17 Temmuz 2009 Cuma

BORGES PRESENTS: ALMANLARIN UNUTULMAZLARI



Borges
bloga yazmayı süresiz askıya aldığından beri onunla konuşuyorduk mevcut durumu ve yapılabilecek şeyleri. Doyurucu yazılarıyla bizi uzun süre mahrum etmesini istemedik, isteğimizi kırmadı, bugünden itibaren yazılarıyla belirli aralıklarla bizlerle olacak. Bir nevi "guest star" modu. Yazar kadrosuna katılım konusunda şimdilik zamana bırakalım diyelim ve uzatmadan yazısına geçelim. Alman futbol tarihinin unutulmaz anları. Enfes bir yazı söyleyeyim ben Netzer'in Gladbach hikayesine bayıldım özellikle. Borges'e bir kez daha teşekkürler gönülden.

----------------------

15 Mayıs 1976

Bayern, Bochum karşısnda ve 4-0 önde.. Bir an ördek giriyor ceza sahasına.. Sepp Maier koşarak gidiyor ve yakalamak üzere ördeğin üzerine uçuyor.. ördek sıvışıyor tabi aradan.. Lakin şu an unutulmazlar görüntüler arasına giriyor..



17 haziran 1970

Meksika Dünya Kupası'nda oynanılan unutulmaz Almanya- İtalya yarı final maçının Bülent Korkmaz'ı olmustur Franz Beckenbauer. Kaiser'in fedakarlığı bir yana unutulmaz olan aynı zamanda bu maçın kendisidir. L´Equipe bu karşılaşmayı , incelemeye aldığı gecen yüzyılda oynanmış 50 önemli uluslararası maçın arasından yüzyılın maçı olarak ödüllendirmişti. Maçın normal süresi 1-1 eşitlikle sona ermesinin ardından yarım saatlik uzatma süresinde atılan beş gol maçın sonucunu belirliyordu. 4-3'lük skorla İtalya kaybedeceği final maçına dogru uzanıyordu ki bir başka ayrıntısı da Gerd Müller ve Uwe Seeler gibi iki efsanenin aynı anda sahada olmasıdır sanırım.. Toplamda 70 Dünya Kupası ofansif futbolun ayyuka çıktığı dönemdir derler büyükler.. Aynı zamanda Helmut Schön Almanya'yı sürpriz bir şekilde yukarı çıkarmıstır ki çeyrek final maçında İngilizleri 2-0 geriden gelip kupanın dışına itmişler.. Kupa maçlarında İngiltere'yi her şartta yenip, İtalya'ya her zaman elenme geleneği de bu şekilde başlamış oluyordu. Her şeyin dışında bu fedakarlığın çıktısı olan şu resim imparatorluğa uzanan yolun başlangıcıdır..



6 Ekim 1956

Fritz Walter'i en bayrak adamlar inceleme yazısında işlemiştik. Bayrak adamıdır Kaiserslautern'in ve gelen onca yüksek ücretli teklifler karşısında kulubünde kalmayı yeğleyip efsane olmuştur. Orada şöyle demistik:

"Aynı zamanda resmi bir maçta topuk ile attığı müthiş bir gol vardır hiç bir kameraya kayıt edilmemiş.. Pek çoğuna göre bu müthiş gol, aslında geçen yüzyılın en iyi golüdür".

İşte o golün resmi budur.



23 Kasım 2008

İkinci Bundesliga maçı.. Bruns ve Karhan aynı anda sarı kart gören nadir futbolculardan.. Başka var mı bilmiyorum ama hakem coşmuş durumda sanırım.. Haliyle unutulmazlar arasına giriyor..



2002

Kurtarıcı anlamina gelen "Retter" tişörtlerinin hikayesini az çok biliyorsunuz. Ekonomik krizin eşiğinde olan St.Pauli kulübü başkanı kendisine "Kurtarıcı" tişörtleri basıp yaklaşık 140 bin adet satıyor ve bir miktar para kazanıyor buradan.. Koca koca harflerle RETTER yazan yerin yukarısındaki ablemin hemen kenarında şöyle yazıyor "Kıtalararası kupayı (weltpokal) kazanan takımı yenen takım".. o yazının hikayesi de şuradan gelir:

2001 yılında Bayern Şampiyonlar Ligi'ni alır.. 99'daki acı final, 2000'de oynanılan yarı final ve 2001'de kazanılan kupa ile beraber Avrupa'nın dönem itibari ile en büyüğü olmuştur. Hemen sonrasında dünyanın en büyüğü olmak için Boca Juniors ile karşılaşmış ve maçı 1-0 almıştır. Kıtalararası kupayı alan takim ligde de Şubat ayına lider girer ve lig sonuncusu St.Pauli ile Millerntor'da karşılaşır.. İşte 6 Şubat 2002'de oynanan bu maçı sürpriz bir şekilde 2-1'lik sonuç ile St.Pauli kazanır.. O maçın ardından bu efsanevi galibiyet tişörtlere yansır.. Bu da unutulmazlar arasına girmiştir.



28 Haziran 1987

Uli Stein ismini bugün insanlar Schumacher kadar iyi bilmiyorlarsa bu onun sıradişı karakterinin kabul edilemezliğinden kaynaklanır.. Milli takım kalecisi olarak gittiği dünya kupasından o dönemin oyuncularına ve teknik adamına ettiği hakaretler nedeniyle geri gönderilir.. Bu da onun kaleciliğini Almanya'nın içerisine hapseder.. 90 dünya kupası öncesi cok ağır hakaret ettiği Beckenbauer onu tekrardan kaleye geçirmek istese de fedarasyonun katı tutumu nedeniyle bunu başaramaz.. Yukarıdaki resme gelirsek;

..bu konunun içeriğini işlemiştik öncesinde lakin bu anın fotosunu bulamamıştım, şimdi de buraya koymanın güzelliğini yaşıyorum zira oldukca ilginç bir durum.. Lig Şampiyonu ile Alman Kupası'nı alanın karşilaştığı Süper Kupa maçında kendisine iki gol atan Wegmann'a kaleci Stein ikinci gol sonrası yumruğu indiriyor sebebsiz.. Stein hali hazırda sıradışı bir karakter ki borges blogunda Uli Stein Hikayeleri altında önceden değinilmişti ve orada şu pozisyon icin şöyle yorum yaptığını belirtmiştik:

"Önemsiz bir maçtı aslında.. Wegmann topa son anda dokunup golü atıyor, tam sevinmeye doğru gider iken yüzüne bir yumruk atıyorum ben.. Neden ? Bilmiyorum. Wegmann ile aramda sorun yok, beni provoke de etmedi. Tekrar tekrar seyrettim ama nedenini bugün dahi bilmiyorum."




23 Haziran 1988

Hali hazirda Wegmann'a yumruğu geçirdikten sonra Hamburg takımı hemen oyuncunun takım ile ilişiğini, Beşiktaş'ın Nouma örneğinde olduğu gibi kesiyor ve Frankfurt takımı da bu firsatı iyi değerlendirip onu transfer ediyor. Açikçası burada çok da başarılı olsa da hikayeleri burada da devam ediyor.. Frankfurt bu hikayede Bayern karşısında ve 1-0 yenik durumda. Akabinde bir penaltı kazanıyor Bayern ve Stein resmen çıldırıyor. Pozisyon sonrası penalti uzunca bir süre kullanılamiyor zira kaleci Stein, defans arkadaslarına kızıp onları protesto etmek için gidip banka oturuyor, maça devam etmiyor. Resmen "oynamıyorum ulan ben" durumu yaşanıyor aslında.. Maçın içerisinde oyunculara sinirlenip resimde görüldüğü üzere banka gidiyor, kaleye geçmiyor. Penaltı kullanılacak ve haliyle ısrar ediyorlar filan ama nafile.. Hakem önce sarıyı ve sonrasında da kırmızıyı verip oyundan atıyor bu güzel kaleciyi..

Kariyerinin sonlarina doğru Nürnberg takımından güzel bir transfer teklifi alır iken en az onun kadar sorumlu futbolculuk dönemi olan Volkert -kırmızı almasına rağmen sahadan çıkmayıp maçı tatil ettiren adam- çok güzel bir sözleşme öneriyor.. Tek şartı bu gibi saçmalıkların yaşanmaması.. Kabul etmiyor ve parayı elinin tersiyle itiyor ve şöyle buyuruyor:

" Yapma Volkert.. benim defansım koşmayacak.. adamı bırakacak, geçecek ve ben o defansı dövmeyeceğim.. yok kusura bakma kardeş, buna garanti veremem ben.." Nürnberg takımına transferi bu nedenden dolayı gerçekleşmemiştir.



6 Eylül 1969

Bir Ruhr derbisidir.. Dortmund ile Schalke oynadığı vakit güvenlik önemlerinin içerisine Alman kurtları da dahil ediliyor ve sonuç resimde çok net görüldüğü gibi Schalke'li oyuncu Friedel Rausch'un kıçında patliyor deyim yerindeyse.



23 haziran 1973

Günter Netzer'in Gladbach formasıyla yaptigi son maçtır. Zira Real Madrid'e transferi kesinleşmiştir oyuncunun.. Bu mac DFB Kupası final maçıdır. 69 600 kişi stadı doldurmuş ve fakat transferine çok da sevinememiş, kendine ait sert ve disiplinli tutumu ile ünlenmiş hocası onu yedek kulubesine oturtmuştur. O dönem varolan sakatlığına bir de Annesinin ölümününün üzüntüsü eklenince hepten kenarda kendisini kaybediyor Netzer.. Maç kupa finali ve oldukca çekişmeli geçen 90 dakika 1-1 bitiyor.. Tüm stat Netzer'in oyuna girmesi için tezahürat yapar iken Hennes Weisweiler onu oyuna almayı hiç bir şekilde düşünmüyor. Kenarda bekleyen Netzer, hocasına gidip oynayıp oynamayacağını sorar iken eşofmanları çıkarıyor ve "ben giriyorum" takıma deyip kendi kendisini oyuna sokuyor.. Hocası tek kelime etmeden olup biteni izliyor sadece..



Sadece 3 dakika sonra kupayı Gladbach'a getiren golü atıp bu anı aynı şekilde Almanların unutulmazları arasina sokmayı başarıyor dönemin en güzel on numaralarından olan Günter Netzer.. Zira açık ve net bir şekilde kendi kendisini oyuna sokup aynı zamanda golü atıp kupayı getirmiştir. Tarihte oyuncunun kendisini oyuna sokma örnegi var mıdır bilemem lakin bu Almanlarin unutamadığı anlardandır..



30 Haziran 2006

Almanya'nın ev sahibi olduğu çeyrek final maçı.. Oldukça yeni daha. Arjantin uzunca bir süre 1-0 önde götürmüş, Messi'nin yedek oturtulup takımın en işe yarar futbolcusu Riquelme'nin de kenara alındıktan sonra 81'de Klose'nin uçan kafayla eşitliği sağladğı ve uzatmalara giden maç... Orda da eşitlik bozulmayınca penaltılara kaldı ve Köpke burada Lehmann'a bir kağıt uzatıyor.. Blogda da işlenmişti.. Sizce içeriği nedir o kağıdin ki Almanya'da uzunca süre bunun üzerine geyikler çevrildi filan..




Almanya turu, işte bu Köpke'nin calışkanlığı sayesinde geçiyor.. hangi futbolcunun hangi köşeye atacağını önceden calışıp Lehmann'a kaleye geçmeden önce veriyor..



19 Aralık 1997

Alman Bundesligası'nda bir kalecinin -penalti harici- oyuncu olarak attığı ilk gol budur. Lehmann o dönemin Ruhr derbisinde son saniyelerde çıkıp kafayla golü atıp beraberliği (2-2) sağlıyordu. Sonrasında Schalkelilerin kahramanı olsa da Milan sonrasi gittiği kulup ise burada galibiyetten ettiği ezeli düşmanı Dortmund oluyordu.. Velhasıl, bir kalecinin duran top dışı attığı ilk goldür ve bu açıdan tarihe geçmiştir.



8 Mayıs 2004

Şu zaman benim Almanya'ya geldigim dönemin baslangıcıdır. Bremen, Bayern'i Münih'de yenip Ailton'un müthiş peformansı ile şampiyonluğa ulaşıyordu.. Arkasından yapılan kutlama esnasında sevgili Ailton kameraların oldugu yerde kımseye aldırmadan şu şekilde sahnede yer alıyordu ve haliyle unutulmazlar arasına kendisini sokuyordu ..




21 Haziran 1998

Avrupa Şampiyonası yarı final maçı.. Hamburg şehrinde oynanılan maçı Almanya karşısında 2-1 kazanan Hollanda takımının frikikleri ile ünlü oyuncusu Ronald Koeman'ın Olaf Thon'dan aldığı formayı resimde görüldüğü üzere tuvalet kağıdı benzetmesini yaptığı an.. Hollandalılarla Almanların her maçında aslında buna benzer bir kare bulabilirsiniz ki Rijkaard-Voller tükürük-kulak çekme olayları da buraya eklenebilir ama öncesinde cok işlenildiği için yer verilmedi. Lakin Hollanda,Avusturya ve elbette İngiltere ile oynanan maçlarda her şey olasıdır..



23 Nisan 1994

Burada çok net görüldügü gibi direğin dibinden auta giden bu Helmer'in iteklemesini gol olarak sayıyor Alman Hakem.. Fiyasko tabi.. Bu gol ile maçı 2-1 Bayern Münih kazanıyor Nürnberg karşısında.. Elbette, böyle, yanlışlığı çok net bir şekilde ortada olan bir karar olduğu icin maç tekrar ediliyor.. Lakin daha da ilginç olanı ise maçın tekrarı sonucu alınan skor yüzünden düşen Nürnberg.. Maç bir daha tekrar ediliyor ve bu sefer Bayern 5-0 yeniyor Nürnberg takımını.. normal koşullarda ligde kalacak iken maçın tekrarında alinan sonuç nedeniyle averajla ligden düşüyor Nürnberg.Her bakımdan unutulmaz aslında..



10 Mayıs 1997

O zamanlar Bayern'in başında Trapattoni var.. Freiburg ile golsüz devam eden bir maçta Klinsmann, kendisinin kenara alınıp yerine Carsten Lakies'in girmesini bu şekilde karşılıyor.. Reklam panolarına geçiriyor da geçiriyor oyundan çikışı sonrası.. Yok, sonraki maça yedek kalmıyor..



3 Mart 2001

Kahn cezasahasında topu yumrukluyor, sizce burada garip olan nedir ? Bu pozisyon sonrası Kahn ikinci sarıyı alıp oyundan atılıyor zira şu resimde Kahn 2-3 geride oldugu Rostock maçının sonlarında rakip ceza alanına Lehmann misali gol atmak için dalmış durumda.. Elleriyle de olsa golünü atıyor ve fakat atılan kendisi oluyor.. Maçtan sonra da şunu ekliyor:

"Ne zamandan beri cezasahasi icerisinde kalecinin ellerini kullanmasi yasak?"



24 Mart 1973

Almanların formalarina ilk defa reklam aldığı gündür.. Braunschweig takimi 73 yılında Schalke karşısına çıkar iken benim şahsen cok sevdiğim bir içki olan "Jägermeister" reklamı ile süslenmiş formalarıyla sahaya girerken..



24 Mart 1965

O zamanki adıyla Avrupa Sampiyon Kulupler Kupası'nda yarı finale çıkma maçı.. Liverpool ve Köln takımlarından birisi yarı finale adını yazdıracak.. İkinci maç, ilk maç gibi 0-0 bitince üçüncü maça karar veriliyor.. 2-0 öne geçen Liverpool bunu koruyamıyor ve 2-2 bitiyor maç. Uzatmalar da gol getirmeyince penaltı kuralı henüz olmadığı için iş yazı turaya kalıyor.. Hakem madeni parayı yukarıya atıyor.....



Sizce kim kazanmıştır ? Kimse.. En azından ilk atışta herkesin aklına sevgili Kemal Sunal'ı getirecek olay gerçekleşiyor ve para yere dik bir şekilde oturuyor.. Dolayısıyla burda da bir eşitlik söz konusu ve atış tekrarlanıyor.. Sonrasında i-İngilizler yarı finale adini yazdırsa da Almanların unutamadığı anların içerisidnedir artık şu an.. Kemal Sunal filmlerininin gerçekliği konusunda biraz daha düşünmek gerek..



15 Nisan 1995

Bayern Münih takimının o dönemki teknik adamı Trapottoni kenarda bekleyen Dieter Hamann'i oyuna sokuyor. Hamann o dönem henüz amatör takımda ve bu oyuna soktuğu dördüncü amatör oyuncu olmasından dolayı 5-2 kazandıkları maçı 2-0 kaybediyor Bayern Münih.. Kural gereği en fazla üç amatör oyuncu sahada yer alabilir..



9 Ağustos 1986

..dönem itibari ile Andreas Möller'in takipçisiydik.. O da bir Frankfurt bir Dortmund der iken yıldız oluyordu.. Şu zaman sanırım Dortmund'un Beşiktaş'i elediği zamanlar ya da bir yğl öncesi. O eleme maçında Beşiktaş'a golü atan isim Frank Mill'dir. İlk defa Avrupa Kupası maçında bir Türk takımını tutmayı bıraktığım zamandır.. O Mill işte burada yaklaşık 3 metreden Bayern kalesine golü atamıyor.. Kaçırdığı bu gol ile tarihe geçip unutulmazlar arasında yerini alıyor..




22 Aralık 1974

Offenbach'lı Erwin Kostedde ilk siyahi oyuncu olarak Alman Milli takımına seciliyor.. Aslında bu futbolcunun yaşamı oldukca ilginç ayrıntılarla doludur ve bir gün oyuncunun portresi veyahut yaşadıklarından bir demet bir yere yazılacaktır gelecek nesillere aktarılmasi adına..



1 Mayis 1982.

Uli Hoeness Portresinde bu maçın kısa bir özetini geçer iken unutulan bir detaydır aslında şu resim. Uli Hoeness, menajer olduktan sonra ilk büyük transferini kardeşini Stuttgart'yan Bayern'e getirerek gerçekleştirir.. İki yil üst üste şampiyon olmasında büyük emeği vardır Uli'nin kardesi Dieter Hoeness'in ve bu maç aslında onun hayatının maçıdır.. Kafası kanlar içerisinde iki üç kez sarılarak ve Uli'nin ısrarları sonucu ikinci yarı sahaya çıkıp 2-0 yenik durumdan 4-2'ye getirir ki son golü de bu şekilde kendisi atar.. Öncesinde hem Rummenige'nin golünün pasını hem de penaltı pozisyonunu hazırlaması vardır.. Velhasıl, bu şekilde -kafasından kanlar akar iken- oynaması bir yana maç içerisinde maçın adamı olacak performansı göstermesi, tam da o kanlı kafası ile asistler, penaltılar yaptırıp gol atması unutulmazlar arasına sokmuştur onu..



30 Eylül 1992

Daum için türk medyası der ki Avrupa'da başarısız.. Kısmen doğru olsa da teknik adamın karakteri olarak çizildiği zaman buna ben katılmıyorum. Adamin başına öyle zamanlarda öyle olaylar geldi ki başarılı olması aslinda çok da olası değildi. Yok Kokain davası, yok kulüp degiştirmesi, hastalığı ve daha birazdan bahsedeceğim absürdlüğün benzerleri.. Pek çoğunda kendi hatası vardır ama her zaman buna bir de dış etkenler eklenmiştir.. Eger geçmişin istatistiğinden yola çıkıp bir yargıya varılacaksa da bıraktığı takımların Şampiyonlar Ligi'nde final ve ceyrek final oynadığı gerçegini de göz ardı etmemelisiniz ki yaptığı transferlerin doğruluk oranı da ayrı bir öneme sahiptir.. Ya da bu takımların Fenerbahçe ve Leverkusen gibi Şampiyonlar Ligi geçmişi çok da başarılı olmayan kulupler olması.. İmdi şu meşhur Leeds maçına gelelim..

Şampiyonlar Ligi 1. tur maçı Leeds ile.. İlk maçı evinde 3-0 kazanıyor Stuttgart.. Akabinde deplasmanda 4-1 kaybetse de deplasmanda atılan gol ile turu geçiyori lakin Daum çok büyük bir hata yapmıştır. Leeds'de oynanılan maçın 83.dakikasında Jovica Simanic'i oyuna sokmuş ve bu da dördüncü yabancı demektir. O dönem geçerli olan 3 yabancı kuralını ihlal etmiş oluyor tıpkı Mustafa Denizli'nin 6 yabancı oynatması gibi.. Bundan sonrasi ise biraz garip. Maçi haliyle 3-0 Leeds kazanıyor ve durum eşitleniyor.. 3-3. UEFA yetkilileri bu durum sonrası Barcelona Nou Camp Stadı'nda seyircisiz bir play off maçı daha oynanmasına karar veriyor ve bu maçı da Leeds 2-1 kazanıp yoluna devam ediyor.. Daum, olası bir Şampiyonlar Ligi macerasının kapısından yaptığı kural ihlali nedeniyle geri dönmüş oluyor

Toplamda şuraya sıkıştırmak isterim ki Daum'un bu gibi absürdlükleri oldukça fazladır kariyerinde.. Stuttgart'i şampiyon yapmadan önce Köln'e yaşattığı o güzel ikinciliklere rağmen takımdan nedensizce görevine son verilmesi ya da Şampiyonlar Ligi finali oynayacak kadroyu kurmasına rağmen kokain mevzusu, Hoeness ile çatışması, bu kokain işinin mahkemelerde onu süründürmesi ve geçirdiği ameliyatlar derken başına gelmeyen kalmamıştır.. Bu da onlardan birisidir..



18 Mayıs 1996.

Kaiserslautern düşmemek için Leverkusen'i yenmek zorundaydı. Voller, Leverkusen takımında ve 90 Dünya Kupası'nın o meşhur penaltısını gole çeviren Andreas Brehme ise Kaiserslautern'i kümede tutma peşinde. Sonuc 1-1. Maçın ardından kırmızılı arkadaşlar ikinci Bundesliga'nın yolunu tutuyor ve onu teselli eden ise rakip takım oyuncusu Voller.. Bu görüntü keza Almanların unutamadığı önemli olayların arasında kendisine yer buluyor..



1 Ocak 1990

Andreas Thorn, Dinamo Berlin takımından Bayer Leverkusen'e transfer oluyor ve bu Doğu ile Batı Almanya arasında gerçekleşmiş ilk transfer olarak tarihte yerini alıyor.





Unutulmaz Anlar serisi "100 unutulmaz olay" şeklinde Bild gazetesinin seyircileri ile beraber ortaklaşa oluşturduğu bir eser.. İnsanlar biraz daha günümüze yakin olayları hafızalarında saklıyorlar.. Benim onlara eklemek istediğim ise Robert Schlienz olayıdır.

Robert Schlienz 30 macta 46 gol atmış büyük bir yetenek idi Almanya'da. Stuttgart'ın kaptanıdır. 1948 yılında henüz 24 yaşında iken bir gün önce ölen annesine son vedasını gerçekleştirdigi için antrenmana geç kalır ve biraz daha gaz pedalına basar.. Kavurucu bir yaz sicaği olmasından kelli pencereyi açıp kolunu dışarı sarkıtan Schlienz, önündeki çukurdan kaynaklı yaptığı kaza sonrası o kolunu kaybeder.. Bu başarılı futbolcunun hemen herkes futbol hayatının bittiğini düşünür iken dönemin teknik adamı Georg Wurzer, ona özel antrenman programları düzenler ve kolunu kaybedişinden yaklaşık 4 ay sonra Bayern Münih karşısında formayı tekrardan giyer.. Stuttgart'ın belki de en başarılı olduğu dönemlerde tek koluyla sahadaki yerini alır. Eskisi gibi goller atamaz belki ama takımın forvetleri Lapple ve Barufka'yı çok güzel bir şekilde besler.. 1960 yılına kadar yani kolunun kesilmesinin ardından 12 yıl boyunca takımın kaptanı ve oyuncusu olarak kalır iken iki şampiyonluk iki de kupa kazanır.. üstelik bu tek kollu adamın tüm bu başarılarda emeği de tartışılmazdır. 3 kez de milli takıma seçilir lakin efsane teknik adam Sepp Herberger onu fazla zorlamak istemez zira olası bir ikinci kaza riskinden korkar.. Kazadan yaklaşık 10 yıl sonra Stuttgart ile İspanya milli takımı arasinda oynanılan arkadaşlık maçı sonrasi dönemin ve yüzyılın efsanevi ismi Alfredo di Stefano şöyle der;

"Sahadaki en iyi adam o tek kollu futbolcuydu. Benim gördügüm hayal dahi edilemez bir şeydi"


*Sevgili Flying Dutchman'a böyle güzel bir ortamın kapısını bize açıp özlem gidermemizi sağladığı için sonsuz tesşekkür..


by Borges

MAN vs. HORSE MARATHON


















Yine bir cuma günü ve yine akıllara zarar bir sporla karşınızdayım. Çıktığı yer neresi? evet doğru bildiniz, ziyan sporların üretim merkezi Britanya. Neyse ki bu sefer İngilizler bu işe kalkışmaya vakit bulamamışlar ki Galliler olaya atlamış. Aslında böyle bir spor hiç olmayacakmış da 1980 yılında Galler'de toprak lordu ve otel sahibi Gordon Green Neuadd Arms Hotel'inin barında iki adamın insanlarla atlar arasında engebeli bir arazide katedilen mesafe ve sürat açısından hiç bir fark olmadığı konusunda iddialaşmaları sonucu, "neden bunu pratiğe dökmüyorum yahu?" diye düşünmüş ve 1980 yılından itibaren bugüne kadar sürecek olan ve her yıl Galler'deki Llanwrtyd Wells kentinde yapılan yarışların temelini atmış. Kural basit, 22 millik bir mesafeyi insanlar atlılara karşı yarışıyorlar. Yarış tabi ki sadece düz arazide değil, engebeli yokuş, çamurlu, bataklıklı arazide yapıldığı için atınızı bastırıp gidemiyorsunuz. Bu yüzden de atlı yarışmacılar atların yarışı bitirme zamanından 15 dakika kesilmesini ve böylece adil bir yarışmanın yapılmasını şart koşmuşlar. İyi de sen at üzerindesin adam yaya, neyin adili? Neyse kabul edilmiş bu teklif hangi akla hizmetse. 1982 yılından itibaren kadın yarışmacılar da boy göstermeye başlamış hatta 1989 yılında bir bisikletçi de yarışa dahil edilmiş. Ancak her şeye rağmen yarışın başladığı tarihten 2004 yılına kadar bütün müsabakaları atlı yarışmacılar kazanmış. Ta ki 2004 yıına kadar.


















2004 yılında ise 27 yaşındaki İngiliz Huw Lobb, yarışı 2 saat 5 dakika 19 saniyede bitirmiş. Bitirmiş ama bitiş çizgisinde beklemeye başlamış, çünkü herhangi bir atlının 15 dakika içinde bitiş çizgisine ulaşmaması gerekiyormuş. İstediği de olmuş ve yarış tarihinde bir atı geçebilen ilk atlet olarak 25.000 poundluk ödülün sahibi olmuş. Bunu bugüne kadar ikinci ve son kez tekrarlayan isim ise 2007'de şampiyon olan Alman Florian Holzinger. Yarışların birincilik ödülü her yıl 1.000 pound yükseliyor. Aynen katılım da. Son yıllarda katılım ortalama 400 yaya ve 40 atlı şeklinde. Tabi bu yarışmacılardan 100 yaya, 15-20 kadar atlı da yarışı bitiremiyor, yorgunluk ve sakatlıklar yüzünden.

Strange Sports

TEK ŞARKILIKLAR MANGASI

























"Bir Sibel Alaş vardı ne oldu ona?" diyerek açmak istiyorum bu yazıyı. Adam diye bir şarkıyla çıktı, enfes şarkıydı, videosu da gayet hoştu, sonra ne gelen var ne giden. Sanırım bir albüm daha çıkardı ardından da ben rastlamadım. Bugünkü liste bir şarkıyla meşhur olup bir daha da ortalıklarda görünmeyen görünmeye çalışsa bile o şarkının yaptığı patlamanın kıyısına bile ulaşamamış isimler. Tabi bu isimlere otomatikman tüm yaz şarkıları dahil edilebilir ama biz listeyi yaz şarkıları moduna sokmamak için oradan 1-2 tane aldık. Yoksa "Mr. President-Coco Jambo" ve "Jovanotti-Lombelico Del Mondo" gibi şarkılardan haberdarız tabi. Girelim listeye.

1-Los Del Rio-Macarena: A la tuhuelpa legria macarena, Que tuhuelce paralla legria cosabuena. A la tuhuelpa legria macarena, Eeeh, macarena..."Eeeeh bir git be" diyesi geliyordu insanın. 1995 yılının yazıydı sanırım kafamızın bu sözlerle iç olduğu. Adamların tarihlerinde uluslararası 4 tane singleları var. Dördü de Macarena'nın değişik versiyonları. Los Del Rio "nehrin çocukları" demek. Nehre girin ve bir daha çıkmayın.

2-Deep Blue Something-Breakfast At Tiffany's: Bu grubun başka bir şarkısını bilen var mı? Var, ben. Albümlerini aldım çünkü. Bugüne kadar piyasaya sürdükleri tek albüm bu şarkının olduğu Home albümü sanıyordum. Meğerse 4 albüm çıkarıp 2001'de dağılmışlar. Şarkı hala döner her televizyonda, zaten başka şarkıları da bilinmez ama tavsiye edeyim Home albümü gayet güzel albümdür. Edinebilirsiniz.

3-Gülay-Cesaretin Var mı Aşka: Bir başka 1995 eseri daha. Bu şarkı olmasa ayrılmış sevgililerin birbirine Facebook veya msn iletisiyle sitem mesajı diye bir şey olmazdı. Sanırım Gülay sonra bir kaç işe daha girişti ama hala ismi söylendiğinde bu şarkı gelir akla, başka şey de gelmez. Tabi hayranlarının bildiği diğer şarkıları bilemem.

4-Mory Kante-Yeke Yeke: Hey gidi Gine'li Mory Kante hey. Şarkı öyle bir başlardı ki nasıl bir adam çıkacak karşımıza diye meraklanırız, hop ekranın sağ alt köşesinden çikolata renkli bir şarkıcı çıkar. Videoda da bir oto tamircisinin hikayesi anlatılır ama ben çözemedim hala yıllar geçmesine rağmen. Affınıza sığınarak şarkının başındaki bölümde "Bi sounkouroun lou la donkégna ah ah", dendiğini hatırlatırım, bazı heyecanlı arkadaşların belirttiği gibi "bi sürtünsene benimkine yaaa" denmemektedir.

5-Gala-Freed From Desire: 1996 yazının şarkısı olduğunu çok iyi hatırlarım çünkü sene sonu partisinde çaldığında bizim sınıfın kızlarına bir haller olmuştu o mezun olmuş halleriyle. Sözleri de ne saçmadır yahu. "Want more and more, People just want more and more
So you tell me in love, what he's looking for". Şu anlam bütünlüğüne ve konsepte bak. İtalyan grubun başka kayda değer bir eseri var mıdır? Saydım şarkının 12 tane remixi yapılmış.



















6-Meredith Brooks-Bitch: Ne oldu bu bayana? İlk patladığında "yeni Alanis Morissette" demişlerdi (gerçi Morissette'den yaşlıdır). Sanırım bu şarkının olduğu Blurring The Edges albümünden "I Need" diye bir single daha çıkardı ama sonrası sessizlik. 5 tane albümü varmış. Ben hala MTV'nin "I'm a bitch" diye çığırdığı yerdeki "zzbzzt" şeklindeki sansürlemesini hatırlarım.

7-Meja-It's All About The Money: "It's all 'bout the money, It's all 'bout the dum dum.......And I don't think It's funny". Komik değil tabi böyle şarkı mı olur yahu? Şimdi baktım, 10 tane albüm çıkarmış İsveç'li şarkıcı. Ne zaman çıkardı, nerede çıkardı, kaç kopya bastılar bilmek istiyorum. Bu yaşıma geldim Meja denince tek bir şarkı gelir aklıma. O da şu ilkokul müsameresi soundtracki.

8-Chumbawumba-Tubthumping: How I Met Your Mother'ın bir bölümünde Ted Stacy isimli bir kızı aynen Chumbawumba şarkısı gibi kafasından silemediğini söyler. Marhall da "hangi şarkı?" diye sorar. Ted ve Barney dönüp şaşkınlıkla Marshall'a bakarlar. Sebebi şudur, grubun akılda kalan başka hiç bir şarkısı yoktur. Bir ara "Top Of The World" adında futbol temalı bir şarkı yaptılar ama, ı ıh. 12 albümden geri kalan, "He drinks a whisky drink, He drinks a vodka drink,He drinks a lager drink,He drinks a cider drink" bölümü oldu.

9-Fool's Garden-Lemon Tree: Bunlar da Almanların tek şarkılık bombası. Aslında listenin Alman kontenjanında Falco'yla çekiştiler ama Falco'nun Amadeus şarkısının da varlığıyla bir adım öne geçtiler. 14 sene geçmiş şarkıyı yapalı. Hala radyolarda bir başka Fool's Garden şarkısına rastlamadım. Ha güzel şarkıdır vesselam o ayrı.

10-Europe-Final Countdown: Herhalde bu tanıma en çok uyan gruptur Europe. Ömrümde bir şarkının ekmeğini bu kadar uzun süredir yiyen bir grup daha görmemişimdir sanırım. 23 yıl olmuş Final Countdown'ı yapalı. Sırf bu yüzden grup best of çift cd albümünün ikinci cdsinin başına koymuştur şarkıyı. Millet ilk şarkıyı dinleyip albümü köşeye atmasın diye. Ama ben o cd'den dinlemeye başlayıp yine atarım. Tamam "Carrie" de vardır ama Final Countdown'ın yanında lafı bile olmaz. Dünya tarihinin de en unutulmaz klavye girişidir herhalde bu şarkının girişi.


ERNESTO BEEN GUEVERA

























Eş tarafından naçizhane blog Black Pearl'den alıntılayalım haberi. Gerçi müşterek haber sayılır, Türk aile yapısı gereğince. Feyenoord'un yeni sezondaki hocası Mario Been'e Sportweek dergisinin yaklaşımı. Feyenoord'lu taraftarlar ona "kurtarıcı" (De Verlosser) adını taktılar. UEFA Kupası'nı kaldıran ekipten ilk kurtarıcı Bert Van Marwijk işe yaramadı milli takımın başına gitti. Marwijk'ın o zamanki yardımcısı Been var sırada. O da yaramazsa Pierre Van Hooijdonk kalacak geriye. Been, işi kıvıramazsa Pi-Air'i yakın zamanda De Kuip kulübesinde görmek mümkün ama ben ümitliyim kendisinden.

Bu arada kapakta Been'in ağzından yazılan "Vechten Voor Feyenoord", "Feyenoord icin savasacagım" anlamına geliyor. Yalnız ağızda puro eksik olmuş onu söyleyeyim.

BABANI DA SEVMEZDİM TERRY

Harbi adamdır Noel Gallagher, o yüzden oldum olası sevmişimdir. Düşündüğünü söyleyen ama bunu yaparken marjinal olmaya çalışan açıklamalar yapan bir adam değildir. Örnek vermek gerekirse yılların pozcusu Marilyn Manson gibi "MTV şöyle MTV böyle, çıplaklık gösterisi var, ergenlik çağındaki çocukları kötü etkiliyor, tüketim toplumunun aracı" deyip sonra MTV Müzik Ödülleri'nde ödül almaya gitmez. Yıllar önce Morning Glory turnesi sırasında Amerika'da iken Liam'a çok fazla kızdığı için uçağa binip İngiltere'ye dönmek üzere havalimanına gitmiş ama sonra geri dönüşünü "check-in bile yaptırmıştım, uçağa binmeye hazırlanıyordum, tam o sırada havalimanında Oasis konserinin afişlerini gördüm, eğer ben aylardır beklediğim konsere bilet alıp 1 gün önce iptal edildiğini duysam, Oasis'in tam bir orospu çocuğu olduğunu düşünürdüm, o yüzden otele ve turneye geri döndüm" şeklinde anlatmıştır. Son albümden sonra bir Belçika televizyonuna verdiği röportajda "İngilizlerin çoğu ülkelerini olağanüstü buluyor, nesini beğeniyorlar anlamıyorum, bir bok yok ülkede, yaşamak zorunda olmasam çeker giderim" Live 8 konserleri hakkında da "Ne zannediyorlar, G-8 ülkelerinin toplantıdan çıkıp Annie Lennox'un Sweet Dreams şarkısını söylediğini görünce, "hay kafamı si.eyim tüm borçlarını siliyoruz Afrika ülkelerinin" diyeceğini mi?" şeklinde bombaları vardır. Yani birilerine yaranmak veya sahte iyilikseverlik pozu yapmak için maksatlı açıklamaları yoktur. Her müzisyen televizyona çıktığında "anneme çok şey borçluyum, ailem benim her şeyim" moduna girerken Noel "ağzımın bozukluğu annemin yüzünen, yanımızda hep küfrederdi" demiştir. İyi bir Manchester City taraftarıdır futbolu bilir, Maine Road'da sık sık görürdük, City of Manchester'da da görüyooruz, zaten basın sözcüsü gibidir kulübün. Her transfer, her kritik hadise sonrası İngiliz basını ondan bir demeç alır.

Son transfer gündemi hakkında da İngilizler hemen görüş almışlar tabi Noel'den. John Terry ve Emanuel Adebayor hakkında. John Terry transferinden küplere binmiş. "Ne işi var o ağlakın bizim takımda, gözleri zaten bir acaip, ayrıca o bir Cockney" diye vermiş ayarı. Cockney Londra'nın doğusunda, East End bölgesinde yaşayan, farklı aksanlı bir işçi sınıfı topluluğu. John Terry de bu bölgedeki Barking kasabasında doğmuş ve büyümüş bir isim. " Onu hiç bir zaman sevmedim, City'den uzak dursa iyi olur, zaten sırf para için Manchester'a gelmek istiyor" diye devam edip Adebayor'a geçmiş. "Korner bayrağındaki rezalet dansını gördüğümden beri ona da bir gıcığım var, zaten bu korner bayrağı dibindeki dansların hepsine gıcığım var, adam gibi elini sallayıp gitsen de olur, Adebayor'dan da hiç hoşlanmamışımdır, takıma gelmesi umurumda değil" diye hızarı bitirmiş. Noel'e göre ellerinde aynı işi yapabilecek bir Santa Cruz varken Adebayor'a gerek yok. Bitirirken de Mark Hughes'a 2 tane defans oyuncusu önerisi yapmış "ya Joleon Lescott ya da Matthew Upson'ı alsınlar" diye transfer listesini açıklamış. Aklın yolu bir, biz de artık City'nin defans oyuncularına yönelmesi gerektiğini açıklamıştık da Terry'nin doğduğu kasabaya bulaşmamıştık.

Hadi bir Beatles eserine Noel Gallagher yorumuyla kapatayım yazıyı. Üstad bir hayli patlamış ama biz All You Need Is Love verelim.

KULÜP LAKAPLARI vol.2



Çarşamba günü İngiltere Premier Lig'i ile başladığımız kulüp lakaplarına Avrupa'yla devam edeceğimizi söylemiştik Kuzey Avrupa ile devam edelim.

Aberdeen - The Dons: İngiltere'de üniversitelerde öğretim görevlilerine verilen isim olan "Don" kelimesi ve Aberdeen'de 2 üniversite olması ayrıca kentin ortasından geçen "Don" nehri (Rusya'daki değil elbette) kulübün lakabında birinci belirleyici.
Celtic - The Bhoys, The Hoops, The Celts, The Tic Bhoys: "Bhoys" "erkek çocuklar anlamındaki "boys" kelimesinin İrlanda aksanıyla söylenmesi. "Hoops" ise Celtic formasında bulunan yeşil çemberlerden geliyor.
Dundee United - The Terrors, The Tangerines, or Arabs: "Tangerine" mandalina anlamına geliyor ve Dundee United'ın forma rengine birebir gönderme. "Arabs" ise Dundee United'ın 1960 yıllarında kendi stadının çimlerine sık sık kum dökmesinden geliyor.
Dunfermline Athletic - The Pars: Lakabın nereden geldiği bilinmiyor. Zira "Pars" başlı başına "cimri" demek ancak bir çok kişi kulübün oynadığı kötü futbolun felçli kimse anlamına gelen "paralytic" kelimesinin kısaltılmasına yol açtığını söylüyor.
Falkirk - The Bairns: "Bairn" İskoçya'da "çocuklar" anlamına geliyor
Heart of Midlothian - Hearts / Jam Tarts: Burada kulüp lakabının artık isminin önüne geçtiğini görüyoruz. Hearts'ı "Heart Of Midlothian" diye bilen kişi sayısı çok değildir. Kırmızı forma rengi sebebiyle "hearts" lakabı uygun görülmüş. "Jam Tarts" ise bir tür reçelli turta. Yine forma renginin etkisi.
Hibernian - The Hibees, Hibs: Hibernian'ın kısaltılmışı aynı zamanda İrlanda'nın eski Roma dilindeki anlamı. Ayrıca "hibee" ara sıra futbola ilgi duyan homoseksüeller için de kullanılan bir kelime.
Inverness Caledonian Thistle - Caley Thistle, CaleyJags
Kilmarnock - Killies: Basit bir kısaltma



Livingston - Livi, Lions: "Lions" kulüp armasındaki aslana bir gönderme
Motherwell - The Well, The Steelmen: Takımın stadı Fir Park'ın yanındaki çelik fabrikası dolayısıyla "Steelmen" lakabı uygun görülmüş.
Rangers - The Gers, Light Blues, Teddy Bears: "Gers" tipik bir kısaltma, "Light Blues" ise açık mavi forma rengine bir gönderme.
Ayr United - The Honest Men: Robert Burns'ün bir şiirinde geçen "Auld Ayr, wha'm ne'er a toon surpassess, for honest men and bonnie lasses" dizelerine bir gönderme. "Honest Men", "Dürüst Adamlar" anlamına geliyor.
Ajax - Goedenzonen: "Tanrı'nın çocukları" anlamına geliyor ki, kulübün amblemindeki mitolojik kahraman "Ajax"a bir gönderme.
De Graafschap - Superboeren: "Süper çiftçiler", kulübün bağlı olduğu Doetinchem şehrinin daha çok çiftçilikler uğraşan insanlar olmasından ileri geliyor.



Go Ahead Eagles - Supereagles: Süper kartallar, amblemdeki kartala bir gönderme.
NAC Breda - Ratten, Pearl of the South, Yellow Army: Forma renkleri "Yellow Army", coğrafik konumları "Pearl Of The South (Güneyin İncisi) lakaplarına kaynak olurken, "Fareler" lakabı stadlarına ismini de veren eski Holandalı futbolcu Rat Verlegh'den geliyor.
Rosenborg - Troillongan/Troillan: Norveç kültüründe büyük yeri olan "Troll" isimli yaratıklardan ileri geliyor. "Troll Çocukları" anlamında
GAIS - Makrillarna: Uskumrular
Göteborg - Änglarna: Melekler
Charleroi - Zebras: Kulübün siyah-beyaz armasının ve formasının bir zebrayı andırmasından ileri geliyor.



Gent - Buffaloes: 1900'lü yıllarda ünlü Amerikalı kovboy Buffalo Bill'in adamları ile Gent şehrine gelişinden ileri geliyor ki çok ilginç bir kulüp arması ile karşı karşıyayız.
St. Truiden - Kanaries: Armadaki kanaryalardan ileri geliyor.




Gelecek hafta Orta, Güney Avrupa ve daha sonra da Güney Amerika ile devam edeceğiz. İlgili bölgeden üstteki listeye ekleme yapmak isteyen varsa yoruma bıraksın tabi ki.

Kulüp lakapları

16 Temmuz 2009 Perşembe

GODFATHER OF SKA



by mafalda

STRANGE CM HAPPENINGS vol.30



















Daha önce Tobias Rau konusunda bize ilham kaynağı olan Serkan Ercan'ın gönderdiği hadiselerden birisini daha vererek başlıyoruz serinin 30. ayağına. Gördüğünüz gibi Diego Lugano'nun yanında Rahibe Theresa gibi kalacağı arkadaşlar da var dünya futbolunda. 4859 sarı kart. Hey maşallah. Hem de uluslararası maçlarda. Kaç tane maç oynuyor ki bu adam zaten kariyerinde Avrupa kupalarında. Yalnız UEFA'nın bunun karşılığında verdiği ceza müthiş. 1 maç. O da tahkimde kaldırılır zaten.



















İkinci hadise Cem Kahramanoğlu'ndan. Gördüğünüz gibi Trabzonspor genç takımında hayalet Casper'ın Sürmene'li kuzeni forma giyiyor. Özellikler de dikkatimi çekmedi değil. Dribbling 15. 15 olacak tabi, eleman duvardan geçebiliyor defansı mı geçemeyecek. Tackling'in 3 olması da son derece mantıklı, kime müahale etse içinden geçer zaten.




















Sonuncusu ve benim favorim Ali Özaslan'dan. Fikstür dezavantajımız var diyen teknik direktörler gelip bunu görsünler. Galatasaray'ın fikstürü. 16 günde ikisi Şampiyonlar Ligi ön elemesinde birisi ligde Fenerbahçe ile üç, Beşiktaşve Trabzonspor ile birer maç. Bu fikstürün neresine takılacağımı şaşırdım zaten. İlk üç hafta maçlarının tümünün derbi olmasına mı, ön elemede Fenerbahçe ile eşleşmeye mi, yoksa o 3 Fenerbahçe maçında Türkiye'de taş taş üstünde kalır mı neresine takılsam bilemiyorum. Bu arada sanırım Ali beyin gönderirken farketmediği ve benim farkettiğim bir başka hoş ayrıntı var. 7, 8, ve 9. haftalara bakın. Re re re ra ra ra Samsun, Antep, Antalya.....

Kapatırken bize bu screenshotları alıp gönderen herkese bir kez daha teşekkür edip, "yahu ben gönderdim ama yayınlanmadı daha" diye bekleyenlere de merak etmeyin hepsinin zamanı gelecek diyeyim. Bu köşeyi sizler yürütüyorsunuz. Kapanışı yine başa dönüp Serkan Ercan'ın attığı maildeki ifadesiyle bitireyim.

"Bu cm mania durumu nasıl bir illettir ciddi ciddi araştırılması lazım psikologlar tarafından. İşe girdim oynamaya devam ettim, evlendim oynuyorum, çocugum olacak oynuyorum...."

Hangimiz oynamıyoruz ki

Strange CM Happenings

BIG BEN HALT YEMİŞ























Zamanında yeni transfer olan futbolculara jest olması için araba hediye edilirdi. Ali Şen'in Galatasaray'a 3 gol atan Dalian Atkinson'a Mercedes hediye edip, sezon sonunda futbolcu ülkesine dönerken geri almışlığı vardır. Daha 1 hafta önce Ajax ile sponsorluk sözleşmesi imzalayan Mercedes firmasının tüm oyunculara yepyeni bir otomobil hediye ettiğini yazmıştık. Bir haber de İngiltere'den geldi. Manchester City takımı Abu Dabi'de kampta (başka nerede olacak!). 5 Yıldızlı Emirates Palace Oteli'nde kalıyorlar. Dün akşam kulübün sahibi Şeyh Mansur sizi odasında bekliyor demişler futbolculara. Çıkmış hepsi süite. Şeyh futbolcuların hepsine tek tek birer saat hediye etmiş. Ama ne saati, Cascio veya Quvartz marka değil tabi. Franck Mueller marka. Her bir saatin değeri...168.000 pound. Yazıyla yüz atmış sekiz bin. Her bir futbolcuya. Ha bu adamı bozar mı? Bozmaz tabi. 33 milyar euro kişisel 550 milyar euro da aile serveti var Şeyh Mansur'un. Carlos Tevez'inki tam voli vurmak oldu böylece. Adam 2 gün önce gelir gelmez taktı koluna saati. Değeri hakkında Türk parasıyla konuşursak 420.000 TL diyeceğiz. Yani her bir City'li futbolcu artık kolunda Beşiktaş'tan 3+1 bir daire taşıyor bilginize.

Akşam üzeri gelen not: Manchester City kulübü bu haberin tamamen uydurma olduğunu, oyuncuların belirtilen saatlerde sponsorların davetlisi olarak çocukların yararına bazı organizasyonlara katıldıklarını, şeyhin odasında hiç bir zaman bulunmadıklarını vurguladı ve bu haberin kaynağı The Sun gazetesine karşı hukuki yollara başvuracağını belirtti.

TOP 10 LİSELİ KABUSU













Meşhur bir Top 10 İğrenç Öğrenci Modeli yazımız vardı ama o model tüm bir öğrencilik hayatını kapsıyor ve aşağıdaki listeden çok farklı şeyler anlatıyordu. Lise dönemine apayrı bir yer ayırmak gerekir aslında. Yani kusura bakmayın ama aşağıdaki yazıda "80'lerde çocuk olanlar buraya" türünden abidik Facebook gruplarındaki havayı soluyabilirsiniz. Ama tartışma götürmez şekilde lise dönemi insanların kafalarından asla silemeyecekleri bir dönemdir. Kim etrafınızda "lise mi, ya hiç hatırlamıyorum ya, yani silmişim abi o dönemi kafamdan, zaten hatırlasan ne olucak, salak bir dönemdi" diyorsa külliyen yalandır. Fil gibi hatırlıyor bunu diyenler, ilk sinemaya gittiği, yanında oturduğu, ilk dayak yediği adamların soyadlarına kadar. İşlerine gelmiyor hatırladım demek. Bir insanın ciddi anlamdaki ilk öfkesinin, ilk aşkının, ilk nefretinin, ilk kıskançlığının, ilk cinsel dürtülerin ortaya çıktığı yılları unutuması mümkün mü? Değil. Ben ilk aşık olduğum kızın okul numarasını bile hatırlıyorum lan, kimi kandırıyorsunuz. Ha öteki uçtaki "ah en güzel yıllarım, keşke o dönemlere dönebilsem" sevgi böceklerine de ayar oluyorum o ayrı. Niye dönelim arkadaş o yıllara? Altta gri pantolon, üstte ceket, baba parası, istediğini giyemezsin, saçını istediğin gibi yapamazsın, canın istedi mi sınıftan dışarı çıkamazsın, 10 dakika geç kalınca 20 günlük mazeretsiz izinden yarım gün gider, bir dolu denyo öğretmen. Ne döneyim o yıllara manyak mıyım ben? Dönmeyelim ama o yılların kâh güldüren kâh üzen yıllarına sizi geri götürelim muhterem Flying Dutchman okurları.

1-Tebeşir Kamikazesi: İlkokuldan lisenin bitişine kadar 12 sınıfı toplam 3 farklı okulda okudum. Daha tebeşiri bitmeyen bir okul ne gördüm ne de duydum. Sene başında sınıfa hoca girer, elde mavi, pembe, sarı, kırmızı tebeşirler, sene ilerledikçe birden o tebeşirler hiç kullanılmamasına rağmen ortadan yok olur. Yıllar geçti hala bir adamın kırmızı tebeşiri alıp ne yapacağını çözemedim. Neyse konumuz bu değil. Tebeşir bir ders sırasında biter, hocanın tırnağı tahtaya sürter ve sınıftan "hiyaohhhhhshshshaa" diye bir ses çıkar ve işte sınıfın genelde en önde oturan talihsiz gençlerinden birisi yan sınıfa tebeşir almaya gönderilir. İşte o gencin hayatı kaymıştır, kamikazedir o çocuk, ölüme gider gözünü kapatıp. Zira kaderi şöyledir. Yan sınıfın kapısını 3 kere tereddüt edip, alnında terler birikmişken çalar ve içeri girer, zaten o an bitmiştir işiniz, aynı anda 40 kişilik mevcut kafayı çevirip size bakar, mal gibi kalmışsınızdır. Genellikle aksi bir hocaya denk gelirsiniz, adam zaten sinirlidir, ders bölündüğü için kıpkırmızı olur, bir de tebeşir isteyince pancara döner...."Uleaaaaaaan" diye patlar size. Bitmiş midir işkence, hayır. Dönüşte bir de tebeşir bulamadığınız için kendi hocanızdan fırça yersiniz....Ölsem daha iyiydi.

2-Sözlü by Numb3rs: Bir insan evladının ömründe, tüm hayatının film şeridi gibi gözler önünden geçtiği 2 an vardır. Hayır ölümden önceki bir kaç saniye değil. Birincisi askerde komutana uyurken yakalandıktan sonraki geçen 4-5 saniye, diğeri de lisede hocanın aniden sözlü yapmaya karar verdiği, isim listesinde bulunduğunuz sıra ile o günün tarihinin aynı sayı olduğu zamandır. Hoca sınıfa girer, ders başlar. "Evet bir sözlü yapalım" der. Herkes saatine bakar. Ayın 16'sı...Gözler 16. sıradaki isme çevrilir. Zira herkes yerini bildiğinden 16. sıradaki kurban titremeye başlamıştır. Ardından beklenen replik gelir. "bugün ayın kaçı....16'sı...kim var 16. sırada eveeeet Flying Dutchman, evet Hollandalı anlat bakalım kuşlarda sindirim"....Ne bileyim yahu kuşlarda sindirimi, yiyorlar sıçıyorlar işte, aradaki münasebetten bize ne, ben 10 saniye önce Kubilay'ın Barcelona'ya attığı golü düşünüyorum sen gelmiş bana kuşlar diyorsun. Kalkarsın tahtaya yürüyerek, o yürümenin adı Dead Man Walking'dir başka bir şey değil. Sırf bu yüzden, şimdiki aklım olsa kendimi 31. sıradan yukarıdaki numaralara yazdırırdım.

3-Tokalı Solucandil: Pazartesi sabahı, okula gelirsin. Zaten hafta sonunun bitmiş olduğundan keyifsizlik had safhadadır. Derken hoca girer, sınıfta bir hareketlenme başlar, herkes çantasından bir şeyler çıkarır. Ulan bu ne? Yandakine sorarsın, "oooo ödev vardı olüüm yapmadın mı?" şeklinde sağ elinin avuç içini yumruk yaptığı sol elinin tepesine vurur ardı ardına. Çat çat sesleri eşliğinde gerilim dolu dakikalar başlar, hocanın size çekeceği nutuk düşünülür, gündüz kabusu tam. Derken o da ne, hoca arkasını döner başlar anlatmaya, unutmuştur ödevi falan, aradan 2 gün geçince, adam hayat kavgası, futbol maçı, çoluk çocuk stresinden unutmuştur tabi, tam 30 yıllık Çin İşkencesi'nden çıkmış gibi bir rahatlama olurken ön sırada oturan tokalı, sarışın, yaz-kış farketmeden beyaz çorap giyen kızdan bomba gelir."Hocaaaaam ödevler vardı bakmayacak mısınız?". Hani o idam karşıtı aktivistler var ya. Eminim hayatında bu duyguyu yaşamamışlardan çıkıyor. Bunların en azılısını getir, o kızın olduğu sınıfa koy, dönem bittiğinde giyotini bilemeye başlar. Ulan hoca unutmuş, sana giren yok çıkan yok, niye hatırlatıyorsun....

4-Cyclops Klanı: Listenin sadece kızlara özel bir kabusu bu. Yukarıda dedik ya ciddi anlamda ilk cinsel duyguların yaşandığı dönem diye. İşte maalesef bunun kurbanı kızlar olur. Ben bir lise öğrencisinin, okuldaki kızların eteğinin altını görebilmek için yaptığı manevraları Napoleon'un savaş meydanındaki manevralarında bile görmedim. Bu yetenek artık öyle gelişmiştir ki X-Men'deki Cyclops gibi engel tanımaz. Ben bu iş yüzünden katarakt, şaşı olan hatta geçici olarak görme duyusunu kaybeden arkadaşlar biliyorum. Zira bir insanın kafası ileriye bakarken 90 derece açıdaki bir nesneyi görmesi imkansızdır. Ama başarır bu azimli gençler. Bu ekibin (yani bizim) iğrenç bir yükü de vardır kızlara. Kızlar bu yüzden yazın tayt giymek zorunda kalırlar eteğin altına. Yazın sıcağında, eteğin altına tayt giymek de tahmin ediyorum işkence gibidir. Tayt giyenler görülünce hayal kırıklığına uğranılır, tayt giymeyen görülünce de, "şşşş bugün iyi manzara var haaa, kaşar....." muhabbeti yapılır. Az kereste değilmişiz lan....

5-Highschool's Sweethearts: Hiç unutmam, lise hazırlıktayız daha, yani ortaokuldan liseye geçiş dönemi daha tam Beverly Hills High 90210 moduna girmemişiz. Hala Atlı Karınca-Carousel'deyiz. Serviste gidiyoruz, Özcan isimli, şimdi kulakları patlasın, toplumda "tam piç ya" diye tabir edilen bir arkadaşımız gitmiş, bir kıza "Fırat seni seviyor" demiş. Benim kıza hiç bir romantik, erotik ve pornografik duygu beslememem, bu nedenle yaptığı denyoluk bir yana bunu söylediği kızın gelip ona değil bana kızması bir yana. Ulan (afedersiniz) kaltak bana niye kızıyorsun. Benim olaydan haberim bile yok. Ama bu yolda yalnız mıyım, değilim. Her okulda gelmiştir bu bir kaç kader kurbanının başına. Kendisi hakkında bir başka adam ya da kızı sevdiği, oynaştığı, 69 yaptığı söylentileri (bizimki çok modern bir okuldu) söylentileri çıkarılır. Sıçtı Cafer bez getir, hadi ondan sonra temizle bu lekeyi. İşin kötüsü kızın kendisi, kızın arkadaşları ve hatta kızın tüm sınıfının önünden bile geçemezsin artık. Kimyan değişir. Ama bu söylentiyi çıkaran adam aşağıdaki Sırp futbolcusu gibi kökten gelmiştir. İlkokuldaki "kaşık desene lan...kaşık de..hşşş kaşık de....(denilir)...bütün kızlara aşııık hehehheeheh" esprisini yapan adamın sadece gövdece büyümüş halidir.

6-Agent Rotring 0.9: Silgi, kalemtraş, gönye, iletki, cetvel, boş sayfa, kırmızı kalem, tükenmez kalem bunların hepsi etraftaki arkadaşlardan temin edilir ama temin edilmeyecek şey 0.9 uçtur. Herhangi bir sınav sırasında eğer 0.9 ucunuz bittiyse yapılacak şey, kağıdı vererek sınavdan çıkmaktır. Plütonyum veya 0 Rh- kan grubu gibi bir şeydir 0.9 uç. Her kırtasiyede bulunmaz, her öğrencide olmaz. Bu yüzden stokun bitmesi demek her şeyin bitmesi demektir. Zira sınıfın kibar düzenli bayanları 0.5, ortalama insanları 0.7 kullanır. Hiç bir zaman yazısı güzel olmayan, düzensiz adamlar ise 0.9 kullanır. Uç bittiğinde sınıfa "0.9 Tombo ucu olup da vermeyenin" tehditi sallanır ama hakikaten olsa dükkan senin. Bir de bu işi abartıp 1.0 uç kullanan bir adam görmüştüm. Adamın daha 15 yaşında kaportacı olacağı belliydi. 0.5 ucu kullananlar reklamcı oldu, 0.7 uç kullananlar bankacı. Bir de düzene aykırı tahta kurşunkalem kullananlar vardı. Onlar da sanırım şu anda İstiklal'de Alınteri dergisini satıyor.

7-Sıra Dayağı: Kimse farketmemiştir ama sıra dayağı dünyanın en komünist eylemlerinden birisidir. Kapsadığı toplumdaki herkese aynı şiddette yansır, birisinin işlediği hata tüm toplumu etkiler, karar alıcının kararları kesindir, adam kayırmaz, ve topluluğu oluşturan bireyler sadece kendi yararını değil herkesin yararını düşünürler. Ortaya çıkan ürün tüm topluma aittir. Yıllarca dünya üzerinde ideal komünist oluşumları araştıran filozofların yapması gereken bir Türk okulundaki sıra dayağı anına bakmaktır. Hoca arka sıralardan birisi konuştu diye cetveli veya zoppayı eline alır, o güne kadar hiç dayak yememiş ve sadece kendi iyiliklerini düşünen liberal-kapitalist çalışkan kızlar ağlamaya başlar, o sırada tecrübelilerden tüm sınıfa yardımcı olacak tavsiyeler gelir". "Ellere tebeşir tozu dökün, ellere tükürün" gibi. Tüm sınıftan tükürük ve çat-çut sesleri yükselir. Sıra dayağı size geldiği anda yapılacak şey doğrudan kadere razı olmaktır, çünkü korkunun ecele faydası yoktur. Elinizi çekmeye kalkarsanız ya sopa parmak ucunuza gelip daha çok acıtır, ya da hoca eliniz yerine kafanıza vurur. Dolayısıyla kurbanlık koyun moduna girmek en doğrusudur. Bir de tam zamanında elini çekip cetveli sıraya vurdurup kırdırtan ve hocayı daha beter kudurtan cengaverler vardır.

8-Kodumunun Dress Kod'u: İtiraf edeyim 7 yıllık ortaokul+lise dönemi, yani genellikle gri pantolon, beyaz veya mavi gömlek, lacivert ceket şeklindeki kıyafet yükümlülüğünü bir kere bile ihlal etmedim. Sırf bu yüzden bir dolu gereksiz hocayla muhattap olmayı istemediğimdendi. Yönetime başkaldırma şovunun aracı değildir kıyafet yönetmeliğini ihlal etmek. Ama mezun olduğum günden sonra kumaş pantolonu ilk giydiğim tarih üniversite mezuniyet balosuydu. Tam 5 yıl boyunca kumaş pantolon giymedim. Ama herkes bizim gibi değil tabi. Şimdi resmi kıyafette beyaz gömlek varken, gri ile geleni anlarım, beyaz üstüne ince mavi çizgiyle geleni anlarım da yeşil üzerine kahverengi çizgiyle geleni anlamam. Yahu bari alakalı bir şey giy, bu ne? Adam okula gelir, sabah sırada kalabalığın ortasında durur, gün boyu müdür muavinleriyle köşe kapmaca oynar, sınıftan çıkamaz, derslerde 30 derece sıcakta ceketle oturur. Derken okul çıkışı tak yakalanır. "Yavrum numaran neydi senin, yarın veli gelsin, veliiiin, tasdiknameni vereceeem". Disipline gidersin. Bu disipline gitme de ne film olaydı yahu. Disiplin dedikleri müdür muavinin odası....

9-Cehennemde 2 Devre: Öğle tatili olur, arada 45 dakikalık bir boşluk vardır, veyahut 2 saatlik dersin hocası gelmemiştir, çocuğunu dişçiye götürmüştür. Yapılacak iş bellidir. Bu zamanlar için sınıfa getirilen top çıkartılır, müdür yardımcısından yalvararak izin alınır ve sahaya çıkılır. Sahada basmadık yer bırakılmaz, o pantolon ceket ve deri ayakkabılarla kıran kırana bir maç yapılır. Derken geri dönme zamanı gelir. Kimse dönmek istemediğinden birisi "oğlum hadi gidelim hoca gelmiş hocaaa" diye bağırana kadar maç kesilmez. En sonunda kadere razı olunup sınıfa girilir. Manzara şudur. Ful sessizlik, masada oturan bir hoca, defterler açık herkes bir şeyler yazmaktadır ve 15 tane adam yaka bağır dağılmış, surat kıpkırmızı, ter içinde elde selpaklarla sınıfa girer. Tüm sınıf bu kupa törenini izler ve ekip arkadaki boş yerlere oturur. Aralarında genelde çalışkan olan ama zorla ayarttıkları bir parlak çocuk da vardır. Hocadan "aaa sende mi Berkin" isyanı duyulur. Terli biçimde Pisagor teoremi dinlenir. Pisagoooor, çölde bir vaha gibiiieee

10-Nöbetçi Öğrenci: Daha önce yazdığımız yazıdan alıntılayacağım yine. Nöbetçi Öğrenci insanlık tarihinin gördüğü en pis iştir. Halbuki dışarıdan bakılınca çok arzu duyulan bir görev gibi görülür. O eziyeti çekmeyenler hep "bir türlü bana sıra gelmedi ah ah" derler ama. Asıl darbe yiyen ve intihar sebebi olan baş müdür yardımcısının odasının önündeki nöbetçidir. O görevde bulunup büyüdüğünde vatana milete hayırlı olan, fizik veya kimya profesörü olan bir gence ben rastlamadım. Bir kere o adam aynı zamanda çaycıdır. Dakikada bir çay ocağına gider, çay getirir. Olmadı öğretmenler odasına gider bir öğretmeni çağırır. Olmadı teneffüs zili çalınca öğrencileri sınıflarına sokar. En streslisi de günün sonunda sınıflardan "sınıf defteri" denen olmaz olası şeyi toplama anıdır. Her sınıfın kapısı tek tek çalınır, "hocam sınıf defterini alacaktım" denir. Genelde öğretmenden "git oğlum sonra gel sırası mı" fırçası yenir. Yenmezse kurtulunur mu sanıyorsunuz? Elbette hayır. Sınıftan içeri girilir, öğretmen defteri imzalarken sınıfın önünde yalı kazığı gibi dikilinir. Bu arada sınıftaki bazı, şimdi kötü konuşmak istemediğim, zirzoplar sizinle "eheheh mala bak", "eeehehe ne dikiliyosun lan kamil...şşş kamile bak" tarzı laflar veya baş parmak, orta parmak hareketleri ile sizinle dalga geçer. Okul büyükse bu acı defalarca tekrarlanır. Gün gözyaşları içinde bitirilir.


by Barad-dur, Canarino, forzabrian, Gorky, FD ve special guest star maf....

İSTANBUL SÜPER AMATÖR VE 1. AMATÖR



















İstanbul Süper Amatör ve 1. Amatör Lig Grupları Salı günü çekildi. Kesin bir tarih olmamakla birlikte Süper Amatör Ağustos aynın sonunda, 1. Amatör Lig ise bu tarihten bir hafta sonra başlayacak. Bizi ilgilendiren 2 takım vardı kura çekiminde. Birisi eski semtimizin takımı, Süper Amatör’deki Selimiye Spor, diğeri ise geçen sene 2. Amatör’de grubunda ikinci olarak 1.Amatör Lig’e çıkan çoğu maçını takip ettiğimiz Haydarpaşa Demirspor.

Gruplardaki rakiplerimizi tanıyalım.

Süper Amatör’deki temsilcimiz Selimiye Spor, 13’erli gruplardan biri olan 6.Grup’ta.Gruptaki rakipleri;Küçükçekmecespor,Yoncaspor,Büyükçekmecespor,IGDAŞ,Reşadiyespor,Beşyüzevlerspor,
İstiklalspor, Karagümrükspor,Mahmut Şevket Paşa, Anadolu Hisarı, Kadırgaspor ve Erokspor.
Grupta İGDAŞ ve Mahmut Şevket Paşa aynı gruptan olmak üzere 1.Amatör’den bu sene yükseldi.İstiklalspor ve Yoncaspor’da bu sene Süper Amatör’de mücadele etmeye hak kazandı.Fatih Karagümrük ise 3.Lig’den bu sene Süper Amatör Lig’e düştü.








Küçükçekmece Spor: 1911 yılında kurulmuş olan Küçükçekmece’nin ilk adı ; Süleymaniye Sirkeci idi.1990 yılında Küçükçekmece’ye taşınarak bugünkü adını aldı.Uzun yıllar 2. ve 3. Liglerde mücadele eden kulüp grubun iddialı takımlarından.Her iki maçta zorlu olur.










Yonca Spor: 1967 yılında kurulan Yeşil – Beyazlı ekip Süper Amatör’e bu sene yükseldi. Kadıköy’ün takımı olan ekip, Futbol ve Basketbol dallarında faaliyet gösteriyor.Büyük ihtimal maçlarını Selimiye Stadı’nda oynayacaktır.Bu yüzden bizim için bir avantaj olabilir.

Büyükçekmece Spor: Grubun bir diğer iddialı ekibi Büyükçekmece geçen sene grupları 3.bitirerek 3. lige çıkma yolundan kıl payı döndü.Kırmızı – Mavili takım yine grubun iddialı ekiplerinden.Bu sene aldığı oyuncularla ne kadar iddialı bir ekip olduğunu da gösteriyor.Takımın teknik direktörü de tanıdık bir isim.Eski Galatasaraylı futbolcu Muhammet Altıntaş.

IGDAŞ: Hakkında fazla bilgimiz yok.Mavi – Beyaz renklerinden başka. Geçen sene 1. Amatör’de 10. grubu lider olarak bitirerek Süper Amatör’e yükseldiler.

Reşadiye Spor: Esenler ekibi Reşadiye Spor’un grupta pek iddialı konumu geleceğini düşünmüyorum.Geçen sene Süper Amatör’de 1. Grubu orta sırlarda bitirdiler.

Beşyüzevler Spor: 1991 yılında Seçkinler Spor Kulübü adıyla kurulmuş olan ekip 1998 yılında bugünkü adını aldı.Yeşil – Beyaz’lı Gaziosmanpaşa ekibi , geçen sene Vefa’nın ardından ikinci oldu.Ancak İl birinciliği müsadelelerinde Dikilitaş’a yenildiler.Grubun güçlü ekiplerinden.








İstiklal Spor: Süper Amatör’e bu sene çıkan bir diğer takım.
Bakırköy (Osmaniye)’ün ekibi.1921 yılında kurulmuş İstiklal Spor’un maçları keyifli olabilir.”Mezarcılar” isimli bir taraftar topluluğu da var.








Karagümrük: 1926 yılında kurulmuş olan Karagümrük bu sene 3. ligden Süper Amatör’e düştü.Yıllarca 1. lig ve diğer profesyonel liglerde oynayan Karagümrük gerçekten de hak etmediği bir yerde.Ama onları Selimiye’de seyretmek keyifli olacak.Umarız seyircileri de gelir ve güzel bir ortam olur.

Mahmut Şevket Paşa: Adını eski bir Osmanlı sadrazamından alan sarı – siyah – lacivert renklere sahip Şişli ekibi, bu sene İGDAŞ’la beraber aynı gruptan Süper Amatör’e yükseldiler. Tam bir kapalı kutu.









Anadolu Hisarı (İdman Yurdu): Geçen sene Beşyüzevler’le aynı grupta olan Anadolu Hisarı ligi 5. bitirmişti.Beykoz ekibi tehlikeli olabilir.








Kadırga Spor: Kadırgaspor da eski takımlardan.Seda Sayan’ın takımı mı desek acaba?Bordo – Mavili takım geçen sene Süper Amatör’de pek de başarılı bir sezon geçirmedi.Grupta pek iddialı olamayacak gibi.








Erok Spor: Kasımpaşa takımı olan Erok spor biraz meşhur bir ekip. Zamanında Recep Tayyip Erdoğan ve Mehmet Ali Şahin kulüpte futbol oynamış.Grupta geçen sen kötü bir performans sergilememişler.

Genel olarak takımların güçleri birbirine denk gibi.Oldukça çekişmeli bir lig olacak.İlk hafta Selimiye sahasında Yoncaspor ile oynuyor.

İlk Haftanın diğer maçları :

Karagümrükspor – İstiklalspor
Mahmut Şevket Paşa - Beşyüzevlerspor
Anadolu Hisarı – Reşadiyespor
Kadırgaspor – İGDAŞ
Erokspor – Büyükçekmecespor
Küçükçekmecespor (bay)

Gelelim 1.Amatör’deki desteklediğimiz Haydarpaşa Demirspor’a.Geçen sene 2. Amatör Lig 16. Grup’ta Tuzla Şifaspor’un ardından ikinci olarak,bu sene 1. Amatör’de oynamaya hak kazandı H.Demirspor. Bu sezon 1.Amatör’de yine 16. Grup’ta mücadele edecekler.

Gruptaki rakipler; Çavuşoğlu, Taçspor, Sultanbeylispor, Pendik Doğanspor, Dolayobaspor, Gümüşsuyuspor, Orhantepespor, İst. Darülaceze ve İcadiyespor.








Genelde Kartal ve Pendik civarından takımlar var bu sene. Çavuşoğlu, Orhantepespor ve İst. Darülaceze Kartal takımları. Doğanspor ve Dolayobaspor ise Pendik. Gruptaki diğer takımlar ise Beykoz, Kadıköy, Üsküdar ve Sultanbeyli’den. Bu sene, geçen seneki gibi (Tuzla, Şile ve Ömerli) çok uzak deplasmanlar yok.O açıdan daha fazla maç takip edebiliriz.







Taçspor ve Gümüşsuyuspor da Demirspor gibi bu sene 1. Amatör’e yükselen ekipler.Çavuşoğlu ve Pendik Doğanspor, geçen sezon 1. Amatör’de oldukça iyi performans sergilemişler.Bu açıdan şimdilik grupta en dikkat çekici ve dikkat edilmesi gereken takımlar.Maçlar başladığı zaman daha iyi analiz yapma şansımız olur.

by Barad-dur

MOTİVASYON



Aşağıda yazdık da Sırbistan gençlere yönelmeden önce onlara birer hatun bulsa iyi olacak. Yer Hollanda, 2007 21 yaş altı Avrupa Şampiyonası ve Ordina Open aynı tarihlere rast gelince Jelena Jankovic ve Ana Ivanovic'in Sırbistan kampına moral vermeye gittikleri an. Benim bu resmi görünce aklıma Candan Erçetin'in İstiklal Caddesi'nde çektiği klipte arkasında yürüyen on yüz milyon sperm gücündeki topluluk geldi. Çocuklar bu halle finale kadar çıktılar ona dua etsin Sırp yetkilileri.

SIRBİSTAN KÖKLERE DÖNÜYOR

Bir ülkedeki futbol kalitesinin, ligin yarışmacı karakterinin, en önemlisi de kulüp takımları milli takımların başarısının yabancı sayısına bağlı olduğunu düşünenlerden değilim. Bunu daha önce İngilizler Akademiye Dönüyor yazısında belirtmiştik. 2010-11 sezonundan itibaren İngiliz takımlarının tümü kadrolarında altyapıdan yetişmiş minimum 4 oyuncu bulundurmak zorundalar. Orada yazdığımız gibi son Avrupa Şampiyonası'ndaki sıralama futbol dünyasında bu yönde belirtilen tüm görüşleri farklı bakış açılarıyla haklı çıkarabilir. Örneğin ülkenin liginde yabancı futbolcu sayısının fazla olmasının milli takımın başarısında hiçbi etkisi olmadığını savunanlar İspanya ve Almanya finalini örnek gösterebilirler. Zira bu 2 takımdan İspanya'nın 23 kişilik kadrosunda sadece 5 isim, Almanya'da ise 4 isim yurt dışında forma giyiyordu. Zaten 5 kişilik İspanya lejyoner ekibinin dördünün özel bir durumu vardı, zira onları, hocası da İspanyol olan bir İngiliz takımı bu sebeple transfer etmişti. Bu 2 ülkede oynayan yabancı futbolcu sayısının Avrupa liglerinden yapılacak bir listenin başında geleceğini biliyoruz. Yarı finalin mağlupları Türkiye ve Rusya'ya bakalım. Türkiye'de 7, Rusya'da ise sadece ve sadece 1 oyuncu yurt dışında forma giyiyordu. Üstelik liginde bir dolu yabancı bulunduran ama kadrosunda yurt dışında oynayan 1 oyuncu bulunduran Rusya, kadrosunda 14 lejyoner bulunduran Hollanda'yı kupanın dışına itmişti. Dolayısıyla bu ülkede oynayan yabancı-yurt dışına gönderilen oyuncu arasındaki oranı başarının anahtarı olarak görmemek lazım. Yabancı oyuncu sayısını sınırlamak veya artırmak başarının anahtarı değildir. Başarı ülkedeki futbol sisteminin oturtulması ile sağlanır.

Türkiye'de yabancı oyuncu sayısının artmasından şikayet edenler, müthiş bir altyapı sistemimiz varmış gibi konuşuyorlar. Ama iş böyle değil. Yabancı sayısının bugünkünden daha az bir baraja çekilmesi hiç bir şeyi değiştirmeyecek. Anadolu kulüpleri aynen bugün yaptıkları gibi futbolcu yetiştirmeye, İstanbul'un büyükleri de bu oyunculara yüksek bonservis bedelleri ödemeye devam edecek. Hatta bir çok Türk oyuncuya göre düşük bonservis ücreti ile transfer edilen oyuncuların bu anlamda yararlı bir etkisinin olduğunu bile söyleyebiliriz. Ben İngiltere'de benimsenen modelin yararlı olacağını düşünüyorum. Yabancı sayısının serbest bırakıldığı ama altyapıdan yetişmiş oyuncu sayısına da bir zorunluluk getirildiği sistem. Bu yabancı rakamıyla uğraşmayı bir kenara bıracaktır. Gelelim yazıyı asıl yazma sebebimize.

Sırbistan 2010-11 sezonundan itibaren geçerli olmak üzere çok önemli bir karar aldı. Futbol ülkelerinin uygulamalarının geneline göre ters yönde bir aksiyon aldılar ve yabancı sayısını düşürdüler. 2010-11 sezonunda Sırbistan'daki birinci lig kulüpleri sahaya çıkardıkları ilk onbirde maksimum 5, izleyen sezondan itibaren geçerli olmak üzere de 4 oyuncu bulundurabilecekler. İkinci lig kulüpleri için bu sayı 2, üçüncü lig kulüpleri için ise 1. Daha önce bu hak sınırsızdı. Örneğin son şampiyon Partizan'ın kadrosunda 7 yabancı bulunuyor. Maç kadrolarındaki sınırsız hakta bir değişiklik yok. Sırbistan Federasyonu sahaya çıkan ilk onbirlere müdahale etti. Başkan Tomislav Karadzic bu kararın genç oyuncuların kendilerini geliştirmesi için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyor. Sırplar son yıllarda 1980'lerdeki "Yugo furyası" dönemini hortlatatacak oyuncular ihraç ettiler. İsveç'teki 21 yaş altı futbol şampiyonasındaki Sırbistan kadrosunda bulunan 22 oyuncudan 9 tanesi yurt dışında forma giyiyordu. Bu sayı, malum furyanın tekrar ortaya çıkması, federasyonun aldığı karar ve Sırp kulüplerinin genç oyuncu ihraç ederek para kazanmadaki mutluluğu keşfetmeye başlaması ile artacaktır.

ESTUDIANTES CAMPEON

Estudiantes 2009 Libertadores Kupası Şampiyonu. İlk maçı bir hafta önce kendi evinde 0-0 bitiren Juan Sebastian Veron'un ekibi, dün deplasmanda rakibini, ikinci yarının başında 1-0 yenik düştüğü maçta 2-1 mağlup ederek şampiyon oldu. Goller burada. Belo Horizonte'deki maçta tribünlerde 65.000 Cruzeiro'luya karşı duran 3.000 La Plata'lı adam Arjantin'e kupayla döndüler. Bu Estudiantes'in 1968-70 yılları arası, kupayı üstüste 3 kez kazandıktan sonra aldığı ilk zafer. Yani 29 yıl sonra gelen bir şampiyonluk. Bu ayrıca onları tüm zamanların şampiyonlar listesinde dördüncü sıraya yerleştirdi. Independiente, Boca Juniors ve Penarol'un ardından. Artık duymuşsunuzdur Veron ailesi baba-oğul kupaları müzelerine götürdüler. Baba Juan Ramon Veron yukarıda saydığımız 3 şampiyonluk gelirken Estudiantes kadrosundaydı. Oğlu da 34 yaşında kupayı kaldırdı. Her iki takımın da finalin iki ayağına tamamen yerli oyunculardan oluşan onbirlerle çıktığını belirtelim. Cruzeiro 1976 v 1997'den sonra kupaya üçüncü kez uzanmak istiyordu ama olmadı. 24 Nisan'da yazdığımız Libertadores Kupası'ndaki grup mücadelelerinin sonuna denk gelen yazımızın sonundaki toparlamada şöyle demişiz. "turnuvaya 5 takımla gelen Arjantin'in 3 takımı kesin olarak veda etti. Sadece Estudiantes'in yeri belli oldu. Boca Juniors'un da durumu son maçta belli olacak (büyük ihtimal çıkacaklar). Bu % 40 gibi bir başarı oranı demek. Brezilyalılar ise getirdikleri 5 takımın 4 tanesiyle çoktan 2. turu gördüler. Son takım Palmeiras'ın da hala şansı devam ediyor. Yani 5'te 5 yapabilirler." Yaptılar da 5 takımın tümünü ikinci tura yolladı Brezilya. Çeyrek finale gelindiğinde işler daha da azıtmıştı. Boca Juniors Defensor Sporting'e elendi ve son sekize kalamadı. Brezilya ise 4 takımla yoluna devam ediyordu. Verdikleri firenin sebebi de ikinci turda iki Brezilya takımının birbiriyle eşleşmesiydi. Sport Recife ve Palmeiras. Ancak Brezilyalılar finale gelene kadar birbirlerini tırpanlamakla meşgul oldular. Çeyrek finalde Cruzeiro-Sao Paulo, yarı finalde de Gremio-Cruzeiro maçları oynandı. Diğer taraftar Estudiantes şanslı biçimde ikinci turdan finale gelene kadar hiç bir Brezilya takımı ile oynamadı. Hatta turnuva boyunca tek bir Brezilya takımı gördüler karşılarında. Grup mücadelelerinde karşılarında olan Brezilyalı yine finalde oynadıkları Cruzeiro idi. Bu aynı grupta yer alan iki takımın kupanın finalinde de karşı karşıya gelmiş olması demek. 5. grupta ilk iki sırayı alan iki takım finali gördüler. Grup maçlarında Cruzeiro kendi evinde 3-0, Estudiantes ise 4-0 kazamıştı.

Tarih böylece tekerrür etmiş oldu fane halde. Zira geçtiğimiz yıl da Libertadores'in finalini oynayan takımlar, Ekvator'dan LDU Quito ve Brezilya'dan Fluminense finale aynı gruptan çıkarak gelmişlerdi. Bir tane daha. Finali geçen sene Brezilya'lı olan kaybetmişti, bu sene de Brezilya'lı olan kaybetti. Bir tane daha. Geçtiğimiz yıl şampiyon Quito grubu ikinci, Fluminense birinci olarak bitirmişti, bu sene de şampiyon Estudiantes grubu ikinci Cruzeiro birinci bitirdi. Yani her iki senede de şampiyon ikinci sırada bitiren oldu. Bir tane daha. Geçen yıl grup sıralaması 13 ve 10 puan şeklinde idi. Bu sene de Cruzeiro 13 Estudiantes 10 puan topladılar. Hadi son bir tane daha. Aynen Estudiantes gibi LDU Quito da geçen yıl gruplardan finale giden yolda hiç bir Brezilya takımı ile oynamamıştı, aynen yukarıda belirttiğimiz Estudiantes'de olduğu gibi. Yani geçtiğimiz yılın grup mücadelelerinden finale giden yolun fotoğrafını çektiğimizde nerede ise karbon kağıdı yapıştırmış gibi oluyoruz.

Turnuvanın gol kralı şampiyondan çıktı. 24 yaşındaki Mario Boselli 8 golle kupanın gol kralı oldu. Atlas Okyanusu'nun ötesine geçişi yakındır.

FABIAN JOHNSON

Wolfsburg şampiyonluk sarhoşluğunun ardından kendisini bekleyen tehlikeli dönemi kadro açısından tehlikesiz atlatmış görünüyor. Felix Magath'ın sezon sonu takımdan ayrılacağı zaten şampiyonluk gelmeden belli olmuştu. Dolayısıyla bu beklenen bir gelişmeydi. İlk onbir oyuncularından hiçbirisini kaybetmediler. Kadrodan ayrılan hatırı sayılır tek isim Japon Yoshito Okubo oldu ama Okubo takımdaki diğer Japon Makoto Hasebe kadar kendisine yer bulamıyordu. Bunun dışında 3 iyi transfer yaptılar. Olympique Marseille'den Karim Ziani ve Auxerre'den gelen Danimarka'lı Thomas Kahlenberg onlara güç katacaktır. San Lorenzo'ya kiralanan Jonathan Santana da kadroya döndü bu arada. Üstüne üstlük takımdan en az birisinin, belki de üçünün de ayrılacağı söylenen Magische Dreieck ekibi Grafite, Dzeko ve Misimovic yeni sözleşmeler imzaladılar ve takımda kaldılar. Böylece Wolfsburg şampiyon olan sürpriz takımın oyuncularının kıtlıktan çıkmış gibi kapışılması sendromuna hiç uğramadı. Yeni sezonda göreceğimiz tablo Felix Magath ile yeni teknik adam Armin Veh arasındaki fark olacak. Ancak yukarıda belirttiğimiz üçüncü transfer Wolfsburg'un bu sezon yaptığı en iyi transfer olarak görünüyor. Alman 21 yaş altı takımının oyuncusu Fabian Johnson.

Johnson futbola 1860 Münih kulübünde başladı. Defans ve savunmanın defansa yönelik bölümünde görev yapabiliyor. 4 senedir 1860 Münih'te oynuyordu. Bu süre zarfında sırasıyla Alman 19, 20 ve 21 yaş altı takımlarında görev yaptı. Horst Hrubesch onu İsveç'te geçtiğimiz ay düzenlenen turnuvaya da götürdü elbet. Yarı final ve final maçlarında sahadaydı. Alman futbolunun defans hattındaki en fazla gelecek vaad eden oyunculardan birisi olarak kabul ediliyor. Wolfsburg onunla 3 yıllık sözleşme imzaladı. Bonservis bedeli açıklanmış değil. Barzagli, Hasebe, Schafer, Madlung hattına önemli bir alternatif olacaktır. Büyük ihtimal ilk onbirde de kendisine yer bulacak. Wolfsburg bu sezon olmasa da gelecek sezon başlaması muhtemel erozyona karşı, geleceğe yönelik yatırımlar yapıyor. Başarıyı istikrara dönüştürme açısından önemli bir hamle. Dün de belirttiğimiz gibi maddi açıdan da arkalarında önemli bir destek var. Son şampiyon lige geçen seneki gücünden bir şey kaybetmeden girmeye hazırlanıyor (En azından sahada). Tabi daha yapılacak transfer olacaktır.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

CHARIOTS OF AL BUNDY



Sadece Married With Children'ın değil tüm sit-com tarihinin en komik sahnelerden bir tanesi. Sahnenin başlangıcındaki "Chariots Of Fire" melodisinin girişiyle zaten ilk kopuşu yaşıyorsunuz. Bu sahneyi bu kadar muhteşem yapan, sahnenin ağır çekim olması değil, Ed O'Neill ve Polis Akademisi'nin Hightower'ı Bubba Smith'in bizzat kendilerinin ağır çekimde oynamasıdır. Bilmeyenler için not, cüzdandan birbirlerine gösterdikleri fotoğraflar kayınvalidelerinin fotoğrafları.

SHEIKH'S ELEVEN

2 günde 2 transfer. Sanırım hücum hattına bundan sonra bir transfer düşünmüyor Manchester City. Arap sermayesinin kurduğu ve büyük paralar harcanan takıma karşı hafif bir antipati oluşuyor tabi. Rafa Benitez Glen Johson'ı Portsmouth'dan alana kadar kendisine büyük problemler çıkaran Manchester'lı rakiplerine öfke kusmuştu. Ama gerçekleri de görmek lazım Manchester City bu sefer hakikaten çok iyi bir kadro kurdu. Defans hattına 1-2 takviye daha yapacaklarını düşünüyorum ve sonrası Mark Hughes'un yeteneğine kalmış. John Terry iddiaları haftalardır İngiliz basınında. Onun defans hattına monte edilmesi Manchester City'nin ihtiyacı olduğu tek bir şey bırakıyor geriye. Kadro istikrarı. Bu beraber oynama, birbirini tanıma ve takım karakterinin oturmasını içeriyor tabi ki. Bu süreci yavaşlatan etkenler var. Sakatlıklar, cezalar, oyuncu kaprisleri, disiplinsizlikler, sürecin başında alınabilecek bazı ağır yenilgiler gibi. Mark Hughes'un tepesindeki isimler İngiliz futbolunda teknik direktörlere gösterilen o alışılagelmiş sabra sahip değiller. Bu kadar yüklü para harcadıktan sonra mutlaka ligin başında bir kaç kıvılcım görmek isteyeceklerdir. İlk dört sıra, yani Şampiyonlar Ligi vizesi Şeyh Mansur'un hedefi olacak büyük ihtimalle. Bunu elde edecek bir kadronun yavaş yavaş oluştuğunu düşünüyorum. Zira transfer haberlerinin parıltısından kurtulup analize giriştiğimizde oldukça iyi bir takım var önümüzde.

Kalede Shay Given olacak elbet yeni sezonda. Onu tartışmanın bir anlamı yok. Arkasında Kasper Schmeichel bekleyecek. Bu tarafta Given çok uzun süreli sakatlıklar geçirmezse hiç bir problemin çıkacağını sanmıyorum. Given bir kaç istisna dışında olmadık goller yemeyen ve bunun üzerine kurtardığı bir çok maçla tanınan bir adam. City bu bölgede ligdeki bir çok takımdan önde olacaktır. Defans hattında Wayne Bridge, Nedum Onuoha, Richard Dunne ve Pablo Zabaleta dörtlüsü görünüyor şimdilik. Ama dediğim gibi buraya minimum bir oyuncu transfer edilecektir. Bu isim John Terry olursa City burayı da bir hayli güçlendirecek demektir. Zaten alternatif olma açısından da oraya oyuncu transferi gerekiyor. 33 milyar dolarlık kişisel servetten City Of Manchester Stadyumu'na aktaracak para elbette bitmedi. Domuz gribinden kurtulan Micah Richards da elbette bu hattın önemli bir alternatifi olacak. Ben Haim'in ise bu kadroda yer bulabileceğini pek sanmıyorum.

Orta sahaya ve forvet hattına gelince. City burada müthiş bir oyuncu topluluğu oluşturmuş durumda. Orta sahaya bakalım. Elano, Stephen Ireland, Nigel De Jong, Gareth Barry ve Martin Petrov. Orta sahanın her iki yönünde de çalışabilen, yaptıkları işler şöhretlerinin önünde olan, hepsi yetenekli adamlar. Gareth Barry transferi kesinlikle bu sezonun dönüm noktalarından birisi. Benitez onu 2 yıldır Steven Gerrard'ın yanına monte edip geçilmez bir orta saha oluşturmak istiyordu. City'nin işi bağlaması 2 ay sürdü sadece. Vincent Kompany, Kevin Etuhu, Michael Johnson gibi oyuncular da bu ekibin alternatifleri olacak. Orta sahanın hücuma dönük tarafında da Craig Bellamy, Robinho, Shaun Wright-Phillips gibi dığrudan oynayabilecek 3 adamı var City'nin. Bu hem defansif hem de ofansif açıdan çok tehditkar bir takım yapıyor mavileri. Üstelik daha forvet hattından bahsetmeden. Orada da Santa Cruz, Benjani Mwaruwari, Caicedo ekibine Adebayor ve Tevez eklendi. Şimdi bu paragrafa tekrar vakın. Tam 13 tane üst düzey Premier Lig oyuncusu saydım. Halbuki bu adamlar sadece 6 mevkiyi kapmaya uğraşacaklar.

29 Aralık 2008 günü yazdığımız Şehrin Mavi Yakasında Reform yazısında City'nin yakın gelecekte çözmesi gereken problemlerini belirtmiştik. Bunlar Zorlu maçlardaki başarısızlık, baskın oyuncu eksikliği, performans istikrarsızlığı ve Galacticos sendromu idi. Yukarıdaki kadro yapısı ikinci maddeyi artık ortadan kaldırıyor. Oluşan alternatfi zenginliği büyük ihtimalle üçüncü maddeyi de engelleyecektir. Birinci maddedeki problemin çözümü oyunculara sonuncusu da Mark Hughes'a kalmış durumda. Lig başladığında neler olacağını göreceğiz. Her şeye rağmen bu kadroya, özellile İngiltere Ligi'nin atmosferi göz önüne alınırsa bir 10 hafta süre vermek gerektiğini düşünüyorum.

AHİ STADI



















Ülkedeki stad isimleri ile ilgili ortak bir görüşümüz hemen hemen mevcut. Büyük çoğunluğu Atatürk stadı, Şehir stadı ve İlçe stadı olarak tanımlı. Ve genel olarak bundan pek memnun değiliz. Takımların kendi tarihlerinde önemli yeri olan futbolcu, başkan ya da diğer isimleri stadlarına yakıştırmaları ise bundan önceki sohbetlerimize konu olan ortak düşüncemiz. Şahsi kanaatim, Ankara 19 Mayıs stadının yerine Türkiye'nin en güzel stadını inşa edip Atatürk adı verilmesi ve bu örnek stadının taşıdığı ada yakışan bir şekilde olması yönünde. Diğer stadyumların isimleri değiştirilebilir.

Ancak tüm bu sıradanlığın dışında bir stad ismi dikkat çekici. Kırşehir Merkez Ahi Stadyumu. Ahilik, çok çok genel anlamda kökeni 13. yüzyıla uzanan, Anadolu Türk esnaf ve sanatkarlarının birliğini kurmak ve onların güzel ahlak temelinde eğitilmesini amaç güden bir oluşum. Her ne kadar Ahilik din temelli bir tarikat ya da örgütlenme olmasa da ahlaki gelişim yönünden belirli inanç temellerine ve bazı sıkı prensiplere dayanan, tasavvuf yönü kuvvetli bir anlayış. İsminin futbol stadyumuna verilmesi ise ilginç olmasından ziyade bir ilk. Kısa bir araştırma sonrası yurt dışından da bir örneğini ben bulamadım. Herhangi bir bilgisi olan varsa ve yoruma eklerse memnun oluruz.

by Gorky

KULÜP LAKAPLARI vol.1



2 ay önce stadyumların lakapları ile ilgili bir yazı yayınlamıştık. Sıra takımlarda. İngiltere Ligi ile başlıyoruz

Arsenal - Gunners, Gooners : Kulübün İniltere'de cephanelik olareak kullanınlan "Woolwich" kentinde kurulması ve ilk adının da "Woolwich Arsenal" olmasından ileri geliyor.
Aston Villa - Villains: Kulübün ismi Birmingham'ın Aston kasabasındaki Villa Kilisesi'nden geliyor, "kötü adam" anlamındaki "villains" kelimesi "villans" kelimesiyle oynanarak türetilmiş.
Birmingham City - Blues, Brummagem: Forma renginin mavisi ve Birmingham'ın yerel dildeki söylenişi B. City'nin lakabını oluşturmuş.
Blackburn Rovers - Rovers, The Riversiders Rovers:
Riverside lakabı stadın içindeki bir tribün bölümünün isminden geliyor, Rovers ise başarı için ülkenin her tarafına yolculuk etmeye hazır olmayı ifade ediyor.
Bolton Wanderers - Trotters: Yine seyahat etmeyle alakalı bir kelime. "Trotter"atlı araba yarışları için yetiştirilen atlara verilen isim.
Chelsea - Blues, Pensioners: Yine takımın mavi rengini "Blues", savaş gazilerinin bölgede ikamet etmesini ise "emekliler" anlamındaki "Pensioners" temsil ediyor.
Derby County - The Rams: Amblemdeki "keçi" resminden ve ünlü bir halk şarkısı olan "Derby Rams"dan esinlenilmiş.




Everton - Toffees, or The Toffeemen:
Everton'ın lakabı kentteki ünlü bir şeker dükkanından geliyor.
Fulham - Cottagers: Stadyumları olan Craven Cottage'den geliyor. Ayrıca "cottagers" kulübe benzeri evlerde yaşayanlara verilen ad.
Liverpool - Reds: En basiti. Doğrudan formanın rengi alınmış.
Manchester City - Citizens, Sky Blues : "Sky Blues" takımın gök mavisi renginden, vatandaş anlamındaki "citizens" ise aynı zamanda şehirde yaşayan insan anlamına gelen kelimeden türüyor.
Manchester United - Red Devils : Söylenecek pek bir şey yok, kulübün ambleminde görülen Kırmızı Şeytan" her şeyi anlatıyor.
Middlesbrough - Boro: Bariz bir kısaltma
Newcastle United - Magpies: Kulübün renklerini taşıyan siyah beyaz saksağan kuşundan lakabını alıyor.
Portsmouth - Pompey: Napoli eyaletine bağlı ilk medeniyet yerleşimlerinden biri olan İtalyan şehri ve ünlü kumandan Gnaeus Pompeius Magnus'tan geliyor, aynı zamanda Portsmouth şehrinin de lakabı.
Reading - Biscuitmen: "Biscuitmen" İngiltere'nin en ünlü bisküvi firmalarından The "Huntley & Palmers"'ın Reading'deki fabrikasından geliyor.



Sunderland - Black Cats, The Lads, The Mackems, Rokerites: Amblemdeki iki siyah aslan "Black Cats"i anlatıyor. "Rokerites" kulübün eski stadı Roker Park'tan. "The Mackems" ise gemi mimamirisi ile ünlü Sunderland kentinin gemicilerinin gemileri yapması ve denize sürmesi ne bir gönderme "Mak'em and tak'em")
Tottenham Hotspur - Spurs, Cockerels and Lilywhites: Spurs "Hotspur"un kısaltılmış hali. Peki Hotspur ne? Kulübün eski maçlarını oynadığı Northumberland Park bölgesinde Shakespeare'in sergilediği Henry IV oyunundaki kral Henry'nin soyadı. Ya da takma adıyla Harry Hotspur. Kulübün kuruluşunda yer alan edebiyat öğrencilerinden birinin fikri. Kendi takımım diye söylemiyorum en güzeli. Ayrıca armadaki horozdan gelen "yavru horozlar" anlamındaki "Cockerels" ve "zambak mavisi" anlamındaki "lilywhites"ı da unutmayalım.
West Ham United - Hammers: Demir işçilerinin kurduğu takımın lakabı ne olacaktı ki. Amblemdeki iki koskoca çekiç her şeyi anlatıyor zaten. Kulübün ilk isminin de "Thames Ironworks." olduğunu hatırlatalım.



Wigan Athletic - Laticss: Bu da basit bir kısaltma.

Yarın diğer Avrupa kulüpleri ile devam ederiz.

MAC GYVER

Herkesin bir çocukluk kahramanı vardır. He-man, Tanju Çolak, Voltron'un sol kolunu oluşturan ve "ben en çok piçi seviyorum oğlum" laflarımız üzerine anne babadan bolca dayak yememize sebep olan Pidge, Yakari, JR., Hayat Ağacı'ndaki Sam Whitmore, Samantha Fox, Scoobie Doobieler....vesaireee vesaireeee. Benim çocukluk kahramanım tartışmasız Luke Skywalker'dır (Star Wars evreninde kader birliği ettiğim Canarino sevmez misal Luke'u iki dakikada jedi master oldu diye ama ben katılmam kendisine, Obi Wan'ın, Qui Gonn'un, Mace Windu'nun 40 yılda yapamadığını tek tuşa basıp koskoca imparatorluk gemisini parçalayarak yapmıştır, yetenek vardır adamda) ama arkasından gelen adam da Mac Gyver'dır. TNT tekrar yayınlamaya başlayınca ele almamak artık olmaz dedim. Bir kere Mac Gyver terbiyeli bir iyi aile çocuğudur. Her işi altındaki araba yapmasına rağmen, altın zincirlerle dolaşıp her bölümde bir hatunu yatağa atan Michael Knight dangozu gibi değildir. İşine öncelik verir, 139 bölüm boyunca bir kaç kızı sevmiştir sadece. Yine Michael Knight gibi örneğin, eline tasdikname almış kara cahil değildir, koskoca Phoenix Enstitüsü'nde görev yapmaktadır. Sporla uğraşır, buz hokeyinde yeteneklidir. En önemlisi de silah karşıtıdır, ateşli silahlarla işi olmaz, ordu müdahalelerine ve askeri yönetimlere karşıdır, sivil toplumdan yanadır. Her yönüyle gözünüz kapalı kızınızı vereceğiniz adamdır.

Neredeyse her bölümün izlemişimdir Mac Gyver'ın. Şimdi oturup tekrar izlemeyi düşünüyorum. Tabi izledikçe tekrar tekrar hatırlayacağız ama benim hala en fazla aklımda kalan bölüm MacGyver'ın Güney Amerika kökenli karıncalarla mücadele ettiği bölümdür ki, bu bölümde aslında doğaya karşı, en yetenekli bilim adamının bile karşı koyamayıp yine doğanın sayesinde savaş verebildiğinin mesajı verilir. Spoiler vermeyeyim bir gün izlersiniz belki. 29 Eylül 1985 ve 21 Mayıs 1992 tarihleri arasında tam 7 sezon boyunca yayınlanmıştır dizi. Aynı şekilde yoktan var etme konusunda yetenekli olan A Takımı'nı Mac Gyver kadar sevmem örneğin. Bir kere 4 kişilerdir, asker kaçağıdırlar ve anca ateş etmeye, tahrip etmeye yarayan aletler yaparlar. Yoktan var etme yerine bir restorasyon söz konusudur yani bunlarda. Mac Gyver'ın ciklet, bant ve balondan yangın söndürücü yapmasındaki naiflik yoktur. Tabi bu bilimsel kabiliyet bazı rivayetleri de beraberinde getirmiştir. Nitekim Mac Gyver'ın çikolatadan askı, arap sabunundan tank, soğandan uçaksavar, pancardan saç kurutma makinesi yaptığı gibi rivayetler gerçek değildir. Ancak şahsım bir bölümde 3 limon, birer alüminyum, bakır ve demir çubuktan yalan makinesi yaptığına şahit olmuştur. Limondan yalan makinesi mi olur lan, oha.

Velhasıl TNT'de rastlarsanız kaçırmamanızı öneririm. DVD'leri de piyasada dolaşıyor zaten. Jeneriğini vereyim.

BUNDESLIGA'DA EKMEK FORMANIN ÜSTÜNDE























Alman futbolunun son yıllarda yaşadığı patlamayı sık sık dile getiriyoruz, dile getirmesek de ortada zaten. Yenilenen stadyumlar, bu yenilenmeye rağmen oldukça makul seviyedeki bilet fiyatları, bunun sonucunda tıklım tıklım dolan tribünler, göze hoş gelen futbol ve çekişmeli bir lig mücadelesi. Tabi bu patlama uluslararası başarı tarafında pek kendini gösteremiyor. Almanların Avrupa'nın diğer 5 büyük ligine oranla oynadıklar göze hoş gelen futbol aynı zamanda, kontrolü daha az, daha az temkinli bir futbol demek bu da Alman sınırları dışında sert kayalara çarpabiliyor. 2006 dünya kupası hazırlıkları ile başlayan bu patlamaya rağmen son 5 yılda bir Alman takımının, Avrupa kupalarında oynadığı tek final 3 ay önce Kadıköy'de oynanan UEFA Kupası finali. Şampiyonlar Ligi'nde son boy gösterdikleri yıl ise 2002. Bayer Leverkusen, Real Madrid'e finalde boyun eğmişti. Ha bu onları İngiliz hegemonyasının olduğu son dönemde diğerü lkelerden çok da aşağıda bir yere koymadı. Yine son 5 yılda Almanlar Şampiyonlar Ligi finaline hiçbir takım sokamazken, İspanyollar Barcelona, İtalyanlar da Milan dışında hiçbir takım sokamadılar. Fransızlar zaten piyasada yoklar. Dolayısıyla bu sadece onların başına gelen bir durum değil, İngiliz işgalinin doğal bir sonucu. Bu da ülke içindeki futbolun çok fazla darbe almasını engelliyor. Ekonomik kriz döneminde bile. Alman kulüplerininbu yıl forma sponsorlarından elde edecekleri gelirler açıklandı. Krize rağmen rakamlarda düşme yok, hatta küçük bir artış var, yani rekorun geliştirilmesi söz konusu.

2007-08 sezonunda 18 Bundesliga kulübü forma sponsorlarından toplam 122.7 milyon euro, 2008-09'da ise 127.65 milyon euro gelir elde etmişlerdi. Bu rakam önümüzdeki sezon 129.1 milyon euroya çıkacak. Listenin tepesinde Wolfsburg (Volkswagen), Bayern Munich (T-Com) ve Schalke 04 var (Gazprom) bulunuyor. Liste sponsorluk anlaşmalarının kontrat süresini ve önümüzdeki sezon kazanılacak rakamları içeriyor. Rakamlar milyon euro cinsinden tabi.

VfL Wolfsburg - Volkswagen/süresiz20,0
Bayern Munich - T-Com/2010/20,0
FC Schalke 04 - Gazprom/2012/20,0
Werder Bremen - Citibank/2010/8,0
Borussia Dortmund - Evonik/2011/8,0
Hamburg - Fly Emirates/2012/7,0
VfB Stuttgart - EnBW/2010/6,0
Bayer Leverkusen - TelDaFax/2013/6,0
Hertha BSC - German course/2011/5,5
Eintracht Frankfurt - Fraport//2010/5,5
Borussia Monchengladbach - Postal Bank//2011+ opsiyon/4,5
Hanover 96 - TUI/2011+opsiyon/ 3,5
1. FC Köln - REWE Group/2010/3,3
1899 Hoffenheim - TV Digital/2010 3,0
Freiburg - Duravit/2010/3,0
FSV Mainz 05 - Entega/2012/3,0
1. FC Nurnberg - AREVA/2011/2,8
VfL Bochum henüz reklam anlaşması yapmadı.

JAN VENNEGOOR OF HESSELINK

Harıl harıl futbolcu arıyor Türk takımları. Fenerbahçe'nin bir forvete ihtiyacı olduğu açık örneğin. Bu işin Guiza ile gidip gitmeyeceği konusunda herkesin büyük şüpheleri var. Beşiktaş forvet hattında Nobre ve Bobo ikilisinin istikrarsızlığından sürekli şikayetçi. Galatasaray'da görüntü Baros'un 4-3-3'ün ileri üçlüsündeki ortada görev alan adam olacağı yönünde. Şimdi benim transferlerdeki mantığım şudur. Transfer kesinlikle ve kesinlikle sadece ihtiyacı karşılayıcı değil bütçeyi de çok fazla sarsmayacak karakterde olmalıdır. Yani zaman zaman herhangi bir mevkiye tam oturacak bir adamı yüksek ücretlerle transferetmek yerine, o mevkiyi idare edecek 2 ucuz adamı transfer etmek kâfi olabilir. Yukarıda saydığım kulüpler henüz transfer döneminin bitişine 45 gün olmasına rağmen şimdiden önemli paralar harcadılar. Galatasaray tarihinin en pahalı ikinci transferini yaptı. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ı da yabana atmamak lazım. Bu 3 takımın harcadığı paralar ve şu anda ihtiyaçları oldukları mevkilere bakınca bir kaç haftadır aklımda aynı isim dolaşıyor. Jan Vennegoor Of Hesselink.

Bonservisi elinde Hesselink'in. Celtic onu 3 senelik hizmetten sonra serbest bıraktı. 30 yaşında. Ona talip olan kulüpler Premier Lig veya Avrupa'nın çok üst düzey kulüpleri değil. Championship ekibi Bristol City ile görüştü en son. PSV ile 3, Celtic ile 2 şampiyonluk yaşamış bir isim. Bristol City hocası Gary Johnson, "almayı düşünüyorduk ama ismini formanın arkasına sığdıramayız diye vazgeçtik" diye espri yapayım demiş ama futbolcunun Hollanda sülalesi peşine düşerse kaçacak delik arar onu göz önüne almamış. Futbolcunun soyadı 17. yüzyılda, Enschede'de iki büyük çiftçi ailesinin birleşmesinden ve soyad olarak her iki ailenin de ismini kullanıp araya "ya da" kelimesi (of) koymasından geliyor. Yani Jan Vennegoor ya da Hesselink. İngilizlerdeki tire işareti ile ayrılan çift soyadlarda olduğu gibi. Tabi Johnson'ın iddiası hikaye, ücretini yüksek bulmuşlar.

1.91 boyunca, gittiği her takımda 10 golün üzerine çıkmış, hem son vuruşları hem de partner forvetle alışverişi çok iyi olan bir adam. Türk takımlarının bu transfer döneminde sık sık gündeme getirdiği futbolcular gibi Hollanda'lı. 19 kez milli formayı giymiş bir adam ve bedava. 13 sene önce FC Twente formasını düzenli olarak giymeye başladığından beri hiç bir sezon formasını kaybetmemiş, sürekli ilk onbir oyuncusu olmuş bir golcü....Hiç gündeme gelmemesi ilginç. Şu anda Blackburn Rovers'ın kendisiyle görüştüğü söyleniyor. Rovers Ruud Van Nistelrooy transferinden, oyuncunun sakatlığını tam olarak atlatamadığını ileri sürerek vazgeçmişti.

BUTLAN PREMIER LİGİ


























Butlan bir hukuki terim. Herhangi bir işlemin hüküm doğurmayıp yok sayılması anlamına geliyor. Ukrayna futbolu daha 3 ay önce bir Avrupa Kupası'nı müzesine getirmişken üstüste çalkantılar yaşıyor. Önce 2012 adaylığı çerçevesinde yapılan rutin kontrollere, stadyumları yetiştiremeyecekleri ve bu nedenle turnuvayı düzenleme hakkını kaybedecekleri, maçların Almanya'ya kaydırılacağı söyleniyordu. Şimdi de ülke futboluna bir darbe Kiev mahkemesinden geldi. Mahkeme aldığı kararla Ukrayna Futbol Federasyonu'nun Ukrayna Premier Ligi gibi bir organizasyonun düzenleme yetkisi olmadığını ve bu ligin ülke yasalarına aykırı olduğuna karar verdi. Bu kararı alma sebebi FC Dnepr kulübünün sahibi ve aynı zamanda Ukrayna Futbol Federasyonu'nun ikinci başkanı Igor Kolomoisky'nin 20 Haziran'da açtığı dava. Kolomoisky Premier Lig oluşumunun herhangi bir lig veya kupa düzenleme yetkisinin bulunmadığını ve bu nedenle de deaktive edilmesini talep etti. Dün Kolomoisky'yi davasında haklı bulan Ukrayna mahkemesi Premier Lig oluşumunu yetkisiz kıldı ve Ukrayna Premier Ligi gibi bir yarışmanın resmiyette hiç bir geçerliliğinin kalmadığını belirtti. İtiraz için 10 günlük bir süre var.

Tabi bu Ukrayna'da futbolu tam bir krize sürükleyecek kısa süreli olsa da. Öncelikle liglerin bir hafta sonra başlaması planlanıyordu. Süper Kupa'da Dinamo Kiev ve Vorksla karşı karşıya gelecekti. Bu maçların akibetinin ne olacağı bilinmiyor. Daha da önemlisi 13 yıldır süre ligdeki tüm sonuçların ve şampiyonlukların iptali dahi gündemde. Tabi bu geçen yılın da iptali olacağndan bir kaç hafta sonra Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi ön elemelerine katılacak takımların da elde ettiği derecenin geçersiz olması demek. Bu hafta için kulüpler toplanarak hadiseye bir çözüm bulmaya çalışacaklar. Büyük bir ihtimalle bulacaklardır yoksa bu ülke futbolunun tamamen yeniden düzenlenmesi demek anlamına geliyor. Zira bu iş sadece şampiyon olan veya Avrupa kupalarına katılan takımlar için değil küme düşen veya yükselen takımlarla da ilgili.

14 Temmuz 2009 Salı

GOOD WILL HUNTING



Sean:
Thought about what you said to me the other day, about my painting. Stayed up half the night thinking about it. Something occurred to me... fell into a deep peaceful sleep, and haven't thought about you since. Do you know what occurred to me?

Will: No.

Sean: You're just a kid, you don't have the faintest idea what you're talkin' about.

Will: Why thank you.

Sean: It's all right. You've never been out of Boston.

Will: Nope.

Sean: So if I asked you about art, you'd probably give me the skinny on every art book ever written. Michelangelo, you know a lot about him. Life's work, political aspirations, him and the pope, sexual orientations, the whole works, right? But I'll bet you can't tell me what it smells like in the Sistine Chapel. You've never actually stood there and looked up at that beautiful ceiling; seen that. If I ask you about women, you'd probably give me a syllabus about your personal favorites. You may have even been laid a few times. But you can't tell me what it feels like to wake up next to a woman and feel truly happy. You're a tough kid. And I'd ask you about war, you'd probably throw Shakespeare at me, right, "once more unto the breach dear friends." But you've never been near one. You've never held your best friend's head in your lap, watch him gasp his last breath looking to you for help. I'd ask you about love, you'd probably quote me a sonnet. But you've never looked at a woman and been totally vulnerable. Known someone that could level you with her eyes, feeling like God put an angel on earth just for you. Who could rescue you from the depths of hell. And you wouldn't know what it's like to be her angel, to have that love for her, be there forever, through anything, through cancer. And you wouldn't know about sleeping sitting up in the hospital room for two months, holding her hand, because the doctors could see in your eyes, that the terms "visiting hours" don't apply to you. You don't know about real loss, 'cause it only occurs when you've loved something more than you love yourself. And I doubt you've ever dared to love anybody that much. And look at you... I don't see an intelligent, confident man... I see a cocky, scared shitless kid. But you're a genius Will. No one denies that. No one could possibly understand the depths of you. But you presume to know everything about me because you saw a painting of mine, and you ripped my fucking life apart. You're an orphan right?

[Will nods]

Sean: You think I know the first thing about how hard your life has been, how you feel, who you are, because I read Oliver Twist? Does that encapsulate you? Personally... I don't give a shit about all that, because you know what, I can't learn anything from you, I can't read in some fuckin' book. Unless you want to talk about you, who you are. Then I'm fascinated. I'm in. But you don't want to do that do you sport? You're terrified of what you might say. Your move, chief.

.....ve Robin Williams Oscar'a uzanır...

FRIESLAND'IN YAPRAKLARI

























"Bunları biliyor musunuz" ya da "Kulağınıza Küpe" tarzı bir yazı ile karşınızdayım efendim. Konumuz Hollanda Ligi takımlarından SC Heerenveen ve bu takımın forması ile ilgili tüm dünya futbol seyircilerinde, dolayısıyla Türk izleyicisinde de bulunan yanlış bir bilgiyi düzeltmek. Bildiğiniz gibi Heerenveen'in formasında yıllardır, mavi beyaz çubukların üzerinde ufak kırmızı nesneler bulunur. Bir çok kişi bunların "kalp" olduğunu zanneder, hatta Heerenveen forması için "formaya kalp konulur mu ya?" türü bir takım alaylara girişirler. Halbuki kazın ayağı böyle değildir arkadaşlar, Heerenveen formasında bir çok kişinin kalp sandığı o izler zambak yaprağıdır. Kısa hikayesini anlatalım.

















Hikayeye bazı şeyleri kökten çözümleyecek bir bilgiyle başlayalım. Bu forma aslında Heerenveen şehrinin bulunduğu eyalet olan Friesland'ın bayrağının bir giysiye yedirilmiş şekli. Fries Almanya'nın batısında konuşulan bir dil aynı zamanda. Friesland da bu dilin konuşulduğu bölgeye verilen ad. Hakikaten Friesland bugün Hollanda'nın diğer 11 eyaletinden farklı olarak Batı Frisyan dilinin de konuşulduğu ve herkesçe bilindiği bir eyalettir. Yani eyaletteki herkes Hollandaca yanına bu dili de konuşurlar. Heerenveen işte bu eyaletin 42.000 nüfuslu şehri. Friesland eyaletinin bayrağında gördüğünüz gibi 7 adet kalpe benzeyen zambak yaprağı bulunur. Bunlar eski çağlarda Fries dilinin konuşulduğu ve vikinglere karşı koyan 7 bölgeyi simgelerler (West-Friesland, Westergo, Oostergo, Hunzingo, Fivelingo, Emsingo ve Jeverland). Heerenveen de bu 7 zambak yaprağını aynen alıp formasına yerleştirmiştir.