Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2014 Cuma

RINUS MICHELS'TEN 22 SAYI



























Fenerbahçe efsanesi Can Bartu bilindiği gibi, Türk milli takımı formasını hem basketbol hem de futbol sporunda giyen ilk ve tek sporcudur. Bartu, aynı gün içinde, Galatasaray'la oynanan basketbol maçında 28 sayı kaydederken, Dolmabahçe'de de futbol maçına çıkmış ve 1 de gol atmış bir oyuncudur. Onun gibi bu işi aynı günde yapmasa da, birden fazla sporda yeteneğini kanıtlamış bir başka isim de, Hollanda futbolunun efsane hocası, "General" lakaplı Rinus Michels'tir. Michels, futbol dışında basketbol başta olmak üzere diğer sporlarda da yeteneğini kanıtlamış bir isimdir. 1947 yılında, Ajax formasını yeni yeni giymeye başladığı yıllarda Michels aynı zamanda Ajax bölgesinde düzenlenen basketbol turnuvalarında da Ajax formasıyla mücadele etmektedir. 11 Mart 1947'de takımının bu şampiyonada Famos ile oynadığı maç, ülke basketbol tarihi açısından bir rekora sahne olmuştur. Famos maçın başında 12-0 öne geçmiş, ancak daha sonra Michels üst üste tam 22 sayı atarak Ajax'ın 22-12 öne geçmesini sağlamıştır. Bu 22 sayıyı 10 dakika içinde atan 19 yaşındaki Michels ertesi gün yayınlanan De Waaarheid gazetesinin sayfalarını süslemiştir

Michels, resimde yetenekli olduğu bir başka sporun ödül töreninde görülüyor. Ajax takım arkadaşlarıyla katıldığı bir yüzme yarışmasını kazanmalarının ardından aldıkları birincilik ödülüyle...

2 Nisan 2013 Salı

TÜRK BASKETBOLUNUN EMEKTARI, İETT'NİN GURURU : 500T



Geçtiğimiz hafta, yıllar sonra 500T’ye bindim. Bu durumun nedeni, kimi bünyelerde görülen “Toplu taşımayı ne zamandır kullanmadım mirim” kalkıklığı değil tabii; Allah’a şükür MİY’in (*) istikrarlı bir oyuncusuyuz ama Abdi İpekçi Spor Salonu hayatımıza seyrek girmeye başladığından ve salona ulaşma yöntemi olarak “Kazlıçeşme’den yürüyelim” fikri ortaya çıktığından bu yana uzunca süre ara vermiştik, hakkında on türlü sanal ortamda bin tane birbirinden güzel betimleme yapılmış olan bu tekerlekli efsaneye.

Erbil’den İstanbul’a iki buçuk saatte vâsıl olup, havaalanından eve dört saatte gelince, eski günler hatırıma geldi.

Korkunç bir baş ve (her defasında bir kaç kez, son ses “Her zaman, her yerde, en büyük…” diye bağırılmasından mütevellit) ince bir boğaz ağrısıyla, bazen yenmiş, bazen yenilmiş halde yapılan eve dönüş seferleri.

Biz Fenerbahçeliyiz. Ve şimdi sorsalar, Efes’e ya da Ülker’e yenildiğimiz her maçtan sonra “Galatasaray, Samsun’u yeniyordu” gibi gelir bize. Belki Galatasaraylı ve Beşiktaşlı için başka türlü, benzerdir.

Tıklım tıklım bir otobüs, konuşmaya bile mecali olmayan, aynı renkleri kuşanmış insanlar, yalnızca tek kulaklığı takınca motor gürültüsünden zor duyulan 95.6 fm frekansı, Reksan Reklam sunar (Seyidoğlu Reçel, Seyidoğlu Pekmez, damakta lezzeti hiç bitmez. Çocuklar seçmesini bilirler. Merdal Bebe’yi seçerler. Merdal, Merdal, Merdal. Merdal, Merdal, seç seç, al), sağ kanattan gelişen Galatasaray atağı, Allum Buker’in hatası ve gol… O kadar yorgunuz ki “Hakemler müesseseleri kolluyor” zarfının içine bile ancak iki üç cümle sığıyor. Yeniliyoruz. Ertesi gün okul var. Ama her zaman, her yerde, en büyük hissediyoruz, çünkü hayatın tam ortasında duruyoruz. Christine’in İstanbullu, otobüs akrabası, 500T ayna gibidir. Neşeye neşe, kedere keder…

Bir Ortaköy maçımız vardı; tribünde sahadaki oyunculardan azdık. Okuldan kaçıp maça giderken, salon yolunda niye orada olduğunu bilmediğimiz koyunlar ile mezarlığın yanından doğru, yağmur altında beraber yürümüştük. 500T’nin şavkı vuruyordu bize. Burak’a, bana, koyuna, güneşe, bir de ömrümüze. Bedava bilet ile maça gelmiş, kumanyası eksik edilmeyen fabrika çalışanlarına ve hatırlı kıçlarını koltuklara gömen kodamanlara mukabil cebimize “Gidiş Dönüş 500T + Maç Bileti + Su + Simit Mimit” formülünü koyup, oralara giden insanlardık.

“Futbolda Fenerbahçeliyim ama basketbolda Ülker’e sempatim var. Galatasaray’ı tutuyorum ama basketbolda Efes Pilsen’liyim” diye ortalarda dolaşan ütopik şahısların karşısına bir cefa abidesi olarak çıkıp, taraftarlığımızı kemale erdiren 500T’ye çok şey borçluyuz. Samuel Beckett görse, “Alın lan sizin olsun” diye bize verirdi o sözünü. Çünkü hep denedik, hep yenildik. Bir daha denedik, gene yenildik. Daha güzel yenildik. Ama her zaman, her yerde, çok sevdik.

Ne güzel hattımızdın sen 500T…

(*) Metrobüs İdman Yurdu

Not : Fotoğraf, http://www.uludagsozluk.com/ adresinde "the uffspring" isimli kullanıcı tarafından internete yüklenmiştir.

by Canarino (Duhuliye.com)

31 Mayıs 2011 Salı

SPORCUNUN TWITTER REHBERİ




















Pastırmayı Kayseri'de fazla kaçırmasın, Cem Sultan'ın bizim 21. Yüzyıl Cengaveri Servet'le ettiği kavgadan sonra gençliğinin de verdiği gazla Twitter'daki şovu Türk futbolunun şimdilik elimizdeki son Twitter hadisesi. Genelde ülkede bu sosyal paylaşım ağını yabancı futbolcular kullanıyor. En son Jozy Altidore Papatyam fenomeni yüzünden insanlardan korsan link istiyordu. Ama futbolcular başta olmak üzere dünya üzerindeki birçok futbolcu bu trende uydu. Yine de dikkat edilmesi gereken bazı kurallar var. Hadise örnekleriyle aşağıda.

1-Taraftarlarına saygı göster: Aldershot Town forması giyen Marvin Morgan 3 Ocak 2011'de 2-1 kaybettikleri Hereford United maçından sonra Twitter'a "Beni yuhalayan tüm taraftarlara teşekkür ediyorum, umarım hepiniz geberirsiniz" diye yazdı. Sonuç normal. Transfer listesi ve sezon sonuna kadar Dagenham & Redbridge'a kiralanış. Sezon bitti akıbeti belli olacak ama o kulüpte bir daha oynaması zor.

2-Özel hayatından resimler koyma: Bu hadiseyi daha önce bloga yazdık. Gregory van der Wiel ekim 2009'da Avustralya'ya hazırlık maçı yapmaya giden milli takımın kadrosunda sakatlığını ileri sürerek yer almadı. Ardından takım uzaktayken rapçi Lil'Wayne konserinden bir resmini hesabına ekledi. Hollanda ayağa kalktı. Ama Van Marwijk üzerinde pek durmayarak onu affetti. Serena Williams da kendi resmini hesabına yüklemişti ki tenisçinin tacizcilerinden birisi daha yeni yakalandı. Pek akıl kârı iş değil.

3-Hakemleri eleştirme: Ryan Babel hadisesi. Manchester United maçından sonra Howard Webb'e formayı giydirince zaten geldiğinden beri pek iş yapmadığı Liverpool'da taşmak üzere olan bardağa bir damla daha ekledi. 10 bin pound da ceza kesildi. Rugby oyuncusu Digby Ioane de hakem Keith Brown için "hayatımda gördüğüm en kötü hakem" twitini atınca 2 bin doları cebinden çıkardı.

4-Hocanın kararlarını sorgulama: Telstar oyuncusu Mike Boelee, kendisini kadroya almayan hocası Jan Poortvliet için Twitter'a "birisinin dayağı yeme zamanı geldi" yumurtasını bırakınca zaten az aldığı oynama süreleri daha da kısaldı. Jozy Altidore da Hull City'de oynarken stadyuma geç kalıp Phil Brown tarafından yedek kulübesine çekilince eve gidip bu olayı kamuoyuna duyurmuştu. Brown daha da çileden çıkmış Amerikalı para cezası almıştı.

5-Diğer takım oyuncularına sataşma: Rio Ferdinand, Daniel Alves'in birçok maçta kendini yere attığını savunmuş ve "beni sedyeyle sahadan çıkıp, tekrar hızla koşarak sahaya girdiğimi görürseniz, tekmeyi geçirin" ayarını vermişti. O ayarın dönüşü Şampiyonlar Ligi finalinde pek iyi olmadı tabii.

6-Taraftarla kavga etme: Wayne Rooney, kendisine Twitter'da bulaşan bir Liverpool taraftarına "seni 10 saniyede yere sererim, buradayım bekliyorum" şeklinde tehditi basmış, Daily Mirror ve The Sun da mal bulmuş mağribi gibi olayın üzerine atlamıştı. Henüz bizde böyle bir hadise yok çok şükür.

7-Özel hayatınla ilgili bilgi paylaşma: Demy de Zeeuw son Paskalya Tatili'nden önce Aruba'ya gideceğini Twitter'dan duyurmuştu. Sonuç: Bunu internetten öğrenen hırsızlar onun evde olmayacağını haber alıp eve çöktü. Kim Clijsters da kendi numarası olmasa da hesabına telefon numarasını yazmış ve birkaç saat içinde binlerce SMS almıştı.

8-Sakatlıklarla ilgili konuşma: Club Brugge oyuncusu Ryan Donk herkesten önce, takım arkadaşı Stijn Stijnen'ın parmağını kırdığını duyurdu. Kulüp bu bilginin ilk onun ağzından duyulmasına içerledi. Uyarıyla atlattı.

9-Homofobik açıklamalardan uzak dur: Avustralyalı Kadın yüzücü Stephanie Rice geçen yıl ülkesinin Güney Afrika'yı mağlup ettiği rugby maçından sonra rakip oyuncuları "alın bakalım, ibneler" sözleriyle selamladı. Jaguar bu olaydan sonra sponsorluk anlaşmasını anında feshetti ve kendisine ödünç verdiği otomobili de geri talep etti.

10-Maç sırasında twit atmayın: Bu en çılgını ama evet yapan var. 2009 mart ayında, Milwaukee Bucks oyuncusu Charlie Villanueva, Boston Celtics ile oynadıkları maçın devre arasında Twitter'a girmişken yakalandı ve koçu Scott Skiles'dan uyarı aldı. Daha sonra NBA yönetimince maçlar sırasında twit atmak yasaklandı ve 7.500 dolarlık bir ceza getirildi.

6 Şubat 2011 Pazar

HOLLANDA'NIN EN ÇOK KAZANAN 20 SPORCUSU





















Listede 3 tane futbol dışı sporcu var, geri kalanı meşin yuvarlağın peşinde koşanlar işgal etmiş durumda. Vergi ve Arap sermayesi, yetenek bakımından o sırada olmayan Nigel de Jong'u üçüncülüğe oturtmuş. Rakamlar euro cinsinden, parantez içindekiler ise geçtiğimiz yılki sıraları.

1-(4) Arjen Robben (10,950,000)
2-(9) Wesley Sneijder (10,450,000)
3-(2) Nigel de Jong (8,550,000)
4-(8) Klaas-Jan Huntelaar (6,050,000)
5-(5) Edwin van der Saar
6-(12) Mark van Bommel (5,650,000)
7-(6) Robin van Persie (5,350,000)
8-(13) Dan Gadzuric (5,200,000) - Basketbol
9-(10) Dirk Kuijt (4,950,000)
10-(1) Andruw Jones (4,600,000) - Beyzbol
11-(11) John Heitinga (4,450,000)
12-(14) Rafael van der Vaart (4,350,000)
13-(7) Clarence Seedorf (4,200,000)
14-(3) Ruud van Nistelrooy (4,000,000)
15-(15) Khalid Boulahrouz 3,750,000)
16-(19) Jorıs Mathijsen (3,550,000)
17-(17) Albert Zoer (3,500,000) - Binicilik
18-(16) Royson Drenthe (3,100,000)
19-(17) Ryan Babel (3,050,000)
20-(29) Eljero Elia (2,950,000)

21 Ocak 2011 Cuma

EZELİ REKABET-73














Daniel Guiza vs. Sean May

by Barad-dur

10 Ocak 2011 Pazartesi

EN İYİ 10 GERİ DÖNÜŞ



Aslında bu listeyi ne zamandır yapmayı düşünüyordum ama bir kaç spor dalını araştırmak gerekiyordu. Aşağıdaki listede hem takım hem de birey olarak "tamam artık her şey bitti" denilen anlarda bu sözü söyleyenlere tokat gibi bir cevap veren isimler var. Yani bir tür "It ain't over, til it's over" hadiseleri. Tabi listeye genelde alakalı olduğumuz sporları koyduk. Dolayısıyla bildiğiniz gülle, cirit, Nascar yarışları, NFL gibi şahsen çok alakadar olmadığımız sporlardaki dönüşler varsa yorum kısmına bırakabilirsiniz ki NFL liginde ve Super Bowl serisinde mutlaka bunun örnekleri vardır. Ağırlık futbolda. Yalnız "3-0'dan 4-3'lük Fenerbahçe-Galatasaray maçı nerede?" demeyin, o bizim ünlü geri dönüşümüz, pek evrensel değil doğal olarak, ha tabi bu değerini azaltmıyor.

1-Barcelona - Atletico Madrid 5-4 (1997): Daha önce teknik direktör hamlelerinde bu maçı ele almıştık aslında. Bobby Robson'ın Nou Camp'te 2-2'nin rövanşında Milinko Pantic'in üç golüyle 3-0 mağlup duruma düşünce Blanc ve Popescu’yu kenara alarak sahaya Hristo Stoitchkov ve Juan Antonio Pizzi’yi yolladığı ve 5-4 kazandığı efsane Kral Kupası çeyrek final maçı. Efsane Katalan spiker Joaquim Maria Puyal videosunu tekrar koymak lazım.



2-Steffi Graf (1993): Bu Wimbledon finalini kimsenin unutması mümkün değildir. Çek tenisçi Jana Novotna ilk setini 7-6 kaybettiği maçta ikinci sette Graf'ı 6-1'le geçmiş final setinde de 4-1 ve altıncı oyunda da 40-15 önde iken ve servis atıyorken ilahi bir mucize olmazsa kariyerinin ilk Wimbledon şampiyonluğuna uzanacaktı. Ama o ilahi mucize oldu. Graf 40-15'ten gelerek servis kırdı ve oyunu aldı. Daha sonra da arka arkaya 4 oyun daha kazanarak seti 6-4 maçı da 2-1 kazanarak geri dönüş konusunda tenis tarihinin en büyüğünü spor tarihinin de en büyüklerinden birini gerçekleştirdi. Akıllarda da Novotna'nın kent düşesinin omuzunda döktüğü göz yaşları kaldı.

3-Lance Armstrong (1999-2005): 1996 yılında Amerikalı bisikletçi vasiyetini ve 25 yıllık kısa hayatında geride bırakacaklarını düşünüyordu büyük bir ihtimalle. Testis kanserinin ağırlıkta olduğu bir dolu hastalıkla uğraşıyordu ve kanser beyni ile akciğerlerine de sıçramıştı. Bir dolu ameliyat ve yoğun bir kemoterapi geçirdi Armstrong. Hastalığını atlatabilmesi bile büyük bir mucize olacakken o bunu başardı ama üzerine 7 yıl üstüste dünyanın en zorlu bisiklet yarışı olan Fransa Bisiklet Turu'nu (Tour de France) kazandı. Armstrong sadece sportif başarının değil, insanoğlunun yaşama sırtını döndüğü en umutsuz anında bile her şeyi geri döndürebileceğinin bir kanıtı.



4-Eric Cantona: Bir futbolcu için futboldan men cezası ne kadar olabilir. 3 maç, 2 ay, 3 ay....Eric Cantona Ocak 1995'te Crystal Palace taraftarına attığı uçan tekme nedeni ile tam 8 ay futboldan men ve 10.000 pound para cezası aldı. 120 saat de kamu hizmeti görme cezası. Premier Lig'in CEO'su Graham Kelly bu hareketi "futbolun kara lekesi" olarak tanımladı. Kendi kulübü ona 2 haftalık maaşını almama cezası verdi. Fransa Milli Takımı kaptanlığından alındı. Zaten vukuatları kabarık olan Fransız'ın İngiltere belki de futbol kariyerinin bittiğine kesin gözü ile bakılıyordu. Sonuç: Alex Ferguson'un ısrarlı desteği ile Talisman futbola Kasım ayında döndü. Çıktığı ilk maçta 1 asist, 1 gol atarak. 9 hafta üstüste gol attı, takımının 12 puan geriden gelerek Newcastle United'ın önünde şampiyon olmasını sağladı, FA Cup finalinde Liverpool'a attığı son dakika golüyle bu kupayı kaldıran ilk yabancı kaptan oldu ve takımının Premier Lig tarihinde 2 kere duble yapan ilk takım olmasını sağladı...Daha ne olsun.Bu yüzden o "King Eric".

5-Liverpool-Milan 3-3 (2005): İstanbul Olimpiyat Stadı'ndaki ilk yarı bittiğinde tribünlerde You'll Never Walk Alone'u söyleyen ve ikinci yarı tünelden çıkıp onları coşturan Steven Gerrard dışında kaç insan Liverpool'ın Milan karşısındaki 3-0'lık malubiyeti döndüreceğine inanıyordu? Ama kaptanın vurduğu kafa Şampiyonlar Ligi tarihinin en muhteşem finallerinden birini ortaya çıkardı. Liverpool 6 dakikada 3 gol atarak 3-3'e getirdiği maçı penaltılarla 3-2 kazanarak Boğaz'ın keyfini çıkardı.



6-Goran Ivanisevic (2001): Hırvat tenisçinin ömrü boyunca bir tek hayali vardı. 2 kere üstüste Pete Sampras'a kaybettiği Wimbledon'ı bir gün kazanmak. Ama 90'ların sonunda artık bunun olmayacağına ikna olmuştu hatta "o kadar çok ikinciliğim var ki sanırım bir kafe açmamın zamanı geldi" diyordu. 2001 yılında emekliliğin eşiğindeydi. Normalde Wimbledon'a katılmaması gerekiyordu çünkü ATP sıralamasında ilk 100'ün dışındaydı. "wild card"la turnuvaya dahil ettiler onu. Bir nevi vefa borcu ile. Ivanisevic turları bir bir geçti. Yarı finalde İngilizlerin şampiyonluk umudu Tim Henman'a 2-1 geride iken (son seti 6-0 kaybetmişken), ilahlar bu sefer ona yardım etti. Yağmur nedeni ile maça ara verildi. Tekrar geri dönüldüğünde Henman'ın konsantrasyonu bozulmuş, Ivanisevic ise yenilenmişti hem o maçı hem de finaldeki enfes Patrick Rafter mücadelesini 3-2 kazanarak milli kahraman haline geldi ve wild card'la bir Grand Slam'a katılıp şampiyon olan ilk tenisçi oldu.

7-Manchester United - Bayern Munich 2-1 (1999): Anlatmaya gerek var mı? Blogda bir çok kez değindik. Bu maçın 90. dakikası dolduğunda mutfağa içecek almaya ya da tuvalete gidenler döndüklerinde dünya futbol tarihinin değiştiğine tanık oldular. Çünkü uzatmalara 1-0 mağlup giren Kırmızı Şeytanlar maçı 2 dakika içinde 2-1' getirerek tarihi yeniden yazmıştı. Bu maçla ilgili en önemli anektod şudur. Durum Teddy Sheringham'ın golü ile 1-1'e geldiğinde Sir Alex Ferguson'un o zamanki yardımcısı Steve McClaren takımın doğal olarak hücuma dönük oynadığını hatırlatarak Ferguson'a "uzatmaları da düşünerek 4-4-2'ye dönmeliyiz" der. Fergie'den cevap gelir. "Stop, something's happening out there"....Gerçekten de birşeyler olur.

8-Niki Lauda (1977): 1976 yılı Formula 1 sezonundaki Nurburgring yarışında sürücüler klasmanında önde giden, 1 sene öncenin Formula 1 şampiyonu,Niki Lauda Ferrari'si ile bariyerlere bindirdiğinde çıkan görüntüden sonra o adamın bırakın tekrar yarışabilmeyi, o alev yığınından sağ çıkabilmesi bile mucize sayılıyordu. Tüm yangın boyunca Lauda arabada idi. Vücudunun bir çok yeri yandı, uzun süre sonra alevlerin arasndan çekip alındığında komaya girdi ve yaşamından umut kesilmişti. Ama 2 ay sonra vücudunda kalıcı yanık izleriyle pistlere döndü. O sene şampiyonluğu 1 puanla kaçırdı, izleyen sene ise şampiyon oldu. Avusturyalı sürücü böylece Formula 1 tarihinin en büyük geri dönüşünü gerçekleştirmiş oldu. Görüntüleri izleyince bırakın şampiyon olmayı, Lauda'nın o sürücü kabininin içine bir daha oturmaya cesaret edebilmesine bile inanamıyorsunuz.

9-Houston Rockets-San Antonio Spurs (2004): Buna Houston'ın değil de Tracy Mc Grady'nin dönüşü demek lazım. Bir basketbol oyuncusu 33 saniye içinde (hele maçın son 33 saniyeis ise) kaç sayı atabilir. 3? 4 ? 5? 9?...Mc Grady tam 13 sayı attı 9 Aralık 2004 tarihinde. Bu 13 sayının 12'si ardarda atılan 4 tane 3 sayılık basketti. Peki son 1 dakikaya 10 sayı farkla mağlup girseniz maçı kazanma umudunuz ne kadar olur? Normal sezonda oynanan bu maçın son 1 dakikasına girildiğinde San Antonio 74-64 önde idi. Derken kısa sürede 2 top çalma ile gelen basketlerle durum 74-68 oldu. San Antonio koçu Greg Popovich başına bir felaket geleceğini tahmin etmiş gibi kenarda oyuncularına çok sinirliydi. Hatta 76-68 iken kenara aldığı Ginobili'ye çektiği fırça unutulmazdır. 30 saniye kala durum 78-71 oldu. 15 saniye kala 80-75. Daha sonra maç bitimine kadar 2 üçlük daha atan Mc Grady NBA tarihindeki inanılması en güç mucizeye imza attı. 81-80 Houston galibiyeti.Bu performansı muhteşem kılan söz konusu üçlüklerin Tim Duncan ve Bruce Bowen gibi NBA'in en iyi savunmacılarının üzerinden atılmış olmasıdır.



10-Los Angeles Lakers-Dallas Mavericks (2002): 6 Aralık 2002 tarihinde Dallas Mavericks'li oyuncular 12 yıldır Staples Center'da Lakers'ı mağlup edememe zincirini kırmak üzereydi, zira son çeyreğe 88-61 önde girmişlerdi. Kobe Bryant 4. çeyreğe kadar sadece 6 sayı atmıştı. Phil Jackson ve Kobe Bryant'ı pek sevmediğimden gece yarısı yayınlanan maçın son çeyreğini keyifle izlemek için biramı açıp yatağa uzandım. Uzanmaz olaydım. 44 sayı attı Lakers o çeyrekte. Rakibine sadece 17 sayı attırdı. Kobe bu 44 sayının 21'ine imza koydu. 105-103 kazandı Lakers, kendi tarihlerinin en büyük geri dönüşünü gerçekleştirdiler, NBA tarihinin de en iyi ikinci son çeyrek geri dönüşünü (rekor Milwaukee'nin Atlanta karşısında 28 sayıdan geri dönmesi) gerçekleştirdi. O geri dönüşün videosu ise burada.

27 Kasım 2010 Cumartesi

BİR MÜESSESEYİ ÇOK SEVDİM, O BENİ HİÇ SEVMİYOR


























by Canarino


Haber ajanslara düştüğünden beri gözümden yaş eksik olmuyor... Gülmekten tabii...

Efes Pilsen taraftar organizasyonu Efesliler'in karşılaştığı durum, çok sinir bozucu ve onur kırıcı. Normal şartlar altında, "taraftarın halinden taraftar anlar" kabilinden destek olunması gereken bir hadise var ortada, vahşetler denk! Ama şerait müsait değil..

Kısaca özetleyecek olursak, yaşananlar şundan ibaret:

Efendim, Efes Pilsen - Union Olimpija maçında, Efes Pilsen'in vefakar, cefakar ve de mutat taraftarları, her zamanki aksesuarları olan kösler eşliğinde, her zamanki yerlerini alıyorlar. Lakin tam da gülbank başlamış ve aradan çok zaman geçmemişken bir mübelliğ zat gelip, oyuncuların davulun çıkardığı sesten rahatsız olduğunu ve mümkünse davul çalmaktan vazgeçmelerini söylüyor. Tabii Nasreddin ho..., pardon, Efesliler durur mu? Yapıştırıyorlar taaccübü ve reaksiyonu. Pankartlar sökülüyor. Mesken terk ediliyor. "Yanınızdayız" pankartı ters asılıyor ve Asakir-i Mansure-i Efes Pilseni formaları çıkartılıyor.

Makara şurada dursun, biraz ciddiyet...

Yapılan açıklamada şöyle bir kısım var:

"Efes Pilsen Spor Kulübü'nün taraftarı yoktur' diyen insanlara inat takımımızı her şartta her maçta destekledik"

Biz de öyle diyenlerden olduğumuz için gönül rahatlığıyla cevap verebiliriz herhalde:
"Bizi bir tek siz anladınız ama siz de yanlış anladınız"

Oysa dediğimiz gayet açıktı.:
Biz size "Efes Pilsen'de kendini taraftar sananlar olamaz" demedik; "Efes Pilsen'de ve benzerlerinde taraftarlık diye bir şey olmaz" dedik.

Taraftarlık, kulüpçülük demektir. Kurumlarda kulüpçülük yapılamaz. Çünkü kulüpçülük, "Madem kâr edemiyoruz. Kapatalım gitsin" kafasıyla yapılmaz. Yerin dibine de batsa, üç beş kişinin devam ettiği küçücük lokalleri olan semt kulüplerinin bile taraftarı olur ama Efes Pilsen Spor Kulübü'nün taraftarı olamaz. Ancak taraftarcılık oynayan küçük grupları vardır. Onlar da, akşam ezanı okununca "Aliiii, baban çağırıyoooo" diye annesi tarafından eve davet edilip, gelmemekte inat edince babası pencereye çıkan çocuk gibi, "Bak kızıyorum ama..." denince boynunu büküp eve gidiverirler. Aynı bu olayda olduğu gibi...

Ayrıca her fırsatta Türkiye'nin büyük spor kulüplerinin taraftar klişelerini eleştirip, her şeye kulp taktıktan sonra, yapılan açıklamada "yol parası ve simit" gibi güzide deplasman argümanlarını kullanmaları da bilahare takdire şayan. Klasikler kolay ölmüyor tabii..

Söze nihayet verecek olursak...

Kendisini Efes Pilsen taraftarı sanan herkesin burnunun yüksek irtifada gezdiğini söylemek tabii ki mümkün değil ama "basketbol kültürü" üzerine yaratılan bir elitizmin "Biz farklıyız" algısı eşliğinde, bu memleket sporunun temel direği olan spor kulüplerini ve onların taraftarlarını küçümsediğini de kimse inkar edemez. Bu alınan, manidar bir boy ölçüsüdür.

Ne kadar endüstriyel olursa olsun, kurumsallaşma hastalığına kendisini ne kadar kaptırırsa kaptırsın; bir Fenerbahçe, bir Galatasaray, bir Beşiktaş ya da bir Karşıyaka muadili spor kulüpleri, asla müessese soğukluğunda olmayacaklar.

Tuncay Özilhan'ın "Biz yazdık" diye elinde salladığı basketbol tarihi kitabında bahsi geçen yılları açıp, o zamanlarda çekilen Türk filmlerine bakın mesela... Bir tane bile müessese takımının maçına giden insan görebilecek misiniz bakalım? "Ama o basketbooool" demeyin. Spor tarihi tek bir yerden yazılmaz. Bu yaşananlar ve sizin Kaf Dağı'ndaki kafanızın üzerine dökülen soğuk su, yağmur bulutunun değil, Türkiye'nin spor tarihinin, Türkiye'nin büyük kulüplerinin şamarı ve soğuk duşudur.

Yanınızdayız! Kahkahalarla gülmek için..

by Canarino

14 Mayıs 2010 Cuma

DIANA TAURASI FENERBAHÇE'DE


















"Siz hatırlamazsınız, bir zamanlar, bir Amerikalı vardı. Tek başında takımdı, tek başına... Hatta hiç unutmuyorum, bir gün..."
diye başlayan görmüş geçirmiş ağabey cümlelerinin öznesi, kuşaktan kuşağa değişir basketbolda. İlkler unutulmaz ama sonradan gelenler, ulu orta söyletmese de, dama pabuç attırır. Clarrisa Davis'ten bugüne yazı başındaki cümleleri yaşayan Türkiye Kız Basketbol Tarihi, gelmiş geçmiş en büyük imzasını gördü an itibariyle. Diana Taurasi, Fenerbahçe'de...

Diana’nın Wnba'de,Avrupa’da ve olimpiyatlarda yaptıklarına, şu aşağıdaki bir iki tıkla ulaşmak mümkün. Biz biraz çocukluk ve gençlik yıllarına bakalım. Diana Taurasi nasıl oldu da "en iyi kadın basketbolcu" oldu, onu gözleyelim.

WNBA Kariyeri
Avrupa Kariyeri
Wikipedia Sayfası

Taurasi, California nüfusuna kayıtlı. Bizim memlekette esas olduğu üzere, "Baban nereliyse, sen de oralısındır" diyecek olursak, iş karışıyor.

Mario Taurasi, İtalya'da doğmuş, Arjantin'de büyümüş. Hatta bu ikincisinde futbol da oynamış. Annesi Lili de Arjantinli. Daha 15 yaşında birbirine aşık olan çift, 1978'de Amerikan rüyasını yaşamak için California'ya gelmişler. Çok uzun süre, hiç de varlıklı bir aile yaşantıları olmamış. Lili, bir restoranda garsonluk yaparken, Mario ise bir fabrikada makine işçiliğiyle iştigal ediyormuş. Yine de kızlarının bu yokluktan etkilenmemesi ve basketbola odaklanması için ellerinden geleni yapmışlar. "Ben, yaşıtlarımın bir kısmı gibi yaz aylarında çeşitli işlerde çalışmadım. Sadece basketbol vardı" diyor Diana.

İtalya'da şarabı ile ünlü bir kasabanın adını soyisim olarak alan bu iki çocuklu ailenin, en küçüğü olan Diana çocukluk yıllarında "Basketbol mu oynasam, yoksa futbol mu?" ikileminde dönüp dururken, "Babama danışayım" demiş ve "Kızlar için basketbol daha uygun bir spor. Özellikle bu ülkede. Ama seçimin hangisi olursa olsun, bütün zamanını ona ayır ve diğerini sadece eğlence için yap" cevabını almış. Tavsiye etkili olunca Diana'nın basketbol macerası başlamış.

Filmlerde gördüğümüz, Amerikan evlerinde garaj çatısına yakın asılı potalardan Taurasi ailesinin evinde de varmış. Diana’nın sabah akşam patada kütede, heder ettiği potadaki çalışmaları günden güne daha bir dikkatle izleyen babası, kendisini şoke eden bir sahneyi şöyle anlatıyor:
"Garajın köşesine, çatının görüşü engellediği bir noktaya gidip, oradan şut atıyordu. O sahneleri asla unutmayacağım. Şutları arka arkaya giriyor ama neredeyse fileye değmiyordu; inanılmazdı"

Babası işten eve döndüğü çoğu zaman, Diana'yı bahçede şut atarken görüyormuş. Potadan düşen topu alıp, kendisine geri atacak birine ihtiyaç duyduğu için bir kaç saat beraber takılıyorlarmış. Sonrasında Diana "Baba, biraz da defans yapar mısın?" diye soruyormuş. Eğer o gün komşu evlerde basketbol oynanmıyorsa, başkalarıyla maç yapamayan ve kendi evindeki garaj mesaisini gece geç saatlerde ancak annesinin uyarısıyla bitiren Diana, odasına çekildiği zaman da basketbol topunu elinden bırakmıyormuş. Odada top sektirmesini annesi Lili'nin "Yeter kızım, kafamız şişti" ihtarı ancak durdururmuş.

























Organize basketbol ile Taurasi'nin ilk tanışması, altıncı sınıf günlerine denk geliyor. Yaşıtlarına nazaran büyük görünümü ve oyunuyla, Chino'daki basketbol hocalarından Lou Zylstra'nın dikkatini çeken Dee, daha ilk idmanda Zylstra'nın yanındaki şişman yardımcı hocaya dönerek, bombayı patlatmış.
"Belki Chino'da en akıllı basketbol hocalarına sahip değiliz ama en genişinin burada olduğu kesin"

Diana, evine çok yakın olan ve akşam karanlığına kadar basketbol oynadığı, altı basketbol sahasına sahip Don Lugo Lisesi'nde okurken 3.047 sayının altına imza koymuş. İki kere 51, bir kere de 56 sayı attığı, üst üste tam beş maçı son saniye basketiyle kazandırdığı ve ikinci senesinde 28.8 sayı, 12.9 ribaunt and 4.2 asist ile katkı yaptığı Conquistadors lakaplı okuldan mezun olduğunda artık bütün Güney California, onun adını ezbere biliyormuş. Santa Barbara'da katıldığı bir basketbol kampında Michael Jordan'la tanışması da bu döneme denk geliyor. İmza için ismini söylediği Jordan, "Oldukça iyi olduğunu duydum" deyince, cevabı bekletmeden vermiş; "Hadi dışarı çıkıp, oynayalım. Gözlerinle gör". Ayrıca kolej yıllarında, idolü olan ve çocukluk yıllarından bu yana, sabahlara kadar arkadaşlarıyla kasetlerini izlediği Magic Johnson ile karşılıklı maç yapma fırsatı da bulmuş..

Kolej demişken... Zamanı gelip çattığında, cümle okul Diana'nın peşine düşmüş. Annesi Lili, "Aşrı aşrı memlekete kız vermeyelim. UCLA'de tahsiline devam etsin" dese de, UConn'un İtalyan asıllı, racon bilen basketbol hocası Geno Auriemma, Taurasi kasabasından bizatihi getirdiği bir şişe şarapla Mario babanın gönlünü şad etmiş ve Diana da Huskies forması giymeye başlamış.

Ama önce lise yıllarından bir iki anektod geçelim.

Bir turnuvada Moreno Valley Lisesi'ne karşı oynarlarken, ev sahibi taraftarlar 12 sayı geriye düşen Don Lugo oyuncularını ve bilhassa Diana'yı"O-ver-ra-ted! O-ver-ra-ted!" diye makaraya sarmışlar. Diana geriye kalan 8 dakikada tam 18 sayı atmış ve maçı kazanmışlar. Hocası Guy Haarlammert o maçı hatırlayınca "Neler olacağını biliyordum. Bu, onun kaldırabileceği bir şey değildi" diyor.

Yukarıda adı geçen Lou Zylstra'nın şu sözlerini de kayıt altına alalım.
"Diana olduğundan çok daha olgun gözüken bir çocuktu. Yaşıtlarından çok daha ilerideydi. Onun hakkında her zaman söylediğim bir şey var. İnsanları 1'den 10'a kadar yerleştirdiğiniz bir çizelge düşünün. 1 numarada bir melek, 10 numarada ise bir gangster olsun. Diana'nın yeri saha içinde 8 numaraya yakın olurdu. Dışarıda ise bir meleğe benzerdi"

Diana döneminde UConn, üç şampiyonluk kazanarak muazzam bir başarıya imza atmış. Gerçi, takım Dee'nin olmadığı 2000 senesinde de şampiyon olmuş ama 2001'deki Taurasi'li ilk Final Four dereceli sezon sonrasında, ard arda gelen üç şampiyonluğun sonuncusunda koç Auriemma şampiyonluk şansları sorulduğunda "Bizde Diana var, onlarda yok" demekle yetinerek, Sezar'ın hakkını da Taurasi'ye vermiş. Başarılı bir koç, üst düzey bir oyuncu ve yetenekli takım arkadaşlarıyla gelen şampiyonluklar, Taurasi ayrılınca 2004'de son bulmuş UConn için. Ta ki 2009 sezonuna kadar. 2008'deki Final Four'un ardından, iki yıldır yenilgisiz şampiyon oluyor Huskies. Diana zamanına benzer bir süreç... Neyse, konumuza dönelim.

Shea Ralph, Svetlana Abrosimova, Sue Bird, Swin Cash ve bir dönem Fenerbahçe'de oynayan Barbara Turner ile birlikte geçen dört yıl boyunca, 147 maç oynayıp, bunlarda 139 galibiyet-8 mağlubiyet alırken, sadece 3 maçta sahaya çıkamayan ve
15.0 sayı
4.3 ribaunt
4.5 asist
1.2 top çalma
1.0 blok ortalaması tutturan Diana, ortalama bir öğrenci evinin bir odasını dolduracak kadar ödül kazanmış kolej kariyerinde.

Onunla takım arkadaşı ya da rakip oyuncu / koç olarak aynı sahayı paylaşanların kolej yıllarında söylediklerine kulak kabartalım biraz da.

Sue Bird:
"Duygularıyla oynar ve saha içinde çok ukala gözükür. Onu bu denli kadar iyi yapan da bu özellikleri... Maçlarda oyununu beğeniyorsunuz değil mi? Anlatması çok zor ama bir de antrenmanlarda yaptığı şeyleri görmelisiniz. Çok başarılı bir oyuncu. İnanılmaz yetenekleri var. Vücudunu nasıl kullanacağını iyi biliyor"

Ruth Riley:
"Muazzam bir oyuncu. Şut sokarken çok vicdansız oluyor. Rakibi olmak çok zor"

Cathy Inglese:
"Sürekli orta sahadan şut sokabilir. Ben üç sene boyunca karşı tarafta bunu görmekten bıktım, usandım"

Bu izlenimler Wnba organizasyonuna da etki etmiş olacak ki 2004 draftında ilk sıradan, Phoenix Mercury tarafından seçilmiş, Diana. Nicole Powell (3) ve Ebony Hoffman (9) gibi tanıdık oyuncuların da meydana çıktığı bu senede, yılın çaylak oyuncusu seçilmekle kalmamış; aynı zamanda, yılın takımına da girmiş. 17 sayı ortalamayla takımın en skorer ismi olmanın yanında, kariyerine 20+ sayı attığı üst üste üç maçla bağlayan ilk oyuncu olmuş.

Aldığı ödülleri, yaşadığı şampiyonlukları çetele gibi buralara yazmaya gerek yok. Say, say, bitmeyen kupalar, ödüller… Meraklısı, yukarıdaki linklerde bulacaktır bunları. Hemen herkesin onun hakkında sarf ettiği standart cümlelerle bitirelim biz.

“Diana, her şeyi ama her şeyi yapabilen bir yıldız. Onun için sadece kendi takımı değil, rakip de önemli. Rakip ne kadar büyük olursa, Diana da o kadar büyük oynuyor. Karşı takımdaki oyuncuların ve koçların ondan korkmak için çok sebebi var. Diana rakibin gözlerinde bu korkuyu görmezse onu ortaya çıkarmak, görürse de onun hakkını vermek için oynuyor. Kısacası Diana’dan kurtuluş yok. Kısacası bizde Diana var, sizde yok!”

by Canarino

20 Kasım 2009 Cuma

TURGAY DEMİREL'İN MACERALARI






















Hazır kamuoyu Galatasaray'da yapılan "Evrakta Sahtecilik" vb. konularında Federasyon'un ne yaptırım uygulayacağını merak ediyorken, kameralarımızı şöyle arşive, geçmişe doğru bir çevirelim.

Hatta biz susalım, 1995 yılından kupürler konuşsun.

































Demek resimdeki gibi, sadece top çevirmiyormuş Turgay Bey. Daha ne işler çeviriyormuş. Hani şimdi "Zamanında biz de yapmıştık bir benzerini. Ceza vermesek de olur" der mi acaba, gündemdeki konu için?

by Canarino

16 Kasım 2009 Pazartesi

BİRİ BANA ANLATSIN vol.3

















Emmanuel Adebayor'un 90 metre depar atarak Arsenal taraftarının önüne gelişi ile sahaya yağan maddeler sebebiyle hem Adebayor hem de Arsenal kulübü FA'den önemli cezalar almıştı hatırlarsanız. Tahrik isimli yazıyı yazmıştık o günlerde. Yazının sonunda da sormuştuk, "şu tahrik nedir?" diye.

"Bir kadının tahriki güzelim maçı çığırından çıkardı"

Adnan Polat

Şu yukarıdaki demeçteki "taraftar" yerine "kadın" lafının kullanılması apayrı bir tartışma konusu ya (örneğin söz konusu hareketi bir erkek yapsa Polat "bir erkeğin hareketi" diyecek miydi çok merak ediyorum). Dün Galatasaray-Fenerbahçe arasında oynanan TBL derbisinde olanları biliyorsunuz. Öncelikle belirteyim, bu Galatasaray'ı ya da Fenerbahçe'yi haklı çıkarma ve sidik yarışı yaptırma yazısı değil, işi ona çevirmeyelim, o yönde gelen yorumları da reddet tuşuna bağlayacağım. Ben spor müsabakalarını sabote etme eylemini sempatik göstermek, anlaşılabilir kılmak, "e ama onlar da haklı" ya da "e hırsızın hiç mi suçu yok?" dedirtmek için temcit pilavı gibi önümüze sunulan bu tahrik lafını konuşmak istiyorum. Meşru müdafaa gibi kullanılmaya başlandı bu iş çünkü. Hukukta meşru müdafaa kavramının dahi bazı şartları vardır. Saldırının bir hakka yönelik olması, savunmanın kaçınılmaz olması ve en önemlisi de saldırı ile savunma arasında bir oran bulunması gereklidir. Yani sizi elinde tava ile kovalayan karınızı çekip kalaşnikofla tararsanız çıkıp "meşru müdafaa hakim bey" diyemezsiniz. Türkiye'de, spor müsabakalarında "tahrik" denen kavram, sanki meşru bir müdafaa yapılmış gibi kullanılmaya başlandı.

















Neyse uzatmayalım. Adebayor'un 90 metre depardan sonra eski takımının önüne gelmesi bir tahrik olarak kabul ediliyor ya da FA öyle kabul etti. Peki bir futbolcunun golden sonra rakip taraftara sus işareti yapması? Bir Galatasaraylı'nın Bağdat Caddesi'nde Galatasaray forması ile dolaşması? Tümer Metin'in frikik veya korner atmak için Ali Sami Yen Stadyumu köşe gönderine gitmesi (meşhur pet şişe hadisesi)? Bir Beşiktaşlı'nın şampiyonluk sonrası Mecidiyeköy'den bayraklarla geçmesi? Bir basketbol maçında bir bayanın bir hareketi ile normal yaşamında kadınları hiç ciddiye almayan, "bu kadınlara akıl sır ermez" felsefesini benimsemiş bir toplumun binlerce erkek üyesinin ironik şekilde zıvanadan çıkıp, bazı aklı evvellerin sahaya dökülmesi?

Nedir bu tahrik, bunun bir sınırı var mıdır, yoksa yarın bir gün bir kişi, "karşı tribünden birisi bana yan baktı, tahrik oldum" diyerek sahaya atlasa ve hakemi bıçaklasa bunu da "tahrik var" diye savunur muyuz?

12 Kasım 2009 Perşembe

CHARLES EDWARD SHACKLEFORD



Efes Pilsen'in Koraç Kupası'nı kazandığı ve izleyen yıl Avrupa Ligi'ne katıldığı senelerde Abdi İpekçi'deki her maça bizzat katıldığım zamanlardı. Tabi Efes'in Avrupa Ligi'nde 1 gömlek küçük ekürisi Orhun Ene'li, Harun Erdenay'lı, Haluk Yıldırım'lı Ülkerspor'u da takip ediyorduk. Ülkerspor'un o yıllarda egzantrik Amerikalı bir oyuncusu vardı. Charles Edward Shackleford. Her maç üçlük çizgisi üzerinden (kendisi bir pivot olmasına rağmen) hücum süresinin bitmesine daha uzun süre varken, gereksiz bir üçlük atar ve bunların genelinde başarısız olur İsmet Badem'i yorumcu sandalyesinde çıldırtırdı.

Charles Shackleford deyince aklıma efsanevi Unicaja Malaga-Ülkerspor maçı geliyor. Ülkerspor'un 7 sayıdan az farkla yenilmesi gruplardan üst tura çıkması için yetecektir. Maçın sonunda Malaga 1 sayı farkla öndedir. Serbest atış çizgisine gelir Shackleford. İki atışı da kaçırsa, ya da iki atışı da atsa maç bir takımın üstünlüğüyle sonuçlanacaktır. Ancak Malaga maçı uzatmaya götürüp normal sürede yakalayamadığı 7 sayılık farkı yakalamak ister. Shackleford iki atışı da kaçırma yolunu seçer. İlk atışı öyle kötü atar ki top çemberin ucuna bile zar zor dokunur. Maçın hakemi gelip "tamam atmayacaksın anladık ama abartma" tarzı bir şeyler söyler. Hakemden zılgıtı yiyince ikinci atışı olduğundan daha da düzgün atan Shackleford topu çemberden sokar. Berabere. Murat Murathanoğlu maçın sonraki 30-40 saniyesi boyunca basket atmak istemeyen ama Ülker'e de basket attırmayan Malaga'lı oyuncular eşliğinde Shackleford'a saydırır durur. Maç uzatmaya gider.Malaga orada istediği farkı yakalar ancak Ülkerspor yenilmesine rağmen üst tura çıkar ve Barcelona ile eşleşir. Yanlış hatırlamıyorsam da soğuk pivot Dan Godfread'in baskın oyunuyla da 3 maçlık seriyi 2-0 kaybedip elenir.

Malaga maçının ertesi günü Shackleford gazetecilere demeç verir. "O basketi hayalet attı"

21 Ekim 2009 Çarşamba

ÇATAL EKSENİNDE BAYAN BASKETBOL GAZETECİLİĞİ

























Bugünkü Milliyet gazetesinin internet sitesinde yer alan haber.

Fenerbahçe'nin bayan basketboltakımına WNBA Şampiyonu Phoeenix Mercury'den transfer ettiği Avustralyalı yıldız Penny Taylor'un ülkesinde bir magazin dergisine çıplak pozlar verdiği ortaya çıktı....parlak kariyeri kadar düzgün fiziğiyle de dikkat çeken yeni transferinin Avustralya'da yayınlanan bir spor magazin dergisine verdiği cüretkar pozlar uzun süre konuşuldu
.

Pozların Avustralya'da uzun süre konuşulduğu işkembe kaynaklı tabii. Sanki bu resimler dün ortaya çıkmış gibi gelen yaklaşım ve doğal olarak kaçırılmayacak fırsatla "fotoğraflar için tıklayın" sosu yine mevcut. Bu konuda Canarino bir kaç ay önce bir başka "Türk Basını" muzdaripi Katie Smith hakkında da bir yazısı vardı. 5 ay geçmiş, e tabii ki hiçbir şey değişmemiş. Biz de yayınlayalım, isimleri değiştirin sadece 5 ay sonra yine kullanırsınız merak etmeyin...

----------------------------

Haddinden fazla hava akımına maruz kalıp üşüdüğü takdirde “sinameki etkisi yaşatacak” uzuvlarını açıkta bırakarak, şuh bir nazar ile objektife bakan müşekkel mabadlı hanımlara, arka sayfa ilk on birinde kesintisiz yer vermek suretiyle tirajına fayda sağlamaya çalışan cin fikirli medyamızın, internet alemine girdiğinde tavır değiştirmesi beklenemezdi elbette.

Onlar da bizi yanıltmadılar ve “Çatal Üzerinden Gazetecilik” yapmaya başladılar. “O nasıl oluyor?” demeyin. Görmemiş olamazsınız. Eğer memleket gazetelerinin internet sayfasına girdiğinizde, muhtelif gündem havadislerinin arasında “Falancanın zor anları. Arabadan inerken pileli eteği sıyrılınca neler göründü neler” satırlarına rastlamadıysanız, bir an önce elinizi yüzünüzü yıkayıp, tekrar ekran başına gelin. Hala daha “Bu pistanın sahibi hangi damda un eliyor? Bu fistanın altından hangi meşhur güzelin beytülmalı gözüküyor? Tıklayın, öğrenin” benzeri bir haber göremiyorsanız da derhal doktora gözükün. Bir travma geçiriyor olabilirsiniz..

Mübalağa bir yana, magazin ve bağlı dinamikleri, dünyanın her yerinde, tirajı değilse bile anlık ilgiyi çekmek için kullanıldığından ötürü, gazeteleri ve internet sitelerini bu özellikleri yüzünden eleştirmek manasız gelebilir. Fakat iki tık fazla almak için bunca takla atılarak, gitgide kantarın topuzunun kaçırılması, milletçe iyi yaptığımız bir şeyin, yani “Bokunu çıkarmanın” yolunu açacak gibi gözüküyor. Şimdilik “sansasyon çeken ve isteyen” isimlerin etrafında dönen bu fırtına, işiyle anılmak isteyen ve kariyeriyle bunu hak eden insanlara, örneğin sporculara yaklaşmaya başladığında yaşanması muhtemel alaturka durumlara dair ip uçlarını daha geçenlerde görmedik mi?

Yakın zamanda, memleket parkelerinden bir Daboviç geldi, geçti. Geldiğinde kimselerin haberi yoktu ama geçerken ortalığı ayağa kaldırdı. Bayan basketbolla ilgili herhangi bir mevzunun; değil poyraz, meltem estirmesine dahi şaşılacak ülkemiz ahval ve şeraitinde 40 gün, 40 gece şenliklerle kutlanan bu keyfiyet, Daboviç’in geldiği gibi gitmesiyle son bulunca, kimileri için baki kalan, bir kaç kare fotoğraf oldu... Peki hikaye bitti mi? Hayır. Birbirine aşık iki kitle bu mevzu üzerinde tekrar biraraya geldi.

“Hadi evladım. Göster amcalara pipini” denerek toplum içine itildiği için “Ulan ısrar gani olduğuna göre pek matah bir şey bu bizim maslahat. Öyleyse onun gösterdiği doğrultuda yürümeliyim ben” izlenimi edinerek, bunu sosyal hayatında büyük başarıyla uygulayan tümenlerce insan, zaten hali hazırda sokaklarda ve sanal alemde dolaşıyordu. Bunların ekürisi olarak da “Koyarız Daboviç’i sitenin orasına burasına. Mis gibi hit gelir. Eyyyy şu iki lob! Sen nelere vesilesin” diye düşünen, “Sevtap Parman’lı Tan Gazetesi” ekolünün “Uyanık İdman Yurdu” gazetecileri (?) yerlerini aldılar.. Kitleler resimlere hücum etti. “My Pictures” lar “Basketbolcu xxx” klasörleri ile süslendi.

Şüphesiz camianın akil insanları rahatsızdı Ama haber olmaya alışmamış, bayan basketbolun kimi insanları da mutluydular aslında. Vasat bir sporcunun, basketbolla ilgili olmayan tenasül uzuvları sayesinde de olsa, hiç önem atfedilmeyen branş gündeme gelmişti. Camiadan olmadığım ve “akil” sıfatını pek de haiz sayılmadığım halde benim de bir endişem vardı. Bu rüzgarın dinmesinden sonra oluşacak boşlukta, kimilerince salça kıvamının tutturulmasından korkuyordum. Ki korktuğum başıma, hem de tuttuğum takıma dair bir haberle geldi.

Bir internet sayfasında G.T imzasıyla yayınlanan bir haber.
“Fenerbahçe ile Mersin BŞB arasındaki final serisinde iki bayan sevgili Katie ile Lindsey birbirine rakip olacak.”

Haberin daha fazla detayına gitmeye, G.T. denen şahısa daha fazla tıklatmaya gerek yok. Belki kimileri “Ne var bunda?” bile diyebilir.

Doğrudur, belki bunda bir şey yoktur.
Doğrudur, konunun haber değeri vardır.
Doğrudur, haberin öznesi çok meşhurdur.
Doğrudur, kulüp bazında önemli bir kaynaktan gelen haberdir.
Doğrudur, çünkü odur, budur, şudur.

Ama her şeyden öte, bütün bu haber mevzuu başlı başına bir samimiyetsizlik abidesidir.

Bayan basketbolun b harfinden bahsetmeden senelerini geçiren insanların, biyoloji dersinde “Üreme” kelimesini duyunca “Hoca üreme dedi lan eholehoeyyy” diyerek kendinden geçen tuhaf organizmalar gibi davranmasını sağlayacak, müstehzi bir üslup. Ne o? Habermiş. Hasss...binallah!




















Katie Smith Türkiye’ye gelmiş geçmiş en kariyerli yabancı oyuncu. Buna rağmen Fenerbahçe’nin resmi yayın organları da dahil olmak üzere, hemen hemen hiç bir medya unsuru, bu konunun üzerine doğru dürüst gitmedi. Neden? Çünkü bayan basketbol, yani “Bu ülkenin aydınlık yüzü” diye bebek gibi sırtı sıvazlanan ama sadece küçük bir gaz çıkartarak rahatlaması sağlanan branş, kimsenin umurunda değil. Falanca takım başarılı olunca “Formaları çıkarıp, topukluları giydiler” diye haber yap. Oyuncuların sansasyonlarını bul. Sonra “Vay efendim, bu ülkenin bayan basketboluuuuuuu” diye sağda solda nutuklan. Hadi lan oradan.

Sorsanız “Lauren Jackson da soyunuyor anadan üryan. Onu da haber yapıyorlar. Bu, dünyanın her yerinde böyle”. Doğru, ama Lauren Jackson’ı hakettiği yere de çıkartıyorlar, onore de ediyorlar. Burada olduğu gibi basketbolundan başka her şeyinden konuşmuyorlar insanın. Bunlara sansasyon lazım. İnsanın sorası geliyor. Bunca güzel istihbarat arasında mutlaka vardır, yerli oyunculara dair de bir şeyler. Neden onlar haber olmuyor? “Ataerkil toplumuz. Eş, dost, hısım, akraba, bilemedin sevgilisi gelir çöker. Şarkısı bile var, Cem Karaca’nın. Durduk yere sıkıntıya girmeyelim” diye, korku dağları mı bekliyor? Gazeteciliğe mi sığmıyor?

by Canarino

19 Ekim 2009 Pazartesi

1988 BASKETBOL KADROLARI






























































































by Canarino

12 Ekim 2009 Pazartesi

1997 TBL

















































































by Canarino

17 Eylül 2009 Perşembe

LAKERS vs CELTICS













"Biberleyelim"
ile inceden geçmişe dönünce, EA Sports'un başında saatler geçirdiğimiz oyunlarından bir tanesi geldi aklıma.

1989 yapımı "Lakers vs. Celtics" grafik anlamda müthiş basit ama çok keyifli bir oyundu. Arkadaşlarla karşılıklı yapılan kısa süreli müsabakalardan sonra kafayı bozarak; turnuva modunu, standart play off serisi şartlarında ve 48'er dakikalık sürede oynanan maçlar sonunda ilk bitirdiğimde, eve şampiyonluk yüzüğü postalanmış gibi sevindiğimi hatırlarım.

Oyundaki seçeneklerimiz, Los Angeles Lakers, Phoenix Suns, Seattle Supersonics ve Utah Jazz'dan kurulu Batı Konferansı'na karşı; Detroit Pistons, Chicago Bulls, Boston Celstics ve New York Knicks'den oluşan Doğu Konferansı. Bunların birer de All Star takımları var.

Los Angeles Lakers oyundaki en orjinal takım konumunda. Kadroda Magic Johnson, Kareem Abdul Jabbar ve James Worthy'nin yanında Orlando Woolridge ve David Rivers gibi kıta coğrafyasından aşina olduğumuz isimler de var. Ezeli rakip Boston da ise Bird, Parish ve Mc Hale en etkili oyuncular. Bunlarla bir tutturduğunuz zaman, gerisi geliyor. O zamanların Detroit'i de çok sağlam tabii. Isiah Thomas ve Joe Dumars'ın yanında renkli yedekler mevcut; Dennis Rodman gibi. Seattle'da kel kafalı Xavier McDaniel enteresan simalardan birisi. Utah'ın uzunlar uzunu pivotu Eaton'ın yanında Stockton ve Malone; Chicago'da gözlüklü Horace Grant'in yamacında Pippen ve Jordan var. Barkley Phoenix'de, Ewing Knicks'de arz-ı endam ediyor. En başta Lakers'a orjinal demişken, Kareem'in hook atışının da oyunda bire bir zuhur ettiğini belirtmeyi unutmayalım.

All Star takımları play-off moduna dahil olamıyor haliyle, ama karşılıklı oyunda seçtiğimiz vakit, Hakeem Olajuwon, Clyde Drexler, Chris Mullin, Dominique Wilkins gibi isimlerle oynama şansına kavuşabiliyoruz. Oyunun eğlenceli bir diğer yönü, Chicago Bulls ile East All Star'a karşı oynadığınızda Jordan'ı, Jordan'a tutturabilmeniz. Tabii diğer ortak oyuncular için de aynısı geçerli. Kramer, Kramer'e karşı...

Klavyeyi bilenler için söylüyorum; oyun iki kişi oynandığı zaman bir taraf numerik klavye tarafındaki tuşları, diğer taraf ise klavyenin caps locka bakan bölümünü alıyor. Hücümda pas atmaya yarayan tuşu, savunmada top çalmak için kullanıyoruz. Şut kullandığımız tuşla da ribaunda çıkmak mümkün.

Oyuncular için faul sınırı diye bir şey yok. Yani dileyebildiğimiz kadar sertliğe başvurabiliyoruz. Faul yapmanın ise üç yolu var. Rakip topu sektirirken kapmaya çalıştığımızda, zamanlamayı iyi ayarlayamazsak ve topu çalmaya çalışanın yüzdesi iyi değilse faulu çalıyor hakem. Rakip şuta kalktığında durduğumuz yer ikinci kıstas. Bodoslama bloğa kalkmak düdük demek. Üçüncü ve son olarak da taktik faul yöntemi gelsin; rakibe fordçuluk yapmak. Süre geçmemesini istiyorsanız, asla top sürmeyen ve rakip sahaya paslaşarak geçen bilgisayarın oyuncularına yaslanıp, iki saniye yön tuşunu ittirmeniz kafi.

Bilgisayarın dripling yapmaması mantıklı çünkü oyunun zorluk derecesini arttırdığımızda, sahada uzun süre kalan oyuncuların yürümeye bile takatinin kalmadığını söylemek mümkün. Top sürenler daha da çabuk yoruluyor. Periyod başına dört tane ile sınırlı olan molalarda dilediğimizce oyuncu değiştirebiliyoruz.

Ses desteği, bilgisayarın basit speakerıyla sınırlı. Yine de mola ve faul düdüklerinin yanısıra, top sektirme, top çalma, şut kaçırma, iki sayılık isabet ve üç sayılık isabet seslerini ayrı ayrı duyabiliyoruz.

Görsel efekt bakımından sahadaki vaziyetlere ek olarak, stresli zamanlarda benchteki arkadaşlardan birisinin sıkıntıyla ayağını salladığını görebiliyoruz. Ya da bana öyle geliyor, bilmiyorum ama orada bir hareketler dönüyor.

Yukarıdan, aşağıdan, sağdan, soldan basılan bir kaç çeşit smaç, kısa oyuncuların turnikeleri ve Fizan'dan atılan üçlükleri bir yana koyacak olursak, oyunun en fantastik hareketi Magic Johnson, Michael Jordan ve Dominique Wilkins gibi oyuncuların, serbest atış çizgisinden sıçrayıp, 1800 derece dönerek bastıkları smaçlar ile fizik kuralı falan tanımayan bir oyun Lakers vs. Celtics.

Geçenlerde katıldığı ödül töreninde duygusallaşarak gözyaşları içinde kalan Michael Jordan ile bitirelim. Sarı-Lacivert renklere gönül vermiş bir Lakers sempatizanı ve Amiral Robinson'dan ötürü San Antonio'ya sempati besleyen biri olarak, Chicago'ya sıcak baktığımız söylenemez ama daha da sevmediğimiz Utah'a hayatı zehir eden geçmiş zaman Bulls'unu da saygıyla analım. Söyle Malone söyle, söyle ne oldu?

by Canarino

4 Eylül 2009 Cuma

EUROBASKET 2009-4
















Grup C

BÜYÜK BRİTANYA

Bu turnuvaya katılabilmeleri bile artık bazı şeylerin değiştiğini gösteriyor. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin futbolda dünya kupalarına katılmaya başlaması ile eşdeğer bir olay. Adamlar, basketbol topunu gördüklerinde bomba diye karakola götüren bir ülkeden geliyorlar. Neyse bu çok ağır oldu galiba.... Konumuzun dışına çok çıkmayalıım. Pops Mensah – Bonsu takımın yıldızı, Andrew Betts, Robert Archibald Avrupa’da Euroleague seviyesinde takımlarda oynamış iyi uzunlar, ancak ne kadar artısı olursa olsun bu gruba düştükleri için çölde kutup ayısının ilgilendiği!! adamdan bir farkları yok. Her ne kadar hazırlık maçlarında Slovenya’yı yenmiş olsalar da, Slovenya bunun acısını fazlasıyla çıkartacaktır. Tartışmasız grup sonuncusu.

SLOVENYA

İsimlerini tek tek saymaya gerek yok, yıllardır birlikte oynayan bir ekip, bireysel olarak Avrupa’da büyük başarılar yaşamış oyunculardan kurulu. Sırbistan, İspanya ile aralarındaki maçlar için önceden tahmin yürütebilmek çok zor. Öyle bir grup ki Britanya haricindeki takımların hepsi ilk üç sıranın her basamağına aday. Yalnız geçen turnuvalardan biraz farklı olarak, Slovenya bu sefer turnuvada tam kadro bulunacaklar. Her seferinde yıldızlarından biri ya da birkaçı takımla birlikte olamıyorlardı. İspanya’nın en büyük rakibi. Şampiyonluk adaylarından biri. Ülke, ismen şampiyonluğa uzak geliyor olabilir, yani “iyiler, ama nasıl olsa bir zaman gelir biri durdurur” denilebilir. Ama bu sefer durdurulamayabilirler. Ve kadro olarak da şampiyonluğa yakışırlar.

SIRBİSTAN

Uzunları Nenad Krstic, gençler Kosta Perovic ve Miroslav Raduljica, tecrübeli Zoran Erceg, Partizan kökenli kısalar, Milenko Tepic, Uros Tripkovic (Badalona’ya geçti), Novica Velickovic (Real Madrid’e geçti), Dusan Kecman (Pana’dan ayrılıyor) gibi genç olmalarına rağmen üst düzey maç ve turnuva tecrübelerine sahip oyunculardan kurulu bir ekip. Sırbistan ne kadar zor günlerde geçirse her zaman adı bile yetecek bir ekip. Korkusuzca dış şut atıp sokabilen kısalar, pota altını karartan uzunlar. Başlarında Ivkovic gibi bir hoca. Bu ekipten de korkulması gerektiğini düşündürüyor.






















İSPANYA

Son dünya şampiyonu... oyuncularının her biri yıldız. Pau Gasol, Avrupa’yı geçip, NBA’de de ismini üst düzey oyuncuların arasına yazdırmayı başarmış. (Kendisini şımarıklığı yüzünden pek sevmem ama..) Parmağından ameliyat oldu ama oynayıp oynamayacağını sanırım son ana kadar söylenmeyecek. Juan Carlos Navarro, Jorge Garbajosa, Rudy Fernandez, Ricky Rubio, Felipe Reyes, Marc Gasol, Carlos Cabezas, Raul Lopez, Alex Mumbru, Sergi Vidal vs. vs. vs.Kadroya söylenecek söz yok. Ancak, yazımızın baskıya girdiği saatlerde (2-3 tane yazı yazdık diye kendimizi basın mensubu sanıyoruz!!) hazırlık maçında Litvanya’ya 22 sayı farkla yenildiler. Bu maçta Pau Gasol oynamamış. Neyse Gasol’e takılmayalım. İspanya Sırbistan’ı yenebilir ama Slovenya maçında kazaya uğrayabilirler. Grubun favorisi için söyleyebileceğim tek söz kesinlikle ama kesinlikle Büyük Britanya’nın olmadığıdır.

by Jorcelmeg

Eur0basket 2009-1
Eurobasket 2009-2
Eurobasket 2009-3

3 Eylül 2009 Perşembe

EUROBASKET 2009-3

















Grup B

FRANSA

İsrail gibi pivotu olmayan( 2 tane genç 2.15’lik adamları ve Pivot mevkiinde gösterilen Ronny Turiaf var ki bence Turiaf’ın pivotla uzaktan yakından alakası yok) bir takım daha ancak burada durumlar farklı, çünkü şampiyonanın en atletik takımı Fransa. Bakmayın siz Fransa’nın 2. eleme turu oynadığına, çünkü eleme gruplarında hep eksik kadroyla mücadele ettiler. Pietrus Kardeşler, Boris Diaw, Tony Parker, Ronny Turiaf, Mamadou Diarra, Yannick Bokolo, Joseph Gomis, Alain Koffi, Ali Traore (Laurent Foirest’i artık saymıyorum. Kendisi kadayıf dolması oldu artık) say say bitmiyor. Zaten takımın %90’ı zenci (bunu ırkçılık yaptığım için değil atletik olduklarını belirtmek için söylüyorum), bunun yanında birbirinin yerini tutacak oyuncularda var. Eğer günlerinde olup da yüksek yüzdeli şut da sokarlarsa grubun favorisi. Rusya ile çekişirler.

ALMANYA

Almanya hakkındaki yazımızı “Dirk Nowitzki kadroda yer almıyor” diye kesip bıraksak yeridir. Basketbolda Majesteleri Michael Jordan hariç bireylerin tek başına takımlara fazla katkı veremeyeceklerine inanmışımdır. One man’leri hiçbir zaman kabul etmememe rağmen, Nowitzki resmen takımı tek başına götürüyordu. (Nowitzki’nin oyun tarzını hiç sevmem, nefret bile ediyorum diyebilirim. Yanlış anlaşılmasın Jordan ile kıyaslamam bile) Ama oyun itibariyle her türlü pozisyonu oynayabiliyor. Onun olmaması takımı çok olumsuz etkileyecek. Her ne kadar bu durum coach Dirk Bauermann’ın takımın psikolojik motivasyonunu gazlamasına yardımcı olacaksa da (“O yokken de başarabileceğinizi gösterin” tarzında)işleri zor. Hiç mi iyi şeyler yok? Var olmaz mı? Mesela, Patrick Femerling 34 yaşına rağmen son turnuvada çok başarılı oyunlar çıkarttı. Jagla, oyunun içinde her zaman var. Kritik anlarda kritik sayılar üretebiliyor. Bauermann’ın en büyük özelliği takım savunmasını çok iyi oynatması. Ancak yine de bu iyi şeylerdense, Nowitzki’nin olmaması daha ağır basıyor. Efes World Cup’ta milli takımımızı yenmelerini ölçü olarak görmüyorum. Bu turnuvada taraftarlarını hayal kırıklığına uğratacaklardır. Letonya sürpriz yaparsa grup sonuncusu bile olabilir.



















LETONYA

Sağı solu belli olmayan bir takım daha. Takımdaki isimlere bakınca Makedonya gibi her şeyi yapabilecek bir takım görüntüsü veriyor. Biedrins NBA’de, Aigars Vitols, Valters Bros. Helmanis, Kambala, Avrupa takımlarında isim yapmış Euroleague tecrübeleri olan oyuncular. Dış şutları çok etkili. Biedrins ve Kambala da pota altında çok etkili olabilir. Almanya’yı yenebilirler, ancak Fransa ve Rusya karşısında şanslarının çok fazla yanlarında olması gerekiyor. İlk periyotlarda zorluyor gibi görünebilirler ama sonlara doğru turnuva tecrübesi ağır basacaktır.

RUSYA

Son şampiyon. Ama şampiyon kadrodan eksikler var; J.R Holden, Andrei Kirilenko, Savrasenk, Zakhar Pashutin bu sene yoklar. Gelenler yok mu tabii ki var. Dmirty Sokolov çok iyi yolda, pota altının güvencesi olabilir. Viktor Khryapa, Sergey Monya, Khimki’li devşirme oyuncu Kelly Mc Carty. Fransa maçı bu grup için lideri belirleyecek maç olur.

by Jorcelmeg

Eurobasket 2009-1

Eurobasket 2009-2

2 Eylül 2009 Çarşamba

EUROBASKET-2

























Değerlendirmemizin ikinci gününde A grubunu ele alacağız ancak yazımıza başlamadan önce dünkü yazıda yaptığımız bir hatayı düzeltelim; İkinci tur karşılaşmaları, 1-3,2-2,3-1 şeklinde değil, A ve B ile C ve D gruplarının ilk 3 takımları 6’şar takımlı iki grup oluşturduktan sonra, Çeyrek Final eşleşmeleri 1-4;2-3;3-2 ve 4-1 şeklinde olacaktır. “Yanlış bilgi aktarmış olmayalım” dedikten sonra geçelim A grubuna;

HIRVATİSTAN

Dün giriş yazımızda bahsettiğimiz halef ülkelerden biri olan Hırvatistan, grubun favorisi gibi gözükmekle birlikte işi hiç de kolay olmayacak. Jasmin Repesa, 1-2-4-5 mevkiilerinde sıkıntı yaşamadan oyuncu değiştirebilecek bir kadroya sahip. Etkili shooting-guardlar, içeri penetre eden guardlar, içeride hem sırtı dönük hem yüzü dönük oynayabilen centerlar... Kısa forvet pozisyonunda biraz rotasyonu dar(Planinic’i yokmuş gibi sayıyorum). Sıkıştığı anlarda,Ukic ya da Popovic’i (normal yerleri olan) 1 no’da oynatıp, Kus’u forvete Rozic’in yanına (ya da yerine) çekebilir. Zaten, Hırvatistan kısa forvete dayalı bir oyundan ziyade guardların dış şutu ya da etkili uzunlara sahip olduğu için içeriye top indirerek basketbol oynuyor. Efes World Cup’ta çok üst düzey takımlarla oynamadıkları için şampiyon oldular ama burada podyum o kadar kolay olmayabilir. Yunanistan maçı lideri belirler.

MAKEDONYA

Grubun sürpriz takımı olabilir, kadrosundaki isimlerle herşeyi yapabileceğini düşündürüyor. Eğer şansları da yaver giderse gruptaki tüm takımları zorlayabilir. (Kesin yener diyemiyorum anlayın işte..) Efes World Cup’ta oldukça başarılı bir performans sergilemişlerdi. Devşirme oyuncuları, Jeremiah Massey (Real Madrid), Darius Washington (Galatasaray) iyi oyuncular, e yine yakından tanıdığımız Vrbica Stefanov, Vlado İlievski, Gecevski, Samardziski ile iyi denilebilecek bir kadroya sahip. Ama turnuva takımı olmak başka bir şey, tecrübe ister. Plase diyelim.

YUNANİSTAN

Grupta en geniş kadroya sahip takım diyebilirdik, ancak Diamantidis ve Papaloukas gibi iki üst düzey oyucusundan yoksun olacaklar turnuvada. Bu da, bu grupta işleri biraz karıştırıyor tabii. Çünkü bahsi geçen iki oyuncu da yerleri kolay kolay doldurulabilecek oyuncular değil. Ama illa ki bir favori belirlenecekse, grubun favorisi diyebiliriz. Eksiklerine rağmen, Spanoulis, Zizis, Tsartsaris, Dikoudis, Fotsis, Kakiouzis, Bourousis, Glyniadakis tecrübeli isimlerle, takıma monte ettikleri genç oyuncularla grupta rakiplerine geçit vermeyeceklerdir. Yineliyorum Hırvatistan maçı belirleyici olacaktır. Ancak ilerleyen turlarda bu eksiklikler başlarını ağrıtabilir.

İSRAİL

Kadrosunda uzun adamlarla (diyoruz ama neredeyse uzun adamı yok)Hırvatların ve Yunanlıların etkili uzunlarıyla mücadele edebileceğini hiç sanmıyorum. Eğer kadronuzda iyi uzunlarınız yoksa, bu kısalarınıza çok fazla iş düşmesi demektir. Bu da oyuncuların erken yorulmasına sebep olur. Dolayısıyla İsrail maçların ilk periyotlarını iyi oynuyor gözükebilir. Ancak hiçbir zaman sonlarını getiremeyeceklerdir. Meir Tapiro, Yotam Halperin, Yaniv Green, Lior Eliyahu, Omri Casspi ve Tal Burstein gibi oyunculara sahip olmasına rağmen bu oyuncuların yanına koyabileceğimiz isimli bir uzunları olmadığı için pota altı zayıf kalacaktır. Boks maçlarındaki gibi, rakibinin zayıf yerini bulan boksörün sürekli o bölgeye çalışması gibi bu pota altı zayıflığı rakipleri sürekli oradan oynamaya itecektir. Grup sonunculuğu için en büyük favorim.

by Jorcelmeg

1 Eylül 2009 Salı

EURO BASKET-1


















7 Eylül tarihinde Polonya'da başlıyor Euro Basket 2009. Sporun, sporcunun, İsmet Badem'in şapka koleksiyonunun dostu, süt içen ve süt içiren blog Flying Dutchman olarak uzak kalamazdık tabi turnuvaya. Turnuva boyunca yazılarıyla Jorcelmeg aramıza katılacak Special Guest Star kontenjanından. İlk yazısıyla başlıyoruz

--------------

FD hünkarım buyurmuş “tiz EUROBASKET 2009 hakkında değerlendirme yazısı yazıla !!!”. Derhal devletlü hünkarım... Ercan kulunuz bilgisinin görgüsünün yettiği kadarıyla bir şeyler karalasın. FD’nin, Gorky elçisiyle tarafıma ilettiği bu emir başım üstüne. Şaka bir yana uzun zamandan beri aranıza katılmak istiyordum, ancak şimdiye nasip kısmetmiş. Konumuz basketbol, efendim basketbol 1891 yılında ilkel bir kabilenin tlahiotenie isimli oyunundan, James Naismith adında Kanada’lı bir adamcağızın uyarlamasıyla oynanmaya başlamıştır. Tabii ki konuya böyle girersem bu sizlerle ilk ve son beraberliğimiz olur. Bu kadar baştan başlamasak da en azından izin verin Avrupa Basketbol Şampiyonası’nın tarihçesiyle başlayalım. İlk defa 1935 yılında oynanan Avrupa Basketbol Şampiyonası 2 senede bir tekrarlanır.

1935’ten günümüze şampiyonlar;





















“As shown in the figure” Avrupa Şampiyonaları’nda, şu anda atlaslarımızda yer almayan iki ülke olan SSCB ve Yugoslavya’nın tartışılmaz üstünlükleri var. Bu ülkeler parça pinçik olmalarına rağmen halefleri ülkelerin hepsi, her şampiyonada şampiyon, hadi olmadı final adayıdır. Kendi basketbol geçmişimden bahsetmedim ama çocukken hep “Yoğoslav” olmak istemişimdir. Çünkü ...iç’ler, ..ov’lara oranla göze daha hoş gelen, teknik yanı daha ağır basan, bireysel yetenekleri takım oyununa çevirebilen takımlara sahiplerdi. Sovyetler ise seyirciyi daraltan ancak karşı takımı da bezdiren korkunç savunmalarıyla her zaman şampiyonalara damgalarını vurmuşlardır. 80’li yılların sonu ile birlikte, basketboldaki globalleşme hareketleri sonucu diğer Avrupa ülkelerinin de, birer ikişer oyuncu yetiştirip Enbiey’e göndermeleriyle ve bu oyuncuların Milli Takımlarına katılmalarıyla birlikte, bu ülkeler de sahne almaya başlamışlardır. Bu kadar tarih bilgisinden sonra gelelim 2009 yılında Polonya’da yapılacak olan Avrupa Şampiyonası’nın grup değerlendirmelerine; En son grup olmasına rağmen önce Milli Takımımızın da bulunduğu D Grubundan başlayalım:

Grup D

LİTVANYA
Takımdaki isimlere tek tek baktığımızda “aha işte şampiyon” diyebileceğimiz takım. Gerçekten kadrosunda (sayısız diyemeyeceğim çünkü FIBA kadroyu 24 kişi ile sınırlandırmış) çok sayıda yıldız bulunduran ve aynı zamanda takım olmayı da çok iyi bilen bu takım için fazla söze gerek yok. Grubun en büyük favorisi. Şampiyonluğun da en büyük favorilerinden ancak ne oluyorsa turnuvalarda bazen istikrarlı olamıyorlar. Ama ben bu sefer farklı olacağını düşünüyorum. Final adayım.

POLONYA
Ev sahibi takım. Seyircisinin de desteğiyle grup maçlarına heyecan katıp, turnuvanın diğer maçlarını vatandaşlarıyla birlikte ancak tribünden seyredebileceğini düşündüğüm Polonya, kadrosunda Adam Smith (e şey pardon Adam Wojcik olacaktı. Yaşları birbirine yakın olduğu için karıştırmış olabilirim), evet eskiden Brezilyalı Oscar Schmidt için kullanılan deyimle “yaşlı kurt” Adam Wojcik, Filip Dylewicz, genç ve yetenekli pivot Lampe gibi isimler bulundurmasına karşın grupta son sıradan kurtulamayacaktır.

BULGARİSTAN
Bulgar Milli Takımı, şimdiye kadar katıldıkları turnuvalarda oyunu 40 dakikaya yayamadıkları için pek başarılı olamamışlardı. Ancak bu sefer asker oyuncular (Angelov, Mladenov, Stoykov, Eski Tekelspor’lu Videnov ve tecrübeli Evtimov) ve orta-kaliteli diyebileceğimiz (Lottomatica Roma’lı İbrahim Jaaber, bu sene Türk Telekom’da seyredeceğimiz Andre Owens ve Earl Rowland) ve kurt hoca Pini Gershon ile bu görüntülerinden sıyrılabilirlerse iş yaparlar. Milli takımımızla yapacakları maç çok önemli. Zira, Litvanya’yı grubun favorisi olarak görmüştük. Bu maçı kazanacak olan takım büyük bir ihtimalle 2. olacaktır. 3. olmak ise diğer grubun lideriyle karşılaşmak anlamına geldiği için büyük bir dezavantaj olacaktır.

Not: Sanırım İbrahim Jaaber, Ramazan’da oruç tutuyor olması nedeniyle Bulgar Milli Takımı’yla Polonya’da olamayacakmış. Bu Türk Milli Takımı için sevindirici bir haber.

TÜRKİYE
Uh Ah Dev Adam 12 Dev Adam.... Umarım, Milli Takımımız bu şarkıyı ağzımızdan düşürmez. Düşürmez diyorum ama hazırlık maçlarında pek de öyle bir görüntü sergilemediler. Türkiye gerçekten çok enteresan bir takım kadroya baktığınızda Litvanya gibi “bu takım şampiyonluğa oynar” diyorsunuz ancak takım öyle kritik yerlerde öyle hatalar yapıyor ki seyirciyi de çıldırtıyor. Ve bir de Türk insanı hastalığı var. Çok çabuk yılmak ve psikolojik olarak yenilgiye uğramak. Kötü anlarda daha kontrollü oynamak yerine hemen acele atışlara başvuruyoruz. Çok yanlış. Tanjevic gibi bir hoca da bunu bize öğretemediyse maalesef işimiz zor. Ancak şansımız da bizimle beraberse harikalar yaratıyoruz. Yani işimiz biraz şansa da bağlı. Bu arada “Tanjevic gibi bir hoca” derken, kendisini eskisi (Olimpia Milano ve Limoges’un başında olduğu zamanlar kendisine tapardım ve hep Efes Pilsen’in başında görmek isterdim) kadar beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Adam mola almasını ve oyuncu değiştirme zamanını bilmiyor arkadaş. Bireysel olarak uzun oyuncuları bizimki kadar iyi olan başka bir takım olduğunu sanmıyorum ancak bu uzun rotasyonunun iyi olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü Ömer Aşık da, Oğuz Savaş da Semih Erden de Fatih Solak da o kadar hızlı oyuncular değiller ve aynı anda sahada olmaları bırakın avantajı dezavantaj yaratabiliyor. Tabii, Kerem Gönlüm’ün talihsiz olayı da olmasaydı çok daha iyi olurdu. (Bu arada ikinci tahlil sonuçları negatif olursa sanırım Kerem kadroya dahil olabilecek) Ayrıca Tanjevic’in bir başka çılgınlığı da Kaya Peker’i kadroya almamaktı. Eğer Kaya kadroda olsaydı bu satırlar daha farklı olabilirdi. Herşeye rağmen, Bulgaristan’ı değerlendirirken söylediğimiz gibi o maçı kazanan grubu ikinci sırada tamamlayacaktır. Ya Litvanya’yı yenersek… Düşüncesi bile güzel. Neden olmasın haydi 12 Dev Adam coştur bizi.

by Jorcelmeg

27 Ağustos 2009 Perşembe

KADINLAR BASKETBOL OYNAYAMAZ

"White man can't jump" gibi bir şey değil bu.

"Transferler güzel ve çekici olunca gönderildi"
diye bir haber başlığı görünce gerisini okumak gelmedi içimden. "Kim bilir yine hangi geri kafalılıkla, ne halt edilmiştir?" diye düşündüm. Sağolsunlar, yanıltmadılar.

Kocaeli Büyükşehir (?) Belediyesi Kağıtspor büyük sevinç yaratarak Türkiye Bayanlar Basketbol 1. Ligi'ne çıktıktan sonra, ard arda yabancı oyuncularla anlaşmış ve kadrosunu güçlendirmişti. Zaten takım kıtlığına kıran girmiş bir ligde bu gelişme elbette sevindiriciydi.

Fakat aradan çok fazla bir zaman geçmeden öğreniyoruz ki Marita Payne, Brittany Jackson, Noteisha Womack ve Kristi Cirone isimli oyuncuların sözleşmeleri feshedilmiş. Gerekçe olarak da "ekonomik kriz ve masrafları kısmak gerekliliği" dile getirilmiş.

İlk bakışta gayet anlaşılabilir bir karar. Fakat mali kaygılardan ziyade, dile getirilen başka sebepler var ki onların üzerinde biraz durmak gerek. Gerçi, salt bu bahane ekseninde de sorulacak sorular olabilir. Örneğin;

Kriz yeni mi ortaya çıktı?
Halbuki teğet geçecekti. Kalın mı gördü?
"Bütçe planlaması" diye bir şey yapmamış mıydınız?
Yaptıysanız, bunlara her ay başında "iyi saatte olsunlar" mı geliyor?
vb.

Geçelim ve gelelim diğer " feshedilme nedeni" ihtimallerine... Öncelikli yorum o ki; kentte, "bayan basketboluna yatırılan paranın neden futbola aktarılmadığı gibi bir hava yaratıldığı" söyleniyormuş.

Bir ülkenin sadece sportif anlamda değil, her manada gelişip gelişmediğini anlamak için o ülkede hakim zihniyetlere bakmak gerek. Bundan bir asır önce, İkinci Meşrutiyet'ten sonra, herkes bir yenilik ararken ve bu arayış kendisini spor sahasında da gösterip, yeni yeni branşların memlekete girişi sağlanmaya çalışılırken, bu zamanda bu kafaya ne demek gerek? Adını beraber koyalım ve buna işin "hacet giderme" boyutu diyelim.

Sonra da gidere devredilmeyen haceti avuçlayıp "sıvama" işlemi çekilmesine bir bakalım. Neymiş? "Bayanların basketbol oynamasının bazı kesimler tarafından tepki gördüğü" ortaya çıkmış.

Hangi kesimler bunlar? El kadar çocukların oynadığı oyuncak bebeklerden tahriklenen sapık kesimler mi? Ama doğru ya, bu yontulmamış "kesimler" sadece oyuncak bebeklerden değil, onlarla oynayan çocuklardan da etkileniyor. "Alan razı, satan razı" diyip, 10'lu yaşlarının yarısındaki kız çocuklarını taciz eden ve bununla iftihar edenlere hak verenlerin de yaşadığı bir memleket değil mi bizimkisi? Mazallah, bayan basketbol takımı kurulursa ne olur? Akılları, fikirleri ve zikirleri; zekerleri doğrultusundan spor salonunu pusula ediniverir bu insanların (!) Zorla günaha sokmayın garibanları. Kapatın bayan basketbol takımını, gitsin. Hem zaten anlaşılan yabancı oyunculardan bir tanesi, zamanında bikinili boz vermiş bir dergiye. Vay kevaşe, vay! Aslında sadece onu getirip recm edeceksin ama uluslararası kamuoyu falan. Uğraş dur şimdi! Evet, evet, kapatın gitsin.

Sakin düşünülünce, bütün bunlarda şaşılacak hiç bir şey yok. Daha önce olan ve bundan sonra da olacak şeyler üzerine bu kadar yazıp çizmeye bile gerek yok. Ama konu sporla ilgili olunca ve Atatürk'ün "Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur" sözünün her sportif devlet kurumunun duvarında asılı bulunduğunu ve her spor insanımızın dudağında takılı olduğunu hatırlayınca, sorası geliyor insanın, "Neredesiniz, hanımlar, beyler?" diye.

Bizler, inisiyatifimize emanet edilmiş bir spor dalının icra makamı değiliz. Atanmış kurullar değiliz. Sporcu değiliz. İdareci değiliz. Teknik adam değiliz. Kalem efendisi değiliz. Sade vatandaşız ve buralardayız. Siz nesiniz? Sporun aydınlık insanlarısınız? E güzel de, neredesiniz?

Diyelim ki bütün bu haberler yalan ve söz konusu takımdan gönderilen yabancılar ile yollar, hakikaten de ekonomik kriz sebebiyle ayrıldı. Ardından gelen bu yok "futbol yatırımı için", yok "kadınların basketbol oynaması doğru olmadığı için" benzeri haberlere neden tepki göstermiyorsunuz? Neden bir Allah'ın kulu çıkıp da;

"Bu minvalde haberler yapılıyor. Bunu şiddetle kınıyoruz, çünkü bu çağda böyle bir kafa yapısının değil sporu, bir koyun sürüsünü bile yönetebileceğine inanmıyoruz. Değil gazetelerde böyle haberler çıkması, akıllara gelmesini bile ayıp telakki ediyoruz" demiyor. Yoksa haberler doğru mu? O daha vahim...

Haberler doğruysa ve buna "Ülkenin Aydınlık Yüzü" olduğu söylenen bayan basketbol camiasından tek bir kelime dahi tepki gelmiyorsa ne diyeceğiz? "Mum dibine ışık vermez" diyebilir miyiz örneğin? Ya da "Böyle başa böyle tarak"

Aslında gönderilen oyuncuların içinde yer alan ve tahsilini psikoloji alanında yapmış Marita Ann Payne'e sormak gerek; "Ne ayak bu durumlar?" diye. Olur ya, mektepli kız, özel tecrübeyle sabit alaylı işlerini bilmek zorunda değil; "Vallahi ben de anlamadım" falan derse, yardımcı oluruz. "Tavşan boku sendromu diye bir şey duydun mu sen? Ne kokar, ne bulaşır. İşte ondan çok fena muzdarip bizim memleket. Rahmetli Cem Karaca'yı bildin mi? Onun dediği gibi. Ülkenin 'Yarım porsiyon aydınlık' yüzü" deriz. Sonra da ekleriz; "Bu maçı unuttuk, önümüzdeki maçlara bakıyoruz. Puan veya puanlar alacağız. O futbol muydu lan? Pardon."

by Canarino