25 Mayıs 2008 Pazar

15 CM, SOL AYAK VE FİSKE



John Terry'nin kendisine azizlik yapan o sol ayağı kaymasa ya da vurduÄŸu top 15 cm sola gitse ya da Drogba o an Vidic'e fiske vurup atılmasa ve 5. penaltı için topun başına gelse, bugün Avram Grant Cristiano Ronaldo'yu Kudüs'teki aÄŸlama duvarına göndereli ve Musa peygamber ilan edileli 4 gün geçmiÅŸ olacaktı. Bunların 1 tanesi bile olsa. Hiçbiri olmadı. Grant Chelsea'den kovuldu. Futbol böyle bir ÅŸey iÅŸte, 1 maç, 1 futbolcu, 5 dakika, 2 dakika deÄŸil, 1 saniye bile kaderinizi deÄŸiÅŸtirebiliyor. Bu yüzden dünyanın en heyecanlı ve en komplike sporu. Bu yüzden adaleti yok. İsrail'li için Manchester City, Eriksson için Chelsea lafları dolaşıyor. Bence zor. Chelsea için Frank Rijkaard, Mark Hughes, Marcelo Lippi, Guus Hiddink isimleri de listede. GeliÅŸmeleri göreceÄŸiz.

Benim futboldan öğrendiÄŸim ÅŸudur. İstersen o kulübe 500 milyon pound deÄŸil 500 milyar pound yatır. Yapılan iÅŸin kendisine deÄŸil de anlık deÄŸiÅŸimlere ve skor tabelasına bakanların hepsi uzun dönemde kaybetmiÅŸtir. Grant yanındaki iki yardımcısı ile iÅŸi bana sorarsanız iyi götürüyordu. Yolun yarısında bırakıp giden "special one" açıklama yapmış. "3 yıl boyunca (kendi döneminden bahsediyor) sezon başı 2 kupadan sonra hiç bir ÅŸey kazanılamayan bir sezon. Düpedüz baÅŸarısızlık. Tabi "kaybedenlerin" kitabında bu baÅŸarı olarak görülebilir" demiÅŸ. Mourinho'yu da  gelecek sene göreceÄŸiz. İtalya'da öyle adama kolay kolay sabretmezler. 15. haftada kendini kapı önünde bulursa bugünleri anarız. 

23 Mayıs 2008 Cuma

YES MINISTER



1980'lerin sonunda önce TRT'de daha sonra TRT-2'de gösterilmeye baÅŸlandığında henüz 10'lu yaÅŸlaRı atlatmış halde bakarken anlaşılması zor olan diyalogların yanında fiziksel komikliklere tebessüm ediyorduk. Derken yıllar sonra "Emret Bakanım" adlı diziyi bir baÅŸka kanalda yakaladım, ÅŸimdi de deliler gibi tüm bölümlerini izlemeye uÄŸraşıyorum. "Married With Children" ve  "Seinfeld"den sonra dünya sit-com tarihinin en iyi üçlemesi de kendimce tamamlanmış oldu. 

1980-84 arası "Yes Minister" 1986-88 arası "Yes, Prime Minister" adıyla yayınlanmış bir dizi, aslında bakıldığında toplamda sadece 5 sezon sürmüş, ama her bölümünü bugün alıp tekrar tekrar izlemek gerekiyor. Neredeyse 30 yıl önce dünya politikası ve sosyal konular üzerine yapılmış saptamaların hepsi bugün hala geçerli. EÄŸer elit sit-com diye bir ÅŸey olsaydı herhalde "Yes Minister" bu dalın açık ara birincisi olurdu. İnanılmaz kaliteli, zekice yazılmış, harika oynanmış diyaloglar ve karakterler. Sir Nigel Hawthorne'un canlandırdığı Sir Humphrey Appleby karakterini ayrı bir köşeye almak lazım. MuhteÅŸem bir oyuncu olan Hawthorne'un olduÄŸu her sahnede aÄŸzının içine bakıyorsunuz. Paul Eddington ve DerekFowlds'un da hakkını vermek lazım. Bugün Hawthorne ve bakan James Hacker'ı oynayan Eddington artık hayatta deÄŸiller. Kesinlikle baÅŸyapıt niteliÄŸinde bir komedi serisi. Ayrıca "English Rumour" denilen ÅŸeyin yine İngilizler tarafından kendilerine karşı kullandıldığını görmek de bambaÅŸka bir zevk. 

Bir kaç videoyu buraya koymadan geçemezdim. Sir Humphrey'in politik ve sosyal anketlerin nasıl saptırılabileceÄŸi ile ilgili denemesi, İngiliz savunma politikası ve İngiliz diplomasisi hakkındaki yorumları ve tabi ki Bakan Hacker'ın İngiliz basını hakkındaki saptamaları. Hepsi tekrar tekrar izlenmeli. En güzeli de yukarıda dediÄŸimiz gibi, hala bu doÄŸruların geçerli olması. 

Jim Hacker: Don't tell me about the press. I know exactly who reads the papers:
The Daily Mirror is read by people who think they run the country;
The Guardian is read by people who think they ought to run the country;
The Times is read by people who actually do run the country;
The Daily Mail is read by the wives of the people who run the country;
The Financial Times is read by people who own the country;
The Morning Star is read by people who think the country ought to be run by another country;
And the Daily Telegraph is read by people who think it is.

Sir Humphrey: Prime Minister, what about the people who read the Sun?
Bernard Woolley: Sun readers don't care who runs the country, as long as she's got big tits.

WITH HONORS



Hafta sonu için bir öneri de benden gelsin.

1994 yapımı filmde başrollerde Joe Pesci (Simon) ve Brendan Fraser (Monty) var. Harvard son sınıf öğrencisi Monty, bitirme teziyle uğraşırken bilgisayarı bozulur. Tezini çoğaltmak için kütüphane yolunda ayağı takılır ve tezi binanın bodrumuna düşer. Peşinden koşan Monty, bodrumda yaşayan Simon ile karşılaşır. Simon tezi geri vermek için Monty ile bir anlaşma yapar. Ona kalacak yer ve yiyecek bulduğu her gün için bir sayfa verecektir.

Sonrası hayat okulu mezunu eski denizci Simon ile Monty’nin neredeyse baba-oÄŸul’a varan iliÅŸkileri üzerine kurulu. Buhranlı lise yıllarında, içimdeki üniversite isteÄŸini tavan yaptırmış ve kanımca hak ettiÄŸi ilgiyi görememiÅŸtir. Biraz iddialı olacak belki ama yine de bana göre en az Dead Poets Society (Ölü Ozanlar DerneÄŸi) ve Good Will Hunting (Can Dostum) kadar özel bir filmdir.

İyi hafta sonları.


by Gorky

KULÜP LAKAPLARI vol.1



Bu hafta içinde stadyumların lakapları ile ilgili bir yazı yayınlamıştık. Sıra takımlarda. İngiltere Ligi ile başlıyoruz

Arsenal - Gunners, Gooners : Kulübün İniltere'de cephanelik olareak kullanınlan "Woolwich" kentinde kurulması ve ilk adının da "Woolwich Arsenal" olmasından ileri geliyor.
Aston Villa - Villains: Kulübün ismi Birmingham'ın Aston kasabasındaki Villa Kilisesi'nden geliyor, "kötü adam" anlamındaki "villains" kelimesi "villans" kelimesiyle oynanarak türetilmiş.
Birmingham City - Blues, Brummagem: Forma renginin mavisi ve Birmingham'ın yerel dildeki söyleniÅŸi B. City'nin lakabını oluÅŸturmuÅŸ. 
Blackburn Rovers -  Rovers, The Riversiders Rovers:
Riverside lakabı stadın içindeki bir tribün bölümünün isminden geliyor, Rovers ise başarı için ülkenin her tarafına yolculuk etmeye hazır olmayı ifade ediyor.
Bolton Wanderers - Trotters: Yine seyahat etmeyle alakalı bir kelime. "Trotter"atlı araba yarışları için yetiştirilen atlara verilen isim.
Chelsea - Blues, Pensioners: Yine takımın mavi rengini "Blues", savaş gazilerinin bölgede ikamet etmesini ise "emekliler" anlamındaki "Pensioners" temsil ediyor.
Derby County - The Rams: Amblemdeki "keçi" resminden ve ünlü bir halk şarkısı olan "Derby Rams"dan esinlenilmiş.




Everton - Toffees, or The Toffeemen:
Everton'ın lakabı kentteki ünlü bir şeker dükkanından geliyor.
Fulham - Cottagers: Stadyumları olan Craven Cottage'den geliyor. Ayrıca "cottagers" kulübe benzeri evlerde yaşayanlara verilen ad.
Liverpool - Reds: En basiti. DoÄŸrudan formanın rengi alınmış.
Manchester City - Citizens, Sky Blues : "Sky Blues" takımın gök mavisi renginden, vatandaş anlamındaki "citizens" ise aynı zamanda şehirde yaşayan insan anlamına gelen kelimeden türüyor.
Manchester United Red Devils : Söylenecek pek bir şey yok, kulübün ambleminde görülen Kırmızı Şeytan" her şeyi anlatıyor.
Middlesbrough - Boro: Bariz bir kısaltma
Newcastle United - Magpies: Kulübün renklerini taşıyan siyah beyaz saksağan kuşundan lakabını alıyor.
Portsmouth - Pompey: Napoli eyaletine bağlı ilk medeniyet yerleşimlerinden biri olan İtalyan şehri ve ünlü kumandan Gnaeus Pompeius Magnus'tan geliyor, aynı zamanda Portsmouth şehrinin de lakabı.
Reading - Biscuitmen: "Biscuitmen" İngiltere'nin en ünlü bisküvi firmalarından The "Huntley & Palmers"'ın Reading'deki fabrikasından geliyor.



Sunderland - Black Cats, The Lads, The Mackems, Rokerites: Amblemdeki iki siyah aslan "Black Cats"i anlatıyor. "Rokerites" kulübün eski stadı Roker Park'tan. "The Mackems" ise gemi mimamirisi ile ünlü Sunderland kentinin gemicilerinin gemileri yapması ve denize sürmesi ne bir gönderme "Mak'em and tak'em") 
Tottenham Hotspur Spurs, Cockerels and Lilywhites: Spurs "Hotspur"un kısaltılmış hali. Peki Hotspur ne? Kulübün eski maçlarını oynadığı Northumberland Park bölgesinde Shakespeare'in sergilediÄŸi Henry IV oyunundaki kral Henry'nin soyadı. Ya da takma adıyla Harry Hotspur. Kulübün kuruluÅŸunda yer alan edebiyat öğrencilerinden birinin fikri. Kendi takımım diye söylemiyorum en güzeli. Ayrıca armadaki horozdan gelen "yavru horozlar" anlamındaki "Cockerels" ve "zambak mavisi" anlamındaki "lilywhites"ı da unutmayalım. 
West Ham United - Hammers: Demir işçilerinin kurduğu takımın lakabı ne olacaktı ki. Amblemdeki iki koskoca çekiç her şeyi anlatıyor zaten. Kulübün ilk isminin de "Thames Ironworks." olduğunu hatırlatalım.



Wigan Athletic Laticss: Bu da basit bir kısaltma.

Pazartesi günü diğer Avrupa kulüpleri ile devam ederiz.

RED ULTRAS ABERDEEN





İskoç Premier Lig takımlarından Aberdeen'in taraftar grubu. Daha önce bu ligin nev-i şahsına münhasır taraftar grubu "Drum Beat Mafia"ya değinmiştik. Red Ultras Aberdeen 1999 yılında kuruluyor. Rangers ve Celtic'den sonra İskoçya'nın Dundee United'la beraber en güçlü üçüncü kulübü Aberdeen. Dolayısı ile taraftar desteği anlamında da onlardan geri kalır yanları yok. 22.000 kişilik Pittodrie Stadyumu her maç önemli kalabalıklara ev sahipliği yapıyor.




1993 yılında tamamlanan ve kulübün eski başkanının adını alan Richard Donald tribününü tamamen Red Ultras dolduruyor. Grubun rekabet içinde bulunduğu taraftarlar "New Firm" olarak alınan mücadeledeki rakipleri, yukarıda da bahsettiğimiz Dundee United. Özelikle grup 2003 yılından itibaren büyük bir büyüme gerçekleştirdi. Red Ultras 2006 yılında Boavista'nın taraftar grubu "Panteras Negras" ile resmi olarak işbirliği içinde olduklarını açıkladı. Bunda her iki kulübün de 1903'te kurulmuş olması ve Aberdeen taraftarlarının Porto derbisinde Boavista'yı desteklemek için Portekiz'e gitmeleri.




Grup şu an itibarıyla ortak kulandıkları bayrak, flama gibi materyaller açısından İskoçya'nın en zengin kulübü. Genelde ada futbolunda yavaş yavaş azalan koreografi, tribün şovu gibi organizasyonların halen devam ettiği ender kulüplerden birisi Aberdeen. Aynı şekilde kulübün Alex Ferguson yönetiminde, Old Firm ekipleri Rangers ve Celtic'den önce İskoçya'da şampiyon olan son takım olduğunu hatırlatalım.

Tribün grupları

MARILLION



Hafta sonu için bir albüm tavsiyesi. (Bu arada şunu belirteyim, böyle tavsiyeler verirken yaygın olduğu gibi gidip DVD'sini veya bandrollü CD'sini alın demiyorum, insanlar "yahu nerden bulacağız" şimdi diyebilirler, verdiğim tavsiyelerin her zaman indirıbıls seçeneği vardır, hatta istek olursa link de verilebilir, neyse parantezi kapatalım). İngilizlerin aynen Jethro Tull gibi tüm zamanların en underratedleri listesinde yer alan, enfes progressive rock grubu Marillion'un* konser albümü "The Thieving Magpie". Grubu takip edenler bilecektir. Marillion "Fish'den önce" ve Fish'den sonra" diye ikiye ayrılıp incelenmelidir. Asıl adı Derek William Dick olan ve Marillion'ın 1981-87 arasında vokallerini üstlenen bu adam bana sorarsanız gruba en iyi yıllarını yaşatmıştır. Tabi yerine gelen Steve Hogarth da çok iyi işlere imza atmıştır ama gerek müzikal tarz açısından gerekse de şarkıların kalitesi açısından Fish'li dönem bambaşkadır. Grubun bugün akılda kalan klasiklerinin çoğu ve efsane 4 albüm (Script for a Jester's Tear (1983), Fugazi (1984), Misplaced Childhood (1985), Clutching at Straws (1987)) o dönemde piyasaya sürülmüştür. İşte o dönemin canlı konser albümü "The Thieving Magpie" bu klasiklerin tümünü içeren bir müzik şölenidir adeta. "La Gazza Ladra" introsuyla başlayan konser He Knows You Know, tek kelimeyle eşsiz parça Chelsea Monday, Kayleigh, Lavender, Freaks, Jigsaw, Fugazi, Sugar & Mice, Incommunicado, White Russian, Heart Of Lothian gibi enfes parçalarun içinde olduğu 22 şarkıyla tamamlanır. Progressive rock, hard rock, klasik rock, progressive metal seven herkesin arşivinde bulunması gereken bir klasik. Freaks ve He Knows You Know ile bitirelim.


*Marillion'un ismi J.R.R. Tolkien'in efsane romanı "Silmarillion"dan gelmektedir.

GEÇME BENİ EZERİM SENİ



Daha önce Robert Horry yazısında belirtmiştim. Schumacher Ferrari'ye geçti mertlik bozuldu. Gerçi ilk senesinde daha pit stoptan çıktıktan 10 metre sonra Belçika Spa pistinde kenara çeken Schumi'yi hatılrarım ama arabanın onu, onun da arabayı tanıması 2-3 yıl sürdü. Sonra 5 yıl aralıksız dünya şampiyonluğu. Onun saltanat sürdüğü yıllar öncesinde Damon Hill-Jacques Villeneuve çekişmesi ve Hakkinen'li yıllar daha bir zevkliydi pistler. Sonrası malum. Schumacher'in rekor üzerine rekor kırdığı yıllar sadece tek yarışı izlemeye başladım. Monaco Grand Prix'i. Sebebi de araçların birbirini geçmesinin çok zor olduğu, şehir içinde yapılan ve özellikle ilk virajda büyük kazaların yaşandığı yarışı genelde favorilerin kazanmadı zordur. Jarno Trulli, Olivia Panis gibi isimler son yıllarda Monte Carlo'da zafer kazanan isimler.

2001 yılındaki yarış ise Formula 1 tarihinin en unutulmaz anlarından birisine tanıklık etti. Yarışa pole pozisyonunda (birinci sırada) başlayacak olan ve sürücüler klasmanında Schumacher'le şampiyonluk mücadelesi veren McLaren Mercedes pilotu David Coulthard'ın arabası ısınma turu için verilen startta çalışmadı. Kurallar gereği Coulthard yarışa son sıradan başlamak zorunda kaldı. Ardından yarış başladı. Coulthard son sıradan başlamasına rağmen bir kaç sürücüyü geride bırakıp 17. sıradaki Arrows pilotu Brezilyalı Enrique Bernoldi'nin ensesine yapıştı. Sonra....Bernoldi Coulthard'ı tam 35 tur arkasında tuttu. Videoyu izleyince insanın inanası gelmiyor. Bu 35 tur boyunca iki sürücünün arasındaki fark 1 saniyenin üstüne çıkmadı bile. Bu 35 tur boyunca ilginç olan Bernoldi'nin hem Coulthard'a hem kendisine tur bindiren Schumacher'e yol vermesi ancak verdikten 1 saniye sonra Coulthard'ın kendisinin geçmemesi için İngiliz sürücünün önüne direksiyonu kırmasıydı. Aslında Formula 1'de zaman zaman sadece tur bindirmelerde değil, normal geçişlerde bile böyle bir savunmaya izin verilmez ama Bernoldi Coulthard'ı 35 tur boyunca Mc Laren'in güçlü arabasının karşısında altındaki Arrows'la arkasında tuttu. Coulthard, Brezilyalı ancak pite girince bu işkenceden kurtuldu ve yarışı 5. sırada bitirebildi. Yarış sonrası da Bernoldi ye "geri zekalı" demekten geri kalmadı. Ancka Bernoldi hiç bir ceza almadı. Sezonun sonunda da Schumacher çok büyük bir puan üstünlüğüyle sürücüler klasmanını Coulthard'ın üstünde bitirdi.



Formula 1 tarihinin en unutulmaz yarışlarından birisi. Videoda Hollandalı spikerin tepkilerine dikkat derim.

LIGHT SELAMİ



Hafta sonu İngiltere Championship Ligi'nden Premier Lig'e çıkacak üçüncü takım Wembley'deki Bristol City-Hull City maçı ile belirlenecek. Bu play-off finalleri her zaman unutulmaz maçlara gebedir. 1997-98 yılındaki 4-4'lük Charlton Athletic-Sunderland finali bugün bile Wembley'de oynanmış en unutulmaz maçlardan birisi sayılıyor.Normal süresi 4-4 biten maçı penaltılarla kazanan Charlton Premier Lig vizesini almıştı. Bu play-off'un da böyle geçmesi ümidimiz.

Haber Bristol City'nin kalecisi Adriano Basso'dan. Basso play-off finali öncesi 2005 yılında neden İngiltere'ye geldiğini açıkladı. Basso'nun söylediğine göre kız arkadaşı Alessandra 2004 yılında İngiltere'de bir üniversiteye gitmeye hak kazanınca Basso'nun karşısına dikiliyor ve "ya benimle İngiltere'ye gelirsin ve orada evleniriz ya da seni bırakırım" diyor. Bunun üzerine Atlético Paranaense'de oynayan kaleci uçağa atlayıp İngiltere'de alıyor soluğu. Önce St. Albans City sonra Woking şimdi de Bristol City kariyeri. 4 yıldır İngiltere'de. Okul bitmeye yakındır. Ondan sonra Alessandra nereye Adriano oraya. Daha önce futbolun eşlerle olan kesişimini anlatan Rangers taraftarının hikayesi vardı. Bu da eklenmiş oldu.

TURA ÇIKANLAR - 7



19 Mayıs günü "Avrupa'da ÅŸampiyonluk turları sonra erdi" yazmıştık ama yüksek toprakların insanlarını unutmuÅŸuz tabi. İskoçya'da ÅŸampiyon bu hafta belli oldu, daha doÄŸrusu dün akÅŸam. Old Firm'ün iki tarafı son haftaya eÅŸit puanda girdiler. Celtic'in +4 bir averaj üstünlüğü vardı. İki takım New Firm takımlarının deplasmanlarına gittiler. Celtic Dundee United, Rangers ise Aberdeen deplasmanına. Averaj hesaplarına gerek kalmadı. Aberdeen Pittodrie'de Rangers'ı 2-0 ile tokatlayıp Celtic 1-0 kazanınca helikopter Tannadice Park'a indi. İskoçya'da son haftaya eÄŸer takımlar eÅŸit puanda giriyorsa bir helikopter maç skorlarının gidiÅŸine göre havalanıp avantajlı takımın oynadığı stada doÄŸru yaklaşıyor. Bu yüzden tarihte 1-2 kez helikopterin yolundan dönüp diÄŸer stada gitmiÅŸliÄŸi var. Bu sefer öyle olmadı. 



Rangers böylece sezonun sonundaki iki finish düzlüğünde de ikincilikle yetindi. Önce Zenit sonra ezeli rakipleri darbeyi vurdular. Halbuki çok deÄŸil 5-6 hafta önce 8 puanlık bir üstünlükleri vardı. Son 9 lig maçının ancak 3 tanesini kazanabildiler ve bu dönemde Celtic'e 2 kez maÄŸlup oldular. Walter Smith bavulunu toplamaya hazırlanabilir. Gordon Strachan'ın da aynen Martin O'Neill gibi İskoçya stajından sıkılıp güneye kayması bekleniyor. Celtic üstüste 3.toplamda 42. ÅŸampiyonluÄŸunu kazanarak Rangers ile arasındaki farkı 9 ÅŸampiyonluÄŸa indirdi. Åžampiyonluk da Rod Stewart'a armaÄŸan olsun. 

Tura çıkanlar

22 Mayıs 2008 Perşembe

HERŞEY SENDEN ÖNCE VE SENDEN SONRA



Long long ago, in a galaxy far far away.  

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-3



Avrupa'nın farklı takımların ÅŸampiyon olması açısından en yarışmacı ligi San Marino ve İsveç ligleridir. 1985 yılında kurulan Campionato Sammarinese di Calcio’dan 1995-2008 yılları arasında 8 farklı ÅŸampiyon çıkmıştır. (Tre Fiori Fiorentino (1995), Libertas Borgo Maggiore (1996), SS Folgore/Falciano (1997, 1998, 2000), SC Faetano (1999), Cosmos Serravalle (2001), SP Domagnano (2002, 2003, 2005), Pennarossa Chiesanuova (2004) ve SS Murata (2006, 2007). Elbette 8′den fazla farklı ÅŸampiyon çıkaran liglerde var ama 13 sene içerisinde deÄŸil. Keza Allsvenskan’dan da 13 yılda 8 farklı ÅŸampiyon çıkmış (Malmo (2004), Gothenburg (1995, 1996, 2007), Hammarby (2001), AIK Solna (1998), Djurgarden (2002, 2003, 2005), Halmstad (1997, 2000), Helsingborg (1999) ve Elfsborg (2006). 

Seyir defteri

TÜRK FUTBOLU'NUN EFSANE KADROLARI 3/10: GALATASARAY 1987-88



Jupp Derwall'in "Futbol Basit Bir Oyun Değildir" kitabından

Galatasaray'a ilk geldiği ve 2 yıl şampiyonluk göremediği zamanlardan

Birkaç hafta dolmadan, maçta başarılı olmanın yolunun, sadece antrenmanlarda sıkı çalışmaktan geçtiğini anlamışlardı. Ve bazen pek kolay olmasa da sonunda anlaşmıştık. Ön stoper oynayan ve ilerde Mustafa Denizli'nin yardımcılığını yapacak olan Raşit (Çetiner) bunu yıllar sonra şöyle anlatmıştı: "Hocam o sert antrenmanlar sırasında durmadan hatalarımızı düzelttikçe ve tek pasla, çabuk ve ileriye doğru oynamamızı tekrarladıkça nasıl tehlikeler atlattığınızı bilemezsiniz. Ben de, öbür oyuncular da sizi öldürebilirdik. Allahtan bunu yapmadık. Siz bizim doğru yolu bulmamıza yardım ettiniz. Bunu ancak şimdi, antrenör olduktan sonra anlıyorum."

Derwall'in kitabının son bölümleri bu efsane kadronun bir özeti aslında. Tarihte Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı aldığı tarih 2000 olarak gösterilir. Ama bence Galatasaray o kupayı 1984 yılında almıştır. Jupp Derwall'i takımın başına getirerek. 2 sene boyunca şampiyonluk göremeyen Derwall takımda kalmış ve sonucunda Türk futbolunun en başarılı kadrolarından birisini yaratmıştı. Derwall göreve geldiği günden itibaren hep takım oynatmaya çalıştığı futbolun onu Avrupa seviyesine getirmek için olduğunu ısrarla anlatır kitabında. Antrenman sahalarını, malzeme olanaklarını sürekli iyileştirmek için uğraşır. İlaveten maddi ve transfer politikası konusunda da başkan Ali Uras'la yaptığı kavgalardan da bahseder. O takım 1989 yılında Avrupa'nın 4 büyük takımı arasına girdiğinde Türk futbolunda da yeni bir çağ açılmıştır.



Derwall'in Galatasaray'ı her yönüyle çağdaş bir takımdı. İyi bir kaleci (Zoran Simoviç), Hücum güçleri de olan defans oyuncuları (Cüneyt, Yusuf, Erhan), çok iyi orta yapan bir kanat oyuncusu (Cevat Prekazi), bugünkü ön libero kelimesinin karşılığı olan kesici bir oyuncu (Muhammet) ve ceza sahasında topu verip skor tabelasının değişimini izleyeceğiniz bir golcü (Tanju Çolak). Beyin fırtınası yapabileceğiniz iyi bir asistan (Mustafa Denizli). O sistem Mustafa Denizli zamanında hücum futbolunu, Karl-Heinz Feldkamp zamanında rakip sahaya geçtiğinde kendi sahasına geri pas vermemeyi, Fatih Terim zamanında da rakibi boğmayı üzerine ekleyerek Avrupa'nın zirvesine çıktı. Aşağıdaki kadro 1987-88'in kadrosu. 14 yıl sonra şampiyon olan 1986-87'nin değil. Zira bizim aldığımız kadro izleyen sene şampiyon olmasının yanında Köln'de Mustafa Denizli'nin Tanrıya şükrettiği zaferi de yaratan kadro olmasıyla bir adım önde. Ayrıca 20 takımlı ligde 90 puan toplayarak kulüp tarihinin en yüksek rakamlarından birisine ulaşması da ayrı bir not.


Simoviç, Hayrettin, İsmail, Yusuf, Cüneyt, Erhan, Semih, İhsan, Nasır, Arif, Uğur, Muhammet, Raşit, Turgay, B. Savaş, K. Savaş, Dündar, İlyas, Tanju, Mirsat, Prekazi

Teknik Direktör: Jupp Derwall

Gol kralı : Tanju Çolak 39 gol

Son notum linkteki video ile ilgili. Prekazi'nin Monaco'ya attığı efsanevi golü anlatırken Mustafa Denizli şöyle diyor, "o an Ahmet'e döndüm....Ahmet şimdi vurursa gol oluyor dedim....vurdu.....yani....vurmadı......". Noktaları siz doldurun artık. Ne koyarsanız.

Efsane Kadrolar

DENİZ TAKSİSİ



Bir süredir konuÅŸulan deniz taksileri hizmete giriyormuÅŸ İDO'dan yapılan açıklamaya göre. Her ÅŸey yazılmış da kaç kiÅŸilik olduÄŸu yazılmamış ama yukarıdaki araç ise 2 kiÅŸiden fazla alacağı kesin. Fiyatlar da belirlenmiÅŸ. Ücretler gündüz 15 YTL’den baÅŸlayacak ve her deniz mili (yani 1.8 km) 10 YTL olacak. Gece ise açılış 20 YTL olacak ve her deniz mili 15 YTL’den ücretlendirilecek. Åžimdi bu konuda bazı problemler olacaktır elbet. İlk aklıma gelenleri sayayım.

Bir kere "gündüz açar mısın abi" lafı burada olmaz. Gecenin bir yarısı örneÄŸin BeÅŸiktaÅŸ'tan Bostancı'ya gidecek adam bu lafı kaptana hiç söylemesin, adam direk dayağı basar. Deniz mili bu, su yakmıyoruz ayıp. Karada kalsın baz laflar. İkinci olarak bindin mi gideceksin, öyle "abi saÄŸa çek ÅŸurada ineyim, ya da ÅŸu sokaÄŸa sen girme istersen kaptan geri dön kalabalıktır" lafları olmaz. Bineceksin, limanı söyleyeceksin kaderini kaptana bırakacaksın.  Sonra, efendime söyleyeyim, bizim milletin özelliÄŸidir camı açıp, kolunu kapıya dayayıp püfür püfür gitmek. Burada daha hoÅŸ olur ama en ufak dalgada gusül abdestini alırsınız, bence denememek lazım. Bir de hafiften pahalı gibi. Hele kız arkadaşını Eminönü'nden Bostancı'ya götürmeyi düşünenler ve "bunu denizden yapayım havam olsun" diyecekler hiç kalkışmasınlar, yolun yarısında dubada inmek var, fiyatlar malum. 

Ayrıca şahsım adına söyleyeyim İDO'nun o küçük motorlarından korkan ve Üsküdar-Beşiktaş motoruna bindiğimde paranoyak şekilde "şimdi batsa hangi tarafa yüzerim acaba....peki ya şimdi?" diye düşünen ben o küçücük alete silah zoruyla bile binmem açık konuşuyorum.

ELİMDEN KİMLER GEÇTİ



Genelde teknik direktör eskiten başkanları konuşuruz da teknik direktör eskiten futbolcular pek göz önünde değillerdir. Zaten bu tür futbolcular genelde aynı takımda uzun süre futbol oynayan ve hangi teknik adam görev alırsa alsın takımdan kesemeyeceği oyunculardır. Bayrak futbolcu tanımına da çok rahat uyarlar. Ryan Giggs, Steven Gerard, Carlos Puyol bu tür oyunculardan ama bu saydıklarımız yazının asıl konusu olan farklı teknik direktörlerle çalışma konusunda pek derece yapabilmiş değiller. Dolayısıyla hem bir futbolcunun o takımda çok uzun süre istikrarlı biçimde futbol oynaması gerekiyor, hem de o kulübün sık teknik direktör değiştirmesi. Sık rastlanan bir durum değil.

Bu konuda rekor İtalyan'ın efsane kaptanı kara kaşlı Giuseppe Bergomi ve Alman orta saha oyuncusu Michael Zorc'a'ait. Bergomi 1981 ile 1999 arasındaki 18 yıllık Inter kariyerinde, Michael Zorc ise 1981-1998 arası 17 yıllık Borussia Dortmund kariyerinde tam 16 farklı teknik direktör ile çalışmış. İkinci sırada Lens'ta 19 yıllık bir kariyere sahip olan Eric Sikora'da. Sikora 19 yıl içinde 15 farklı hoca ile çalışmış. Eğer Javier Zanetti yeni gelecek teknik direktör ile Inter'de oynamaya devam ederse bu da onun 14. yılında 15. teknik direktörü olacak. Şu anda 14 sayısında. Bu sayıya ortak olan bir diğer isim Real Madrid'de 19 yıl boyunca oynayan Manuel Sanchis Hontiyuelo.13 hoca eskitenler ise yine Real Madid'den Raul, Milan'ın efsane ismi Franco Baresi ve Roma'da Francesco Totti. Böylece bakıldığında genel olarak İtalyan ve İspanyol futbolunda son yıllarda hangi 2 kulübün teknik adam değişiminde çok aktif olduklarını görebiliriz. Bir de Ryan Giggs var tabi. Hiç hoca eskitmeyen. Sir Alex takımda iken kariyerine başladı, o takımda iken bitirecek. Bu da başka bir olay tabi.

İnceleme kategorisi için

EN ÇARPICI 10 ŞAMPİYONLAR LİGİ FİNALİ



Şampiyonlar Ligi bahsini böyle bir en iyi 10'la kapatalım. Tabi başlıkta Şampiyonlar Ligi dedik ama aslında daha öncesindeki Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası diye anılan kupanın finalleri de buna dahil. Üzerinde belki tartışılacaklar olacaktır ama kimsenin tek bir laf edemeyecekleri de olduğu muhakkak.

10-Real Madrid 4 Reims 3 (1956): İlk kupanın finali. Herşeyin ilkinin yeri ayrıdır. Hele bir de sahada Alfredo Di Stefano varsa. Hele bir de böyle bir düello sonucunda bitiyor ve Real Madrid önce 10. dakikada 2-0 sonra da 62. dakikada 3-2 yenik duruma düştüğü maçı çeviriyorsa.

9-Manchester United 4 Benfica 1 (1968): Alex Ferguson'un dün akşam kupayı hediye ettiği final. Meşhur "Busby Babes" ekibinin zaferi. Normal süresi 1-1 biten mücadelede United 5 dakika içinde George Best ve Bobby Charlton'la işi bitiriyor.

8-AC Milan 4 Steaua BükreÅŸ 0 (1989): Yenilmez takım Steaua'nın çöküşünün baÅŸlangıcı belki de. Ufak bir not, size çok mu fantazi gelir bilmem ama Galatasaray-Steaua yarı finalinde sahada hakkaniyetli bir hakem olsa belki de bu finalin adında sarı kırmızılıların adı olacaktı. Finalde ise maçın skoru zaten 46. dakikaya geldiÄŸinde oluÅŸmuÅŸtu. Gollerin ikisi Gullit ikisi de Van Basten'dan. 

7-Steaua Bükreş 0 Barcelona 0 (1986): Dün akşamki penaltılarla sonucu belli olan bir final. Ama dünkünden farklı olarak ilk 4 penaltının tümünün kaçtığı, daha sonra Bükreş'in 2 tane gol atıp Helmuth Duckadam'ın 2 tane daha kurtardığı maç Kısacası Barca kullandığı 4 penaltıda da Duckadam'ı geçememişti. Daha sonra olan olaylar ise Duckadam'ın makus talihi.



6-Benfica 5 Real Madrid 3 (1962): Galactico'nun tarihinin en büyük şoklarından birisi. Puskas gibi adamın hat-trick yaptığı maç kaybedilir mi? Kaybediliyor işte. Hele bir de karşı tarafta Eusebio varsa.

5-Kızılyıldız 0 Olympique Marseille 0 (1991): Pançev, Beloledici, Mihajlovic, Prosinecki, Savicevic, Jugovic ve karşılarında Jean Pierre Papin. 0-0 biten maçta Darko Pançev'in son penaltısı ile gelen zafer. 



4-AC Milan 4 Barcelona 0 (1994): Milan'ın 4 gol çaktığı baÅŸka bir final. Sezon boyu zaten maçlarını oldukça düşük bir gol ortalaması ile oynayan Milan'ın Barca'ya patladığı maç. Maçtan ÅŸunu hatırlarım, 2. yarının başında Barcelona 1 gol atsın da maç heyecanlansın ÅŸeklinde bekleyen herkesi yerine oturtan Savicevic'in Zubizaretta'yı avladığı muhteÅŸem aşırtma golü.

3-Manchester United 2 Bayern Munich 1 (1999): Sadece 90 dakikasını izleyen bir adamın dünyanın en sıkıcı finallerinden birisi olarak niteleyeceÄŸi maç Ama sonraki 4 dakikayı izleyen bir adamın unutması imkansız. Rüya gibi bir final. Sonradan oyuna giren 2 adamın United'a kupayı hediye ettiÄŸi final. 



2-Real Madrid 7 Eintracht Frankfurt 3 (1960): Finalde 7 gol atılır mı? Atılıyor.Di Stefano 3 tane, Puskas 4 tane atınca oluyor. Frankfurt'lu Kress 16. dakikada takımını 1-0 öne geçiren golü attığından pişman mıdır acaba? Zira Real o andan sonra 46 dakikada aralıksız 7 atıp durumu 7-1'e getiriyor. Uyuyan devi uyandırmamak lazım.

1-Liverpool 3 AC Milan 3 (2005): Üst düzey maçlarda tarihin en büyük geri dönüşü hangi maç. Şüphem yok ki bu. 3-0 önde olan bir Milan savunmasına karşı maçı döndürmek. İmkansız gibi. Maçın yorumcusu Fatih Terim "e Milan gibi bir takım 3-0'dan maçı vermez herhalde" der. Biz de çok muhalefet olmayız. Ama ikinci yarı kaptan Gerrard sahaya çıkar, İstanbul'a transfer olmuş Kop tribünün ayağa kaldırır, kupayı alana kadar da yalnız yürümezler. Durum 3-3'ken Shevchenko kale ağzından bir altın golü harcar. Popescu'nun Arsenal'e attığı son penaltıdan sonra söylediği gibi, "yukarıdaki böyle istedi."

GECENİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN







Yok tıklamayın tabi, ben bir kaç kare seçtim. Herhalde Vidic'in giydiği şapka üzerlerine Manchester United forması giyen Rus askerlerinden birisine ait. Bir de ilk golde Ronaldo'nun nasıl bir kule haline geldiğini bu resim çok iyi anlatıyor. Rooney'in taşıdığı da kupa primiyle herhalde burun ameliyatı olacak olan Paul Scholes.









FROM RUSSIA WITH DRAMA



Klasik "yazık oldu" cümlesi kurmamak lazım bu tür finallerden sonra. Kime yazık olmayacaktı ki? John Terry topa gelirken kendisi dahil sahadaki tüm Chelsea'liler kupayı nasıl kaldıracağını, arkadaşlarıyla çekecekleri resimleri veya akşam bu sevinçle kaç şişe votka içeceklerini düşünüyorlardı herhalde. Çok değil 3-4 dakika sonra bu topluluğun hepsi gözyaşlarına boğulmuştu. Manchester United 1999'dan sonra yine sahadan boynu bükük ayrılmanın eşiğine geldiği bir finali döndürdü. Eğer Terry o penaltıyı içeri atsa Cristiano Ronaldo Türkiye maçı başlayana kadar ağlardı tahminim. O zaman da Ferdinand-Vidic ikilisine yazık oldu diyecektik. Zaten bu ikili ve Terry-Carvalho ikilisini omuzlara alıp dolaştırmak ve başka bir madalya vermek lazım, muazzam oynadılar. John Terry'nin Giggs'in şutunda sağa giderken kafasını sola yatırarak çıkardığı top nasıl bir konsantrasyonla oynadıklarının göstergesi. Aslında ilk çalımının 15. dakikada olduğu oldukça sıkıcı başlayan maç 2 gol, sertlikler, ağırlaşan zemin, yağmur, uzatma, kırmızı kart, penatılar ve penaltılardaki dramla yine unutulmayan finallerden birisi oldu.



Avram Grant'a ayrı bir parantez açmak lazım. Fenerbahçe'ye karşı nasıl oynadıysa Liverpool'a (rövanÅŸ maçı dışında) ve Manchester United'a karşı da öyle oynayıp rakibi üzerine çekip orada boÄŸarak son saniyeye kadar götürdü finali. Maç sonunda United'ın 408 pasına karşılık Chelsea 286 pas yapmıştı ama kaleye atılan ÅŸutlarda Chelsea, United'ı ikiye katlamıştı. Ne dersek diyelim tüm herkesin alaya aldığı yahudi 8 yıllık Sir'e dersini vermeyi sadece 15 cm'le kaçırdı. Bunda da etken en güvendiÄŸi adamı, kaptanı. Chelsea kulübesinin tek hatası maça Kalou yerine Malouda ile baÅŸlamak oldu bana sorarsanız. En azından uzatmalarda deÄŸil 70. dakikadan sonra sahaya sürülse bazı ÅŸeyler deÄŸiÅŸik olabilirdi, zira ÅŸaşılacak ÅŸekilde ilk yarının tek hakimi olan Manchester United ikinci yarı sahada yok gibiydi ve Fergie bunu deÄŸiÅŸtirmek için hiçbir ÅŸey denemedi, ikinci yarı Hargreaves'ın kanadından United neredeyse tek bir hücum bile yapmadı. Drogba da sahanın şüphesiz en kötüsüydü. Evet rakip alanda tek başına 4 kiÅŸiyle mücadele etmesi çok zordu ama top ayağına geldiÄŸinde veya pozisyon almalarında yaptığı seçimler çok kötüydü. Ayrıca, Anelka'ya penaltı attırmanın doÄŸru bir karar olduÄŸunu düşünmüyorum. Çok sorumluluk duygusu olan bir adam deÄŸil Anelka, konsantrasyon problemi var, amiyane tabirle "gamsız" dediÄŸimiz tiplerden. Pek üzüldüğünü sanmıyorum. Nitekim aslında maç onun penaltısıyla bitmesine raÄŸmen Terry salya sümük olurken Anelka sakin sakin madalyasını bekliyordu. Sahanın en saÄŸlam adamı da Michael Carrick gibi göründü. 120 dakika boyunca ne bir yorulma, ne bir sakatlık belirtisi gördük. Maç sonunda da çok net bir penaltıyı aÄŸlara gönderdi.



Bu maçın ortaya çıkardığı 2 konu daha var. Birincisi görüldü ki Premier Lig 39 .maçı kaldırmaz, futbolcular sahanın ortasında çatlayıp kalabilir, ikincisi de bir daha Moskova o çim rezaletiyle final alır mı merak ediyorum, bu krampların çok erken başlamasında çimlerin büyük etkisi var, zaten Van der Sar golü ayağı kaydığı için geç kalmasıyla yedi ve oyuncuların krampları daha 70. dakikada başlamıştı. Yağmurun da etkisiyle son dakikalarda sahada kimse istediğini yapamıyordu. Bir ara sayfiye yerine döndü Luzhniki Stadı. Kramplar nedeniyle tam 4 adam yerdeydi. Tabi sezonda 38 maç ve 3 kupa oynayan futbolcuların artık performanslarının sonuna gelmesi de büyük etken.

Sonuç olarak Sir Alex Ferguson kariyere bir kupa daha kattı, ama derseniz ki kupayı diğer tarafa verseydin Manchester United için üzülür müydün? Ferguson'u çok sevmeme rağmen şu anki kadar değil. İlla birisi haketti diye seçmek zorunda kalacaksak Grant'ın ekibine biraz daha pay vermek gerekiyor. Ama yukarıdaki cümleye geri dönmem gerekiyor. Ryan Giggs, Ferdinand, Vidic gibi isimleri o zaman ne yapacaktık? Son notum, Rus askeri üniformasının üzerine Manchester United forması geçiren Rus Ordusunun genç dimağlarına, Stalin hayatta olsaydı bu akşam anneniz şehit mektubunu eline almıştı. O ne rezalettir arkadaş?

21 Mayıs 2008 Çarşamba

EZELİ REKABET-14



Ezeli rekabet.

ZENGİNİN MALI



Hollanda'nın en zengin futbolcu listesi açıklandı. 2 tane liste var. Birincisine futbolu bırakmış olanlar da dahil. İkinci ise sadece EURO 2008 kadrosunda olanları baz almış. Bergkamp'a ÅŸaşırmamak lazım, adam uçak biletine para vermiyor, direk cebe. Oh ne ala. 

Miljoen'lar tahmin edebileceğiniz gibi "milyon". Parantez içindekiler de yaşları.

1. Dennis Bergkamp (39): €63 miljoen
2. Ruud van Nistelrooy (32): €50 miljoen
3. Marc Overmars (35): €50 miljoen
4. Clarence Seedorf (32): €46 miljoen
5. Edgar Davids (35): €33 miljoen
6. Edwin van der Sar (38): €32 miljoen
7. Phillip Cocu (38): €30 miljoen
8. Roy Makaay (33): €30 miljoen
9. Frank de Boer (38): €29 miljoen
10. Jaap Stam (35): €27 miljoen
11. Patrick Kluivert (32): €25 miljoen

EURO 2008 Kadrosu

1. Ruud van Nistelrooy (32): €50 miljoen
2. Edwin van der Sar (38): €32 miljoen
3. Giovanni van Bronckhorst (33): €23 miljoen
4. Arjen Robben (24): €17 miljoen
5. Rafael van der Vaart (25): €16 miljoen
6. Dirk Kuijt (27): €13 miljoen
7. Robin van Persie (24): €12 miljoen)
8. Wesley Sneijder (23): €10 miljoen
9. Khalid Boulahrouz (26): €9 miljoen
10. Jan Vennegoor of Hesselink (29): €8 miljoen
11. André Ooijer (33): €8 miljoen

STADYUM LAKAPLARI



Stadları efsane yapan çoÄŸu zaman içlerinde oynanan maçlar ve taraftarlarıdır. Bu konuda "Efsane Stadyumlar" baÅŸlıklı yazımızda 10 örnek vermiÅŸtik. Ama kimi zaman o stadın yıllarla birlikte getirdiÄŸi lakabının da bu efsaneye katkı yaptığını biliyoruz. Bu konuda en yaygın olanı "cehennem". Türkiye'de nerede ise zor deplasmanların tümüne bazen "cehennem" yakıştırması yapılıyor. "Ali Sami Yen Hell" ÅŸeklinde Avrupa basınında da kemikleÅŸmiÅŸ bir ifade var. AÅŸağıdakiler her zorlu stada "cehennem" damgası vurulmasındansa kendilerine özgü isimleri ile ön plana çıkan stadların bazıları. Belirtelim, Liste "Takım:Stad-Lakabı (Lakabın Türkçesi)" ÅŸeklinde. Eklemek isteyen arkadaÅŸlar yoruma bıraksın tabi.

Manchester United: Old Trafford - Theatre of Dreams (Düşler Tiyatrosu)
Manchester City: Eski stadyum Maine Road - The Hovel (Mezbaha)
Celtic: Celtic Park - Paradise (Cennet)
Rangers: Ibrox - Mordor (Yüzüklerin Efendisi romanında karanlık lord Sauron'ın yaşadığı yer)
Colón de Santa Fe: Estadio B.G. Estanislao López - Cementerio de los Elefantes (Fil Mezarlığı)
Zenit Petersburg: İnşa edilen yeni stadyum - The Spaceship (Uzay Gemisi, resim 1)
Çin: Beijing Olimpiyat Stadı - The Bird's Nest (Kuş yuvası, resim 2)
Inter & Milan: Giuseppe Meazza San Siro - La Scala
AS Bari: San Nicola Stadyumu - l'astronave (Uzay Gemisi)



Oita Trinita: Kyushu Oil Dome - Big Eye (Büyük Göz, resim 4 )
AEK: Atina Olimpiyat Stadyumu - Turtle (KaplumbaÄŸa)
FC St. Pauli: Millerntor Stadyumu - Freudenhaus (Genelev)
Fransa: Stade de France - UFO
Benfica: Estádio da Luz - da Luz and o Ninho da Aguia (Kartal Yuvası)
FC Groningen: Euroborg - Groene Hel (YeÅŸil cehennem)
Feyenoord: De Kuip - The Bathtub (Küvet)
Athletic Bilbao: San Mames - La Catedral - Katedral
PSG: Parc des Prince - Victor Hugo's Stadium (bu lakap son yıllarda PSG'nin düştüğü durum nedeniyle "Sefiller"e gönderme yapılarak takılmış.
SC Braga:Estádio Municipal de Braga - Pedreira (Taş Ocağı, Stad eski bir taş ocağının yerine inşa edilmiş)



Boca Juniors: Estadio Alberto J. Armando - La Bombonera (Åžeker Kutusu)
San Lorenzo: Estadio Pedro Bidegain - El nuevo Gasómetro (Yeni rafineri)
Racing Club: Estadio Juan Domingo Perón - El Cilindro de Avellaneda (Avellanada'nın Silindiri, resim 3)
Independiente: Estadio Libertadores de América - Doble Visera (İki çatılı)
Velez Sarsfield: Estadio José Amalfitani - El Fortin (Kale)
Rosario Central: Estadio Gigante de Arroyito - El Gigante de Arroyito (Arroyito Devi)
Newell's Old Boys: Estadio Newell's Old Boys - Parque de la Independencia (Bağımsızlık Parkı)
Gimnasia LP: Estadio Juan Carlos Zerillo - El Bosque (Orman)
Wolverhampton Wanderers: Molineux Stadium - Golden Palace (Altın Saray)
Everton: Goodison Park: Grand Old Lady (Büyük Yaşlı Kadın)
Motherwell: Fir Park - Mudheap (Çamur Yığını)
New England Revolition: Gillette Stadium - The Razor (Traş Bıçağı)
LA Galaxy - Home Depot Center - The Toolbox (Alet Kutusu)
FC Dallas: Pizza Hut Park - The Slice (Dilim)




İnceleme kategorisi için

ALİ SAMİ YEN SARAYI



Son yıllarda dünya kupası rüzgarının tribünlere en fazla olumlu etki yaptığı ülke tartışmasız Almanya. Yaptıkları reformlar, stad restorasyonları ve 2006 Dünya Kupası'nı düzenleme hakkını almalarından itibaren oluşturdukları hava Bundesliga ve hatta 2. lig maçlarının neredeyse tümünü kapalı gişe oynatıyor. Bu rüzgar durulacak gibi de görülmüyor. Muazzam bir haber düştü dün ajanslara. Almanya'da sezon geçen Pazar bitti. Schalke 04 sezonu üçüncü sırada bitirerek Şampiyonlar Ligi'ne katılma şansını elde etti. Bir ön eleme turu oynayacaklar. Tarihlerindeki en son şampiyonluğu 50 yıl önce kazanmış bir takım. Peki bu taraftarlarda bir değişme yarattı mı? Söyleyelim. Schalke 04 kulübünden dün yapılan açıklamada kulübün satışa çıkardığı 43.935 kombine biletin tümünün satıldığı açıklandı. İnsanın inanası gelmiyor. Sezon pazar günü bitiyor ve pazartesi günü gelecek sezonun sezonluk biletlerinin tümü satılmış oluyor.

Geçen sene yaptığımız gibi bu sene de Türkiye Ligi'ndeki takımlar ile (özellikle Galatasaray'ın) Avrupa takımlarının bilet fiyatlarını karşılaştıracağız. Gelsenkirchen'de (Veltins Arena) sezonluk bilet fiyatları 238-728 euro arasında değişiyor. Ortalama 483 euro. Bu, Schalke 21 milyon euro elde etmiş demektir. Daha sezon hazırlıkları bile başlamadan. Şimdi gelelim zurnanın o malum yerine. 483 euro. Schalke'nin "maraton" diye tabir ettiğimiz saha kenarı tribünlerinin kombine bilet fiyatı 400-500 euro arası (çok lüks olmayanlar tabi). Hadi üst sınırı alalım. 500 diyelim. YTL karşılığı (hadi, alış değil satış fiyatı yapıyorum) 965 YTL. Peki gelelim bizim teknoloji harikası Veltins Stadı'ndan hallice Ali Sami Yen Stadı'na. Yine o çok lüks olmayan kapalı tribünün (orta bölümü bıraktım) sol ve sağ kenarlarının kombine bilet fiyatı nedir? 1.330-1.440 YTL arası. 745 Euro.

Schalke Veltins Arena'da 2008-09 sezonluk kombine bilet 480 euro (belirteyim Dortmund'un o enfes Westfallen Stadı'nda bu ortalama fiyat 350 euro civarı)
Ali Sami Yen Stadı'nda 2008-09 sezonluk kombine bilet 745 euro
Göz göre göre kendi taraftarını kazıklamanın utancı. Paha biçilemez.

Ha bir de belirteyim Almanya'da kişi başına düşen milli gelir 25.500 euro. Türkiye'de kişi başına düşen milli gelir 7.090 euro.

Daha devam etmeyeceğim sinirlerim depreşiyor. 155 euroya FC Utrecht kombinemi alırım otururum aşağı.

PUBLIC ENEMIES



Kadro yıldızlar topluluÄŸu. Yönetmen koltuÄŸunda Michael Mann (Manhunter, Last Of The Mohicans, Insider, Heat), kamera önünde Johnny Depp, Christian Bale, Marion Cotillard, Lost ekibinin Claire'ı Emilie De Ravin, Yüzüklerin Efendisi'nin Faramir'i David Wenham, Giovanni Ribisi gibi oyuncular var. 



Depp John Dillinger isminde 1930'larda yaşamış bir gansteri canlandırırken Bale onu enselemeye çalışan polis müfettişini canlandırıyor. İki oyuncu da kendilerine has, egzantrik rolleri ile çoktan birer kült oyuncu oldular. Bu filmin de sağlamlığı şimdiden haberini veriyor. Film Temmuz 2009'da gösterime çıkacak.

ZÜĞÜRT AĞA



Daha önce takımlarını gerçekten renkleri için seven bir grup taraftarın baÅŸlattığı bir kaç AFC hareketinden bahsetmiÅŸtik. Bu sefer ki anlık bir eylem deÄŸil. Bir takıma sadece baÅŸarı için gönül verilmeyeceÄŸinin, aidiyet duygusu ve birlik anlayışının çok daha önde olduÄŸunun bir kanıtı. İlginç olan bu örneÄŸin endüstriyel futbolun mucitlerinin yaÅŸadığı İngiltere'den çıkması. 

İngiltere Premier Lig ekiplerinden Middlesborough taraftar/baÅŸarı oranında adanın en yüksek yüzdesine sahip kulübü. Zira M'Boro'nun 132 yıllık tarihinde sadece 1 üst düzey baÅŸarı var. O da 2004 yılında kazandığı Lig Kupası. Bunun dışında 2. ve 3. lig ÅŸampiyonluklarını saymazsak hiç bir baÅŸarısı yok. 132 yılda alınan tek bir baÅŸarıya raÄŸmen Riverside Stadyumu maç başına 30.000 seyirci çekiyor. Üstelik bu sayı 4 yıl önce kazanılan Lig Kupası öncesinde daha da yüksekti ve Boro maçlarını 35.000 ortalamaya oynuyordu. Bu İngiliz futbol tarihinin en büyük oranı. Middlesborough'yu Birmingham City takip ediyor. Onların da 133 yıllık tarihinde sadece 1964'te kazandıkları bir lig kupası var. Gerisi yerel kupalar ve alt düzey ligler. Onlar da aÅŸağı yukarı 26.000 ortalama seyirciye oynuyorlar. 

DARNEL SITU & JEREMY HELAN



Manchester United Moskova'daki finale odaklanmışken, akademisini de güçlendirmeyi ikinci plana atıyor deÄŸil. Fransa'nın 15 ve 16 yaÅŸlarındaki iki yıldız adayına kancayı atmış durumdalar. Darnel Situ Fransa 16 yaÅŸ altı milli takımının kaptanı ve Lens'da oynuyor. Jeremy Helan ise henüz 15 yaşında ve Rennes takımında sol bek olarak mücadele ediyor. Helan için  Inter, Real Madrid, Arsenal, Newcastle ve Everton da devrede. Rennes genel direktörü Pierre Dreossi oyuncunun Old Trafford'a gitmek istediÄŸini belirtmiÅŸ. Genelde bu gibi durumlarda Sir Alex devreye giriyor. Ryan Giggs'i de yıllar önce Manchester United altyapısına getiren, Wayne Rooney'i ikna eden de oydu. Yaptığı ÅŸey hep aynı. Genç oyuncuların ailesiyle kontak kurup onları uzun bir konuÅŸma sonucu ikna ediyor. Burada da öyle olmuÅŸ ve Helan'ın ailesi Fergie'nin konuÅŸmaları ile oÄŸullarını İngiltere'ye gönderme konusunda ikna olmuÅŸlar. 

Fransız oyuncular Avrupa'nın bir çok takımında oynayan gençler gibi bu tür büyük takımların altyapılarına katılma konusunda istekliler. Åžimdi biraz geriye gidelim. Batuhan Karadeniz diye bir arkadaÅŸ vardı. Manchester City altyapısı için İngiltere'ye gitmiÅŸti. Kabul etmedi, döndü. MalkoçoÄŸlu ruhuyla "BeÅŸiktaÅŸ'ı sevdiÄŸim için Manchester City'i kabul etmedim" dedi. Aslında sonradan öğrendik ki gözleriyle gördüğü disiplinde yaÅŸamaya cesaret edememiÅŸti. Sonra o çocuk 17 yaÅŸ altı turnuvasında ne yaptı? Peki genç yaÅŸta tası tarağı toplayıp bir baÅŸka İngiliz takımı Chelsea'ye  giden yine bir Fransız Gael Kakuta o turnuvada ne yaptı? Hem oyun hem saha içindeki sportmen davranışlar ve disiplin açısından.

RED OR BLUE SQUARE



Avrupa'nın en büyüğü bu akşam Luzhniki'de belli oluyor. Kızıl meydan ya ismi gibi kızıla boyanacak ya da bir geceliğine masmaviye. Kim kazansa diğerine üzülmeyeceğim, zira Sir Alex Ferguson'un bu unvanı sadece 2. kez kazanacak olması bile bir eksiklik bana sorarsanız. Ayrıca Van Der Sar, Scholes, Giggs ve Alex Ferguson kariyerlerinde bir Avrupa finali daha görürler mi meçhul. Sezon boyu gerçekleştirdikleri performans ve Cristiano Ronaldo faktörü o meşhur "kağıt üzerinde" United'ı favori yapıyor.



Chelsea kazanırsa da üzülmeyeceÄŸim, çok kez blogda belirttim, İngiliz medyasına ve hatta belki Jose Mourinho'ya Avram Grant büyük bir tokat atmış olacak. Chelsea'nin ÅŸansının United'a göre biraz daha az olmasının sebebi defans ve orta saha yardımlaÅŸması ile bu sene bir çok maçta gördüğümüz alan daraltma taktiÄŸini Manchester United'ın da çok iyi yapabilmesi ve Chelsea'den farklı olarak aynı anda hücum gücünü de çok yüksek tutabilmesi. Lampard ve Joe Cole bu sene Drogba'ya, Ronaldo ve Tevez'in Rooney'e yaptığı yardımın seviyesine ulaÅŸamadılar. Orta sahada büyük bir mücadele izleyeceÄŸiz orası kesin. Çok ufak farklar ve pozisyonlar skoru belirleyecektir. Avram Grant finale çıktığında saha kenarında secdeye yattı, kupayı alırsa nafile namazı kılabilir ondan korkuyorum. 

The Guardian'ın yukarıda oynama yaptığı ünlü resmin altında "Büyük Stalin -- Sovyetler BirliÄŸi halkının arkadaÅŸlığının simgesi" yazıyor. Drogba'da ise en son Vidic'in eleÅŸtirdiÄŸi FildiÅŸili oyuncunun kendisini yere atması (diving)  özelliÄŸine gönderme var.