampına gönderilir. Menco ise Rotterdam sokaklarında Almanlarla köşe kapmaca oynar.

1929-30 yıllarında Hollanda milli takımı ile 3 maça çıkmış, Rotterdam yakınlarındaki Schiedam kentinin takımı Hermes DVS takımında futbol oynayan Sjaak de Bruin'in terkedilmiş evine sığınır. Ev De Kuip Stadyumu'nun yanıbaşındadır. Evden dışarı çıkamaz, zira sokaklar Alman askerleriyle doludur. Piyanist filmindeki Wladyslaw Szpilman misali Menco evde aylarını geçirir. Feyenoord 1937-43 arasında 4 lig şampiyonluğu elde eder. 2 haftada bir maçlarını evinde oynayan Feyenoord'un De Kuip'taki mücadeleleri aynı zamanda Menco'nun evden dışarı çıkıp halkın arasına karıştığı tek anlardır. Menco'nun gidecek tek bir yeri vardır. Kalabalık arasında farkedilmeyeceği tribünler. Saçlarını sarıya boyayıp halkın arasına karışır. Böylece mecburiyetten dolayı Feyenoord'un tüm maçlarını, skorbordun hemen arkasındaki binadan takip eder. Ölüm korkusu ve hayaatta kalma savaşı, bir yahudiyi esaslı bir Feyenoord taraftarı yapmıştır. 1943'te kulübün şampiyonluğuna canlı olarak şahit olur.

1945 yılında Dordrecht'e kaçar Menco ama, yaşadığı mahallenin güvenlik güçleri tarafından Almanlara ihbar edilir ve yakalanır. Auschwitz'e götürülür ama bu cehennemde de hayatta kalmayı başarır. 27 Ocak 1945'te Rus askerleri kampta kalan 7.500 yahudiyi kurtarırlar. Bu sırada doğduğu Winterswijk'ı Almanlar günler öncesinden terketmiştir, ancak halk hala onların kentte olduğunu sanar. 2 İngiliz askeri, bölüklerinden yanlışlıkla ayrılıp jiple şehre girerler. Halk onları sevinçle karşılar ve kurtarıcıları zanneder ama aslında zaten şehirde düşman askeri kalmamıştır. Bu 2 İngiliz askeri Winterswijk'ı tekrar zapteden kişiler olarak tarihe geçerler. Askerlerden Bernard 'Peter' Lee kendilerine verilen minnettarlık ödüllerini bir metal kutuya koyup şehre gömer. 1978 yılında şehre geri döndüğünde, gömdüğü yerin üzerine bir benzin istasyonu kurulduğunu görecektir.



















Menco, Odesa'ya, oradan İstanbul'a, Çanakkele'ye ve oradan da İtalya'ya gider. Kıta Avrupası'na ayak bastığında evine dönüş yolculuğu başlar. Hollanda'ya döner ve başarılı bir iş adamı olur. 2002 yılında, 77 yaşındayken hayata veda eder. Ömrü boyunca, Amsterdam'a döndüğünde dahi bir Feyenoord taraftarı olarak kalır. Son şampiyonluğu ölümünden 3 yıl önce görmüştür.

Daha birkaç hafta önce, birbirine giren bu taraftar topluluğu Herman Menco'nun hikayesini dinleseler kimbilir ne düşünürler...

O HAGİ NEREYE GELDİ?




















Blog okuyucularından Osman Bulugil bize Gheorghe Hagi'nin Galatasaray teknik direktörlüğüne atanması ile ilgili bir yaız göndermiş. Noktasına virgülüne dokunmadan yayınlıyoruz ve kendisine içten teşekkürlerimizi iletiyoruz.

--------------------------------------------

Galatasaray’da ikinci Hagi dönemi başladı. 1996’da geldiğinde, futbolunun en olgun döneminde bir Hagi ve buna ihtiyacı olan bir Galatasaray vardı. Fatih Terim’den sonra Galatasaray’ın başına geldiğinde, teknik direktör olarak Galatasaray’ın getirebileceği “en iyi” teknik adamdan sonra gelen futbol efsanesiydi. Şimdi de bu döngüde Hagi, ikinci kez “yuvam” dediği Galatasaray’a geldi. Fakat Galatasaray, Hagi’nin yuvası olarak gördüğü kulüp değil. 2000’deki futbolda yaşanan yükselişten sonra artık duraklayan Galatasaray’da yönetimler, efsanelerini kendilerini kurtarmak için sıraya koymaya başladı.

Bu süreç devam etti ve ediyor da, fakat birkaç farkla; Rijkaard ve ekibinin gelmesinde, sadece Barcelona’da çalışmış bir teknik adam etiketi yer almıyordu. Aynı zamanda futbolda yeni bir yapılanma, altyapıdan oyuncu yetiştirmede bir model olacağı öne çıkıyordu. Kısa dönemli sportif başarılardan çok daha uzun vadede belki de isim vermeden bir “Ajax Modeli”nden bahsediliyordu. Rijkaard ve ekibinin gönderilmesiyle bu dönüşüm sürecinden vaz mı geçti Galatasaray yönetimi? Ya da bu yapılanmanın yanlış bir şey olduğuna mı kanaat getirdi?
Galatasaray yönetiminin bu dönüşümün yanlış olduğunu düşündüğünü söyleyemeyiz. Yaptıkları sadece kısa dönemde kendilerini kurtarma operasyonu. Bunu da yaparken sığınacakları yer de kulübün efsaneleri oluyor.

Başka bir tarafıyla da, 2000’de zirve yapan Galatasaray’ın yükselişi, bugünün yönetimlerinin başarısızlıklarının kendini aklama operasyonuna kurban oluyor. Hagi de ikinci kez bu döngüye dahil oluyor. Bu yönüyle artık Hagi 2010’da, 1996’da geldiği kulübe gelmedi. Galatasaray yönetimin başarısızlığını efsaneleriyle kapatmaya çalıştığı bir döngüye dahil oldu. Tabi Tugay’da Hagi’nin yardımcısı olmasıyla bu döngünün gelecekteki halkası olmaya aday. Hagi’nin gönderilmesi halinde, Tugay teknik direktör, Hakan Şükür de sportif direktör olur ve aynı döngü devam eder. Hagi Romanya’ya döner, başarısız damgası yapıştırılır. Yerine gelenlerden de beklentiler oluşturulur. Böylece bu döngüye dahil olan, Hagi gibi Galatasaray’a başka bir futbolu oynatmış olan efsaneler, yavaşça eritilirken yönetimlerde primlerini artırır. Artık yönetim için savunma çok kolaydır: “Hagi’yi getirdik, Tugay’ı getirdik (…) ama başarısız oldular”.

Spor medyasında da tüm eleştiri döngüye dahil olanlara yapılıyor. Yönetime var olan işleyiş ve yapısından dolayı bir eleştiriye pek de rastlayamıyoruz. Konu, futbolu istatistiklerden ibaret gören bir anlayışın ötesine geçemiyor.

Türkiye’de spor medyası, oyuncuyken pek de eleştiremediği Hagi’yi ikinci teknik direktörlük döneminde yerden yere vurma şansına sahip. Hagi zaten duruşuyla tüm sorumluluğu üzerine alabilen bir özelliğe sahip olduğu için, artık Galatasaray yönetimi ve medya her şeyi ona yıkabilecek.


Peki Hagi Neler yapabilir?

Hagi’nin teknik direktör olarak yapabileceklerini anlayabilmemiz için öncelikle oyun bilgisine bakmamız gerekiyor. Burada ilk olarak, Hagi’nin mükemmel bir futbolcu olmasıyla iyi bir teknik direktör olabileceği arasında bir doğru orantı kuranlar olacaktır.

Fakat iyi bir teknik direktör olmak, kesinlikle futbolcu olma (mükemmel ya da sıradan) önkoşuluna bağlı değil. Teknik direktörlüğün en önemli noktasının oyunu okumak olduğunu söyleyebiliriz. Hagi futbolcuyken saha içinde bir nevi teknik direktördü. Oyunu okuması ve oyunu kendi istediği alana yıkabilmesiyle farkını ortaya koyuyordu. Futbol tarihinde birkaç futbolcuda olan ve bugün sadece Messi’de izlediğimiz top tekniğine sahipti. Bu teknik rakibe çalım atmaktan, defansın arasına skor yaratan pas atmaktan ya da 35 metreden gol vuruşu yapabilmekten ibaret değil. Bu teknik daha farklı bir oyuna işaret ediyor ve topla birlikte yapılan hareketlerde rakibe topa erişemeyeceği hale getiriyor. Topu daha küçük dürtmelerle kontrol etmek bunda önemli bir parçayı oluşturuyor. Böylece daha küçük dürtmelerle daha dar alanda istediği her şeyi yapabiliyordu Hagi.

Teknik direktörlükte de, futboldaki mükemmel oyun bilgisini ve tekniğini kenardan ne kadar yansıtabildiğine bakmamız gerekiyor. Bu yönüyle Hagi’yi, Galatasaray’ın başındayken değerlendirmenin futbolu istatistikilere indirgeyen bakışla yapılamayacağı aşikar.

by Osman Bulugil

25 Ekim 2010 Pazartesi

ÜSTÜN BASARI ÖDÜLÜ


Dun sona eren ABD Ligi MLS'nin son haftasinda Colorado Rapids kendi evinde Real Salt Lake'i konuk ediyor. Her 2 takim da play-off vizesi almis durumdalar ama macin 90. dakikasina 2-0 onde giren Colorado tum lig bazinda 6. siraya yukselmis durumda. Ancak sahneye kendi kalecileri Matt Pickens sahneye cikiyor. Once yukaridaki golu yiyor kasarak, ardindan uzatmalarda ilk golu atan Saborio bir gol daha atiyor ve mac 2-2 bitiyor. Colorado 7. siraya dusuyor. Bu Pickens'in ustun cabasini takdir etmeyecegimiz anlamina gelmez.

24 Ekim 2010 Pazar

10-0'IN YANKILARI


















Rezaletin ilk tepkileri gelmeye başladı. 150 kadar Feyenoord taraftarı, De Kuip'e dönen Feyenoord otobüsünü kıskaca aldılar.


















Bu Eredivisie tarihindeki yedinci çift haneli galibiyet maçı. Bunlardan birisini de Feyenoord almıştı 47 yıl önce. Üçünün PSV'ye ait olması da ilgi çekici. Özellikle de son üçünün.













Feyenoord kulüp tarihinin en ağır yenilgisini almış oldu. Bundan önceki unvan, 18 Eylül 1983'te Ajax deplasmanında alınmış 8-2'lik mağlubiyetti. Feyenoord son 4 PSV deplasmanında gol atamıyor. Sırasıyla 4-0 ve 1-0'lık mağlubiyetleri geçtiğimiz sezonki 0-0 izlemişti. Feyenoord'un PSV deplasmanındaki son golünü 17 Eylül 2006'da 2-1 mağlup oldukları maçta Jonathan De Guzman atmıştı. Ayrıca bugün yönetime istifasını sunan Mario Been'in (hala kabul edilip edilmediği açıklanmadı) takımı en kötü sezon başlangıcı deplasmanda rekorunu da egale etti hatta ayrıntısında geçti. Takım 6 deplasmanda maçından da galibiyet alamadı ve 4 mağlubiyet 2 beraberlik aldı. 1990-91 sezonunda da Feyenoord lige 6 deplasman maçından galibiyet alamayarak başlamış ama orada 2 mağlubiyet 4 beraberlik almıştı. Takımın bu sezonki deplasman maçları aşağıda.












Gelişmeleri hafta boyunca aktaracağız.

FEYENOORD LİSELİ BEYLER

























Buna artık Küçülen Bir Dev değil başka bir şey demek lazım. Rotterdam şehri yarın kepenkleri kapatıp, kendi kendini imha etse yeridir. Bu sonucu ne kadar konuşuruz kestiremiyorum, açıkçası bu akşam Hollanda mı Türk televizyonlarına mı odaklansam bilemedim. Bunun adı kıyamettir bir kulüp için başka bir açıklaması yok...Gerçi blogdaki Feyenoord yazılarını 3 senedir takip edenler bu skorun dahi sürpriz olmadığını anlamıştır.

PSV'nin golleri 4 Ali Gültiken, 3 Feyyaz Uçar ve 3 Metin Tekin'den gelmiştir...

Golleri çıkar Güntekin maçı kim kazandı anlamazsın

Rıdvan Dilmen

23 Ekim 2010 Cumartesi

SERKAN BALCI


















Türkiye'de futbolcunun değeri, popülaritesi, imajı ve benzeri her şeyi doğuda Kurtköy'den, batıda Beylikdüzü'nden girdiği anda 10'a katlanıyor. Tabii bu yönlerden dışarı doğru hareket ettiğinde de aksi şekilde azalıyor. Maalesef bir türlü atlatılamayan şekilde milli takıma seçilebilme ihtimali de. Bu ülkede Anadolu kulüplerinde forma giyerken çok iyi performans gösteren oyuncuların milli takıma seçilmediklerini ama İstanbul takımlarına ayak bastıktan sonra performanslarını üst düzeyden vasatın üstüne indirdiklerinde dahi aday kadroya davet edildiklerini gördük. Bunu da bir kesim "milli takım formasını taşımak tecrübe ister, üst düzey takımlarda oynamak lazım" şeklinde savundu yıllardır. Biz evimizden izlerken son Dünya Kupası'nı 4 golle kapatan Vittek'in bizzat o coğrafyadaki kulüplerden birinde top koşturduğunu bilmiyormuş gibi. Ya da İtalya'ya 2006 Dünya Kupası'nı kazandıran penaltıyı atan Fabio Grosso'nun o yıllarda Palermo'da forma giydiği gerçek değilmiş gibi.

Serkan Balcı bu kaderi paylaşacak mı bilemiyorum ama tek bildiğim sezon başından beri gösterdiği müthiş performansı son 2 hafta zirveye taşıması. Bu tür çok koşan, mücadele eden, temposunu düşürmeyen oyuncular sonuca katkı yapamayınca "bal yapmayan arı" damgasını yerler bizde. Serkan'ın sezon başından beri yaptığı balla 100 tane Binbirçiçek kavonozu dolar. Bu tür futbolcuları nedense kendi takımıza gol çakana kadar farketmeyiz. Biz öncesinde farkedelim. Euro 2012 yolunda işleri yoluna koymak istiyorsak, şans verilmesi gereken oyuncuların başında geliyor, atlamayalım.

Ve tabii hep yaptığımız gibi onun performansını bu seviyeye getiren "daimi underrated" hoca Şenol Güneş'e de bir kere daha övgülerimizi yollayalım.

BERE TİFOSU

















Polonya Ligi Ekstraklasa takımlarından Arka Gdynia'nın geçen hafta 1-0 kaybettikleri, Trójmiasto derbisi Lechia Gdansk maçındaki deplasman çıkarmasından, Gdynia'lı taraftarların görüntüsü.

















Biz mekana geldiğimizde sıcaklık artar...















Çünkü biz Trójmiasto'nun iyi yönünü temsil ediyoruz!!!



BU SENENİN SİNDERELLA MASALI KERKRADE'DEN

















Bundan çok değil 15 ay önce Roda JC Eredivisie'den düşmenin eşiğine gelmişti. Hatta eşiği bırakın, buna sadece birkaç penaltı vuruşu uzaklıktaydı. 2008-09 sezonunu 16. sırada bitiren takım, play-offlara kalmış ve play-off finalinde Cambuur Leeuwarden ile eşleşmişti. 0-0, 1-1 ve 2-2 serisi ile biten maçların sonuncusunda 2-2 biten maçın ardından penaltı vuruşlarına geçilmiş ve Roda Leeuwarden kentinden çıkmayı başararak ligde kalmıştı. O sezon kasım ayında göreve gelen Harm van Veldhoven takımın başında kaldı. Geçtiğimiz yıl küme düşme adayı olarak gösterilen takım ligi dokuzuncu bitirdi. Hatta 2008-09 sezonu başlarında onlar için şöyle yazmışız:

Geçen sezonun tartışmasız en büyük hayal kırıklarından bir tanesiydi Roda. Fortuna Sittard'la birleşme, maddi sıkıntılar şu bu derken sezona ligin golcü takımı Heerenveen'den bir beraberlik kopararak girdiler. Kadroya 2 tane Danimarka'lı kattılar ama Meeuwis'i Monchengladbach'a, anlamadığım şekilde Estonya'lı Andres Oper'i Çin'e yolladılar. Bu sene de küme düşmemek için mücadele verecek adaylar arasındalar.

Hiçbir zaman o adaylardan birisi olmadılar. Avrupa Ligi bileti için finalde FC Utrecht'e mağlup oldular yoksa küme düşme adayı oldukları sezonda Avrupa'ya gidiyorlardı. Ardından bu sene geldi çattı. Janssen, Junker gibi önemli oyuncularını kaybetmeyip yanına Morten Skoubo'nun bonservisini, Hollanda Ligi tecrübesi olan Stijn Huysegems'i kattılar. Kadroda bulunan 20 yabancı oyuncudan 3'ü Makedon, 8', Belçika'lı ve 3'ü Danimarkalı. Dün akşam NAC Breda'yı deplasmanda 2-1 mağlup ederek bu sezon yattıkları rüyayı devam ettirdiler. PSV'yi maç fazlasıyla zirvede yakaladılar. Teknik direktör Van Veldhoven "insanların kendini hazırlaması için söylüyorum, bir gün tekrar kaybedeceğiz" diyor. Sadece Ajax'a mağlup oldular 10 maçta.

1994-95 sezonunda aldıkları lig ikinciliği onların kulüp tarihindeki en büyük lig başarısı. Şu anda da oradalar. Bilirsiniz bizim blogda performansını övdüğümüz takımın oyuncularının içine Ankaragücü maçındaki Servet kaçıyor bir anda. Dolayısıyla Kerkrade halkından nezdinizde özür diliyorum...

Aşağıda kulübün bugünkü durumuna nasıl geldiğinin şematik bir incelemesi var.

GURBETÇİNİN DAMAK TADI-1







Böyle bir seri başlatayım. Bir "efsane" ile...

ICIMIZDEN BIRI GEREKCESI

















Bugune kadar herhangi bir takimin basina gelen herhangi bir teknik direktorle ilgili dusuncem hep aynidir. O teknik adam sahaya cikip, takimini gorene kadar atamayla ilgili olumlu veya olumsuz yorum yapmaktan kacinirim. Bu isin pesin hukumle olmayacagi olumsuz yonde Rijkaard, Del Bosque, Aragones, Toshack (gerci bu adamlarin basarisizliginin tumunde baska sebepler de vardi kendi icraatlerinden ote) olumlu yonde de Zico, Hollman, Lucescu orneklerinde defalarca kanitlandi. Dolayisiyla Galatasaray yonetimi takimin basina Domenech'i getirme karari alsaydi dahi bazi endiseleri dile getirmekle beraber sahadaki futbolu beklememiz gerektigini soyleyecektik. Zaten Fatih Terim ismine olan muhalefetimiz sahadaki futbolun ne olacagi ile ilgili degil goreve getirilme sekli ve onun futbol sahasindaki karakteri ile ilgili olacakti. Gheorghe Hagi ismine de bakisim boyle. Benim icin basinda adi gecen isimlerden en makul olani olsa da onun da girdigi catinin altindaki ortam degismis degil. Ilaveten onun da gecmis Galatasaray tecrubesinden hem iyi hem kotu anilarimiz var. Ugur Ucar'in takima dahil edilmesi, ote yandan her macin 60. dakikasi geldiginde Ribery'nin kenara gelip Sabri'nin sahaya gonderilmesi (hele meshur kupa finalinde macin "sadece" 5-1 bitmesinin sebebi onun Fenerbahce suursuzca saldirirken arkada biraktigi bosluklari cok iyi kullanacak Ribery'i ikinci yari basinda kenara almasi bu eyleminin en yanlis tezahurlerinden birisidir) gibi.

Beni Yigit Sardan'in 2 yeni teknik adamla yaptigi basin toplantisindan cektigim cumle su: "Bize onerilen yerli yabanci teknik adamlar icinde, aradigimiz, Galatasaray'in icinden, bizden biri olan teknik adamdi". Sardan bunu Tugay Kerimoglu ile ilgili gorusunde tekrarladi. Bunun tercumesi su. Galatasaray yonetimi bir kez daha gunu kurtarma gayesinde oldugunu Sardan'in yine kendi ifadesiyle "birinci agizdan" itiraf etti. Yonetimin yeni bir teknik adamla (muhtemelen yabanci) calismama isteginin tek bir sebebi var, o da bu sezon yeniden yapilanma yerine eldeki oyuncularla sampiyonluk yarisina girmek. Sonrasi...Kimsenin umurunda degil. Elbette Hagi'den basarili olursa gelecek yillar icin uzun sureli bir planlama istenebilir. Ama bu yonetimin ilk ilgi alani degil. Gelecek veya 5 yil sonrasi masada degil. Hos daha birkac ay once "ne olursa olsun Rijkaard'la sozlesme yenileyecegiz" dedikten sonra bahsettigi kisiyi kapinin onune koyan bir baskanin karar alici oldugu bir yonetim kurulundan bu tur istikrarli planlar beklemek fazla iyimserlik olur. Dun Mert Aydin NTV ekranlarinda Hagi'den sampiyonluk beklenmedigini soyledi. Yaniliyor, Hagi'den sampiyonluk bekleniyor ve ilk ikinin disinda kalmasi demek gelecek sezon basindaki kredisini en fazla Rijkaard'a verilen zamana indirmesi demek.

Hagi'nin basin toplantisinda Tugay'a yaptigi jestler ve kendisine sorulan bazi sorulari Tugay'a paslamasi umarim yonetim seklinde de kendisini gosterir. Tabii bu ikiliyi manipule etmek isteyen Adnan Sezgin'in icraatlerini dikkatle izleyecegiz. Elbette bircok Galatasarayli'nin gozunden kacmayan "bazi oyuncularin Rijkaard yonetimine saha ici performansla kazan kaldirmasi" imajinin, Hollandalinin tercumani tarafindan dun aksam, aslinda bir yanilsama olmadigi yonundeki aciklamalarini da aklimizda tutarak. Bu tur ortaoyunlarina "akli ermeyen" Rijkaard'i saha icinde yuzustu birakan ve muhtemelen yeni teknik adamla yuzleri gulecek isimleri mimledigimizi de belirterek. Ya da misal Hagi'nin Romanya'da kurdugu ve basarili olmus futbol akademisinin ve World Soccer dergisine verdigi "bundan sonra gidecegim takimda akademimden gencleri de kullanacagim" lafinin pratige dokulup dokulmeyecegini takip ederek.

Daha cok konusacagiz.


BACK TO THE FUTURE RE-UNION



Bizim Canarino'nun blogunda basligi gorunce ABD bir efsaneyi daha yeniden cekimle mahvedecek sandim, meger Michael J.Fox ve Christopher Lloyd Scream Awards icin yilar sonra bir araya gelmisler. Sahneye cikislarinin filmle ozdeslesen Huey Lewis&News'in Power of Love'u ile olmasi muthis olmus. Neresinden yakalarsaniz yakalayin sonuna kadar izlediginiz ender filmlerdendir Back to the Future serisi...ve...kimse bana korkak diyemez


22 Ekim 2010 Cuma

EFSANE GERI DONDU






Son 1 haftada su kulubun herkese gore farkli bir efsanesi gundeme geldi, bir tanesi de goreve geldi ama benim icin geri donen tek efsane soldaki degil sagdaki abimizdir. Bu kulupten daha cok tercume hikayesi cikar.

GOL YAĞMURU - FUTBOLUN MATEMATİĞİ


Sadece rakı masalarından ibaret anılarım olan matematik profesörlerim, yıllarca anlattıklarını kullandığım tek alanın futbol olduğunu görse pek de mutlu olmazlardı sanırım. Ama benim sevgim içimdeydi kardeşim. Öyle soyut kavramlar, "let epsilon bigger than zero"yla başlayan cümleler bana göre değildi. Gelgelelim analitik olarak da kendilerinin katkısını görmezden gelemiyorum. Kafa doğrudan hesaplara, başka açıdan bakmalara falan kayıyor. Güzel tabi, faydalanalım.

Benim var bazı manyaklıklarım. Örneğin trafikte geçen vakitleri anlamlandırmak için, plakanın en sağındaki rakamlarla oynadığım küçük bir oyunum var. 3 ya da 4 basamaklı olan o sayı kümesinde ilk 2 ya da 3 sayıyı çeşitli aritmetik hesaplarda kullanarak dördüncü sayıyı bulmaya çalışırım. Örnek verelim: 34 TK 3597 ise mevzubahis, 3, 5 ve 9 ile 7'yi bulmalıyım. 3+5=8, 8+9=17, 1x7=7. Buldum!

Evet kendime dair bu nazik sırrı verdikten sonra konumuza dönelim. Sayılarla bu kadar haşır neşir olunca, puan tabelalarına bile farklı gözlerle bakmayı severim. Örneğin 90'larda salı gazetelerine dair en güzel anılarım ikinci, üçüncü ve hatta varsa amatör liglerin puan durumlarını didik didik etmek, en çok gol atanı, en az yiyeni, en yüksek puan ortalamasına sahip takımı falan yakalamaktı.

Neyse, yine bu hafta puan tabelasına baktığımda, Fener'le Kasımpaşa'nın 3 ortalamayı tutturduğunu gördüm. Fener atmada, Paşa yemede tabi. Sonra da burdan doğan merak büyüdü büyüdü, 20 senelik geçmişteki araştırmalarla son buldu. Şimdi size naçizane sonuçları aktarayım.

Maç başına gol ortalamamız 2,78!

Size müjdeli haberi verebilirim: Son 5 yılın en gollü sezonunu yaşıyoruz. Ligde ilk 8 hafta itibariyle toplam 200 gol atılmış. Bu 2005'ten sonraki en yüksek rakam. Aslında maç başına gol ortalamalarına baktığımızda ilginç bir şeyler göze çarpıyor.

1991'den başlıyor araştırmamız (TFF.org'da en eski detaylı bilgi 1990-91 sezonuna ait). 16 takımlı son 4 sezonda, maç başına gol ortalaması 2,80 ila 2,98 arasında seyretmiş. 18 takıma geçilen ilk sezon ise gol ortalamasında patlama olmuş: 3,08. Sonraki 15 sezonda bu ortalamayı geçen tek bir sezon var: 2000-2001 sezonu. UEFA ve Süper Kupa şampiyonu Galatasaray'ın beşlemeye koşturduğu, Fenerbahçe'nin Denizli'yle önünü kesmek için çabaladığı, Antep'in şahlandığı sezonda tam 1017 gol atılmış. Maç başına ortalama 3,32! Takıma başına düşen gol ise 56,50. Bu gerçekten çok çok iyi bir rakam. Geçen sezon maç başına sadece 2,50 gol ortalaması ve takım başına da 42,44'lük bir oran olduğunu söylersek, ne demek istediğimiz daha net anlaşılır.

Diğer ilginç bir nokta ise ülkedeki gol ortalamalarının genel bir düzen içinde değişiyor olması. Bunu aşağıdaki grafikten net olarak görebiliriz.


Grafikte üç ayrı veriyi gösteriyoruz. Maviler ligin maç başına gol ortalaması, yeşiller ligin en çok gol atan takımının gol ortalaması, sarılar da ligin en çok gol yiyen takımının gol ortalamasını ifade ediyor.

Önce maviyi analiz edelim. Ligin gol ortalaması 2000 yılına kadar yaklaşık aynı ortalamada seyrediyor. 2000-2001 sezonundaki müthiş sıçramanın ardından ise giderek gerileyen ve 2,41'e kadar inen bir düşüş. Sonrasında biraz silkeleniş ve bu yılın başı itibariyle ciddi bir artış.

Bu artışın düzenli olup olmayacağı aslında ligin oyun karakterini gösteriyor. Rakamlar sadece sayıları göstermekten ziyade, bize ülkenin futbol kimliği hakkında da bilgi veriyor. 2000'lerin başında tek orta sahalı düzenlerle (Aureliolu Fener, Saidoulu Galatasaray'ı hatırlayın) şampiyonluğa giden takımlar, 2006 sonrası dönemde daha yere basan, tek forvetli dizilişlere geçtiler. Bu kısır anlayış da gol sayılarına doğrudan etki etti.

Ne demek istediğimizi aşağıdaki grafikten daha net anlayabiliriz.


Bu grafikte de mavi takım başına ortalamayı, yeşil en çok gol atanı, sarı en çok gol yiyeni gösteriyor. Sivrilikler gösteren özel örnekleri saymazsak ligdeki gol ortalamasının da, en çok atan en çok yiyen sayılarının da ciddi bir düşüşte olduğunu söyleyebiliriz.

Sarı ve yeşil gidişata uygun söylenebilecek en ilginç bilgi de şu. Aslında genelde çok gol atan ve çok gol yiyen takımların sayıları birbirine paralellik gösteriyor. Yani ilk 8 hafta itibariyle Fener'in 24 atarken, Paşa'nın 24 yemesi çok de tesadüf değil.

Bu verilerle ilgili başka sorularınız olursa, yorumdan alırız ve konuyu açmaya çalışırız. Şimdi fazla dağılmayalım ve takımlarla ilgili değerlendirmelere geçelim.

En golcü Fener

20 sezonluk geçmişe baktığımızda Fenerbahçe'nin 8 kez ligi en golcü olarak tamamladığını görüyoruz. Galatasaray 7, Beşiktaş 3, Trabzonspor 2, Bursaspor ve Gençlerbirliği ise 1 kez en golcü olarak tamamlamış ligi (2 kez aynı takım aynı gol sayısıyla bitirmiş.).

En çok gol sayısı ise 90'la 1997 Galatasaray'ına ve 2006 Denizli mağduru Fenerbahçe'ye ait. Maç başına 2,65 gol ortalaması tutturmuş bu iki takım.

En çok gol yiyen rekoru ise atandan bile fazla. Adanaspor 2000-2001'de yediği 91 golle maç başı 2,68'i tutturmuş.

Bu sezon rekor kırılır mı?

Tabi akla hemen bu soru geliyor. Tepedeki takım da dipteki takım da 3 ortalamayla geçti ilk 8 haftayı. Bu ortalama ikisini de 102 gole taşır. Peki daha önce 8. haftalarda ne rekorlar kırılmış, bu rekoru kıranlar işi nasıl bitirmiş?

Bu ortalamayı tutturan ya da üstüne çıkan 5 takım olmuş. Sırasıyla gidelim.

1992-1993'te ilk 8 haftayı tam 29 golle geçen Kocaelispor 30 haftalık lig bittiğinde sadece 56 gol atabilmişti. 1996-1997'de ilk 8 haftayı 24 golle geçen Fenerbahçe ise lig sonunda 79 gol bırakmıştı rakip filelere.

Galatasaray 1998-1999'u da, 2000-2001'i de 24 golle geçti. Ancak 1999'da 85, 2001'de 77 gol atabildiler.

2003-2004'e şampiyon olarak başlayan Beşiktaş da 24 golle lige çok iyi başlamış, ancak meşhur Papila vakası, gol sayısının da sadece 65'te kalmasını sağlamıştı.

Bir örnek daha verip bu bahsi kapatalım. Geçen yıl ilk haftalara hızlı giren Galatasaray'ın gol rekoru kırabileceğini düşünmüştük. İlk 8 haftayı 21 golle geçen sarı kırmızılılar, lig sonunda sadece 61 gol atabilmişlerdi.


Kasımpaşa'nın başardığını daha önce yapabilen sadece iki takım var. Siirt JETPAspor 2000-2001'i 24 golle, Elazığspor da 2003-2004'ü 24 golle geçmişlerdi. Lig sonunda Siirt 81, Elazığ 79 gol görmüştü kalesinde.

Gelelim bağlama kısmına. Bu sene rekor kırılır mı? Elimizde rekorun kırılabileceğine dair hiçbir veri yok. Hatta rekor sahibi Fenerbahçe'nin 103 gollü sezonda ilk 8 haftayı 18 golle geçtiğini biliyoruz. Takımlara bağlanan rekor için bir şey söyleyemesek de, ligdeki gol sayı artışının sevindirici olduğunu söyleyebiliriz. Umarız bu artış, yıl boyu sürer ve yıllardır sakinleşen fileler golle dolar. Biz de haftanın golleri programını daha uzun dakikalar izlemek zorunda kalırız

by tunchay

MEMUR YURİ



Yuri Cornelisse 2007’den itibaren ADO Den Haag’da top kosturuyordu. Geçtigimiz sezon kontrati uzatilmayinca kendisine yeni takim aramaya kalkismadi. “Bundan sonra hayatima bir futbolcu olarak degil bir polis olarak devam edecegim” diyerek polis egitimine yazildi. FC Utrecht'te top kosturan Tim Cornelisse'nin abisi olan Yuri, gelecek ay baslayacak olan polis egitimini profosyonel futbolculuk ile bir arada yurutemeyecegi icin futbolu tamamen birakacagini yazdi ADO Den Haag’in websitesinde. 35 yasinda olan Yuri herhalde bundan sonra sahalarda bana aksiyon az geliyor en iyisi polislige atilayim diye dusunmus olsa gerek.

Kendisini ADO Den Haag maçlarinda yine gormemiz mümkün, çunku ADO taraftarları Hollandanın en azılı taraftarlarından. Her maçta atlı polislerden tut motorlu polislere kadar stad’in etrafi epey kalabalık oluyor.

Yuri'yi bundan sonra da tabiki sahalarda görecegiz, o da departmanlar arasi halı saha maçlarinda.



by Black Pearl

19 Ekim 2010 Salı

SEVILLA 1989

C'ETAIT UN RENDEZ-VOUS



1976 Fransız yapımı kısa film. Adamın biri, randevusuna yetişmek için sabahın 05:30'unda, arabasına atlar..Atlayış o atlayış. Paris'teki Périphérique tünelinde açılan film, tüm Paris merkezi turladıktan sonra meşhur Sacré Cœur'nihayete eriyor. Kırmızı ışıkların tümü, yaya geçitleri, tek yönlü yolların tümünün ihlal edildiği hatta bir ara yaya kaldırımına çıkıldığı filmde, bizim yeğenin kullandığı araç Mercedes-Benz 450SEL 6.9. Arabayı sürenin kim olduğu yönünde yönetmen Claude Lelouch, ünlü bir F1 pilotu veya bir taksi şöförü olduğu yönünde söylentiler var. Lelouch filmde zaman zaman 230 kilometreye vurulduğunu iddia ediyor ama uzmanlar vites değişim seslerini ve diğer faktörleri ele alıp 140'ı geçilmediğini iddia ediyorlar. Ancak duyduğumuz ses kullanılan Mercedes'ten değil, sürüşün üstüne kaydedilmiş Ferrari 275'ten geliyor.

Paris'i bilenler için (ben o kadar bilmiyorum elbet), rotayı yazayım. Bd Périphérique (Porte Dauphine'den çıkış) · Av Foch · Pl Charles-de-Gaulle · Av des Champs-Elysées · Pl de la Concorde · Quai des Tuileries · Pl du Carrousel · R de Rohan · Av de l'Opera · Pl de l'Opéra · Fromental Halévy · R de la Chausée d'Antin · Pl d'Estienne d'Orves · R Blanche · R Pigalle · Pl Pigalle · Bd de Clichy) · R Caulaincourt · Av Junot · Pl Marcel Aymé · R Norvins · Pl du Tertre · R Ste-Eleuthère · R Azais · Pl du Parvis du Sacré Cœur

Son olarak...evde denemeyin güzel kardeşim...ve eleman seviyor belli...

DRUJIC BAŞKAN KORKTU


















İtalya ile Sırbistan arasında oynanan maç sonrası, bu hafta sonu oynanacak Red Star-Partizan derbisinde maç sonucunun yanında ölü ve yaralı sayısı için de bir bahis açılacağı yönündeki şehir efsaneleri ve mevcut ortamı dinleyen Partizan başkanı Dragan Drujic, 55.000 kişilik Crvena Zvezda Stadyumu'nda güvenliklerinin kontrol altına alınamayacağını düşünerek maçın seyircisiz oynanmasını istiyor. İlaveten Kızılyıldız altyapısından yetişmiş kaleci Vladimir Stojkovic de Sporting'den kiralık olarak bu sene Partizan'a katılınca Kızılyıldız taraftarlarınca hemen her ortamda hedef haline geldi, hatta kalecinin Partizan'a imzayı atarken derbi maçlarda forma giymek istemediği ve sözleşmesine bu yönde bir madde koydurmak istediği ortaya atıldı. Olaylı İtalya maçından önce, Genoa'ya akın eden taraftarlardan kırmızı tarafta olanlar hazır milli takımda Stojkovic daha yaklaşılır haldeyken gidip bir hatrını soralım diye takımın kaldığı oteli bastılar. O kaleci bu ortamda, Kızılyıldız'ın sahasına nasıl gidecek, sahaya nasıl çıkacak bilemiyorum. Yarın 2 kulüp ve federasyon başkanının güvenlik görevlileriyle toplantısı var. Tabii iş sadece başkanların değil federasyonun da sorunu, zira milli maçtaki olaylardan sonra UEFA'nın gözü derbide. Çıkacak en ufak olay milli takım derken kulüp takımlarını da uluslararası arenadan men edebilir. Tabii bu gelişmeler Kızılyıldız taraftarını germez, onlar en fazla korkaklıkla ilgili bir pankart açar, tatmine ulaşırlar.

Kızılyıldız 3 sezondur şampiyonluk göremiyor ve bu 3 sezonda da ezeli rakip Partizan ipi göğüsledi. Bu sezon sonunda toparlandılar ve en yakın rakiplerinin 3 puan önünde lider durumdalar. En yakın kim? Partizan. Fena maç geliyor.

18 Ekim 2010 Pazartesi

KULTUR SIMGESI GALATASARAY





















90'larda Galatasaray sahaya cikarken calan marsin sozlerinde gecer basliktaki laflar. Kultur simgesi Galatasaray, sporun besigi Galatasaray....

Dun aksamdan sonra birakin 10 yildir cesitli ortamlarda fikrini belirten ben konuyla ilgili bir gorus bildirmeyi, icine dustugumuz bu cikmaza, 14 yil boyunca sampiyonluk beklemis, bu sampiyonlugu elde etmek icin Jupp Derwall'e sampiyon olmadan gecilen 2 sene vermis ve sonunda Avrupa'da yari finale ve lig sampiyonluklarina gitmis, onun yarattigi temelle "Avrupa Fatihi"unvanini almis bir takimin taraftarlarinin cocuklarinin muthis "skora gore serbet" tezahuratlarina, hakli ya da haksiz sebeple her hoca degisikligindeki tarzlariyla bir utanc tablosuna imza atan yonetim kadrosuna soylenecekleri birkac gun sonra daha kapsamli ele alacagiz. Once BirGun'de sonra ayrintilandirilmis sekilde blogda.

Asik oldugunuz kizdan sogudugunuz anlar olur ya. Benim de dun aksam su kulupten sogudugum birkac aksamdan biriydi belki de. Bu bizim kulube olan askimizi oldurmez hicbir zaman elbet o hep icimizde olacak ama surasi kesin. Galatasaray futbol anlaminda bugunkunden daha kotu durumlara dusmustu (misal Rijkaard yerine tribunlerce ismi cigirilan, 10 yildir kupa kaldiranlari plazmasindan izleyen Fatih Terim'in ikinci donemi gibi), ama bu kulubun degerlerinin bu derece ayaklar altina alindigi pek az gorulmustur. Yonetim, taraftar, futbolcular ve basin tarafindan.

Giris kisa, devami uzun olsun. Butun Galatasaraylilara sabir diliyorum.

17 Ekim 2010 Pazar

AVCI CAKMAYA DEVAM EDIYOR






Klaas-Jan Huntelaar dun Schalke'nin kendi evinde VfB Stuttgart'la 2-2 berabere kaldigi macta takiminin ikinci golunu kaydetti. Yanda 2010-11 sezonundaki mac ve gol raporu var. Sadece 2 maci bos gecti ve ciktigi son 8 macta 9 golu var.

HEPIMIZ NIGEL'IZ


















Nigel de Jong tek basina Hatem Ben Arfa bacagini kirmadi. Onu biz hep birlikte yaptık.

Bu gece Moldova'ya karsi sahada onbir turuncu erkek olacak. Nigel aralarinda olmayacak. Nigel, Manchesterdaki villasinda kanepede oturacak ve maci izleyecek.

Bir kaç yüz kilometre uzakta Hatem Ben Afra oturuyor. Bir tekerlekli sandalye. Herhalde o sandalyede daha bir kac ay kalir cunku Nigel bacağını tekmeyle ikiye ayirdi.

Ben Nigel de Jong'u kötülemek icin 400 kelime yazabilirim yani diger kurtlarla birlikte aglamak icin. Nigel’in spor’un yuz karasi oldugunu yazabilirim ve futbol sahasında ait olmadığını. Ama yapamiyorum iste.

Sadece bir Nigel yoktur. Daha cok Nigellar vardır.

Hafta sonu herhangi bir futbol macini izleyin herhangi bir ligden. Goreceksiniz hep Nigellarin tekme attigini. Fanatizmden dolayi kör olmuscasina saldirganlasiyorlar karsi takimin oyuncularinin bedenlerine. En cok adelelerine ve dusmanin ayaklarina saldiriyorlar. Bazen bilinçli ve genelde sigligin en agresif haliyle.

Sadece suç oyuncularda degildir. Teknik direktorler de mactan once soyunma odasinda gozleri kanli bir sekilde oyuncularina kukrerken daha cok ucmalarini soylemiyorlar mi? Ve Baskanlar, onlar da çaktirmadan belirtmiyorlar mi eger kazanilmazsa kellelerin ucacagini? Ve hakemler... onlar da sadece parmaklariyla uyarmalari ve sadece sari kart vermelerine ne demeli? Ve biz seyirciler, bizim sucumuz yok mu?

Milyonlar olarak futbol izliyoruz. Kendi kulübü için bagiriyoruz, guzel sonuçlar talep ediyoruz, hakemlere bir hastalık diliyoruz takimimizin aleyhine duduk otturunce ve takimin en iyi oyuncusunun sakatlanip oyundan cikmasini diliyoruz.

Butun ulkede haftalarca nefesler tutulmadi mi Turuncu (oranje) basta giderken, en önde Nigel ile dünya kupasinin finaline dogru giderken? Biz Nigel’in bir tank gibi düellolara girmesini istemedik mi? Bacagini asla sakinmasini istemedik. Yumusak futbol yerine sert futbolu tercih ettik. Biz hep birlikte futbol dunyasindaki Nigellarin, Hatemlerin bacaklarini ortadan ikiye ayirmasinda kendimiz sorumluyuz. Hepimiz Nigel’iz.

Ben suçlu olduğumu söylemeye cesaret ediyorum. Ben Dünya Kupası baslamadan önce
onbir balerinlerle dunya kupasinin kazanilmayacagini yazdim. Dunya kupasi maclarinda en az yüz defa "Go Nigel!" diye bagirdim, karsi takim oyuncusuyla mucadele ederken gordugum zaman. Evet itiraf ediyorum final maçinda Xabi Alonso salaginin oyle tehlikeli bir sekilde gogsuyle Nigelin sag ayagina yaklasmamasi gerektigini. Isterseniz delirmis deyin, isterseniz fanatizm, isterseniz de spor deyin.

Bu aksam Nigel cezasi geregi son yaptigiyla alakali pisman olarak koltukta oturuyor. Haklı olarak. Ama belki bizim hepimizin yapmasi gerekir bunu.

Işte bunlar:
Üzgünüm, Hatem.

Yazar Thijs Zonneveld'in makalesidir.
Ceviri: Black Pearl
Kaynak: Nu.nl

Ceviren yani benim soyleceklerim:

Alpay Ozalan, Hirvatistan - Turkiye macinda Hırvatların yakaladığı bir kontra atakta, forvet Goran Vlaovic'e faul yapmamış ve bu atakta Goran Vlaovic topu Türkiye ağlarına göndermişti. Bu golden sonra biz hepimiz Alpay'in hareketini salakça bulmadik mi? O forveti dusurmeliydi. Top gececek adam gecmeyecekti. Bu centilmence hareketinden ötürü UEFA tarafından Fair Play ödülüne layık görülmüştü kendisi ve bize gore ödüllük degil de utanilacak bir aksiyon degil miydi onunkisi? Rakibimizin oyunculari yerde kivrandiginda tribunlerce "oh oh "ceken biz degil miyiz?
Hatta ve hatta Rinus Michels, futbol savastir dememis mi?

by Black Pearl