Voleybol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Voleybol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2010 Perşembe

SARI MELEKLER GUMRUGE TAKILDI















by Canarino


Fenerbahçe kadın voleybol takımı, Serdar Gürel'in lugatımıza kattığı tabir ile "Sarı Melekler", Dünya Şampiyonu oldu.

Sonra?

Türkiye'ye gelişte, hava alanında 50 kişi tarafından karşılandılar.

Bakalım:
25.000.000 / 50 = 500.000

Her 500.000 Fenerbahçeliden bir tanesi gelmiş. İstanbul dışı, yurt dışı, mücbir sebepler falan desek.. Kimi kandırıyoruz? Fenerbahçe voleybol takımının Katar'da kupa alması Fenerbahçelilerin %99.999'unun umurunda falan değil.

Bunu önemli bir olay addetmeyenlere gerçekten büyük saygım var. Olabilir. Herkes voleybolu sevmek ya da o yönden gelen başarılara ehemmiyet vermek zorunda değil.

Ama bir kitle var ki...

Hani hep diyorum; bu memlekette Kurtuluş Savaşı yaşanırken facebook diye bir şey olsa "Vatanı kurtarmak isteyen 250.000 kişi bulabilirim" diye grup açılır, Sivas Kongresi etkinlik olarak kaydedilirdi. Sonra gelsin "Ömer oğlu Süleyman bunu beğendi", gitsin "Manastırlı Atıf Bey, bu kongreye katılacak" yazıları ve evlerde yatış. Öyle ki "Tekâlif-i Milliye" bile Farmville başından kaldıramazdı bu insanları.

Neyse... Hadi taraftarın halleri bir yana... Kulübe ne demeli?

Takım yurda dönüyor. Hava alanında bir basın ordusu. O da ne? Kızlar "Kusura bakmayın. Bizi zor durumda bırakmayın. Konuşamayız" diyorlar. Yasak varmış.

Breh breh breh...

Kardeşim yönetime seçildiniz diye Fenerbahçe'nin sahibi mi oldunuz?

Tapu dairesinde bu kulübü manevi şahsiyetinizin üstüne mi yaptılar?

Ulusal televizyonlara söylenecek iki kelimenin nesini fazla görüyorsunuz?

Kart kurt, lisanslı ürün satmaya geldiği zaman her türlü duygusunu sömürmekten usanmadığınız taraftardan bu takımları apar topar kaçırmak neden?

Neymiş, FBTV'de basın toplantısı yapılacakmış. Yapılsın. Fenerbahçe'nin büyüklüğünü birden fazla kez duyurmanın ne sakıncası var?

Ama hesap başka... Herkes biliyor da kimseler açık açık söyleyemiyor.

Ortada gocunacak bir şey yok, biz söyleyelim. Daha doğrusu soralım. Şimdi bu rütbeyi omzuna takan bu kupayı ellerinde kaldıran, yani içinde"Dünya" kelimesi geçen bir organizasyonda futbol ya da basketbol takımları şampiyon olsa, hala Bağdat Caddesi'nde şenlik var mıydı? Cevap"Evet" değil mi? Haaa. Peki şimdi neden yok? Efendim? Acıbadem mi? Müstakbel halef mi? Bir şekilde öne çıkan herkesin, yine bir şekilde üstünün çizilmesi mi? Yok canım daha neler!

Aslında bu mevzuda o tren çoktan kaçtı. Artık Fenerbahçe Acıbadem organizasyonu, Fenerbahçe tarihinde "en yüksek koordinasyona sahip iş" olarak anılacak. Dolayısıyla artık olacakların önüne geçmek mümkün değil. Ama huylu da huyundan vazgeçmiyor işte.

Velhasıl ,deveye sormuşlar:
"Boynun neden eğri?" diye.
"Ulan koskoca Fenerbahçe orada ne halde duruyor, sen hâlâ daha benim derdimdesin a pezevenk"demiş

Kapanış Zeki Müren'den gelsin. Artık kime geldiğini de siz bilin...

7 Nisan 2010 Çarşamba

TÜRKİYE'DE VOLEYBOL
























Tarih 3 Nisan 2010.Milliyet gazetesi internet sitesi. Fenerbahçeli bayanların finale çıkışı manşette değil alt haberlerde veriliyor. Aynı gazete ertesi günkü finalden sonra "Avrupa'da kupa hayal" başlığını atmış gazete biliyorsunuz.

Tarih 7 Nisan 2010. Aynı site. Manşet haberi....Habere tıkladığınızda "seksi, skorer ve çıplak" başlığı karşılıyor sizi...





















İşte Türk basınının amatör sporlara bakışı budur. Dürüst olalım, götünüz güzelse ve açıyorsanız haber değeriniz vardır

6 Nisan 2010 Salı

DIŞ HATLARI YAKARIZ SENİN İÇİN



Video Canarino'dan. 9 ve 12. saniyeler arasında duyulan "yükleeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeen" sesi de Canarino'dan. Yazı öncesi bir ön çalışma olsun.

Durun besteyi de yazalım

Dilimde şarkıların gündüz gece.
Deli gibi aşığız Fenerbahçe.
Dış hatları yakarız senin için.
Helal olsun sizlere...

5 Nisan 2010 Pazartesi

MELEKLER VE ŞEYTANLAR


















Türk spor ve spor izleyicisi tarihinin en ilginç hafta sonlarından birisiydi bu 2 gün. Türkiye'de ilk kez aynı saatte oynanan bir futbol ve voleybol maçını TV'den izleyen seyirci sayısına bakıldığında voleybol maçı öndeydi. Mutlaka bunun geçmişte yaşandığı tek tük örnek olmuştur ama ben kendi hayatımda buna ilk kez tanık oluyorum. Fenerbahçe Acıbadem, Türkiye'ye olimpik bir sporda ilk kez Kupa 1 şampiyonluğunu getirmeye çok yaklaşmıştı. Biraz sonra aşağıda diğer üyelerini okuyacağınız gruptaki bazı insanlar gibi "yıllardır voleybol izlemiyorum ama bu maç beni ekrana bağladı" adamlarından değilim. 2000 yılından beri özellikle Türkiye Bayan Voleybol Milli Takımı ağırlıklı olmak üzere maçları takip ediyorum. Buna rağmen maçla ilgili çok fazla yorum yapmayacağım. Ancak genel anlamda hakikaten Ekaterina Gamova'dan istediği verimi alamadı Fenerbahçe ama bunu sadece Gamova'ya bağlamamak lazım. Voleybolu takip etmemle eş zamanlı olarak takip ettiğim bir oyuncudur Gamova. Çok çok iyi bir oyuncudur ama durdurulamayacak bir oyuncu değildir. Zaten karşısındaki Bergamo denen takıma "iyi takım" dendiğinde bunu sadece "iyi smaç vuruyorlar" diye anlamamak lazım. Voleybol sahadaki oyuncuların yerinin sürekli değiştiği bir spor olduğundan, hocaların hamlelerinin satrança en fazla benzediği sporlardan birisidir. Bergamo dün, bu tür kupalarda final tecrübesi çok fazla olan bir takım olduğundan o dönüşlerde Gamova'yı müthiş savundu. Özellikle Antonella Del Core ve Eleonora Lo Bianco mükemmele yakın oynadılar. Bu savunmaları maçın genelinde de geçerliydi ama Fenerbahçeli kızları tebrik etmek lazım. "Böyle bir tecrübeye karşı direndiler, teşekkürler kızlar" züğürt tesellisi ile değil. Düpedüz iyi oynadılar. Örneğin kazandıkları ilk 2 sette rakibe karşı kurdukları üstünlük, kaybettikleri setlerde rakibin onların üzerinde kurduğu üstünlükten daha baskındı. Bu işler zamanla oluyor. Vakıfbank bu kupada 1998'de final oynadıktan sonra izleyen yıl tekrar finale yükselmişti. Tüm takım sporlarında bu işler akılcı adımlar atmakla gerçekleşiyor.

Ama benim bu hafta sonundan sonra Türk spor izleyicisinde oluşan birkaç tavırla ilgili söyleyecek bir şeyim var. Şeytanlar hakkında. Fenerbahçe'nin final fouru ile birlikte yine ne kadar ilginç bünyelerin yaşadığını gösteren bir kaç şey. Konuyla ilgili sanırım Canarino da bir şeyler karalayacak. Onun için 2 kere aynı şeyleri okumamanız için ona bırakıyorum işin ayrıntılı kısmını. Canarino'nun 2009 başında yazdığı 2 yazıyı önce bir okumak lazım. Issız Salonlar I ve Issız Salonlar II. Özellikle ikinci kısımda seyirci profili ile ilgili olan kısmı. O yazana kadar ben yine de kısaca sezon boyunca Fenerbahçe'li kızlar 150-200 kişiye oynarken evinde oturup bilgisayar oyunu oynamayı tercih ettikten sonra takım final four'a kaldığında kızların en büyük destekçisi olan ve büyük ihtimalle de dün akşam Bergamo son sayıyı aldığında Kayserispor maçına geçip (olursa) 1 sene sonraki final-foura kadar olimpik spor dimağını resetleyen güruha (seon boyu voleyvolun v'sini hatırlamayıp şu hafta sonunda da bu tavrını sürdüren adamlar daha tutarlıdır benim gözümde), sezon boyu spor bölümünün altıncı sayfasında maç künyesini vermeye dahi tenezzül etmeyip şu 2 gün peydah olan ve dünkü finalin kaybedilmesinden sonra maçla ilgili "Fenerbahçe ikinci oldu" haberi ve maçın künyesinden başka hiçbir şey vermeyen basına, sırf az takip ediliyor ve kadınların mücadele ettiği bir spor diye "Galatasaraylıyım ama bu kupa Türkiye'ye gelecek kızları destekliyorum" diye ortaya düşen acaip kişiliklere (sanki futbolda Fenerbahçe'nin aldığı kupa Arjantin'e gidecek, rekabetin spor dalı olmaz, Fenerbahçe Galatasaray'ın rakibidir ve sırf o rakipte oynayan kadınları şirin ve güzel bulduğunuz için 100 yılı aşkın ezeli rekabet duydusu anında kapının önüne konmaz, Fenerbahçe'nin uluslararası alanda başarısızlığını arzulama spor dalına göre değişiklik göstermez benim anlayışıma göre) ve bu tiplerin tam karşı ucunda yer alan, Fenerbahçe'nin yenilgisiyle dalga geçmek için, 2000 yılında futbolda kazanılmış bir UEFA Kupası'nı kullanan aklı evvellere selam ederim. Hele bu son güruhta utanma denen şeyin zerresinin olmadığını düşünüyorum.

Mikrofonu Canarino'ya devredeyim. Son birkaç sezondur kızları çok yakından takip eden birisi olarak söyleyecek daha çok şeyi vardır.

11 Eylül 2009 Cuma

2009 AVRUPA ERKEKLER VOLEYBOL ŞAMPİYONASI-3

















Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonasında ikinci tur müsabakaları da sona erdi ve yarı finale yükselen takımlar belli oldu. Buna göre Rusya, Polonya, Bulgaristan ve Fransa Avrupa’nın en büyüğü olmak için mücadele edecekler.


















Öncelikle E grubundan başlayalım. A ve C grubunu ilk 3 sırada bitiren takımların oluşturdukları E grubunda Polonya ve Fransa’nın yarı finale yükseleceği tahmininde bulunup, ilk grup aşamasında açık ara en zayıf grup olan C grubunda 3’te 3 yapan Yunanistan’ın ikinci tur gruplarda 3’te 0 çekebileceğini belirtmiştik. Grup müsabakaları tam da beklentilerimiz ışığında geçti. A grubundan gelen takımlar C grubundan gelen takımlarla oynadıkları 9 maçın tamamını kazanarak ilginç bir rekora imza attılar. Dolayısıyla A grubunun üçüncüsü Almanya bile C grubunun birincisi Yunanistan’ın üstünde bitirdi turnuvayı. Zaten bir daha bu denli zayıf bir grup (c grubu) oluşur mu merak ediyorum!



















Aslında E grubunda oluşan bu tablo milli takımımızın ne denli büyük bir fırsatı kaçırdığının resmi oldu. Daha önce bahsettiğimiz gibi eğer millilerimiz hedef maçları olan Almanya ve Fransa maçlarını kazanabilselerdi (Polonya maçını ayrı tutmak lazım, onlar gerçekten İzmir tarafının açık ara en iyi takımıydılar) şu an Fransa yerine yarı finalde onları görebilirdik. Bu tür uzun boylu turnuvalarda bu tarz ufak ayrıntılar sonucu belirliyor zaten. Gerçekten üzülmek elde değil.
Gelelim F grubuna. Burada da gruba dezavantajlı başlamasına rağmen Sırbistan’ı bir adım önde görüp Rusya-Bulgaristan maçının galibinin onlara eşlik edeceğini tahmin etmiştik. Ancak Ruslar ilk gün oynanan maçta Sırpları 3-1 yenince daha ilk gün sonunda grup büyük oranda şekillenmiş oldu. Eğer Sırbistan Rusya’yı yenmiş olsaydı set averajıyla Rusya ile birlikte yarı finale yükselecekti. Onlar aslında turnuvanın ilk gününde oynadıkları ve 2-1 öne geçip mağlup oldukları Bulgaristan maçına hayıflanmalılar.




















F grubunda oluşan bu tablo Avrupa Voleybol Şampiyonalarının statüsünün yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini gösteriyor. 6 takımlı bir grupta sadece 2 takımı bir üst tura taşıyan bir sistem rekabet açısından çok sağlıksız. Zira bu sistem daha ilk gün sonunda (önceki turdan taşınan puanların etkisiyle) pek çok takımın turnuvaya devam etme şansını ortadan kaldırıyor. Turnuvalarda statü belirlerken en çok dikkat edilmesi gereken konunun takımların iddiasının son ana kadar canlı tutulması olduğunu düşünüyorum. Burada iki alternatif üzerinde durulabilir. Birincisi basketboldaki gibi 4’er takımı kalifiye ederek yarı finaller öncesi çeyrek final uygulamak olabilir ki olimpiyat oyunlarında voleybolda bu statü uygulanıyor. Diğer bir alternatif ise grup üçüncüleri ile grup ikincilerinin çapraz eşleşerek kazananların grup liderleri ile yarı final oynaması olabilir. Bu uygulamada da grup liderlerine avantaj tanıyarak liderliğin önemini artırmış olursunuz. Her iki alternatifin de mevcut uygulamadan çok daha iyi sonuçlar doğuracağını düşünüyorum.















Şampiyona maalesef çok az seyirci çekebildi. Ntvspor.net’te bu konu üzerine güzel bir yazı var, buradan ulaşabilirsiniz. Bu konuyla ilgili bir önceki yazımızda Türkiye’deki spor seyircisi kültürünün eksikliğinden, organizasyonun yeteri kadar pazarlanamamasından bahsetmiştik. Aslında bir etkeni daha eklememiz gerekiyor: Salonlar. Şampiyonaya İstanbul ayağında Abdi İpekçi, İzmir’de ise Halkapınar Spor Salonları ev sahipliği yaptı. Her iki salon da aslen basketbol maçları için inşa edilmiş yapılar. Bunun yanında her iki salonda şehir merkezlerine uzak. Özellikle Abdi İpekçi Spor Salonu’na ulaşmak ciddi derecede emek gerektiriyor. İstanbul’un merkezine orta ölçekli (misal 7.000 kapasiteli) bir spor salonu inşa etmeliyiz.

Haftasonu önce yarı finaller daha sonra final maçı oynanacak. Eşleşmeler Rusya-Fransa, Polonya-Bulgaristan şeklinde. İlk eşleşmede Rusya’nın favori olduğunu düşünüyorum ancak Polonya-Bulgaristan maçı çok çekişmeli geçecektir. Bulgar ve Polonyalı taraftarlar başından bu yana şampiyonaya ilgi gösteriyorlar. Hafta sonu olması sebebiyle daha fazla taraftarları da gelecektir. Bu eşleşmeden kim tur atlarsa atlasın Ruslara rakip olacaktır. Hatta bu eşleşmenin galibinin şampiyon olacağını tahmin ederek nokta koyayım yazıya.

Şampiyona bitiminde son bir değerlendirme yazısı yazarız.

by Rıza Yaşar

8 Eylül 2009 Salı

2009 AVRUPA ERKEKLER VOLEYBOL ŞAMPİYONASI-2
















Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası’nda ilk dört gün sonunda ilk tur müsabakaları sona erdi ve turnuvadan elenen ilk 4 takım belli oldu.

Öncelikle gruplara ilişkin değerlendirmeleri yapacağım daha sonra genel anlamda organizasyon hakkında notları ve görüşlerimi aktarmak istiyorum.

A grubu

A grubunda maalesef korktuğumuz başımıza geldi ve milli takımımız turnuvaya galibiyet alamadan veda etti. Evet zor bir grupta yer alıyorduk ama en azından Almanya ve Fransa maçlarından birisini kazanarak üç maç daha yapma fırsatı elde edebilirdik. Aslında turnuvaya iyi başlamaya çok yaklaşmıştık ancak ilk maçta Almanya’ya 3-2 yenilerek çok büyük bir fırsatı teptiğimizi düşünüyorum. Zira o maçı kazansaydık daha ilk maçtan ikinci tur vizesi alarak diğer iki maça daha özgüvenle çıkabilirdik. Almanya yenilgisi ile son maçımız olan Fransa maçını kader maçı haline getirdik ve o baskı ile kaybettik. Polonya zorlanmadan grubu yenilgisiz lider bitirerek yarı final yolunda büyük avantaj yakalamış oldu.















C Grubu

Turnuva başlarken ilk değerelendirmelerimizde c grubunun en zayıf grup olduğunu ve her takımın ikinci tur şansının bulunduğunu belirtmiştik. Turnuva öncesinde şampiyonluk için en az şans verilen takımların başında gelen Yunanistan grubu yenilgisiz lider bitirerek bu grubun ne kadar zayıf olduğunu bir bakıma tescillemiş oldu.

Bir üst turda Polonya, Almanya, Fransa, Yunanistan, İspanya ve Slovakya E grubunu oluşturan takımlar. Polonya’nın şimdiden yarı final için ilk bileti alan takım olduğunu söyleyebilirim. Yunanistan her ne kadar ikinci tur gruplara yenilgisiz geldiyse de önünde çok zorlu üç maçı var. Üçte sıfır çekme ihtimalleri hiç de az değil. Ben Polonya’nın yanında Fransa’nın da yarı finale yükseleceğini düşünüyorum.















B Grubu

Grup beklentilerimiz ışığında şekillendi ve Rusya yenilgi almadan grubu lider bitirdi. İkinciliği belirleyecek maçta Hollanda Finlandiya’yı 3-2 mağlup ederek yarı final yolunda şansını devam ettirdi.

D Grubu

Ölüm grubunda Çek Cumhuriyeti dışındaki takımların kendi aralarında yapacağı maçların grubu şekillendireceğini söylemiştik. Bulgaristan hem Sırbistan’ı hem de İtalya’yı yenerek yarı final için önemli avantaj yakalamış oldu. Sırbistan-İtalya maçı ise tamam ya da devam maçıydı. Sırplar tecrübe faktörüyle rakiplerini yenerek yarı final umutlarını sürdürdüler.
















Daha önce de belirttiğimiz gibi F grubu, E grubuna göre çok daha kaliteli ve tücrübeli takımları barındırıyor. Rusya için şampiyona şimdi başlıyor zira önünde Bulgaristan, Sırbistan ve İtalya ile oynayacağı çok zor üç maç olacak. Turnuva öncesinde Hollanda’nın çok fazla şansı olmadığını yazmıştım ancak onlar da beklediğimden daha iyi oynuyorlar. Finlandiya her ne kadar şansını çok azaltsa da d grubundan gelen takımlar için kolay lokma olmayacaktır. Kısaca bu gruptan kimlerin yarı finale yükseleceğini kestirmek kolay değil. Sırbistan-Rusya ve Bulgaristan-Rusya maçları grubu büyük ölçüde şekillendirecektir. Ben sırpların bu gruba dezavantajlı başlamalarına rağmen yarı finale yükseleceklerini düşünüyorum. Rusya-Bulgaristan maçının galibi de onlara eşlik edecektir.

Gelelim turnuva ile ilgili genel değerlendirmelerimize:

Türkiye’nin bir bütün olarak bu şampiyonaya iyi hazırlanamadığı kanaatindeyim. Öncelikle şampiyona, öncesinde ve başladıktan sonra özellikle görsel medyada yeterince yer bulamadı.

Ev sahipliği yaptığımız bu şampiyonada maçlar d spor gibi digital platforma bağlı bir kanal yerine ulusal bazda yayın yapan bir kanalda yayınlanmalıydı. Yine ev sahipliğini yaptığımız 2003 avrupa bayanlar voleybol şampiyonası TRT’de yayınlandığı için çok daha fazla ilgi görmüştü.

Turnuvanın özellikle İstanbul ayağındaki maçlar ortalama 500 seyirci ile oynandı, ki o seyircilerin büyük çoğunluğu da yabancı seyircilerdi. Şuna bir kez daha emin oldum: Türk spor seyircisi bir spor müsabakasına taraf olmadan ilgi göstermiyor. Bu sebeple de spor kültürü oluşturamıyoruz zaten. Ne zaman ev sahipliği yaptığımız bu tarz büyük organizasyonlara gereken ilgiyi gösteririz o zaman sporda belli noktalar ulaşırız. Aksi takdirde sporu futbol olarak gören kısırdöngüde devam ederiz.

Her turnuvada olduğu gibi bu şampiyonada da tribünleri şenlendirenler kuzey ülkeleri oldular. Estonya ve Finlandiya’dan yaklaşık 500’er taraftar topluluğu organizasyon için İstanbul’a gelmiş. Biraz da Bulgar taraftar vardı. Onlar da olmasa koskoca şampiyonanın İstanbul ayağını boş tribünlere oynatarak büyük bir ayıba imza atmış olacaktık.

İkinci tur yarın başlıyor, turnuva daha da ısınacak yarından itibaren. İkinci tur gruplar sonunda yeniden değerlendirme yaparız.

Herkesi Abdi İpekçi ve Halkapınar Spor salonlarına davet ediyorum. Şampiyonaya gerektiği değeri verelim...

by Rıza Yaşar

3 Eylül 2009 Perşembe

2009 AVRUPA ERKEKLER VOLEYBOL ŞAMPİYONASI-1
























Gelecek hafta başlayacak Eurobasket'le ilgili bir konuk yazardan sonra bugün Türkiye'de başlayacak olan 2009 Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası kapsamında da, bloga sık sık yorumları ile katkıda bulunan Rıza Yaşar bizlere yazılarıyla yardımcı olacak. Kendisi maçları yerinde izleyerek bize aktaracaktır. Şimdiden teşekkür edip turnuva öncesi izlenimlerini aktaralım.

------------------------------

İçinde bulunduğumuz eylül ayı içerisinde Türkiye önemli bir spor organizasyonuna ev sahipliği yapacak: 2009 Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası (3-13 Eylül 2009)

Pek çoğumuzun hatırlayacağı üzere 2003 Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonası da ülkemizde düzenlenmiş ve “Filenin Sultanları” lakaplı Bayan Voleybol Milli Takımımız o şampiyonada final oynayarak büyük bir başarıya imza atmış ve bayan voleybolunun gerek ülke genelinde popülaritesinin artmasını sağlamıştı.

Fakat ne yazık ki başarı odaklı bir toplum olduğumuz için bayan voleybolu için oluşan bu ilgi erkek voleyboluna sıçramış değil. İşte bu sebeple Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası’nın Türk Erkek Voleybolu için çok büyük bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Bayanlarda olduğu gibi erkeklerde de ev sahibi olduğumuz turnuvada başarılı olabilirsek erkek voleybolu spor basınında gereken ilgiyi tekrar kazanacaktır.

Öncelikle Avrupa şampiyonası hakkında birkaç genel bilgiyi paylaşmak isterim. Voleybolda Avrupa şampiyonaları tıpkı basketbolda olduğu gibi 2 yılda bir ve tekli yıllarda düzenleniyor. Bu yıl 25’incisi düzenlenecek. Geçmiş şampiyonalara baktığımızda 2 ülkenin dominasyonunu görüyoruz. 12 şampiyonlukla en fazla şampiyon olan Rusya’yı (tümü Sovyetler Birliği dönemine ait) 6 şampiyonlukla İtalya takip ediyor. Fakat Rusya 1991 yılından bu yana şampiyonluğa hasret. Zaten o tarihten bu yana İtalya bayrağı devralmış durumda: 1991 yılından bu yana düzenlenen 8 şampiyonanın 5’inde birincilik kürsüsünde İtalyanları görüyoruz. Son Avrupa şampiyonasında ise voleybol tarihinin en büyük sürprizlerinden birisi yaşandı. Rusya’da düzenlenen organizasyonda hala daha kimsenin anlam veremediği şekilde İspanya finalde ev sahibi Rusya’yı 3-2 yenerek tarihinde ilk kez Avrupa şampiyonu oldu. Futbol ve basketbolun aksine voleybol kültürü çok üst düzeyde olmayan İspanyolların şampiyon olması gerçekten çok büyük sürprizdi.

Gelelim bu yılki organizasyona:
















Statü, Avrupa Basketbol Şampiyonası formatına çok benzer: 4 grupta toplam 16 takım mücadeleye başlayacak. A ve C grubu maçları İzmir Halkapınar Spor Salonu’nda B ve D grubu maçları ise İstanbul Abdi İpekçi Arena’da oynanacak. Gruplarda ilk 3 sırayı alan takımlar bir üst grup aşamasına yükselecekler. A ve C grubundan yükselen ilk 3 takım 6 takımlı E grubunu oluştururken, B ve D grubundan kalifiye olanlar F grubunu oluşturacaklar. E grubu maçları İzmir’de, F Grubu maçları İstanbul’da oynanmaya devam edecek. Takımlar ilk tur gruplarındaki elde ettikleri galibiyetleri (son sıradaki takımlara karşı alınan galibiyetler hariç) ikinci tur gruplara taşıyacaklar. Basketboldan farklı olarak ikinci tur gruplarda ilk 2 sırayı alan takımlar direk yarı finale yükselecekler. Yani çeyrek final mücadelesi yok. Yarı final eşleşmeleri çapraz eşleşme şeklinde (e1-f2, f1-e2) İzmir’de yapılacak. Ev sahipliği yaptığımız her organizasyondan farklı olarak finallerin İstanbul dışında yapılacak olmasını çok doğru bir karar olarak görmekteyim. (Her ne kadar İstanbul’da ikamet etsem ve finalleri izleyemeyecek olsam da…) Zira İzmir İstanbul’a nazaran voleybola daha fazla ilgi gösteren bir şehir (Arkasspor örneği mevcutken) ve final organizasyona ev sahipliği yapmayı sonuna kadar hak ediyor.

Gruplara bakacak olursak:

A Grubu

Milli takımımızın da yer aldığı A Grubu kanaatimce D Grubundan sonra en zorlu grup konumunda. Grupta Türkiye’nin yanı sıra Polonya, Fransa ve Almanya gibi voleybolda her dönem yukarı oynayan tecrübeli takımlar yer alıyor. Ancak şunu da belirtmek isterim ki ne Polonya ne Almanya ne de Fransa; Rusya, Sırbistan, İtalya gibi voleybol devi ülkeler değil ve dolayısıyla yenilmesi imkânsız takımlar değiller. Çok iyi oynadığımız sürece bu üç takımı da yenme potansiyelimiz mevcut. Ancak 3 maç sonunda sıfır çekme ihtimalimiz de yok değil. Kısaca çok kritik üç maç oynayacağız. Ben en azından ilk turu geçeceğimize inanıyorum.

C Grubu

C grubunun turnuvanın açık ara en zayıf grubu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Son şampiyon İspanya’nın yanı sıra Slovakya, Slovenya ve Yunanistan grubun diğer takımları. Turnuva öncesinde şampiyon olma şansı en düşük görülen 4 takımın 3 tanesi bu grupta yer alıyor: Slovakya, Slovenya ve Yunanistan. (Diğeri Estonya) Bu 3 takımdan ikisinin İspanya ile birlikte bir üst tura çıkacak olması ve A grubunda yer alan, bu üç takımdan kaliteli olan dört takımdan birisinin elenecek olması tamamen kura şanssızlığı diyebilirim. Bu açıdan eğer milli takımımız ilk turu geçebilirse önü çok açılacak ve belki de yarı finali yakalayacak. Slovenya-Yunanistan maçı grubun sonuncusunu belirler kanaatindeyim.

B Grubu

Gelelim İstanbul gruplarına. B grubunda Rusya’nın yanı sıra Hollanda, Finlandiya ve Estonya yer alıyor. Grubun mutlak favorisi şampiyonanın da favorilerinden birisi olan Rusya. Estonya ise ilk kez Avrupa şampiyonasında oynamaya hak kazandı. Grubun en zayıf halkası onlar. Finlandiya son Avrupa şampiyonasında yarı final oynayarak şampiyon İspanya’dan sonra en büyük sürprizi yapan takım oldu. Onların da bu rüzgar ile bu şampiyonada da iyi voleybol oynayacağını tahmin ediyorum. 96 Olimpiyat, 97 Avrupa şampiyonu Hollanda ise son yıllarda 90’lı yıllardaki başarılarından uzak bir görüntü çiziyor. Grupta Hollanda-Finlandiya maçı grup 2.sini belirleyecektir.

D Grubu

Her şampiyonada bir ölüm grubu vardır ya hani, işte bu şampiyonanın ölüm grubu da D grubu. Grupta İtalya, Sırbistan gibi voleybol devlerinin yanı sıra son dönem iyi bir jenerasyon yakalayan ve son dünya şampiyonasında yarı final oynayan Bulgaristan var. Diğer takım ise Çek Cumhuriyeti. Şimdiden Çek Cumhuriyeti’ne geçmiş olsun diyorum. Set almaları bile başarıdır benim için. Zira hem Sırbistan ve İtalya hem de Bulgaristan şampiyonluk potansiyeli olan takımlar. Grupta ilk 3 belli durumda ama sıralama nasıl olacak onu İtalya-Sırbistan, Sırbistan-Bulgaristan ve Bulgaristan-İtalya maçları belirleyecektir. Bu açıdan İstanbullu spor ve voleybol severleri çok güzel maçların beklediğini söyleyebilirim.

Yarı finallere gelecek olursak, özellikle B ve D grubunun oluşturacağı F grubunda kan gövdeyi götürecektir. Bu taraftan Rusya, Sırbistan ve Bulgaristan’ı bir adım önde görüyorum. İzmir tarafında ise Polonya yarı final için en büyük favori konumunda. İspanya, Fransa ve Türkiye diğer yarı finalist olmak için mücadele edeceklerdir. Tabi son Avrupa şampiyonasında yaşanan büyük sürprizlerden sonra hiçbir sonucun sürpriz sayılmaması gerektiğini, takımların güç dengelerinin birbirine giderek yaklaştığını ve günlük performansların sonucu belirleyeceğini eklemek isterim. (Ömer Üründül yorumu gibi oldu ama idare edin artık)

Şampiyona boyunca İstanbul ayağındaki maçları yerinde izleyip Flying Dutchman okurlarına aktarmak niyetindeyim.

Güzel bir şampiyona olması dileğiyle, başarılar “Filenin Aslanları”…

by Rıza Yaşar

31 Mart 2009 Salı

9-4 ÇALIŞANLARIN SPORU


















Ne zamandır söylemek istiyorum, bugüne kısmetmiş. Yıllardır amatör şubelerle ilgili taraftarın ilgisizliğinden yakınmaktan bıkıp usanmayan anlayış yine iş başında. Bugün voleybol erkekler play-off 1. tur ikinci karşılaşması oynanacak, detayları aşağıdaki gibi ;

Maç: İstanbul Büyükşehir Belediye - Galatasaray
Tarih: 31 Mart 2009 / 18:00
Salon: Haldun Alagaş

Ben Galatasaray taraftarıyım ve maça gitmek istiyorum. Peki ne yapmam gerekecek? 18:00’de başlayacak maça İstanbul’un bir ucunda olan ofisimden diğer ucundaki salona yetişebilmek için en iyi ihtimal ile 16:00’da çıkacağım. Takım kazandı ve seri bir sonraki maça sarktı, ne olacak? Çarşamba günü yine 18:00’de başlayacak maç için 16:00’da ofisten çıkacağım. Perşembe günü de kız takımın maçı var, onu da izlemek istiyorum. Maç yine 18:00’de, ben yine 16:00’da yollara düşeceğim. Peki Cuma ne olacak? Muhtemelen saat 15:00 sularında muhasebeden alacağım telefon sonrası yine tam saat 16:00’dan ofisten bir daha dönmemek üzere çıkacağım.

Voleybol federasyonu sitesinden play-off takvimine baktım, maçların başlama saatleri ; 15:00, 16:00, 17:30, 18:00. Peki arkadaş, bu maç saatlerini ayarlayan insanların Türkiye’deki mesai saatlerinden ve trafik koşullarından haberi yok mudur? Ya da bu “siz gelmeyin birader, biz kendi aramızda takılıyoruz” anlayışı mıdır?

Eğer bu saatler televizyon yayını nedeniyle ayarlanıyorsa, ülkenin yüzde bilmemkaçının evinde olan dijital platformlar yüzünden geri kalan büyük çoğunluğu neden cezalandırıyorsunuz? Tüm bunları geçtim, bütün bu olanlardan sonra ilgi yok, seyirci yok diye niye şikayet ediyorsunuz.

Bu kadar mantıksızlık bünyeye fazla geliyor..

by Gorky

12 Ocak 2009 Pazartesi

ISSIZ SALONLAR part II


















Issız Salonlar Part I

Yazının ilk bölümünde “Taraftar kısmına gelmeden önce kulüplere bir değinelim” dedik ama nasıl doluysak, onca paragrafta bitiremedik işin kulüp ayağını. Konunun kürkçü dukkanı yine “Kulüp Takimları” olacak tabii ki fakat biz işin insan boyutunu es geçmeyelim.

Spor Sergi’nin kuyrukları şimdilerde sadece hoş birer anı. Zaman zaman eski maç görüntüleri “Ulan ne güzel…” dedirtse de artık bunları yakalamak (en azından kısa vadede o istikrara kavuşmak) imkansız gibi bir şey. Bu karamsarlığı ortaya getiren tablonun en büyük nedenlerinden birisi, basketbol gibi popüler bir sporun şehrin göbeğindeki, hatta can damarındaki bir merkezden alınıp, uzak yerlere (Zeytinburnu, Ümraniye, Maslak) konulması belki ama tek nedenin bu olduğunu düşünmek de safdillik olur. Peki ne?

Dört çeşit düşünce / hareket tarzı oluştu zaman içerisinde. Bunlardan birincisine “tutkunlar” diyelim. Maçlar nerede olursa olsun gitmeye çalışan, bunu hayatlarının bir önceliği haline getiren ve hatta hasbelkader bir altyapı maçına bile denk gelse, girip takımına destek veren insanlardan bahsediyoruz. Çok ama çok azınlıkta olmalarına ragmen, salonlardaki insan yokluğundan ötürü çok etkili oldular, oluyorlar.

İkinci gruba “Mangalcılar” diyelim. Hesapta sporu çok seven ve konuştukları zaman üfürdükleriyle mangalda kül bırakmayan bu arkadaşlar “Her Türk asker doğar ama sonradan kışlayı ertelemek için on takla atar, lakin aynı zamanda teknik direktör doğar ve ölene kadar öyle kalır” kuralının yılmaz savunucusudurlar. Pivotlar pivot, guardlar guard, smaçorler smaçor, liberolar libero, hocalar hoca değildir. Üzüm bulmuştur ama senelerdir kılsızını, pardon çekirdeksizini aramaktadır. Bulmadığı müddetçe de maça gitmeye niyeti yoktur. Billur Tuz’un akması gibi, internette yazar, yazar, yazar…

Üçüncü grup, sporu gerçekten seven ama çağın artan iletişim imkanları tarafından üşengeçliğe itilen kişilerdir. Odasında oturarak bir yandan internete giren, bir yandan Avrupa ligi maçları başta olmak üzere, sürüyle kanaldan, sürüyle spor organizasyonu seyreden bu insanlar için maça gitmek; oturdukları yerden ve kavuştukları keyiften mahrum olmanın yanında, üstüne üstlük bir de İstanbul keşmekeşiyle boğuşarak sinirleri yıpratmak demektir. Tek tıkla on ayrı yerde olabilmek varken, eziyet çekmek işlerine gelmez. Onlar da gitmemeyi seçerler. Kırk yılda bir, çok önemli bir maç olursa, lütfen uğrarlar salona.

Dördüncü ve son grup, sporla hiç alakası olmayanlardan oluşur. Bu grubun, nispeten gençliğini geride bırakmiş mensuplarımın futbol ile alakası, lise yıllarında duyduğu Rıdvan, Tanju, Feyyaz isimleriyle birlikte çok gerilerde kalmıştır. Basketbol topu da onlar için sadece rengi turuncuya çalan bir küredir. Daha genç arkadaşlar ise müzikti, dersti, aşktı, meşkti derken sadece adet yerini bulsun diye, “Falancasporu tutuyorum”da kalmış, tribün ve katılım anlamında bir adım ileri gitmemiştir. Hayatından ve bu hayatın içerisindeki eğlence / zaman geçirme unsurlarından memnundur.


















Yukarıdaki dört paragrafın ilk ikisinde anlatılanlar için ekstradan bir şey yapmaya gerek yoktur. Tutkunları zaten parçalasanız salonlardan ayıramazsınız. Mangalcıları ise gitmeye ikna etmek için parçalansanız, kifayetsiz kalırsınız. Dolayısıyla bizim konumuz üçüncü ve dördüncü gruptakiler. “Ne yapılmalı?”ya geçmeden önce, bir paragraflık ara.

Hayat artık Spor Sergi yıllarındaki gibi değil. Dışarı çıktığınızda yapacak onlarca şey, gidecek onlarca yer bulmak mümkün. Buna internet ve televizyon gibi eve kapanma sebeplerini de (!) ekleyecek olursanız, insanların basketbol veya voleybol izlemek için İstanbul trafiği çekmek istememelerini anlayışla karşılayabilirsiniz. Peki bunu anlayışla karşılamak doğru mu? Spora duyulan sağlıklı bir ilginin insan vücudunda ve zihninde sayısız faydası olduğu bilinirken, kitlelerin spordan bu kadar uzak kalması, toplum dinamiğinde onulmaz yaralar açmaz mı? Eskiden boş arazilerde, iptidai ve belli bir vücut disiplinine dayanmadan da olsa kendine oyun alanları yaratan çocukların yerini alan nesiller, bunları sadece geçmişten gelen yazısız bir kural gibi devam ettiriyor. Aşınıp, yok olması belki on yıllar daha alacak bir kural ama sonsuza giden bir şey değil. Bu yolun çıktığı yer olan “Spor Sevmeyen Toplum” her girenin pişman olacağı bir çıkmaz sokaktır.

Gelelim yapılması gerekenlere. Artık giden nesiller gitti sayılır. Yenileri yakalamak zorundayız. Yani öncelikle okullardan, okullara “Devletin Bakışı”ndan başlamalı. Aslında, bu noktada, sıralayacağimız bütün “Yapılsa iyi olur”ların, olmayacak duanın sonuna konan aminler gibi durduğunu görüyoruz. Bunun nedeni de belki asırlarca süregelen tebaa mantığı yüzünden, belki de başka sebeplerden ötürü halkımızın, ekseriyetle arkadan biraz ittirilmedikçe, kendi yaralı parmağına bile oksijenli su dökmeyen bir zihniyete sahip olması. Bu sebeple mebus kontenjanından Meclis’e girip, halkı temsil / teşvik makamını, başarı kazanmış sporcuların ziyaretine açik bir misafir odası, görevini de bu insanların getirdiği formayla gülerek poz vermek sanmayan bir Spordan Sorumlu Devlet Bakanı ile, icraatinin bedava ders kitapları dağıtmak ve öğretmen atamalarında “Yurdun her karış toprağının aynı kutsiyette olduğunu” söylemekten daha başka şeyler de gerektirdiğini bilen bir Milli Eğitim Bakanı’na ihtiyaç var. Bu iki bakanlık, aslında yan yana durarak bir zihniyet devriminin öncüsü olmalı ama nerde?
Beden Eğitimi dersini bin yıllık klişelerden, mesela “Hocam eşortmanlarını getirmeyenler sınıfa çıksın mı?” ya da Benim sadece alt aşortmanım var, hocam? Süveterimle geleyim mi?” şeklindeki eşofman krizlerinden kurtarıp, sporun "nidüğünün" ve "nasılının" öğretildiği bir kısım teorik dersler haline getirmek ve pratiği de düz / ters / kasa üzeri taklalardan sıyırıp, topluca profesyonel bir idman izlemenin akabinde yapılan belli başlı sportif hareketler şekline sokmak, zorlu ve zararlı bir devrim midir ki yapılmaz? Göstermelik bir okullar arası turnuva değil, katılımın zorunlu olduğu ve formalara kadar tüm masrafların bağış cukkacısı okullarca (zor durumdakilere devlet yardımıyla) karşılandığı mahalli turnuvalar düzenlenmesi için Milli Eğitim ilgililerinin kafasına taş mı düşmesi gerekir?

“Gitti sayılan” eski nesillerden bir kısmını kurtarmak hala mümkün. Basketbolu, voleybolu, muhtelif salon sporunu ilgi çeker bir hale getirmek için teşkilattan ümidi kestiğimiz noktada, yazının başında “kürkçü dükkanı” dediğimiz kulüplere dayanıyor konu. Fakat burada da bir hayal kırıklığı bekliyor bizi. Öncelikle maçları bedava ya da 1 Lira yapmakla salona seyirci çekilemeyeceğini, kulüp takımlarının anlaması gerekiyor. Bu şark kurnazlığından başka bir şey değil. Bundan bir kaç sene önce, tilki başka yerden girmiş; Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı, Caferağa’da bir maça çıkarken şube kaptanının keyfi iradesiyle bir anda % 100 zamlanarak 10 YTL olan biletler, salon önünde bilet almak için bekleyen öğrencileri üzmüştü. Akabinde bıyıklı müsebbib karşısındakileri adamdan saymayıp, “Tamam, hadi bedava olsun” diyince de ummadığı bir tepki ile karşılaşmıştı. Sonra bin bir özür, yanlış anlaşıldım vs. Bütün bu samimiyetsizliklerden uzak kalarak, taraftarına ulaşım rahatlığı sağlamak için çareler düşünen, onları maçtan maça bilet için koşturmadan düzgün kombine uygulamalarü çalıştıran bir kulüp olmak çok mu zor? Zor olmalı ki başarılamıyor. Taşıma adamla taraftar değirmeni döndürmeye calışan müesseseler de başarısız olunca, salonlar işsiz kalıyor.























İlk bölümü, müessese kulüplerine onca yüklendikten sonra, “Hırsız kabahatsiz mi?” kabilinden “Meydanı müesseselere bırakanlarin suçu yok mudur?” diye sorarak bitirmiştik. Bu yazıda da spor kurumlarına ve kulüplere sallar gibi olduktan sonra, yine aynı paralelde bitirelim.

Kabul, manyaklığın lüzumu yok. Yani bu satırların yazarı ve tribün omuzdaşları gibi, hafta ortasında işi gücü bırakıp, bayan basketbol / bayan voleybol deplasmanına ya da Pazar sabah ezanını müteakip, pankartlarla kürek yarışlarına gitmek gibi eylemler; dönüşte eve uğramak yerine, La Paix Fransız Akıl Hastanesi’ne topluca giriş yapılmasını daha makul kılan şeyler gibi gözükebilir. Çoğunluğun böyle organizasyonlara kalkışmaması, belki de mantıklı olandır. Peki, koskoca metropolde yaşayan onca milyon insanın, kücücük salonu doldurmayanların sucu yok mu? İstanbul’un göbeğindeki 500 kişilik salonlarda sadece ayakkabı gıcırtılarının yankılanması acı değil mi?

by Canarino

30 Aralık 2008 Salı

ISSIZ SALONLAR part I

























İlk olarak çocukluk yaşlarımızda, TRT’nin genellikle Pazar günleri verdiği spor temalı Amerikan filmlerinde tanıştığımız futbol harici sporlara, memleketimizde “Amatör Branşlar” deniyor, malum olduğu üzere. Her ne kadar bu sporlardan basketbol ve görece voleybol, oyuncu maliyetleri açısından bakıldığında amatörlükten çıkmış olsa da belli müesseseler dışında, spor kulüplerini de kapsayan hemen tüm diğer takımlar ve bu sporların seyircileri / taraftarları (yazının geri kalan kısmında taraftar olarak anılacaktır) “tamamen” amatördür, Türkiye’de.

“Amator Taraftar” kavramı zayıf bir oksimoron ya da düpedüz saçmalık gibi gelebilir kulağa. Zira bu iki unsurun spordaki yeri; hobi ya da tutku temelinde olduğu için, profesyonelliğin gerekleri olan “Ehil olmak” ve/veya “Yaptığı işten bir gelir elde etmek” gibi durumlar, geçerli degildir. Ancak burada “taraftar”a atfedilen amatörluk de böyle bir şey değil. Bunu açmadan önce işin kulüpler ayağına bir bakalım ve salonlarda taraftarsızlığın ana nedenlerinden birisini görelim.

Branş olayını fazla dallandırıp budaklandıracak değiliz. Bayan/Erkek Basketbol ve Bayan/Erkek Voleybol birinci ligleri bize yeterli doneleri sağlayacak zaten. Bu dört lige baktığımızda gördüğümuz tablo çok acı. Zira 51 takımın yalnızca 15 tanesi spor kulübü. Bu 15 tane spor kulübünü takım takım ayırdığımızda karşılaştığımız tablonun özeti, vahameti arttırıyor. Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş, bu liglerin hepsinde var ve onların dışında kalan kulüp sayısı sadece 3 (Erdemir, Karşıyaka ve Samsun). Kulüpçülük ruhuna sağından solundan bulaşmış olan okulları da işin içine kattığımız zaman ulaştığımız rakam 24 oluyor. Geri kalan 27 takim ise ya müessese ya da belediye ekipleri. Yani çoğunluk onlarda! Peki bunun neresi acı?

Sporun kitleler üzerinde pozitif etki sağlayan yapısının en temel taşlarından biri, yani az önce okullar ile spor kulüplerini bir tutmamızı sağlayan “Kulüpçuluk Ruhu” ve onun getirdiği aidiyet hissi, müesseselerde ya da belediye takımlarında vücut bulmaz. Çünkü camiaların temsil ettiği kitlenin mensubu; müessesenin ise sattığı malın müşterisi vardır. Çünkü camialar mensuplarına bir takım imkanlar sunmak için çabalarken, müesseseler (gayet doğal olarak) kar amaçlar. Çünkü camialar, bir spor kulübü kimliğiyle tezahür ettiği zaman adını büyütecek ve kitlesini memnun edecek başarılarla birlikte, bu başarıyı devam ettirmesini sağlayacak gelir kalemlerini yaratmaya calışırken; müesseseler ise, yeni müşteriler kazanmak (ve cirolarının artmasi) için kendilerine değişik reklam mecraları ararlar. Dolayısıyla bu durumlar, kulüp takımları taraftarında varolan tutkunun, müessese ve belediye takımlarını takip edenlerde hiç olmaması ya da bunlarla ilişki (calışan, calışan yakını vb.) sürdüğü muüdetçe varolması anlamına gelir ki bu da spor kültürü daha bir çok seyde olduğu gibi tam manasıyla ilerlememiş, Türkiye benzeri ülkelerde tek başına bile “ilgisizliğin” sebebi olarak adlandırılabilir.

Buna rağmen endüstriyelleşmesini tamamlamış, her bakımdan kurumsal olan ve şirketlerin de içerisinde olduğu (hatta yönlendirdiği) spor organizasyonlarına sahip ülkelerdeki doluluk oranlarına bakıp, “Onlarda da mı tutku eksikliği var kardeşim?” denebilir. Elbette hayır, böyle bir tespit, derinlik yoksunu olur. Zaten biz de en başta bahsettiğimiz Amerikan filmlerini seyrederken “Ulan heriflerin alayı mirasyedi herhalde, Amerikan futboluna gidiyorlar. Buz hokeyini bitiriyorlar, curlinge koşuyorlar” sığlığında düşünmekten vazgeçeli seneler oluyor. Öyleyse nedir nihai tespit? Türkiye’deki ilgisizlik sorununun kulüp bazlı bir ayağı da samimiyet. Bu bahsettiğimiz ülkelerdekinin aksine; ne özel kurumlar ne de devlet kurumları, yatırımlarında samimi değiller. Gectiğimiz yıllarda bayan basketbol liginde yaşanan THY rezaleti bunu bir kez daha gözler önune sermişti. Bunun yanında, basına yansımayan ama bu liglerde yer alan hemen tüm takımların zaman zaman karşılaştığı “alacakların ödenmemesi” vb. durumlar da yatırım yapanların ne kadar isteksiz veya hazırlıksız olduğunu anlatan en göz önünde örnekler. Yolda yürüyen herhangi birini çevirip, kapanan onlarca müesseseden ya da yatırımları kısarak liglerde gözükmeyen bir sürü belediye takımından sadece bir tanesinin ismini söylemesini istesek, umduğumuzdan daha fazla cevap alacağımız kesin. Çünkü her kuşak bu vb. bir kaç takıma şahit oldu.

Suçu müessese kuluplerine ve devlet imkanlarını kullanarak yatırım yapan belediyelere yasladık ama ya spor kulüpleri? Hele “Büyükler”. Onlar tamamen suçsuz mu? Sabırsızlık yüzünden, başta futbolumuz olmak uzere bütün spor dallarımızın en büyük sorunu ve meyvesiz ağacı olan altyapıya “verilmeyen” önem, uzun vadeli başarıları imkansiz kıldı. Yıllarca üzerinde emek harcanan yetenekli oyuncuların, mali imkansızlıklar nedeniyle, “Armut piş, sapsız, çekirdeksiz ağzıma düş” diye düşünen kötü niyetli müessese kulüplerine kaptırılması bir nebze bahane olabilirdi ama 40 yıllık bir süreç için sadece bunun neden olarak gösterilmesi, her ortamda ilgili bürokrasiye yön verdiği iddiasında bulunan İstanbul oligarşisinin başarısızlığı mıydı? Değildi. Çünkü az sayıda gönüllü dışında bir ugraş verilmedi. Yani başarısızlık değil, umursamazlıktı sebep. İstense, keyfi siyasi idarelerin hakim olduğu dönemler başta olmak üzere her dönem, müessese-spor kulübü ilişkisi, iki tarafın da çıkarına olacak şekilde düzenlenebilirdi. Bu çözüm yolu ne kadar antidemokratik bir dayatma olarak görülürse görülsün, o zamanlar bu tip şeyleri düşünen insanların olduğunu biliyoruz. Yukarıdan aşağıya böyle bir hareket tarzu, bugün amatör sporların çok daha farklı yerde olmasını sağlayabilirdi. Oysa şimdi geçmişten gelen alışkanlıklar yüzünden, “3 büyükler” bile yatirımlarını dönemsel olarak yapıyorlar ve en ufak başarısızlıkta şubelere yatırım neredeyse sıfıra iniyor.

Fenerbahçe 3 büyük kulüp içerisinde şu aralar en istikrarlısı konumunda ama Eczacıbaşı Kulübü Başkanı’nın Fenerbahçe’yi kastettiği “Bu kulüpler büyük geçmise sahip olabilirler ancak bir takım alışkanlıklarını kaybetmisş durumdalar. Bizimle başa çıkabileceklerini düşünmek hata olur” demeci için kim “Yanıldı” diyebilir? Altyapıya en ufak önem vermeden, yaptığı transferlerin içerisinde voleybolun büyük isimleri olmasına rağmen onlarla fütursuzca yol ayıran bir yapının sağlamlığını kim ciddiye alır? “Avrupa’da yarı finali falan boşverin siz. Lige bakın lige” dendiğinde suratı allak bullak olan Wnba oyuncularına “Haksızsınız” demek mümkün olur mu? “Şubeyle ilgili herşeyden sen sorumlusun. Bütün ekibi sen kuracaksın ama küçük bir detay var. Hocayı biz belirleyeceğiz” diye adeta çocuk kandırmaya çalışmak, kurumsallığın neresindedir? Bu sorulara konu olan kulüpler basarıyı yakalasa da istikrarı bulabilirler mi? Bulamazlarsa, üzerinde büyük etkileri olduğu bu toplumu amatör branşlara çekebilirler mi? Mesela Spor Sergi’nin dolup taştığı zamanların geçip gitmesinin tek nedeni, Türkiye’nin en güzel salonunun insanlardan sökülerek, basketbolun Zeytinburnu’na sürülmesi midir? Meydanı müesseselere bırakanların sucu yok mudur?


by Canarino

14 Mayıs 2008 Çarşamba

ANGELINA GRUN VAKIFBANK'TA



Yeni sezonun transferi bence budur. Alman Milli takımının kaptanı ve herşeyi Angelina Grun Vakıfbank Güneş Sigorta ile sözleşme imzaladı. Kulüp başkanı İlker Aycı, onun için "Schumacher, Hagi ve Roberto Carlos’tan sonra Türkiye’de yapılmış en iyi yabancı transfedir" demiş. Belki abartmış gibi gelecek ama o kadar üstlerde olmasa da olimpik sporlarda bugüne kadar yapılmış en iyi bir kaç transferden biri denilebilir (Dan Godfread, David Rivers, Mahmoud Abdoul Rauf'un ve Marko Miliç'in hakkını yemeyelim). 

Birçok maçını izledim Grun'un. Kendisi hakkında yapacağım tek benzetme "voleybolun Roy Keane"i olduğudur. Çok iyi oyuncudur, çok hırslıdır, yenilgiyi kabullenmez ama her böyle oyuncunun özelliği onda da vardır. Asabidir, arızadır, idaresi zordur, ne zaman ne yapacağı hiç belli olmaz. Türk milli takımı ile Alman milli takımı arasındaki maçlarda en sinir olduğum oyuncu da kendisidir. Çünkü hem yetenekli oyuncudur hem nefret edilen.

Vakıfbank büyük bir iş yaptı, kutlamak lazım. Neslihan'dan sonra takımda tapılacak bir smaçör daha var artık.  

Ayrıca takımın başına da Alman Milli Takımı çalıştırıcısı İtalyan Giovanni Guidetti’yi getirildi.

15 Ocak 2008 Salı

0-1



Olimpiyat elemelerinin ilk maçında Sultanlar ev sahibi Almanya'ya karşı 3-0 kaybetti. Neslihan ve Natalia tam çocuk yapacak zamanı bulmuşlar diyesi geliyor insanın. Almanya’nın yıllardır taktiği belli. Oyun sistemleri kaptan Angelina Grun üzerine kurulu. Her setin neredeyse yarı sayısını onun smaçlarıyla alıyorlar. Bizim onun karşısına koyabileceğimiz iki yıldızımız maalesef bu elemelerde yoklar. Bunun üzerine Almanların akıllı pasörü Hart arkadaşlarına çok iyi toplar indirirken, biz Seda’ya ve Neriman’a çok zor pozisyonlar hazırladık. Böyle olunca da bloğa çok takıldık. Biz ise bloglarda çok cılız kaldık. Blok yaparak aldığımız ilk sayı 3. setin başında geldi yanlış hatırlamıyorsam. Ayakta kalan tek isim Neriman’dı ama o da doğal olarak yetmedi. Bütün setleri son bölüme kadar başa baş götürüp teknik moladan sonra verdik. 25-21, 26-24 ve 25-18. Bu setlerde teknik molalarda durum hep 16-15 bizim lehimize idi. Ama oldukça genç bir takım var sahada ve o moladan sonra maçı koparıp götüremediler.

Polonya ve Hollanda’yı mağlup edersek gruptan çıkıyoruz ama açıkçası takım bu haliyle pek umut vermiyor.



 

14 Ocak 2008 Pazartesi

SULTANLAR YİNE SIRAT KÖPRÜSÜNDE BASINIM UYKUDA



4 sene önce yine bu aylarda çok yaklaşmıştık. Türkiye Olimpiyat Oyunları’nda dünya üzerinde en çok sevilen üç takım sporundan herhangi bir tanesinde yıllar sonra temsil edilme şansının ucuna gelmişti. Bayan Milli Voleybol Takımı Azerbaycan’daki Olimpiyat elemeleri finalinde Almanya’ya boyun eğmeseydi Atina Olimpiyat Oyunları’nda biz de olacaktık. Şimdi şans 4 sene sonra yine ayağımızda. 4 yıl önce önümüze taş koyan Almanya’nın evinde bu sefer turnuva. Hesabı görmek için onlarla oynayarak başlayacağız elemelere. Yarın saat TSİ 16:00’da. 17 Ocak’ta Hollanda ile 18 Ocak’ta Polonya ile aynı saatte oynayacağız. Sonrasında ilk ikiye giren iki takım, diğer grubun ilk ikisiyle çapraz yarı final eşleşmesine girecek ve 20 Ocak’ta da elemelerin şampiyonu Pekin vizesini alacak. Kadroda Neslihan ve Natalia yok. Sebebi de hamilelikleri 
sebebi ile kariyerlerine ara vermeleri. 

Bizim basınımız nerde. Çaykur Rizespor Ankaragücü maçı için Ankara’ya gitmiş, Beşiktaş antrenmanlara başlamış, Kayserispor ilk deplasman galibiyetinin sevincini yaşıyormuş. Tamam tabi bunlara da yer verin ama Türk Sporu’nun önemli bir demecine de 2 satır yer ayırsaydınız bir zahmet.