10 Mart 2010 Çarşamba

AZİZ YILDIRIM DİYOR Kİ....

























by Canarino

TIPPALIGAEN 2010






















Norveç Premier Ligi ya da bir diğer adıyla Tippeligaen da bu hafta başlayacak liglerden. Lig 1991 yılından beri bu isimle anılıyor ve eski isim olan Norveç 1. Ligi artık ikinci lig için kullanılıyor. 2.lig aynı zamanda 2005 yılından itibaren Adecco'nun sponsorluğu nedeni ile Adecooligaen olarak da biliniyor. UEFA'nın zorluk derecesine göre yaptığı sıralamada Tippeligaen Çek Ligi'nin altında, Avusturya Ligi'nin üstünde 19. sırada bulunuyor. Kapsamlı lig mücadelesi ise 1937/38 sezonundan beri sürüyür İskandinav ülkesinde. Son 5 sezonda 4 farklı şampiyon çıkaran lig oyun kalitesi açısından olmasa da şampiyonluğun el değiştirmesi açısından halen Avrupa'nın çekişmeli liglerinden bir tanesi. Yeni sezon başlangıcını henüz yapmışken biraz yakından bakalım.

Norveç futbolu deyince bundan 10 sene önce akla gelen bir tek takım vardı. Rosenborg. Trondheim kentinin takımı dünya üzerinde başkentin dışından gelip lige ambargo koymuş sayılı takımlardandı. 1992-2004 yılları arasında 13 yıl üstüste şampiyon oldular. Bu rekora en yakın takım 1972-75 yılları arasında 4 kez üstüste şampiyon olan Viking. Söz konusu dönemde resmen ülke futbolunda tek takım haline geldiler. Ancak 2004 yılında ilginç bir şey oldu. 12 sene boyunca ligi elini kolunu sallayarak kazanan Rosenborg o sene şampiyonluğu gol sayısı ile elde edebildi. Son haftaya Valerenga ve Rosenborg 45 puanda girdiler ve her iki takımın gol averajı +15'ti. Hangisi daha farklı kazanırsa şampiyon olacaktı. Rosenborg Lyn'i 4-1'le geçti. Valerenga kendi evinde Stabæk'i 3-0'la geçti. Puanlar 48, Averajlar +18 oldu. Statü gereği gol sayısına bakıldı ve 52 gol atan Rosenborg 40 gol atan Valerenga önünde ipi göğüsledi. Valerenga sadece 1 gol daha atabilseydi şampiyonluğu elde edecekti. Üstelik sezon içinde aralarında oynadıkları maçlarda Valerenga'nın rakibine üstünlüğü vardı. Ama Rosenborg'un serisinin sona ereceği sinyali de verilmişti öte yandan. Nitekim 2005 sezonunda beklenen oldu. Valerenga bu sefer şampiyonluğu kucakladı. Rosenborg ligi yedinci olarak bitirmişti. Bu sezonun en ilginç yanı da şampiyon olan Valerenga'nın son 6 haftada sadece 3 puan alablmesiydi. 3 mağlubiyet ve 3 beraberlik aldılar ama şampiyonluğu kucakladılar. Şampiyonluk şansı birkaç kez ayağına gelen IK Start bunu elinin tersiyle itti. 2006'da efsane geri döndü ve Rosenborg 7 puan farkla şampiyonluğu tekrar kucakladı. 2007'de kupayı Brann Bergen devraldı. 2008'de Stabæk tarihindeki ilk şampiyonluğunu elde etti. Bu, aynı zamanda Rosenborg'un Premier Lig kurulduğundan beri ilk kez üstüste 2 yıl şampiyon olamamasının da yaşandığı yıl oldu. Geçtiğimiz yıl ise Trondheim takımı, o ambargo yıllarını hatırlatacak şekilde 13 puan farkla tekrar ipi göğüsledi.













2010'a gelelim. Yukarıda saydığımız takımlar dışında, tarihinde 5 ikincilik derecesi bulunan ama ipi hiç göğüsleyememiş Molde'yi de hesaba katmak lazım. Ligdeki 16 takımın 13'ünün hocası yerli. Molde'nin ve Rosenborg'un İsveçli hocaları Kjell Jonevret ve Eric Hamren ile Sandefjord'un İrlandalı patronu Patrick Walker yabancı hocalar. Manchester United'la 1999 yılında Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmuş Henning Berg Lilleström'ün başında. Yine Norveç futbolunun efsanelerinden Kjetil Rekdal da Aaselunds FK'nın başında. FK Haugesund ve Honefoss BK geçtiğimiz yıl Adeccoligaen'de ilk iki sırayı alıp Tippaligaen'e yükseldiler. KIL (Kongsvinger) da yükselme play-off maçlarını kazanıp ligin üçüncü yeni takımı oldu. Tippaligaen'de son 2 sırayı alan takım doğrudan küme düşerken lig 14., ikinci ligin 3.,4., ve 5. takımı ile play-off'a giriyor.

Rosenborg yine Rade Prica, Steffen Iversen, blogda incelemeye aldığımız Per Ciljan Skjelbred gibi oyuncuları ile favori. Magne Hoseth'in sürüklediği Molde, Ligue 1 ve Bundesliga maceralarından sonra ülkesine dönen Hassan El Fakiri'nin takımı SK Brann, Abdellaoue kardeşlerin sürüklediği Valerenga onları zorlayacak takımlar.


















Ligin geneline bakıldığında takımların güney şehirlerinde toplandığı görülüyor. Bu tabi ki iklimle alakalı bir durum. Ülkenin kuzeyinde ise takım yer alıyor. Bodo kentinin takımı Bodo/Glimt ve en kuzeydeki, bizim de maalesef yakından tanıdığımız Tromsø I.L. Tabi o iklimde maçlarınızı oynarsanız, zeminin futbol oynamaya son derece elverişli (!) olduğu Alfheim Stadı'nın da ceremesini çekeceksiniz. Ülkedeki 16 takımın 7 tanesinin güneydoğu kıyısına sıkışmış olmasının da sebebi yine bu iklim koşulları.

Lig tarihinde 21 şampiyonlukla gelmiş geçmiş en çok şampiyonluk kazanan takım unvanını elinde bulunduran Trollerin bu sene de şampiyon olmaları bekleniyor Norveç medyası tarafından. Takımların seyirci ortalamalarını da verip, yazımızı bitirelim.Parantez içindekiler toplam kapasiteye oran.

























Lynn-Ullevi Stadion-3.916 (%15)
Valerenga-Ullevi Stadion-10.318 (%40)
Rosenborg-Lerkendal Stadion-17.313 (%82)
Brann-Brann Stadion-15.596 (%90)
Viking-Viking Stadion-13.056 (%80)
Stabæk-Telenor Arena-9.440 (%63)
Start-Sor Arena-9.126 (%65)
Odd Grenland-Skagerak Arena-7.510 (%56)
Fredrikstad-Fredrikstad Stadion-10.045 (%81)
Lillestrom-Arasen Stadion-9.693 (%83)
Molde-Aker Stadion-7.189 (%64)
Aalesund-Color Line Stadion-10.355 (%96)
Sandefjord-Komplett.no Arena-5.979 (%66)
Stromsgodset-Msrienlyst Stadion-4.928 (%70)
Tromso-Afheim Stadion-5.278 (%65)
Bodo/Glimt-Aspmyra Stadion-3.998 (%52)

FREEDOM CALL - LEGEND OF THE SHADOWKING

























Bunu daha önce yazdık çok. Bu power metal denen bundan 10-15 sene önce öyle bir patladı ki ortalığı ejderhalar, kılıçlar, "mighty warrior"lar bastı. 90'lardaki Türk dizileri gibi patladılar. Hatta power metal ve Türk dizilerinin patlaması ve sonucunda oluşan süreci aynı paralelde değerlendirebiliriz. Patladılar, çil yavrusu gibi dağıldılar, 2 sene sonra akılda çok azı kaldı, 15 sene sonra ise toplasan 10 tane grup kendi ismini unutturmadı. Freedom Call da bunlardan birisiydi. Alman grubun Türkiye'de tanınması biraz da grupta 7 yıl görev yapan basçı İlker Ersin sayesinde oldu. 1999'da Stairway to Fairyland ile başladılar yolculuğa. Nurnberg'li grup çıkardığı her albümde, çıtayı biraz daha yükselten bir grup olarak bilinir. Bana göre üçüncü albüm Eternity zirve noktalarıdır ve sonra küçük bir düşüş olmuştur ama neyse...11 yıllık tarihlerindeki altıncı stüdyo albümleri piyasada. The Legend Of The Shadowking. Bir de Live Invasion adında Düsseldorf, Münh ve Suttgart'ta verilen konserlerin birleştirilmesi ile oluşmuş bir konser albümleri var. Albümün açılış şarkıları Out of the Ruins, Thunder God, Tears of Babylon bomba gibi. Herhangi bir strateji oyunu ya da WoW'u oynarken arkaya Freedom Call'u attığınızda bir süre sonra istemdışı "olum kılıç nerde keaaaldiieeeaaa" diye bağırıyorsunuz....Power metale bulaşan her grupta Manowar etkileşimi görmek mümkün ama bu albümde, özellikle de nakarat kısmında Manowar ben buradayım diye hissettiriyor kendini...Aşağıya bunun en net örneklerinden Thunder God'ı aldım...

MAKSAT MÜZE DOLSUN
















Portsmouth'un halini biliyorsunuz. Maddi kriz ve beraberinde gelen sportif başarısızlıklar kulübü Premier Lig'in son sırasına attı kısa sürede. Şubat ayının sonunda ise bu gidiş, Premier Ligtarihinde ilk kez bir kulübün iflas etmesine ve kayyuma devredilmesini getirdi. Konuyla ilgili Noat SamisA'nın kapsamlı bir yazısı için buradan buyurun. Ancak takım hem kasada hem sahada yokları oynarken, FA Cup'ta yoluna devam ediyor. Yarı finale yükseldiler geçtiğimiz hafta sonu. Yarı finale gelirken Coventry City'i deplasmanda 2-1, Sunderland'i kendi evlerinde 2-1, Southampton'ı deplamanda 4-1 ve son olarak çeyrek finalde Birmingham City'i kendi evlerinde 2-0'la geçtiler. Yarı finalde karşılarında bir Londra takımı olacak. Fulham ya da Tottenham Hotspur. 24 martta White Hart Lane'de karşı karşıya gelecek bu iki takım. Yarı finalin diğer ayağı ise Aston Villa ile Chelsea arasında. Bu 2 maç, 10 ve 11 nisan tarihlerinde Wembley'de oynanacak ve 15 mayıstaki finalin takımları belirlenecek. FA Cup'ı kazanan takım, İngiltere'yi Avrupa Ligi'nde mücadele ediyor biliyorsunuz. Portsmouth'un da bu haliyle İngilizileri gelecek sezon Avrupa Ligi'nde temsil etme şansı vardı. Hem de çok fazla vardı. Sebebi şu. Bunun için finale çıkmaları yeterli olacaktı büyük ihtimalle. Zira finale çıkarlarsa, ya Aston Villa ya da Chelsea ile oynayacaklar ve bu 2 takım da ligdeki sıralamaları sebebiyle Avrupa kupası biletini alacaklar. O halde FA Cup kontenjanı, finali oynayan takıma kaydırılacaktı ve Portsmouth'un Fulham-Tottenham maçının galibini geçmesi yetecekti.

Ancak Pompey taraftarlarının Avrupa hayali suya düştü. FA, Portsmouth'un rezil maddi durumu sebebiyle, yukarıda anlattığımız gibi bir durum gerçekleşirse, kontenjanın FA Cup finalistine değil, lig yedincisine verileceğini duyurdu. Zaten kulüp, gelecek yılki UEFA müsabakalarına katılmak için yapması gereken başvuruyu 1 Marta kadar yapamadı. Portsmouth bu durumda UEFA yarışmalarına katılmak içni geçerli lisansı alamayacak. Peki Portsmouth kupayı kazanırsa ne olacak? Final oynamayı anlarım ama resmen kupayı kazanmış bir takımı uluslararası müsabaka hakkından men etmekle karşı karşıya kalacağız.

H'MİZİ İSTERİZ



















Honduraslıların derdi var bugünlerde. Konuya geçmeden önce Honduras bayrağını anlatmamız gerekiyor. Honduras bayrağı şu bilmeyenler için. Üst ve alttaki mavi çizgiler Pasifik Okyanusu ve Karayipleri simgeliyor. Ortadaki 5 yıldız ise, Orta Amerika'daki 5 devletin, birlik olacağı günün hayaliyle konulmuş. Honduras, El Salvador, Kosta Rika, Nikaragua ve Guatemala. Nitekim diğer 4 ülkenin bayrağında da bu mavi çizgiler arasındaki beyaz alan bulunur. Bu kısmı anlattıktan sonra sadede gelelim. Honduras bu renkler ve yıldızları formasında kullanıyor uzun yıllardır. Hatta giydikleri iç saha formasında, sol göğüs kısmında bir H harfi bulunuyor. La H lakaplı takımın simgelerinden birisi bu. O ve giydikleri, göğüs orta kısımda 5 yıldızın bulunduğu bir başka formanın resmi aşağıda. Özellikle yıldızlı formayı çok beğendiğimi belirtmeliyim. Ama ülkedeki tartışma konusu FIFA'nın ne H harfli ne de yıldızlı formaya izin vermemesi. Hoduras'ın Dünya Kupası'nda giyeceği iç ve dış saha formaları yukarıda. Şubat ayının sonunda basına tanıtıldılar. Ülke halkı ayağa kalktı hafiften. "Kaç yıllık simgelerimizi nasıl anında silersiniz?" diye hesap sormuşlar yetkililerden. Honduras Futbol Federasyonu 2. Başkanı Javier Atala, "bizim elimiz kolumuz bağlı, bu bir FIFA kuralı" diye kendini savunmuş ama konu öyle büyümüş ki Honduras meclisinin gündemine dahi gelmiş. Honduraslı taraftarların çoğu, "kupayı kazansak bile bu formayı gidip almayız" diyorlar.

Takım 1982'den sonra ilk kez, ve tarihinde ikinci kez Dünya Kupası'na gidiyor. O zamanlar yıldız veya H harfini kullanmadığından bu konular gündeme gelmemişti.



DÜNYA KUPASI GERİ SAYIM: 94






















Avustralya'nın 1974'ten sonra, Guus Hiddink yönetiminde, tarihinde ikinci kez katıldığı Dünya Kupası'ndan elendiği dakika. 2006 Dünya Kupası'nın 2. turundaki İtalya-Avustralya maçının 94. dakikasında, Grosso sol kanattan içeriye kat etmiş, Lucas Neill'ın yatarak müdahalesi sonrasında kendini yere bırakmıştır. Ancak bırakın penaltıyı, Neill, Grosso'ya neredeyse dokunmamıştır bile. Maçın hakemi Luis Medina Cantalejo, belki de Marco Materazzi'nin 50. dakikada oyundan atılmasının diyetini ödemiş, Francesco Totti penaltıyı içeri atarak İtalya'yı, dünya şampiyonluğuna gidecek yola taşımıştır. İlginç olan, bu penaltıyı yaratan Grosso'nun, final maçında, İtalya'ya kupayı getiren son penaltıyı da Barthez'in ağlarına göndermesidir. Söz konusu pozisyon şuradan izlenebilir. Avustralya kupada Zico'nun çalıştırdığı Japonya'yı son 7 dakikasına 1-0 yenik girdiği maçta Cahill'in 2 ve Aloisi'nin golleriyle 3-1 mağlup etmiş, Brezilya'ya 2-0 mağlup olmuş ancak Hırvatistan ile 2-2 berabere kalarak 2. turu görmüştür. Avustralya 1974 Dünya Kupası'nda ise Şili'yle berabere kalmış, Almanya'nın 2 yakasına ise mağlup olarak turnuvaya ilk turda veda etmiştir. Aşağıda Socceroos'un 7 Dünya Kupası maçının raporu var.

09 Mart 2010 Salı

ERKEN KOŞAN ATAR



Yine Japonlar evet, yine Japonlar...J-League geçtiğimiz hafta başladı. Gelecek hafta bu ligle beraber Güney Kore Ligi'nde 2010 sezonuna eğileceğiz. Şimdilik ilk hafta maçlarından bir video verelim. Panenka, Cruijff-Olsen, Neymar, Fred penaltısı derken bir de Sanfrecce Hiroshima penaltısı çıktı başımıza. Daha doğrusu buna da Maino-Sato penaltısı demek lazım. Geçtiğimiz hafta sonu takım Shimizu S-Pulse'ı konuk etti kendi evinde. Maçın 3. dakikasında bir penaltı kazandılar. 5 numaralı Tomoaki Makino topu aldı, dikti, sonra da gerildi ama ilginç şekilde topa arkasını döndü. Herkes dönüp topa koşmasını beklerken, öbür köşeden Hisato Sato isimli cengaver fırlayıp topa vurdu ve golü attı. Hakem golü vermiş, vermiş de FIFA penaltıyı atacak kişinin kim olduğunun belirlenmesinin şart olduğunu öngörüyor. Açık bir ihlal var. Shimizu sonradan 1 gol atıp maçı eşitlemiş de bu rezillikle puandan olmamışlar.

MO MO MO HAGOROMOOO



Blogun uzakdoğu sorumlusu Canarino pasladı yine...Evet yine onlar....Japonlar....Ben bu komediyi geçtim, reklamın sesini veren ıkınan arkadaşı çözemedim...."şiiiçiçin şiiiçikin" diyen zat var ya...Ayrıca R2-D2 es geçilmiş gibi geldi. Yoksa R2 o sesi veren adam mı lan....benziyo da....

SELÇUK

FUTBOL EFSANELERİ ÜZERİNE






Zaman zaman gazetelerimizde görürüz bu tip haberleri. Herhangi bir takımın attığı golden sonra golü atan futbolcunun tek başına ya da bir kaç arkadaşıyla sevinmesini o takımda var olan grupçuluk hadisesine bir kanıt olarak görürüz. Bunun bir başka çıkarımı sadece golü atan futbolcunun takımda istenmediğidir. Gol atıldığında futbolcu hocayı geçip yedek kulübesine koştuysa bu onun hocayı sevmediğinin kanıtıdır aslında. Saha içinde meydana gelen olaylardan daha çok saha dışındaki bazı gerçeklere çıkarımlar yapmayı çok severiz. Geçtiğimiz yıl İngiltere'de piyasaya çıkan bir kitap futboldaki tüm "anlamlandırma" çabalarına bir ışık tutuyor ve bu konuda önemli bir eser.







Kitabın adı "Myths and Facts About Football" yani "Futboldaki efsaneler ve gerçekler". Genellikle futbol gazeteciliğinin yarattığı efsanelerin doğruluk payı olup olmadığına akademik bir araştırma ile ışık tutuyor. Gol sevinçleri, forvetlerin form durumu, penaltı atışlarında kendi seyircisi önünde atışları kullanan takımın gerçekten avantajının olup olmadığı, gol atan bir takımın hemen ardından yapılan atakta gol yeme riskinin normalden daha yüksek olup olmadığı gibi. Tabi bu konuda en önemli yardımcı bu olayların varlığı ile elde edilen sonuçlar yani istatistikler. Yani zaman zaman futbola bazen yakıştıramadığımız rakamların bilimine giriyor kitap. Kitabın yazarlarından Londra Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan Peter Ayton "televizyon yayınlarından futbolla ilgili bu tür anlamlandırmaları sürekli duyuyoruz. Bizim yaptığımız buna sayıları ve futbolcu psikolojisini katarak bilimsel bir yaklaşım getirmek" diyor. Kitabın ortaya koyduğu gerçekler tabi ki bu efsanelerin ve inanışların hepsini yalanlamıyor. Örneğin iki ayaklı elemelerde ilk maçı deplasmanda oynayan takımın gerçekten turu geçmek için daha avantajlı olduğu bir gerçek. Aynı şekilde gol sevinçlerini toplu halde, aşağı yukarı tüm takımın katılmasıyla kutlayan takımların bunu yapmayan takımlardan daha başarılı oldukları da bir gerçek. Penaltı atışlarını kalenin ortasında doğu kullanan futbolcuların da başarılı olma şansı köşelere vuranlara oranla daha yüksek.

Kitabın ortaya koyduğu bir başka gerçek meşhur "gol orucu" ve "çok formda" yorumları. Örneğin 1994-95 ve 1995-96 Premier Lig gol krallığı listesinde ilk 12 sırayı alan oyuncular baz alınmış ve golcülerin herhangi bir maçta attıkları golün bir diğerini getirmediği yani bir gol serisine yol aşmadığı açıklanmış. Örneğin Alan Shearer'in 1994-95 sezonunda kendi evinde oynadığı maçların % 79'unda gol atması ancak bu yüzdenin bir önceki maçta gol atmadığı maçlarda daha da yükselmesi ve % 85'e yükselmesi aslında boş geçen bir haftanın bir sonraki hafta atılacak gollerin ihtimalini daha da artırdığına bir örnek. Aynı araştırma deplasman maçlarında ve Beardsley, Cantona, Fowler, Le Tissier ve Sheringham üzerinde yapıldığında da aynı sonuçlara ulaşılıyor. Yani "istim üzerinde" kavramı biraz bizim tarafımızdan yaratılmış bir kavram. Tabi bu Hakan Şükür'de aşırı derecede baskındı. Şükür'ün 6-7 maç gol atamadığı maçlardan sonra 3-4 gol birden atması onun futbolunda rakamların değil psikolojinin ne kadar ağır bastığının bir göstergesi.

Gelelim ilk maçı deplasmanda oynama ritüeline. Üniversitenin Fransız araştırması Lional Page 1995-2006 arasında oynanan 6,182 Avrupa Kupası eşleşmesi yani 12,364 maçı ele aldığında % 53,77 oranında ilk maçı deplsmanda oynayan takımın daha avantajlı olduğu sonucuna ulaşmış. % 6 'lık bir üstünlük ama yine de inancın doğru olduğunu gösteriyor. Bu rakamda özellikle iki türlü eşleşmelerde uzatmaya giden maçların da doğal olarak ikinci mçı evinde oynayan takımın evinde oynanmasının da payı var tabi.

Penaltı kullanımı konusuna gelince. 1974 Dünya Kupası finalinde Hollanda Almanya maçının ilk dakikasında penaltı ile takımını öne geçiren Johan Neeskens üst düzey uluslararası bir maçta penaltıyı kalenin ortasına vuran ilk futbolcuydu ve başarı sağladı. 2 sene sonra bunu meşhur Antonin Panenka uyguladı ve başarı sağlamakla kalmadı bugün Thierry Henry'nin sıkça uyguladığı bir penaltı tekniği yarattı. Alman ekonomistler Wolfgang Leininger ve Axel Ockenfels 1997-2000 yılları arasında Fransa ve İtalya Liglerinde kullanılan penaltıları incelediklerinde ortaya kullanılan penaltıların % 81'inin gol olduğu gerçeği ile % 70,1 oranında sağ köşe ve % 76,7 oranındaki sol köşeden önde olduğu. 268 penaltı incelerek ulaşılan istatistikler ilginç bir sonucu çıkarıyor. Kaleciler penaltı anında hiç kıpırdamadan köşelere planjon yapmasalar penaltıyı savuşturma şansları daha yüksek. Aynı şekilde 1986-2006 yılları arasında Alman Kupası'ndaki mücadeleler göz önüne alınarak ulaşılan sonuç da seri penaltı atışlarında ilk penaltıyı kullanan takımın genelde daha avantajlı olduğu ancak penaltıları kendi seyircisi önünde kullanan takımların daha başarılı olduğu inanışının gerçeği yansıtmadığı.

Kitabın buna ilaveten öne sürdüğü ilk yarının bitişinden hemen önce atılan gollerin maçı kazanma ihtimalini artırdığı, Bundesliga'da 1995-2004 yılları arasında yapılan araştırma sonucu bir oyuncunun ücretinde yapılan değişikliğin (inidirim ya da zam) performansını mutlaka değiştirdiği, Israil Premier Ligi'nde yapılan bir araştırma ile gol sevinçlerini toplu kutlayan takımların daha fazla başarılı olma şansları olduğu gibi gerçekler var.

Kitap piyasada şu anda. "Paperback" denilen cep versiyonu 12.99 pound, büyük boyu ise 39.99 pound. Tam adını da verip kenara biraz parayı ayırın derim kapatırken. "Myths and Facts about Football: The Economics and Psychology of the World's Greatest Sport"

MOON VE OSCAR DENEN ALTIN KAZIK

Oscar denen saçmalık bu sene artık zirve yaptı biliyorsunuz. ABD'nin işgalciliğe dönüşen müdahaleci politikası hakkında film yaptığı yetmedi artık o filmleri de ödülendirmeye başladılar. Tamam nice iyi filmi bugüne kadar görmezden gelmişlerdi de artık yüzsüzlüğün suyunu çıkarmaya başladılar. Hala bu töreni gecenin bir yarısı kalkıp izleyen arkadaş varsa durdursun kendini bir zahmet. Bir de bu yüzsüzlüğün sunumunu da sirke dönüştürüyorlar. Dünya tarihinin en kötü esprileri, en yapmacık gülüşler eşliğinde sunuluyor, numarası da kırmızı halıdaki geçit töreni malum. Benim elbisem Gucci, benim elbisem Versace, benimkisi Armani, benimkisi Altobelli, benimkisi Balinler...Bakın bu boktan kurumun bugüne kadar atladığı filmlerden ufak bir liste yapayım size..Citizen Kane, Psycho, Vertigo, 2001: Space Odyssey, Clockwork Orange, Dr. Strangelove, Shining, Star Wars, Apocalypse Now, The Shawshank Redemption, Goodfellas, Dog Day Afternoon, Fight Club, Seven, Requiem For A Dream, The Fall, 12 Angry Men....Hem de bunlar sadece En İyi Film adayları....Örneğin The Shawshank Redemption gibi bir efsane tek bir heykel bile alamadı....Diğer dalları hiç saymadım bakın....Bu sene adaylarda Makyaj kategorisini görüp küfür bastım zaten...District 9 gibi bir film o dalda nasıl aday olmaz açıklaması yok...Gerçi bu makyaj kategorisi ile ilgili bir efsane vardır. 2001: Space Odyssey filminin başındaki, maymuna benzer insanları gören akademi, bu muhteşem makyaj çalışmasını aday bile göstermemiştir, zira dedikoduya göre o makyaj altındaki insanları gerçek maymun zannetmişlerdir...

Moon da böyle bir film. Bu sene es geçilen yüzüne bile bakılmayan enfes bir eser. Filmin yönetmeni David Bowie'nin oğlu Duncan Jones (David Bowie'nin gerçek ismi David Robert Hayward-Jones'dur). Jones, "Bowie'nin oğlu" damgasını yememek için aynı soyadını kullanmıyor kariyerinde. İlk filmi kendisinin. Kendisi zaten uzaylıya benzetilen Bowie'nin oğlunun ilk filminin bir bilim-kurgu olması ve ayda geçmesi, üstüne üstlük şu anda çektiği filmin de bir bilim-kurgu olması üzerine cidden bu aile üzerine şüphelerim artıyor. Film, gelecekte, ayda alternatif enerji kaynaklarını keşfetmek ve toplamakla görevli bir personelin etrafında geçiyor. Filmde, dünya ile yapılan kısa görüntülü konuşmalar dışında tek bir oyuncu yer alıyor. Sam Rockwell (gerçi uzay istasyonunun bilgisayarı Gerty'e ses veren Kevin Spacey'i de unutmayalım)...Uzaylı yaratıklar, patlamalar, gerilimli müzikler, bilindik bilim-kurgu numaraları olmadan yapılmış müthiş bir psikolojik bilim-kurgu. Hafiften Solaris'i andırıyor ama öte yandan da son derece sürükleyici. Yalnızlık ve benlik gibi konular üzerinde ısrarla duran filmde Rockwell müthiş bir performans gösteriyor. Hem de tek bir karakterde değil (filmi izleyince anlayacaksınız). BAFTA dahil birçok ödül töreninden eli boş dönmediler. Oscar'ın umurunda olmadı tabii...Filmin harika müziklerinin sahibi, Requeim For A Dream ile patlama yapan Clint Mansell.

LA VITA E BRUTTA

























Vittorio Cecchi Gori'nin hayatında yaptığı tek müspet icraat vardır bana göre o da Il Postino'nun yapımcısı olmasıdır. Bir de yanlış hatırlamıyorsam La Vita E Bella'nın yapım şirketi de yine bu amcama ait olan Cecchi Gori Group'tu. Zaten bu film yapımcılığı kendisinin değil babası Mario Cecchi Gori'nin eseridir (mezarı aşağıda). Baba Gori, 1993'teki ölümüne kadar hem yapım şirketini yönetmiş hem de Fiorentina'nın başkanlığını yapmıştır. Sonra da bütün mirası olduğu gibi oğlu Vittorio'ya bırakmış o da 10-15 senede maşallahı var o güzelim mirası yemiş bitirmiş ve iflas etmiştir. Gerçi yapım şirketi halen ayakta. 200'e yakın filmin yapımcılığını yaptı bugüne kadar. Gori'nin, Terim'in Fiorentina macerası sırasında öğrendiğimiz bir başk özelliği 80'e merdiven dayamış annesini de maçlara getirmesi ve onunla takip etmesidir. Müthiş hikayeler çkmıştı Terim'in döneminde. Fatih Terim'in 1-0 kaybettiği Roma maçından sonra, Gori'nin, yerine Gianluca Vialli'yi getirmek için girişimde bulunduğunu öğrenen Terim, 7-8 maç sonra zirveyi zorlamaya başlayan bir takım haline gelince, onunla kontratı uzatmak isteyen Gori'yi reddeder (ki bana göre Terim'in o günden itibaren başaşağı giden kariyerinin dönüm noktasıdır ve en büyük hatalarından birisidir, İtalya'daki ilk sezonunda kupa kaldıracak bir teknik adam olma şansını Milan hırsıyla heba etmiş, Milan ise Terim gibi bir şişkin ego simgesine bile fazla gelmiştir, kellesinin alınması uzun sürmemiştir). Gori Terim'i ikna etmek için evinde buluştukları geceden sonra İtalyan basınına "onun önünde paspas oldum, duvara sıkıştım ama bizi reddetti" diye "ben masumum" imajını vermiştir. Terim'in istifası ise berabere biten bir maç sonrası, Gori'nin soyunma odasına inip Leandro'yu neden oyuna erken almadığı sorusuna içerlemesi sonucu olmuştur. O dönem başlı başına incelenmelidir bana göre. Terim'in tüm şehri yanına almışken sezon bitmeden takımdan ayrılacağını açıklayıp taraftarların güvenini yıkması, her pazartesi CNN Türk'teki program için İstanbul'a gelmesi ve bu yüzden takımı hafta sonu geriliminden sonra yalnız bırakması ve daha bir dolu hatası....
















Neyse biz gelelim Gori'ye. Bizimki futbol sahalarına dönmek için hazırlık yapıyor. Livorno'nun peşinde. Livorno küme düşme hattında. Başkan Aldo Spinelli takımı satmak istiyor hatta Gori'yi bizzat aramış. Tabii takım küme düşerse, fiyatta da bir düşme olacaktır, bu yüzden Gori sezon sonunu da bekleyebilir. Pekiii Gori takımı alırsa eski düşmanlar birleşir mi? Livorno....Kardeş kulüp Adana Demirspor....Adana Demirspor efsanelerinden Fatih Terim....böyle gider mi? Gitmez tabii...Bu arada ne oldu şu meşhur "hocaya yurt dışınan gelen teklifler"....En son İsrail diyorlardı...

ALLIANZ ARENA'NIN APPRENTICELERİ























Tek İhtimalli Takım yazısında belirtmiştik. Bayern Munich sezona çok kötü başladığında ve ekim ayına gelindiğinde zirvenin bir hayli uzağında kaldığında Louis Van Gaal'in koltuğunun devrilebileceği konuşuluyordu. Hatta çok çekingen açıklamalar yapmayı sevmeyen Hollandalı bile "iyi kadroları oluşturmak belli bir zaman alı, ama burası büyük bir kulüp, bunun içni bana zaman verilir mi bilmiyorum" diyordu. Ancak ne olduysa Rummmenigge'nin "Van Gaal en azından 31 Aralıka kadar takımın başında" sözü Bayern'in gidişini değiştirdi. Van Gaal o kısa zaman içinde bir şeyleri tersine döndürmesi gerekiyodu. Üzerinde büyük bir baskı vardı ama bunu kendisi için olumsuz bir yüke dönüştürmedi. İşleri döndürdü. Takım 9'u ligde olmak üzerine üstüste 13 galibiyet aldı. O kısa sürede öyle işler yaptı ki, devre arasında şampiyonlukla ilgili görüşleri sorulan Bundesliga teknik direktörleri, Bayern'in ilk yarıda beklentilerden uzak kalmasına rağmen halen şampiyonluğa en yakın takım olduğunu söylediler. Özellikle Robben'in sırtladığı Ribery-Gomez-Olic gibi isimlerin yer aldığı hücum gücü onu Schalke ve Bayer Leverkusen'den daha fazla dikkat çekmesini sağladı. Van Gaal'in bir başka özelliği genç oyunculara verdiği şanstır. E Hollanda'dan çıkmış bir hocanın aksi yönde davranması beklenemezdi. Bunu daha önce Avrupa'nın zirvesine çıkardığı Ajax'la ve Hollanda'da devrim yaptığı AZ ile yapmıştı. Bunu Bayern Munich'deki kısa döneminde de hissettirdi. Thomas Müller ve Holger Badstuber Bayern kadrosuna dahil edilen 20 yaşındaki genç oyuncular oldular. Müller aslında Jurgen Klinsmann zamanında da takıma girmişti ama düzenli olarak oynaması Van Gaal döneminde oldu. Badstuber ise 2002 yılında VfB Stuttgart'tan transfer edildi ve geçtiğimiz yıl Inter ile RealMadrid'in listesindeydi. Biz kadroda çıkış yapması muhtemel diğer gençlere geçelim.

17 yaşındaki siyahi Avusturyalı orta saha oyuncusu David Alaba ile başlayalım (üstte). 14 yaşında ülkesi takımlarından SV Aspern'de başladı kariyeri. Aynı yıl onu Austria Wien transfer etti. 2007-08 sezonunda bazı maçlarda yedek kulübesindeydi ancak rezerv takım dışında Avusturya takımında hiç sahaya çıkamadı. 2008 yaz aylarında Bayern Munich'e transfer oldu. Önce genç takımda oynadı, daha sonra Bayern Munich II'de forma giymeye başladı. Ağustos 2009'da Dynamo Dresden ile oynanan 3. Lig maçında sahaya çıktı. 13 maç forma giydi burada. Bayern'in 2009-10 iin bildirdiği Şampiyonlar Ligi kadrosuna ismini soktu. Ligin ilk yarısından sonra Van Gaal onun A takımla idmanlara çıkmasına karar verdi. Aşağıda inceleyeceğimiz Mehmet Ekici ve Diego Contento ile birlikte Almanya Kupası'ndaki Greuther Fürth maçında ilk kez kulübeye oturdu. 59. dakikada Lell'in yerine oyuna girdikten Ribery'e bir gol pası verdi. Bu aynı zamanda onu Bayern'in bir resmi maçında sahaya çıkan en genç oyuncusu yaptı. 18 yaşından 7 ay ve 8 gün almışken. Avusturya milli takımında da ekim ayında ilk kez A milli oldu. Bu işiyle de milli takım tarihinin en genç oyuncusu oldu. İlginç olan Alaba'nın Bayern'in 11 yaş altı takımının antrenör ekibinde olması. Uzun boylu, birebirde etkili ve atletik bir oyuncu. Bu özelliği Nijeryalı bir baba ve Filipinli bir anneden doğmasından geliyor.

Kaleye gelelim. 2011 yılı yaz aylarına kadar kontratı uzatılan Hans-Jörg Butt ve Michael Rensing'in ardında bekleyen 21 yaşındaki Thomas Kraft ile devam edelim. Almanya'nın alt lig takımlarında forma giydikten sonra 16 yaşında Münih kentine geldi. 2006 yılında Bayern Munich II'de forma giymeye başladı ve o takımın 1 numaralı kalecisi oldu. Toplam 86 maç forma giydi 3 sezon içinde. Bu sezon ise Van Gaal onu A takıma aldı. Şu an Butt ve Rensing'in arkasında üçüncü kaleci durumunda. Halen forma bekliyor.

Yeni Mesut Özil adaylarından, 19 yaşındaki Mehmet Ekici ile devam edelim. Mehmet daha 7 yaşında iken Unternaching altyapısından transfer edildi ve doğduğu kente döndü. 17 yaşından beri o da Bayern Munich II formasını giymeye başladı ve 2008-09 ile 2009-10 Şampiyonlar Ligi listelerinde kendisine yer buldu. Yukarıda belirttiğimiz gibi Greuther Fürth ile oynanan maçta kulübedeydi ama Van Gaal ona şans vermedi. Yine de sezonun geri kalanında A takımın kadrosunda yer alacak orta saha oyuncusu. Almanya 18 ve 20 yaş altı takımlarında forma giyiyor. Biz yine 7 yaşından beri Bayern formasını giyen ve Alman alt yaş gruplarında oynayan bir adam, çıkıp 1-2 gol atınca milli takıma çağırır, gelmeyince de vatan haini ilan ederiz muhtemelen.















Gelelim bu yeteneklerden kendini göstermeye başlayana. Diego Armando Contento (üstte) İtalyan kökenli. Anne baba o küçük yaşlardayken Almanya'ya göçmüş. Diğer 3 oyuncunun aksine Bayern altyapısından yetişti. 30 Haziran 2011'e kadar kontratı mevcut. Bayern camiasındaki ilk antrenmanına çıktığında 5 yaşındaydı. Van Gaal onu hazırlık kampına davet etti. 17 yaş altı liginin şampiyonluğunu kazanan takımın kadrosundaydı. Sol bekte forma giyiyor. Greuther Fürth ile oynanan maçta ikinci yarıda forma bulan oyunculardan diğeriydi. 2009-10 Şampiyonlar Ligi listesinde mevcuttu ve ona şans salı akşamı geldi. Fiortentina maçında Daniel Van Buyten'in sakatlanması sonucu oyuna girdi. Çok da fena oynamadı. 19 yaşında Bayern formasını giydiği ikinci maç devler ligi olunca çok büyük şeyler beklememek lazım tabii. Yine de fena oynamadı, en azından yaptığı bir bireysel hata yok. Defans hattındaki adamları zorlayacaktır sezon boyu.

Özellikle Alaba, Mehmet ve Contento için hem Genel Direktör Christian Nerlinger'in hem de başkan Hoeneß'in övgü dolu sözleri var. Bu oyuncular da Van Gaal ile çalışmanın onlar için büyük bir şans olduğunu yineliyorlar.

DÜNYA KUPASI GERİ SAYIM: 95



















Zinedine Zidane ve Fransa'nın Dünya Kupası kariyerlerindeki son golü. 2006 Dünya Kupası'nda İtalya'ya penaltıdan attığı gol, kendisinin sahalara veda ettiği gol olmasının yanında Fransa'nın Dünya Kupası tarihindeki 95. golüydü. Zidane'ın kupa tarihinde sahip olduğu bir başka unvan var. 2 farklı Dünya Kupası finalinde gol kaydedebilme. Buna 3 oyuncuyla beraber sahip. Brezilyalı efsaneler Vavá (1958 ve 1962) ve Pelé (1958 ve 1970) Alman Paul Breitner (1974 ve 1982). Zidane'ın 1998 Dünya Kupası finalinde attığı 2 kafa golü, 2 farklı köşeden Emmanuel Petit VE Youri Djorkaeff'in kullandığı kornerlerle gelmiş, 2006 Dünya Kupası'nda ise, Buffon'u, çok kötü bir Panenka penaltısı ile mağlup etmiştir. 7. dakikada kullandığı vuruş üst dürekten içeriye düşmüş ağlarla buluşmamıştır bile. Zidane 108 kez giydiği milli formada, Dünya Kupası finallerinde bunun dışında sadece 2 gol atmıştır. Oda 2006 Dünya Kupası ikinci turunda İspanya'ya (3-1) ve yarı finalde Portekiz'e (1-0) attığı gollerdir. Aşağıda Fransa milli takımının dünya kupalarındaki en golcü oyuncularının listesi var.

08 Mart 2010 Pazartesi

HOLLANDA KAZANÇ RAPORU





















Günü kapatırken, Hollanda'daki takımların 2008-09 sezonunda elde ettikleri gelirlerin açıklandığı raporu verelim. PSV, 2008-09 sezonu öncesindeki 4 sezonda şampiyon olması sebebiyle doğrudan şampiyon ligine kalıyordu. Listenin tepesindeler 74 milyon 209 bin euro ile. Onun arkasında son 2 sezondur Şampiyonlar Ligi'ni göremeyen Ajax var. Buna rağmen 67 milyon 154 binlik bir gelir lde ettiler. Eğer 2009-10 sezonunda Şampiyonlar Ligi'ne kalabilselerdi rahatlıkla tepeye oturacaklardı. Buradan stadyum ve forma gelirlerinin Amsterdam kulübü için ne kadar önemli olduğunu görebiliriz. Üçüncü sırada Feyenoord var, 43 milyon 542 binlik bir rakamla. Hollanda futbolunun son yıllardaki parlayan yıldızı Twente başkan Joop Munsterman'ın hamleleriyle 35 milyon 680 binlik bir gelir elde etti. Stadyum kapasitesini 2 sene içinde 44.000'e çekip, Şampiyonlar Ligi'ne kafayı sokabilirlerse ilk üçü zorlayacaklar. Beşinci sırada da al-işlet-devret modelinin profesörü SC Heerenveen var. 30 milyon 390 bin. Emin olun bu rakamın çoğunluğu oyuncu satışlarından gelen para. Örneğin Danijel Pranjic'in Bayern Munich'e satışından 10 milyon euro elde ettiler.

Bu arada Hollanda Ligi'nde işler karıştı zirvede. Önümüzdeki 2 hafta ligin kader haftaları olacak. Onunla ilgili bu hafta içi bir yazı yazacağız.

WOMEN IN SICK BASTARD'S WORLD



Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun, kutlu olmadan önce de böyle adamlar yüzünden de hepsine sabır versin.

Coupling....tek kelime"efsane"....

KRAL



ŞU MEŞHUR "FİKSTÜR AVANTAJI" VE ARSENAL

















Şimdi Arsenal'in şu pas trafiği ile ilgili birkaç kelamda bulunmadan önce, Türkiye'nin gündemine son 1 aydır oturan meşhur "fikstür avantajı" tartışması hakkında bir şeyler söyleyeyim. Aslında geçmişten istatistiklerle ilgili bir araştırma da yapmak mümkündü ama lafı uzatmamak istedim. Esas olan iddiam şudur. Bir fikrin, bir idolojinin, bir düşüncenin, bir gerçeğin pratikte, herhangi birisi tarafından yanlış uygulanması, o fikrin veya gerçeğin ya da kurallar bütününün yanlış olduğunu göstermez, yanlış uygulandığını gösterir. Eğer 4-4-2 oynayan bir takım üstüste 10 maçı kaybetmişse bu 4-4-2 taktiğinin başarısız bir taktik olduğunu göstermez, o takım o taktiği yanlış uyguluyor ya da oyuncu yapısı o taktikte muvaffak olacak şekilde değil demektir. Geometrideki bir üçgen sorusunu Pisagor yönetmiyle çözerken hata yaparsanız bu Pisagor teoreminin yanlış olduğunu ispatlamaz. Siz o teoremi kullanırken hata yapmışsınız demektir. Fikstür avantajı ile de görüşüm budur. Fenerbahçe'nin, son 1-1,5 aydaki başarısız sonuçlarını, "fikstür avantajı diye bir şey yoktur kardeşim, her takım güçlü neye göre kime göre avantaj, alın bakın Fener'in fikstür avantajı var diyordunuz ne oldu?" şeklinde yorumlayan insanlara benim lafım. Fikstür avantajı diye bir şey vardır, eğer lig yarışındaki rakibiniz, sözgelimi 1 ay boyunca 2 Avrupa kupası, 1 Federasyon kupası ve 4 lig maçı yaparken siz 4 lig, 1 federasyon kupası maçı yapıyorsanız ve rakibiniz lig maçlarının tümünü 8. sıranın üstündeki rakiplerle oynarken siz 8-16 sıra arasındaki rakiplerle oynuyorsanız buna fikstür avantajı denir, o 1 ay için. Bunu inkar etmeye çalışmak yersizdir. Fenerbahçe potansiyel avantajını, somut avantaja çevirememiştir bu kadar basit. Ama bu, "böyle bir şey yoktur" diyecek kadar uçmayı gerektirmez. Biz de biliyoruz elbet, ligdeki 34 maçın tümünün belli bir efor sarfetmeyi gerektirdiğini. Ama siz 2 Atletico Madrid maçı arası 1 Beşiktaş derbisi 1 de Kasımpaşa maçı oynarken rakibiniz sadece Gaziantepspor, Galatasaray derbisi ve Kayserispor'la oynuyorsa burada bir avantajı vardır. Kondisyon olarak, psikoloji olarak, konsantrasyon olarak. Bunu inkar etmenin manası yok.

Arsenal'in de böyle bir avantajı var. Şampiyonluk yarışındaki 2 rakibiyle beraber Şampiyonlar Ligi maçları oynayacaklar birer tane, onu bir kenara bırakalım, zira maç sayısı eşit. Lige bakalım. 10 Nisandaki Kuzey Londra derbisine kadar, Porto'ya 2-1 mağlup oldukarı maçtan itibarenki fikstürleri şöyle. Sunderland, Stoke City, Burnley, Hull City, West Ham United, Birmingham ve Wolves. Bu 7 takımın içinde, en yüksekte bulunan takım lik dokuzuncusu Birmingham. Bu dönemde son 8 takımdan 4'üyle oynamış olacaklar. Peki Chelsea'ye bakalım aynı tarihten itibaren. Manchester City, Aston Villa ve Manchester United maçları var önünde. Bir de FA Cup maçı oynadılar geçtiğimiz hafta sonu. Manchester United, Chelsea ile oynayacak, bunun dışında Fulham ve Liverpool ile oynayacak. Lig Kupası finali oynadılar 1 hafta önce. Tabii ben üst sıralardaki takımlarla maçlarını yazdım sadece. Bunun dışında alt sıralardaki takımlarla da maçları mevcut. Anlatmaya çalıştığım şeyi anladınız. Arsenal'in sahip olduğu önemli bir avantajdır. Ve bunu da iyi kullanıyorlar. Bahsettiğim Porto maçından beri ligdeki 3 maçta 9 puan yaptılar ve lider Chelsea ile farkı 3 puana indirdiler. Kalan 4 maçtan 12 puan toplarlarsa yüksek ihtimalle lider olacaklar. İngilizler bunu programlarında da sık sık dile getiriyor. Biz "fikstür avantajı" kavramını alıp çöpe atmışken onlar hala peşinden koştuklarına göre vardır bir dertleri.

Aşağıda Arsenal'in 3-1 kazandığı Stoke City ve Burnley maçlarının pas grafiği var. İlki Stoke City maçından. Ev sahibi Stoke'un 116 pasına karşın 340 pas. Üstelik deplasmanda. İkincisi de cumartesi günkü Burnley maçına ait. 432-183 gibi korkunç bir rakam.

ALLSVENSKAN 2010






















İsveç Ligi bu hafta sonu, cumartesi günü oynanacak Kalmar FF-Göteborg maçıyla başlıyor. UEFA ligler sıralamasında İsrail Ligi'nin altında, Slovakya Ligi'nin üstünde 23. sırada bulunan ligin 86. yılı oynanacak bu sene. 15 farklı şampiyon çıkarmış 85 sezon boyunca Allsvenskan. Daha öncesinde de İsveç şampiyonaları var ancak ligin profesyonel ve tüm ulusu kapsayan lig şampiyonlarını çıkaracak bir formata geçmesi 1924-25 sezonuyla gerçekleşiyor. Malmö 18 şampiyonlukla hala lider konumunda. Onu ülkenin en tanınmış takımı Göteborg 13, Norrköping 12 şampiyonlukla izliyor. Norrköping'in son şampiyonluğu 1992'de. Son 6 sezonda 6 farklı şampiyon çıkardı, ki AIK geçtiğimiz yıl tarihinin 11. şampiyonluğu elde etti ve 6. sıradaki Elfsborg'u yakaladı. Malmö şehri Malmö'nün 18, Göteborg şehri Goteborg'un 13, GAIS'in 4, Örgryte'nin 1, toplamda 18 şampiyonlukla en çok şampiyonluk çıkaran 2 şehir durumunda. Gol krallığı son yıllarda genelde 15 gol seviyelerinde dolaşıyor. Bu istatisiği kıran 2009'da 19 gol atan Kalmar'lı Patrik Ingeslten'di. 2010 sezonunda da Göteborg'lu Tobias Hysen'le GAIS'ten Wanderson do Carmo 18'er gol attılar. Ingelsten, soluğu, İskandinavya'da muazzam bir scout mekanizması bulunan SC Heerenveen'de aldı. Ancak bekleneni veremeyerek, devra arasında Norveç'in Viking takımına gönderildi. Biliyorsunuz Heerenveen'de yine Kalmar'dan transfer edilen ve geçen yıl ligin en iyi oyuncusu ödülünü alan Viktor Elm de forma giyiyor. Kardeşleri Rasmus Elm AZ'de, David Elm Fulham'da oynuyor. Ingelsten dışında son yıllarda gol kralı olmuş birkaç isim ve şu anki kulüplerini sayalım. Razak Otomoyossi (FC Metz), Marcus Berg (Hamburger SV), Ari (Spartak Moscow), Markus Rosenberg (Werder Bremen)....Alsvenskan'ın geçtiğimiz yıl seyirci ortalaması 11.000 civarındaydı.
















Son 6 sezonun tümünde şampiyonluğun el değiştirdiği bir lig için, "favori" kelimesini kullanmak biraz saçma olabilir ama İsveç futbolu deyince akla ilk gelen takımın da Göteborg olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde. Son 13 sezonda sadece 1 şampiyonluk kazanabildiler buna rağmen. 2007'de geldi bu zafer. İskoçya'daki başarısız denemeden sonra kuzeye dönen İzlandalı Teddy Bjarnason, Menajerlik oyunlarının efsanelerinden olan ve 2001-05 arası Heerenveen forması giyen Stefan Selakovic, Ankara macerasından sonra futbola başladığı kulübe geri dönen Fredrik Risp, 15 yaşında Allsvenskan'da top koşturmaya başlayarak yaş rekoru kıran ve İngiliz kulüplerinin listesinde olan Niklas Bärkroth ve genç golcü Robin Söder. Göteborg'un başında, İsveçlilere yabancı olmayacak şekilde 2 teknik adma bulunuyor. Jonas Olsson ve Stefan Rehn. Çok fazla transfer yapmadılar. Son şampiyon AIK ise Villarreal'den Uruguay'lı Sebastian Eguren'i kiraladı. Arjantinli Ivan Obolo ise Arsenal de Sarandi'ye transfer oldu. Hollandalı Jos Hooivel de Celtic'in yolunu tuttu. Türk asıllı Gabriel Özkan da takımın oyuncusu. Ligdeki 16 takımın sadece birisinin hocası yurt dışından. Örebro'nun hocası, Fin Siten Boström. Premier Lig'de uzun yıllar forma giymiş Roland Nilsson da Malmö'nün başında. Henrik Larsson'un futbolu bırakır bıraklmaz teknik direktörlüğe adım atarak Landskrona BOIS'in başına geçtiğini söylemiştik.




















Genel anlamda transferlere bakıldığında Djurgardens en büyük atılımı yapan takım oldu. 2000 yılı sonrası en çok şampiyonluk kazanan takım olan (3 kez) ama sonuncusunu 4 yıl önce kazanan takım 2010'da tarihinin 12. şampiyonluğunu kovalayacak. Ligin yeni takımı Mjallby IF ise Tobias Linderoth'u kovalıyor hala. Erik Edman 9 yıllık Avrupa macerasından sonra, aynen Larsson gibi, Helsingborgs'a dönüş yaptı.

Ligde 15 ve 16. sırayı alacak 2 takım doğrudan küme düşerken, 14. sırayı alacak takım bir alt lig olan Superettan üçüncüsü ile çift ayaklı bir play-off oynayacak. Bu arada 1941'den beri düzenlenen İsveç Kupası, Svenska Cupen'i 14 kez kazanan Malmö'nün bu alanda da lider olduğunu hatırlatalım. Son olarak yine coğrafyaya girelim. Görüldüğü gibi takımlar yine ülkenin güneyine yığılmış durumda. Sebep İskandinavya ligleri'nin genel gerekçesi ile aynı tabii. İklim şartları. Üstelik Norveç'te olduğu gibi kuzeyden 1-2 temsilci de yok. En kuzeydeki takım Gefle dahi ülkenin orta kesiminin güneyinde yer alıyor. Ülkenin sıcak su akıntılarından ve sahilden uzaktaki, sert karasal iklimin yaşandığı bölgesinden ise Örebro SK lige katılıyor.

























Çarşamba günü Norveç Ligi'yle devam edeceğiz.

GÖZÜNÜN ÜSTÜNDE KAŞI OLAN TRİBÜNE


















Bill Crystal'ın Forget Paris filmini çok severim, yıllar önce Cine 5'te izlemiştim. Crystal, Fransa'da yaşayan bir Amerikalıya (Debra Winger) aşık olan bir NBA hakemidir. Onunla inişli çıkışlı ilişkisi sırasında hakemliğinde de iniş çıkışlar meydana gelir. Bu tarafın anlatıldığı sahnelerde NBA'in bir dolu yıldızı oynamıştır, hatta Kareem-Abdul Cabbar'ın jübile maçı sahnesi olağanüstüdür. O sırada sevgilisi ile arası bozuk olan Crystal, jübile maçı oynayan Abdul Cabbar dahil herkesi daha maç başlamadan sahadan atar. Hatta Isiah Thomas's "sen ne gülüyosun orda, dışarı" diye bağırdığı sahne enfestir. Bu enfes filmin bahsettiğim sahneleri şuradan görülebilir. Sahadan atma hadisesi sebebiyle bunları anlatıyorum. Aslında anlatmak istediğim La Liga'da bu sezon meydana gelen teknik direktör kıyımı. Ama kulüp başkanları tarafından değil, hakemler tarafından. Sezon başından bu yana La Liga'daki 20 takımdan 7'si teknik adam değiştirdi. Toplam 27 teknik adam demek bu. Bu teknik adamların 13'ü sahadan atıldılar maçlar sırasında. Yani % 50'lik bir rakama denk geliyor neredeyse. Üstelik Deportivo La Coruna hocası Miguel Angel Lotina, 1 Şubatta Valladolid'deki görevinden kovulan José Luis Mendilibar ve Racing Santander'in hocası Miguel Ángel Portugal ikişer sahadan atıldılar. Josip Guardiola cumartesi günü toplam sahadan atılma sayısını 16'ya çekti ve bu La Liga içni bir rekor oldu. Messi lehine çalınmayan penaltı ile ilgili olarak hakem Carlos Clos Goméz'e "her şeyi batırdın, bütün kararların yanlıştı" diye bağırdı. Bu teknik adamlık kariyerinde dördüncü kez sahadan atılışı Pep'in. Geçtiğimiz yıl Şampiyonlar Ligi maçında Bayern Munich'li oyuncuların Messi'ye karşı çok sert oynadığı itirazları sonucu tribüne çıkmıştı. Barcelona B'nin başında iken de 2 kez tribüne çıktı. Futbolculuğunda da 8 kez kırmızı kart görmüştü.

Guardiola'nın bundan birkaç hafta önce, maçı 9 kişi bitirip, bir de penaltı yediği maçtan sonra basına verdiği "Hakemler hakkında konuşmak sadece zaman kaybıdır. Geçtiğimiz yıl kazandığımız 6 kupayı bu hakemler görev yaparken kazandık. Beni sahada 10,9 veya 8 oyuncumuzun kalması ya da aleyhimizde 3 penaltı verilmesi ilgilendirmiyor. O zaman 4 gol atmamız gerekir." demecini gündeme getirdiğimizde blog okuyucuları, "Acaba mağlup olsa Barça böyle mi konuşacaktı" demişti...Hatırlatayım dedim.