26 Mayıs 2010 Çarşamba

SOL MEYDANI YAKARIZ SENİN İÇİN



Dilimde şarkıların gündüz gece
Deli gibi aşığız biz Inter'e
Sol Meydan'ı yakarız senin için
Bayern'i de ..kince!

Şampiyonluk gitmiş, üstüne bir de anons rezaleti eklenmiş, geçen hafta da tabiri caizse bok gibi geçmiş. Aylar öncesinden yapılan planın son günlerine böyle bir ruh haliyle hazırlanan 5 Fenerli'ye son kötü haber de İspanya'dan gelmiş. Şubat ayında paralarını verdiğimiz 5 biletin bize verilmeyeceği bilgisi, haftanın en kötü haberi. Cuma sabahı Atatürk Havalimanı'nda toplanıp, Lounge'ları patlatan apaçiler tüm bu gelişmelere rağmen çok keyifli. Dillerde yukarıdaki yeni beste!

Kısa başlıkları verdik detaya geçelim. Bursa'yı şampiyon yapan pazarın ardından, kafa bir dünya pazartesi sabahına başladık. Üzgün, bezgin, gergin, yıkık bünyeleri, motive edici tek unsur bir sonraki hafta Madrid'de izlenecek finaldi. Ama bahsettiğim gibi son dakika golü, sezonun talihsizliğine yeni bir halka ekledi. İstanbul'dan bir arkadaşımız aracılığıyla İspanya'dan birine aldırdığımız biletler, araya iki kişi sokunca oluşabilecek her türlü felakete hazır olmak gerekliliğinin yeni bir örneğiydi. Bileti alan İspanyol arkadaşlar önce, "ETA olay çıkarabilirmiş, girişte kontrol yapılıyormuş aga, ben riske giremem" gibi geyikler yapmaya başladı. Biz her ne olursa olsun biletimizi istiyoruz desek de, bahaneler arttı ve en sonunda biletlerin bize kesin olarak verilmeyeceğini öğrenmiş olduk. Eh tabi, ortalarda dolaşan 1000 avro-2000 avro fiyatları iştaha getirmiş arkadaşları belli. Zehir zıkkım olsun!

En azından beşimizin talihli ikisine UEFA'dan bilet çıkmıştı. 5 kişi 2 biletle indik Barajas havalimanına. Oteli de aylar öncesinden ayarlamışız geceliği adam başı 21 avroya. Onlara göre Suanzes, bize göre Soğanlık'taki Ibis hotelimize yuvalandık. Soğanlık diyoruz, hakikaten Merter Keresteciler Sitesi'nden farkı yok yerin. Yine de metroya yakınlığı önemli. 3 gün boyunca bizi şehre taşıyacak metroyla da hemen tanışıyoruz. İlk gün şehri tanıma, sağı solu gezmekle geçiyor. Avrupa başkenti işte, kocaman bir meydan, geniş caddeler, eski binalar! Bizim gibi delileri kesmez. Real Madrid Shop'u görüp ona dalıyoruz meydanda. Ama tam bir hayalkırıklığı. Çok zayıf ürünler çok!

Öğlen tapas'ın ne olduğunu bilmeyen 5 sap, yorucu bir arayışın ardından, çakma bir tapasla karın doyuruyor. Önümüze domates peynir koyup dünyanın parasını alan üçkağıtçı İspanyollar'a karşı öfke doluyuz!


Neyse ki ağzımızı tatlandıracak "Churro"cu da hemen restoranın yanında. Churro'yu çok duymuşuz son birkaç saatte, direk kravata gidiyormuş. Mekan İnci Profiterol'le, Vefa Bozacısı'nın karışımı gibi. Churro ise, 'ballı ballı'nın balsızı, üzerine basıyorsun pudrayı, daldırıyorsun yoğun bir çikolata havuzuna, yiyorsun. Lezzetli ama biraz fazla ağır, günahı da 3,5 avro!


Gazı almışız, rota Vicente Calderon. Metronun üzerine biraz da yürüyerek buluyoruz stadı. Etraf kalabalık, Atletico formalı veletler. Tahminimizce seçmeler falan var, doluşmuşlar stadın çevresine. Açık bir kapı da var, zorluyoruz ama almıyor abiler. Biz de mağazayla yetiniyoruz. Avrupa Ligi'ni alan Atletico'da ürünler de şenlenmiş. Özel şampiyonluk işleri üretilmiş. Herkes ufak tefek bir şeyler alıp, gayet memnun ayrılıyor 1903 Store'dan.


Stadı tavaf edip Aceto'nun yıllardır özendirdiği, altından yol geçen tribünü de görüyoruz tabi, görmeden olmaz! Hatta alt yoldan biz de yürüyoruz. Bir soru takılıyor kafamıza. Stat mı yolun üstüne yapılmış, yol mu statın altına!

Sırada Fan Festival alanı var. Madrid'in en büyük parkı Parque del Retiro'nun içine kurulmuş bu kez. Metrodan inip parkın içinden geçiyoruz ulaşmak için. Parktan geçerken, Senegalli çakma gözlükçülerden bir tane kapıyoruz pazarlıkla. Arada ortak dil yok tabi, ama El Hadji Diouf, müslümanlık, pazarlığı sağlayan unsurlar. Biz alıyoruz, işleri açılıyor zaten keratanın.

Fan Fest'te yine benzer şeyler. Sponsor alanları, matchday kitapçığı, lisanslı ürünler, şunlar bunlar. Ortalık kalabalık. Maç alanında da Adidas'tan top alanlar, Karembeu, Michael Laudrup, Bebeto, McManaman gibi ünlülerle maç yapıyorlar, ballılar! Bayern imza alanında Breitner'i görüyoruz uzaktan, yaklaşmak mümkün değil kalabalık yüzünden.


Biz bitik haldeyiz. Kendimizi tekrar Sol Meydan'a atıyoruz. Yolda bir iş geliyor başımıza, kalabalık metroda Kerem'in blackberry'sini çaldırıyoruz. Can sıkıcı ama Kerem alacağı hediyelerle yeteri kadar tatmin oluyor sonrasında! Neyse deyip bir paella'cıda karın doyuyoruz. Pilavın başkası, ama hakikaten güzel!

Cumartesi sabahına geçelim. Erkenden düşüyoruz tekrar yollara. Şehir kalabalıklaşıyor iyiden iyiye. Özellikle Almanlar ortaya çıkıyor. Belli, uçaklar gece ya da sabah gelmiş. Bira içimleri de artıyor. Biz de önce sokakları kolaçan ediyoruz. Durun bir toplu fotoğraf verelim:


Bu kez yemeği düzgün yemeye kararlıyız, Hasan'ın arkadaşı Pedro'dan tavsiyeler alıp, adam gibi bir tapas yiyoruz. Sangria'yı da ilk kez içiyorum hayatımda, bayılıyorum!

Sonra kah sokaklarda bira içerek, kah bir bara oturup höpürdeterek vakit geçiriyoruz. Ama biletsizlik stresi iyiden iyiye sarıyor bizi.

Fakat tabi ki haber beklediğimiz bir yer var. 12 sularında gelen telefon bizi umutlandırıyor. "Çocuklar biletiniz geliyor, haber verince gelin alın" diye. Öncesine dönelim. Cuma günü Madrid'e gelirken Onur, Sarı Lacivert Derneği'nin eski başkanı Ahmet Abi'ye anlatıyor derdimizi. Ahmet abi de, bize belki yardımcı olabileceğini, cumartesi günü haber vereceğini söylüyor. Hakikaten dediğini de yapıyor. Telefonu bizi heyecanlandırıyor, ama biletin kaç para olduğu endişesi başlıyor şimdi de. 2 saat sonra ikinci telefon geliyor, 4'te gidip bileti almamıza dair. Peki ne kadar diyoruz, paraya gerek yok diyor. Şoktayız.

Düşüyoruz Onur'la otelin yoluna. 45 dakikalık heyecan dolu metro seferinden sonra oradayız. Yol boyu biletin nereden olduğuna dair soru işaretleri beynimizde. Otelin restoranına varıp, şortlu formalı halimizle Ahmet abiyi buluyoruz. Biletleri alıyoruz, üzerlerinde ZONA VIP, 1740 € yazıyor. Şaşkınlığımızı belli etmemek mümkün değil. Defalarca teşekkür ediyoruz. Sonra da biletlerin esas sahibi, Tricom'un başkanına ve Türkiye genel müdürüne teşekkür ediyoruz. Sokağa çıkar çıkmaz da bağırıp çağırmaya başlıyoruz.


Biletten anladığımız kadarıyla maçı önden 2-3. sırada izleyeceğimizi sanıyoruz, bu da bizi iyice gaza getiriyor. Türkiye'ye açtığımız telefonlarda korner direğine bakın diyoruz. Maça kalan 2 saati de kah Sol meydan'da, kah Plaza del Mayor'da geçirip akıyoruz stada. Aylar öncesi bilet için verdiğimiz 150'şer avroları da geri aldık ya, artık zenginiz. Atlıyoruz meydandan taksiye, stada öyle gidiyoruz. 7 avro yazıyor gerçi, koyar mı?

Bernabeu'yu ilk kez görüyorum, heyecanlıyım. Devasa bir stat ve etrafı kaynıyor. Bizim giriş yapacağımız kale arkası Alman dolu, her yer kırmızı beyaz. Benim de üstümde 25-Stankovic formam. Bütün gün, bizim Fener formalıları görüp "Bursaspor" diyen, Alman, İtalyan, İspanyol ve bilumum ülke futbolseverini görüyoruz. Hatta havaalanından otele giderken açılan muhabbette, İspanyol taksici bize anons muhabbetini bile anlatıyor. Hiçbiri pek kızdırmadı da, stat etrafında pişkin pişkin, "eheee nası koydu Bursa, kaybetmeyi de bileceeeeniz" diyen gurbetçilere dalmaya az kalıyoruz, ya sabır deyip yürüyoruz.

Bilet fiyatları karaborsada giderek azalıyor. Birkaç saat önce meydanda, iki bilete 2000 avro verenleri duymuştuk, şimdi ise üzerinde 300 avro yazan bilete 300 avro istiyorlar. Bizim kafamız rahat tabi. Bu arada Sporx'in kaptanı Emre Uğurlu ve ekibiyle tekrar karşılaşıyoruz. Aslında onların bileti vardı ama bu kez onlar telaşta. Metroda çaldırmışlar biletin tekini. Harıl harıl karaborsa arıyorlar. Maçtan sonra duyduğumuza göre, teki çalınan biletin eşini 280 avroya satıp, başka yerden 400'e iki tane alıyorlar. 120 avro zararla kapatıyorlar felaketi.

Stadı tavaf edip, Burak'ı yerine bıraktıktan sonra, tek başıma 22 numaralı kapıya doğru yönleniyorum. Ama bu kez polis kordonundan geçemiyorum. Sebep üzerimdeki Inter forması. Giriş kapısı Bayernliler'in olduğu yerde ya, ayak yapıyorlar, çıkar falan diye. Ben de tabi elimdeki 1740 avroluk biletten güç alıp, "sen benim kim olduğumu biliyor musun" şekillerindeyim. Ancak tüm İspanyollar'da olan İngilizce bilmeme durumu poliste de olduğu için anlaşamıyoruz. Sıyırıp formayı giriyorum içeriye, içimde tshirt var allahtan.

Kapıyı bulup içeri girince beni bir asansör ve görevliler karşılıyor. Benim dışımdaki herkes de takım elbiseler, şık tuvaletler içinde. "N'oluyo lan" durumu. Asansör görevlisi, "sir" çekip beni katıma bırakınca bulunduğum yerin ciddiyetini anlıyorum. İndikten sonra da yerimi bulmak için ilerliyorum. Beni sürekli bir yerlere götürüyorlar, kapılar önümde sürekli açılıyor, görevliler pervane oluyor etrafımda. Bildiğiniz loca katındayım, Fenerbahçe'nin 1907 tribünü gibi bir yer. Onur daha önce girmişti, beni barda bekliyor, elinde içkisi. Şuh kahkahalarla karşılıyor. Ben de kendime bir içki söyleyip açık büfeye doğru yönleniyorum. Şaka gibi! Beleş bilet bulduğumuz yetmediği gibi yemekler-içkiler de beleş! Karnımızı doyurup plastik bardağa içkilerimizi alıp özel açık locadaki yerimize geçiyoruz. Orta çizgi bacak aramızda, şeref tribünün tam karşısındayız.


Sonra Kerem geliyor. Hasan bırakmış onu da. Hasan da akıllı ya, "bak onlar enayi, yemek yemedi. Gel biz yemek yiyelim" diye götürmüş Kerem'i Burger King'e. Açık büfeyi görünce saydırıyor Hasan'a Kerem.

Ve işte maç saati. Bizim bulunduğumuz loca tamamen Interli. Etrafımızda petrol zengini Araplar, Venezulealı iş adamları (adam nerelisin sorusuna "Venezuela" cevabı verince gayriihtiyari "ooo, Chavez" demişim. Pek mutlu olmadı tabi, herif kapitalizmin bayrak taşıyıcısı muhtemelen! Yaktık köşeyi dönme fırsatını). Sonra soldaki Inter tribünlerinden bizim tarafa doğru bir "ooo, vaaay" sesleri eşliğinde tezahüratlar yükseliyor. İki sıra öndeki abi için tezahüratlar. Kim o diyoruz, Berti'ymiş. Fotoğraf çekelim diyoruz. Zil zurna sarhoş araya çıkıp, çektiriyor bizimle:


Maçtan önce Inter'in şovu güzel. Bayernliler ise ip gibi, hep beraber hareket ediyorlar. Maça Interliler gümbür gümbür sesle başlıyor, ama Bayernliler'in genel performansı daha iyi. Zaten maçtan sonra Inter tribünün içinde maçı takip eden Hasan ve Burak, lacivert siyahlı taraftaki heyecanı anlatıyor bize:

"Olm, adamlar 2-0 da bile rahat edemedi. Dakika 89, maç bitti diyoruz, aldınız kupayı, hala yok mok diyorlar. Ağlayanlar, strese girenler, dua edenler gırlaydı."


Harika atmosferde harika maçı izliyoruz. Maç yorumuna girmeyeceğiz tabi. Birkaç şey söyleyelim sadece. Milito'ya hayran kalıyorum, Eto'o'nun da azmine. Inter tüm hatlarıyla motive ve saldırgan. Bayern ise elinden geleni fazlasıyla yapıyor. Tabi bizim locanın üstünde tv de olunca pozisyonları hızlıca tekrar da seyrediyoruz. Bizim yanımızdaki Interliler'in gol sevincine biz de katılıyoruz, arada gidip içkilerimizi tazeliyoruz. Hostes kızların, meyve-kanepe-paella ikramlarını değerlendiriyoruz. Bir acayip maç deneyimi oluyor bitiyor. Maç başlarken üstümüze bira döken Interli abiyi de unutmayalım. Adam bin kere özür diliyor da olan bize oluyor.

Interliler kendilerinden geçiyor son düdükle. Bayernliler de stadı terk etmiyor yine de. Alkışlıyorlar her iki tarafı da. Il kapitano - Zanetti kupayı kaldırıyor. Biz de tribünlerin kah "Il kapitano" kah "Jose Mourinho" tezahüratlarına katılıyoruz. Stat boşalırken biz de yavaş yavaş terkediyoruz yerimizi.

Dışarısı yine ana baba günü. Etrafta hala Fener formasını tanıyan tipler var. Birkaç arjantinli ile karşılaşıyoruz. Kerem'in üstünde de berbat neon forma. Muhabbet ederken, benim aklıma geliyor değişin diye. Arjantinli elemanın birinin üstünde 100. yıl Boca forması; onu vermiyor. Öbüründe de maradona'nın 82 arjantin forması - lecoq sportif. Onu da vermiyorlar. Ama çantada bir tane var diye, Boca'da Maradona ve Caniggialı dönemde giyilen formayı veriyorlar. Kerem hemen değişiyor formayı tabi. Leş gibi formayı veriyor çocuklara!


Sonrası yorgunluk, rahatlık, dinlenme. Ertesi sabah da artık son turları atıp, ben döneceğim. Hesapta Bernabeu'ya gideceğim Real Madrid mağazası için, ama İstanbul'dan gelen acil telefonlarla şehir merkezinde bir internet kafe bulup işe girişiyorum. Sonra da geriye dönüş.

Benim hikaye burada bitiyor, ama diğerlerinin devam ediyor. O gün toledo'yu geziyorlar. Pazartesi ise dönüş uçağı için havaalanına gittiklerinde şok yaşıyorlar. Iberia diyor ki, maalesef bir karışıklık olmuş uçak dolu, sizi alamayacağız. Bunlara 5 yıldızlı otel ayarlıyorlar şehir merkezinde, ertesi günkü THY uçağına bilet veriyorlar, ceplerine de 400'er avro koyup gönderiyorlar. Yani üste para kazanıp bitiriyorlar seyahati, yuh!

Sonuç olarak, üstüste ikinci toplamda üçüncü şampiyonlar ligi finalimi izliyorum, hem de ne izleme! Param olsa bile oraya girmem o derece bir yerde. Tuttuğum takım ilk kez kazanıyor bu yıl, uğursuzluğun bizde olmadığını gösteren bir gelişme. Ve tabi bolca dua, umarım ölmeden biz de bir gün böyle bir olayı kendi takımımızla yaşayabiliriz.

by tunchay

20 yorum:

varol döken dedi ki...

bir arkadaşa bakıp, çıkcam:

"en son bıraktığımda sarhoştun, hala sarhoşsun..."

Arkhe dedi ki...

Meğer köşeyi döndüğümde karşılaştığım grup sizlermişsiniz. Bende de sarı-beyaz Fenerbahçe forması vardı ve bu tezahurata da inceden başlamıştık. :)

http://img291.imageshack.us/i/1018885.jpg/

Madrid'deki Fenerliler diye bir fotoğraf çekmiştim.. :)

Dea Demyra dedi ki...

harikaymış ya :) fener için de final kovalamak nasip olur inşallah

canoğlan dedi ki...

ohaaaa allahım nasıl bir hikaye bu, ölesiye kıskandım anlatamam. geçen gün de arkadaşım bilyoner çekilişinden bir hafta güney afrika dünya kupası seyahati kazanmış. onu da çok kıskandım. arap şeyhleriyle tanışmadın mı abi ya, telefon falan alsaydın bundan sonraki mühim maçlar öncesi kanka geliyor musun diye mesaj atardın facebook'tan : ))

OK dedi ki...

Güzel hayat...

Görülüyor ki, bizim hayallerimizin bittiği yerde, sizin gerçekleriniz başlıyor :)

Gözümüz var ama lafımız yok. Günün birinde bize de nasip olur inşallah...

SuMMaNuS dedi ki...

İnanılmaz kıskandım!

Inter-Barcelona maçı için sabahın 8inde banka önünde yarım saat kuyruk beklenip yarım saat sonra biletlerin bittiği söylenip hayalleri yıkılan birisi için ızdırap oldu bu yazıyı okumak :(

Bu arada Churro'yu ben Lüksemburg'da yemiştim, çikolata sos yerine Nutella veriliyordu. Bu kadar basit birşeyin hem de ağır olmasına rağmen çok lezzetli olmasına şaşırmıştım.

Hasan Şaş dedi ki...

Bu grupla Madrid'de bende karşılaştım. Berti fotoğrafındaki kısa boylu 7 numara İnter formasıyla dolaşıyordu Madrid sokaklarında.. Yandaki top sakallı Cem Yılmaz çakması da fitili ateşlenmiş apaçi tadındaydı.. Etrafta çoğu kişinin Türkçe bilmemesinin rahatlığından olsa gerek bağıra, bağıra etrafa sulanıyordu.. Çarşı iznine çıkmış uzun dönem askerleri hatırlatan bir ekipti. Madrid'e baya bir şey sığdırdılar, böyle çok okunan bir blog vasıtasıyla da kendilerini tanıtmaları güzel olmuş.

Sarp dedi ki...

Çok güzel yazı olmuş. Kıskandım doğrusu.

Unutmadan,

"Sabes quien soy?"

Aklınızda bulunsun, bir daha locaya bilet bulursanız, sen bemim kim olduğumu biliyor musun demek için. :))

KeCe dedi ki...

O Cem Yılmaz çakması ben oluyorum sanırım. Keşke yanımıza takılsaydın da grubun kalitesini yükseltseydin...Yazına bakılırsa Nick ini de tam kendine uygun seçmişsin...

Benicio dedi ki...

bu sarı fenerbahçe formalı arkadaşın öğretim görevlisi olma ihtimali var mı, ben mi başkasına benzetiyorum?

Kurt dedi ki...

iyi de aga herkes metroda birşeylerini mi çarptırıo madrid te?

Zinedine Zidane dedi ki...

yok, yok..dünya harbinden cok küçük.. giderken aynı ucaktaydık:) flying dutchman ekibinden birileri olduğunu bilsem iki laflar, tanışmış olurduk.

firatyeşilbaş dedi ki...

bu tarz yazıları okudukça ulan bizede çıkabilir bizede denk gelebilir diye umut etmekten başka bir şey gelmiyor elden :)

Black Pearl dedi ki...

Kahvenin yanındakiler tulumbaya benziyo biraz. Her gittigin yerde yemek olayına da giriyorsun, güzel birsey.

PINAR dedi ki...

:)) maceralari birebir dinledim dahasi da varmis. Grubun Cem Yılmaz'ından ozel bir program talep etmekte fayda var.

KeÇe her yerde tanınıyorsun :D

canoğlan dedi ki...

"hakanı var şaşı var" mı diyelim yani illa ki arkadaşım.

meinkissen dedi ki...

tunchay,

berti'yle fotograf cektirmissin ya, hepsine bedel valla. O fotoda olmak isterdim beeaaah...

Adsız dedi ki...

böyle bir gençlik filmi senaryosu olsa "bu ne saçmalık " dersin ama hayat işte.kıskandım,adınıza sevindim,yazıda güldüm ve bilahare şeyler.

i.meric dedi ki...

dogrulari soylemek sucsa bilelim.. isine gelen yorumlari yayinlamakla olmuyor sadece.. biraz elestirilerede acik olun.. cikarin at gozluklerinizi..

tunchay dedi ki...

i.meric

ben engellemiştim yorumu. sacma sapan bir hakaret vardı forma giyen arkadaşlarıma cünkü. neyse cevap istiyorsan cevap:

soyle demişti i.meric arkadas. bayernle interin finalinde fener forması giymek hangi kafanın ürünüdür, ne ictiniz o kafaya gelmek icin vs.

umarım bir gün sen de böyle bir deneyim yasarsin ve görürsün ne farkedecegini. ben o gun inter formasıylaydım ama sonradan keske fenerbahce formasını giyseydim dedim. cunku inter'i giydiginde seni italyan saniyorlar, tezahuratlara katılmanı bekliyorlar, ama beceremiyorsun. italyanca soru soruyorlar cevaplayamiyorsun. hicbir sey giymezsen, o curcunaya karnavala katılamıyorsun, tam bir japon turist gibi geziniyorsun etrafta. ama kendi takımının formasını giyince ortama renk katıyorsun. kaldı ki o gün şehirde sadece fenerbahce formalı yoktu tabi. gün icinde real madrid'den espanyol'a, getafe'den rayo vallencano'ya, atletico madrid'den boca juniors'a, arsenal'den sao paolo'ya, macaristan'a, birleşik arap emirlikleri'ne ve daha bilumum takıma ait formalar vardı insanların üzerinde. çünkü bu organizasyona katılırken asıl olan, beklenen, renk katmak. nasıl oldugunun pek bir önemi yok.

ne mi ictik. su ictik su. sen de ic iyi gelir.