08 Şubat 2010 Pazartesi

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-33




















La Liga'da geçtiğimiz hafta sonu oynanan maçlarda çıkan toplam 9 kırmızı kart, La Liga tarihinin bir haftada çıkan en fazla kırmızı kart rekorunu kırmıştır. Barcelona'dan Gerard Pique ve Rafael Marquez, Almeria'dan Chico, Sporting Gijon'dan David Barral ve Arnolin Gregory, Deportivo La Coruna'dan Pablo Alvarez, Real Zaragoza'dan Adrian Colunga, Sevilla'dan Alvaro Negredo ve Marius Stankevicius kırmızı kart gören isimler olmuş Almeria-Sporting Gijon ve Real Zaragoza-Sevilla maçları 3'er kırmızı kartla bu rekora önemli katkı yapmışlardır.

BİRİ BANA ANLATSIN vol.5: ALİ SAMİ YEN VE PAOLO MALDİNİ
















"Kimse beni orada 25.000 kişi olduğuna inandıramaz".

Yıllardır bu lafı duyuyorum sağda solda. Ali Sami Yen'le ilgili açılan her konuda, her stadyum hikayesinde kullanılır bu laf. Paolo Maldini'nin, 1999 yılında Galatasaray'ın Milan'ı 3-2 mağlup ederek UEFA Kupası'nda yoluna devam ettiği maçtan sonra söylediği iddia edilir. Bu lafı söylediği ile ilgili İtalyanca ya da Türkçe ne bir video görüntüsü, ne bir röportaj metni ne de İtalyan basınının haberi vardır. Ama yıllardır söylenir bu, özellikle de internet üzerindeki fikir tartışma platformlarında ve basının toplama haberlerinde. Ancak her kafadan farklı bir ses çıkar. Kimisi "maç öncesi sahaya ısınmaya çıktığında takım arkadaşlarına söyledi" der, kimisi "maç sonrası basın toplantısında söyledi" der, kimisi "maç sonu röportajında söyledi" der, kimisi "İtalya'ya döndükten sonra atmosfer ile ilgili İtalyan gazetelerinde verdiği demeçte söyledi" der, kimisi "maçtan aylar sonra yapılan bir röportajda söyledi" der. Yani bu lafın nerede ne zaman söylendiğiyle ilgili bir konsensüs de yok. Ayrıca bugün Turgay Şeren'in Ali Sami Alkış videosu her türlü sitede milyon kere paylaşılmışken, böyle bir adamın bu kadar iddialı bir lafının tek bir görsel kanıtının olmaması da bu sözün bir şehir efsanesi olduğu yönündeki düşüncemi güçlendiriyor.

Bu köşenin adından hareketle biri bana anlatsın diyorum. Maldini bu lafı ne zaman nerede söylemiştir, ama daha da önemlisi bunun kanıtı nerededir? İtalyanca, Türkçe, resim, video ne olursa razıyım. Tabii güvenilir kanıtları kastediyorum, Mehmet Çiftçi haberi türündeki kanıtları değil. Cidden bir bilgisizliğimiz varsa, onu da gidermek için soruyorum bu soruyu.

İÇİMİZDEKİ İRLANDALI

REKLAMLAR: DESSO GRASSMASTER SYSTEM





















Ülke futbolunun güncelinde marka degeri, yayin gelirleri falan filan bu kadar agizlara pelesenk olmusken 1. lig takimlarinin oynadiklari futbol zeminlerinin rezilligi de su siralar kis kosullarindan dolayi maalesef zirve yapmis durumda. Son haftanin zemine dayali kisa özetini gecersek, Trabzonspor Avni Aker'de oynamasi gereken maci marul tarlasina dönen zemin yüzünden Istanbul'da oynamak zorunda kaldi mesela. Kayseri'ye yapilan muazzam stadin zemininde top yerden verilen 2 metrelik pasta 4 kere ziplarmis meger, ben hayatimda Galatasaray'in bir macinda üstelik Sabri de kadroda yokken bu kadar ortanin direk kale arkasina gittigi bir mac daha hatirlamiyorum. Ve yine Kadiköy'de belki de Fenerbahce'nin puan kaybetmesindeki, önemli futbolcularinin ciddi sakatliklar yasamasindaki en önemli faktördü ülkemin genelindeki stadlarin zeminlerinin zavalliligi.

Simdi Galatasaray da Aslantepe'ye tasinirken, oradaki stad da hala insa halindeyken, insanin aklina yapilacak zemin takiliyor. Kiminle anlasilmistir zemin icin bilemiyorum, Aslantepe daha bitmeden genel anlamiyla muamma ve süphe sifatlariyla cismanilesmis bir stad oldugu icin, stad ile ilgili herseye kötümser yaklasiyor insan.

Desso Sport Systems diye Belcikali bir sirket var. Kendileri gelistirip patentlerini aldiklari Desso GrassMaster System ile yapilan spor zemini bizim hali saha olarak tabir ettigimiz suni cim ile desteklenen dogal cim spor zemini sunuyor.

Bu sistemin en büyük özelligini bir futbol sahasina zeminin 20 santimetre altindan yerlestirilen 20 milyon suni cim lifleriyle dogal cimin desteklenmesi olusturuyor. Dogal cimin kökleri büyürken bu suni cim lifleriyle sarmas dolas olup zemini siklastirip saglamlastiriyor ve yine zeminin düz olma acisindan mükemmele ulasmasini sagliyor.

















Bu sistem ile üretilen zeminin teknik detaylarini kisa gectim, uzman degilim ama dogal cimi suni cimle (hali saha cimiyle) destekleme fikri harbiden cok orjiinal ve referanslardan dolayi cok verimli gibi duruyor. Disaridan basit bir futbolsever gözüyle bu sirketin bu sistem ile yaptigi zeminleri, kimini stadtan, kimini televizyondan gördüm. Asagida verecegim referanslara bakinca sizler de takdir edersiniz ki fazlasiyla saglam is cikarmislar.
















Arsenal, Tottenham, Liverpool, Feyenoord, Anderlecht kulüplerinin stadlarinin zeminleri ve benzerleri derken, hele biz Galatasaraylilar icin bir tanesi var ki tüyler diken diken oluyor akla gelince: asagidaki Parken Stadyumunun zemini:















Uluslararasi futbolu yakindan izleyenlerin hafizalarinda bu zeminlerin aynen bende de oldugu gibi sadece güzelligi kalmistir diye düsünüyorum.

Yani Kayseri'deki gibi bi stada, Sükrü Saracoglu'na böyle zeminleri reva görecekseniz, Aslantepe'nin zeminine de klasik cimleme yapacaksaniz, stad mtad yapmayin ve ülke futbolunun marka degerini de sadece Erman Toroglu'nun ayagini kaydirarak yükseltme derdinde olmayin kardesim.

by meinkissen

KATAMARAN ALIYORUZ



















Onur Akbulut gönderdi az önce. Sahibinden'de 20.000 liraya satışta. Her okuyucudan 5 lira toplayıp alsak mı diyorum. Bağlarız İstinye'de bir yere, isteyen gider kullanır, sonra geri yerine bırakır. Yalnız numarası hafiften manidar...

http://www.sahibinden.com/katamaran_9_meter_alti_kisilik-69WQQaXQQ19027704WQQpXQQdisplayitem?source=promotion_hpva

EL BURRITO YİNE ŞİŞENİN DİBİNDE

Büyük oyuncuların idaresindeki zorluklar ve onların kendi problemleri de büyük oluyor. El Burrito'nunki de böyle oldu kariyeri boyunca. Bir türlü üstesinden gelemediği alkol problemi peşini bırakmadı. River Plate'e otuzlu yaşlarından sonraki üçüncü dönüşünde problemleri içinden çıkılamaz hale geldi. Kısa bir tedavi gördü, futbola devam etti ama Diego Simeone'nin takımın başına gelişiyle birlikte yavaş yavaş kadrodan uzaklaşmaya başladı. Derken 2 yıl önce, önüne geçilemez alkol problemi sebebiyle River onu Buenos Aires'ten çok uzağa, Şili sınırındaki Mendoza eyaletinde bulunan Independiente Rivadavia takımına kiraladı. Zira Ortega Arjantin 2. Ligi'ndeki takımın formasını giyerken haftada 2 kez de Şili'deki Rehabilitasyon Kliniği'ne gidecekti. 2009 mayıs ayında kulüple ilişkisi kesildi ve Buenos Aires'e geri döndü. Bugün problemi yine başında. Teknik direktör Leonardo Astrada Rosario Central ile oynayacakları maç için tüm takımı cuma günü toplamak için haber göndermiş ama Ortega 1 gün sonra çıkagelmiş, böyle olunca da Astrada onu kadroya almamış.

40 yaşındaki teknik adam, "Ortega problemini biliyor, kurtulmak için de elinden geleni yapıyor gibi görünüyor ama bu bir türlü çare olmuyor" diyor. Kulüp yine de 36 yaşındaki oyuncuya yardım etmek için elinden geleni yapacak. Gerçi bu saatten sonra işler zor olacaktır. Yaş ilerledikçe ve kaslar hareket kabiliyetini yitirdikçe, bir futbolcu için zorluklarla baş etmek daha zor bir hal alıyor.

Benim Ortega deyince aklıma bir tek şey geliyor. 2002-03 sezonunun ocak ayları, Fenerbahçe'de bir grup futbolcu tarafından dışlanan, maçlarda pas atıldığı zaman "bir sus bir sus" diye paylanan Ortega, Samandıra'da bir bankta oturmuş, yanında onun kuyusunu kazdığı söylenilen iki adam Ceyhun Eriş ve Ogün Temizkanoğlu Ortega'nın yanaklarından öpüyorlar. Ortega'nın suratında, buruk bir gülümseme var....Birkaç hafta sonra Arjantinli'nin bir daha dönmemek üzere İstanbul'dan ayrılışının habercisi...Ben bir Galatasaraylı olarak, Fenerbahçe kulübünün Ceyhun Eriş gibi bir adama, Ariel Ortega gibi bir yıldızı (kendisi bana göre Appiah, Anelka, Van Hooijdonk dahil isim olarak Fenerbahçe'ye gelmiş en üst düzey oyuncuydu) harcatmasını şaşkınlıkla izlemişimdir.

BARİ BİR DUŞ ALAYDIK

























Daha cuma günü hakarete varan tezahürattan dolayı Alkmaar'lı 16 taraftarın aldığı cezayla ilgili bir yazı yazdık. O yazıda da belirtmiştik özellikle İngiliz holiganların, ırkçılık, sahaya atılan yabancı madde, tribünde taşkınlık sebebiyle aldığı ömür boyu stadyumlardan yasaklanma cezaları meşhurdur. Gördüğüm en ilginç stadyumdan men cezalarından birisi, 2008 ve öncesinde Serie C2 olarak bilinen Lega Pro Seconda Divisione'den geldi. Yani İtalyan futbolunun dördüncü kademesinden. Olbia Calcio takımının oyuncusu Giuseppe Giglio, Sardinya Derbisi'nde takımının Polisportiva Alghero ile oynadığı maçta, rakip kaleciyi yumrukladığı için disiplin kuruluna sevkedilmişti. 31 yaşındaki forvet oyuncusunun cezası açıklandı. 1 yıl boyunca stadyumlardan men. Ama cezanın bir istisnası var. Giglio, mesleğini sürdürebilecek. Peki bu nasıl olacak. Maç öncesinde, takımla beraber soyunma odasına inemeyecek, stadyuma gelecek, geldiği gibi sahaya çıkacak, son düdük çaldığı anda da artık üstünü nerede değiştirir bilemem, stadyumdan çıkıp atladığı gibi evine gidecek. Bunun dışında seyirci olarak veya başka bir amaçla İtalya içindeki herhangi bir profesyonel veya amatör mücadele için stadyumlara ayak basması yasak. Bir başka Vezirspor ekolü hadise. Kazağın altına formayı, pantolonun altına şortu geçirip sahaya gelsin, üstünü çıkarıp oynasın, maç bittiğinde de tekrar kenarda giyinip eve yallah. Yalnız adam yine bu dönemde kırmızı kart görürse ne olacak bilmiyorum. Doğrudan formayla eve kadar koşar herhalde.

İTİNAYLA REKOR KIRILIR



















Barcelona geçtiğimiz sezon öyle bir grafik çizdi ki bundan sonra yapacakları her şey, kendileriyle yarışmak olacak. Ama tek tük geçmişte kalmış rekorları da hala zorlamıyor değiller. Katalanlar cumartesi akşamı Getafe'yi kendi evlerinde 2-1 mağlup ederek geçtiğimiz sezon elde ettikleri bir dereceyi egale ettiler. Ligde En uzun süre namağlup kalma rekoru. Barca 23 Mayıs 2009'da Osasuna'ya kendi evinde 1-0 yenildikten sonra, 30 Mayıs 2009'da Deportivo deplasmanında 1-1 berabere kalarak başladığı seride, cumartesi akşamı 22 maça ulaştı. Bu süre zarfında Lionel Messi'nin 16, Zlatan Ibrahimovic'in 11 golü var. Takım 31 Ağustos 2008'de, 2008-09 La Liga'nın ilk haftasında Numancia deplasmanında 1-0 mağlup olmuş, daha sonra, 13 Eylülde Racin Santander ile 1-1 berabere kalınan maçla başlayan 22 maçlık seriyi 14 Şubat 2009'daki 2-2'lik Real Betis maçıyla sonlandırmış, 1 hafta sonra Espanyol'a kendievinde 2-1 mağlup olmuştu. O sürede 19 galibiyet ve 3 mağlubiyet almışlardı. Kulüp tarihinin rekoru ise hala Rinus Michels-Johan Cruijff'lu dönemden. Aralıksız 26 maç. Onu Terry Venables'ın görev yaptığı dönemdeki 24 maçlık seri izliyor. Guardiola'nı takımının tepeye çıkması için 5 maça ihtiyacı var. Bunlar da Atletico Madrid (D), Racing Santander, Malaga, Almeria (D) ve Valencia maçları.

07 Şubat 2010 Pazar

UĞUUUUR GERİ AL UĞUUUUR

















"Hakemler hakkında konuşmak sadece zaman kaybıdır. Geçtiğimiz yıl kazandığımız 6 kupayı bu hakemler görev yaparken kazandık. Beni sahada 10,9 veya 8 oyuncumuzun kalması ya da aleyhimizde 3 penaltı verilmesi ilgilendirmiyor. O zaman 4 gol atmamız gerekir."

Josip Guardiola, Barcelona'nın 9 kişi bitirdiği ve aleyhe 1 de penaltı yediği maçın ardından konuşuyor.

NOSTRADAMUS'UN KEHANETİ Mİ?















Pazar günü bir hatırlatma yapalım ve daha 2 ay önce Montpellier hakkında yazdığımız yazıyı uplayarak güncelleyelim. Zira takımda bir değişiklik yok. O zamanlar yazının sonunda Montpellier'in kendi evinde Bordeaux ardından da Nancy ile oynayacağını belirtmiştik. Kendi evinde sezon başından beri mağlup olmayan Montpellier o 2 maçı kazansaydı liderlik koltuğuna oturuyordu. Ancak her ikisini de kaybettiler. Peri masalı bitti derken toparlandılar ve sonraki 6 maçta 18 puan çaktılar haneye. Şimdi Bordeaux'nun 3 puan gerisindeler. Önlerinde Grenoble, St. Etienne ve Rennes'den oluşan bir fikstür var. Ardından da Bordeaux deplasmanına çıkacaklar. Montpellier bu sezon Wolfsburg'un Bundesliga'da yaptığını yapmaya çalışacak. Sportin Braga ile beraber Avrupa'nın Sinderella hikayeleri kontenjanını dolduruyorlar.

----------------------

Fransa'nın güney sahilinde, Akdeniz'e kıyısı olan 250.000 nüfuslu bir kent Montpellier. Sosyolojinin kurucusu Auguste Comte burada doğmuş. Şehrin üniversitesinin tıp fakültesi zamanında Nostradamus'un öğrenci olarak geçtiği bir kurum. Nimes'e 52 Marsilya'ya 168 kilometre uzaklıktaki bir kent. Kentin bundan sadece 35 yıl önce kurulmuş olan futbol takımı Montpellier HSC bundan 15-20 yıl önce Fransa futbolunda iyi işler başarmış ve FransaLig Kupası ve Fransa Kupası'nı müzesine götürmüş bir kulüptü. Ancak bu sene artık bu işi kupa ile bırakmamak niyetindeler. Zira Ligue 1 tablosuna baktığınızda lider Bordeaux'nun 3 puan gerisinde, ikinci sırada bulunan Montpellier, geçtiğimiz yıl bu zamanlarda ikinci ligde mücadele ediyordu.

Aslında bugünkü kulübün temelleri olan Stade Olympique Montpelliérain 1919 yılında kurulmuş. Daha sonraki 20 yıl içinde birçok kez isim değişikliğine uğrayan kulüp 1929 yılında Fransa Kupası finalinde FC Sete'yi 2-0 mağlup ederek ilk büyük başarısını kazanmış. 2 yıl sonra finale yükselmişler ancak bu sefer Paris takımı Club Français onları 3-0 mağlup etmiş. 1932 yılında profesyonel yapıya kavuşan kulüp 1969'a kadar Ligue 1 ve Ligue 2 arasında gidip gelmiş. 1967-68 sezonunda Stade Richter'de maçlarını oynamaya başlayan ama içine düştüğü maddi sıkıntıdan bir türlü çıkamayan kulüp seyircilerin de ona arkasını dönmesine sebep olmuş (örneğin bir Nancy maçına sadece 750 taraftar gelmiş). Kulüp bu kötü gidişin sonunda 1969 yılında bölgesel lige düşmüş. Daha sonra da birçok kulübün birleşmesi, el değiştirmesi sürecinin sonunda Louis Nicollin 400.000 frank karşılığında kulübü satın almış. Nicollin 35 yıldır kulübün başkanlığını yürütüyor.























1974 sonrasındaki ilk sezonlar grafik yine inişli çıkışlı. Ancak 90'lı yıllar yaklaştıkça kulübün talihi döner. Altyapıdan yetişen 25 yaşındaki defans oyuncusu Laurent Blanc (çıktığı ilk lig maçında aşağıda), Olympique Marseille'den kiralanan 24 yaşındaki Eric Cantona, 27 yaşında ilk Avrupa macerasına atılan Kolombiyalı "Sarı Gullit" Carlos Valderrama takımı Fransa Kupası şampiyonu yaparlar, tarihinde ikinci kez. İzleyen yıl Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda da fırtına gibi esip çeyrek finale çıkarlar. Manchester United onları zorlukla eler. 1992'de bu sefer Lig Kupası'nı kazanırlar. 1994'te Fransa Kupası'ndaki final gelir. Rüya gibi geçen 90'ların sonu yaklaştıkça da kötü günler kapıya dayanır. Yıldızlar birer birer takımdan ayrılırlar. 1998 Dünya Kupası kapsamında inşa edilen Stade de la Mosson'da maçlarını oynamak yaramaz onlara. 13 yıl üstüste Ligue 1'de oynadıktan sonra küme düşerler. 2006-07 sezonunda ise üçüncü lige düşme tehlikesi yaşarlar. Ancak takımı nisan ayında teslim alan hoca, 1999'da OM'yi UEFA Kupasında final oynatan Rolland Courbis önce bunu önler sonra da geçtiğimiz yıl ikinci sırayı alarak Montpellier'i tekrar ülke futbolunun en üst kademesine döndürür. Onlara Ligue 1 yolunu açan maçta, takım Strasbourg'u 2-1 mağlup ederken tribünlere 30.428 seyirci gelmiştir ki bu kulüp tarihinin rekor seyircisidir. Courbis sezon sonu görevden ayrılır, 1998'den beri Fransa Futbol Federasyonu bünyesinde 16, 19, 21 yaş altı takımları çalıştırmış Rene Girard takımı devralır.

























4 senedir takımda olan Kolombiyalı Victor Hugo Montano 7 golle takımın en golcü ismi. Montpellier attığı golleri takımın geneline dağıtmış durumda. Nitekim, Montano'nun ardından gelen en golcü isimlerden birisi 31 yaşındaki Sırp defans oyuncusu Nenad Dzodic. Dzodic, Lokomotiv Moscow'dan bu sene transfer edilen Bosnalı Emir Spahic ile birlikte defans ikilisini oluşturuyor. 23 yaşındaki Arjantinli Alberto Costa sol kanatta oldukça etkili. 34 yaşındaki Philippe Delaye halen ortasahanın yükünü çekiyor. Montano'nun hücum hattındaki partneri ise Senegalli Souleymane Camara. Neredeyse hiçbir tanınmış oyuncuyu kadrosunda bulundurmayan, 7 yabancılı bu mütevazi takımın en sonuncusu Bordeaux deplasmanı olan önündeki 4 maç onların bu seneki kaderinin ne olacağını da net olarak gösterecektir. 1 ay sonra Fransa Ligi'nin tepesinde sürpriz bir takımı görürsek hiç şaşırmamak lazım.

Toplamda 27 sezon Ligue 1'de, 37 sezon Ligue 2'de mücadele etmiş bir takım Montpellier HSC. Yukarıda saydığımız Blanc, Cantona, Valderrama gibi oyuncular dışında, Vincent Guerin, Roger Milla, Ibrahima Bakayoko, Aljosa Asanovic, Roman Kosecki, Nenad Stojkovic, Patrice Loko, Bruno Martini, altyapıdan yetişen Laurent Robert gibi oyuncuların gelip geçtiği bir kulüp. Bütte Paillade 91, Armata Ultras 02 gibi tribün grupları bu sezon tarihlerinin en iyi lig derecesine tanıklık edebilirler.

TEN CATE DUBAI'DE
















Belçika-Hollanda eşrafından bir hoca daha keseyi doldurmak için Arap yarımadasında. Son olarak Panathinaikos görevinde çok da fena gitmezken görevden alınan (aslına bakarsanız Olympiakos'un 1 puan gerisindeydi ama o görevden alındıktan sonra PAO liderliği yakaladı ve farkı bir hayli açtı), Hollandalı Henk Ten Cate Birleşik Arap Emirlikleri takımı Al-Ahli'nin başına geçti. Dubai kulübü Ten Cate ile 3,5 aylık bir sözleşme imzaladı. Al-Ahli'nin sonuncusu geçtiğimiz yıl olmak üzere lig tarihinde 5 şampiyonluğu var, ancak bu sene kötü gidiyorlar ve liderin 19 puan gerisinde yedinci sıradalar. Ten Cate 3,5 ay boyunca Dubai'de hem keyif yapacak hem de keseyi dolduracak, sezon sonu isterse 1-2 sene daha Eric Gerets misali cebi doldurmaya devam eder. Olmazsa Avrupa'da ona her zaman iş var.

05 Şubat 2010 Cuma

TARİHTE DÜN BU VAKİTLER vol.13

















-Latin American Network Information Center (LANIC), sağda solda "beni hep İspanyola benzetirler", "aaaaa her gittiğim ülkede benimle ilk önce İtalyanca konuşurlar", "bana da Türk olduğumu söyleyince inanmazlar" diyerek üstünlük arayışı içine giren Türklere hitaben bir basın bildirisi yayınladı. Konuyla ilgili bir basın toplantısı düzenleyen Felipe Alvarez "arkadaşlar, biz bu iddialardan bıkmış durumdayız, kaşları birleşik olan hiç bir erkek ve saçını kalemle tutturan hiçbir kız bize bunlarla gelmesin, Latine falan benzemiyorsunuz, sizin de ırkınız kendi içinde güzel, lütfen başka milletlerin üzerinden prim yapmaya çalışmayın" şeklinde mesaj yolladı. Açıklama üzerine Rusların da sarı saç ve mavi gözlü Türklerin kendilerine atıf yapmasından bıkmaları üzerine bir duyuru yapacağı bildirildi (2045, Buenos Aires).

-Soğuk ve yağışlı bir Temmuz ayının sekizinde sabah saat sekizde Ahmet Hakan, boynunda twitter.com/ahmethc damgasıyla ve elinde iskele sancakla dünyaya geldi. Taşıdığı damganın ne anlama geldiği anlaşılamayan ve doğduktan bir gün sonra sakalları çıkmaya başlayan Hakan'ın çocukluk yıllarında İmam Hatip Lisesi'nde okuyan ilk Beatles hayranı olması sebebiyle doğu-batı sentezi şeklinde geçen ömrü, bir kandil gecesi camide headbang yapmaya çalışırken, cemaat tarafından meydan dayağına dönüşmesiyle feci şekilde son buldu. Hakan'ın geride bıraktığı Sevişgen Tasavvufi, Hayatımın 2T'si Tekke ve Twitter isimli kitaplarının 89 dile çevrildiği biliniyor (Riyad, 1962)

-Dünya tarihinde ilk kez, asfalt yolda yapılan bir mahalle maçında top, park halindeki arabalardan birinin altına veya komşulardan birisinin balkonuna kaçmadı. Söz konusu maçta oynayan çocukların hemen uçağa bindirilerek Ajax Futbol Akademisi'ne yazdırıldıkları, ancak çocukların tümünün profesyonel kariyerlerinde gece maçlarına çıkamadıkları, zira akşam ezanı okunduğunda hepsinin toplarını alarak eve gittiği gözlendi.

-Yalan Rüzgarı dizisindeki Victor Newman aralıksız 10 bölüm boyunca hiçbir güzel hatunu götürmedi, öte yandan Desperate Housewives dizisinin kadrosuna Emine S. Beder de katıldı. (Los Angeles, 2013)

-Şampanyanın kazara icat edilmesinde olduğu gibi, bir şeyi icat etmeye çalışırken başka bir şeyi bulan bilimadamlarından esinlenen bir Türk genci, zamanda yolculuğu bulmaya çalışırken 62'den tavşan yapmayı buldu. Gencin ölümünden sonra ele geçirilen günlüklerine, "yıldız tarihi 2262, bugün zamanda yolculukta yeni bir sayfa açılacak, yalnız şu 62'ye bir kafa yapsan da süper tavşan olur ha...." diye not düştüğü ve o günden sonra günlüğe sayfa eklemediği ortaya çıktı (Afyon, 1893).

-Türk Dil Kurumu'nun yaptığı bir başvuru ile Türkçeyi güzel konuşmasına rağmen komiklik veya samimiyet olsun diye taşra ağzıyla konuşan isimlere bir muhtıra gönderildi. Yurt çapında büyük yankı uyandıran muhtıra ile ilgili açıklama yapan Etiler Sakini B.M.C "Yimaaaa oturmuştuk, kapı çaldı, karşımdaki polis naaapüsünüz diye sorunca, baktım olmiy, içeri davet ettik, iki yımırta kırdık önüne" diye konuştu. "TDK hepimizi öpenzi" şeklinde duygularını dile getiren S.G. ise "ben de Alman köylüsüyüm" diyerek kendini savundu (İstanbul, 2092).

-People dergisinin bu haftaki "Boş bakkallar taşaklarını tartıyor" yarışmasının birinciliğini Hollywood filmlerinde sürekli duyduğu "Elvis sahneyi terketti", "şişman kadın daha şarkısını söylemedi", "çorabını çıkarma tatlım" gibi Amerikan esprilerinden bir bok anlamasa da gülmeyi kendisine görev edinmiş adam kazandı. İkincilik ödülü arkadaşlarının doğum günlerini 00:01'de kutlayarak sempati toplamaya çalışan adama verilirken üçüncülük ödülü ise yıllardır hiçbir bilgisi olmasa da sırf sevgili yapmak için 45 farklı Dağcılık ve Doğa Kulübü'ne katılmış adama verildi. Mansiyon ödülü ise 38 yıldır dişlerinin arasından zsllllzzrt şeklinde tükürerek Lama Sevenler Derneği tarafından aday gösterilen adamın oldu.

TRİBÜNDEN İNSAN MANZARALARI - "BEN GELDİM GOL OLDU'CULAR"



Alemlerin olayları en yakından takip eden blogu Flying Dutchman yine boş durmadı ve sizler için gözledi. Yıllardır gizlenen, kendimizden bile saklanan, görülüp iğrenilse bile görmezden gelinen, en yakınınız yaptığında sadece "ehe" tebessümü verilip geçiştirilen hareketleri sizler için ezberledi. E birisi de zaten buna dur demeliydi. Ya da durmasa da mı acaba? Durmasın devam etsin, bunlarla sürsün her şey, biz sadece işaret edelim. Futbol sadece sahada oynanan oyun olmasın bu yüzden. (Nerdesin ulan sen diye soranınız varsa sormasın. Vardır bir sebebi deyin, hoşgörün. Ya da en iyisi Varol'la röportaj yapın, o anlatsın.)

Efendim, gelelim ilk karakterimize. Şimdi Fırat Bey'in meşhur tarihte dün bu vakitler'inin diliyle anlatsa gönül rahatlığıyla ilk olarak kuzey dakota'da görüldüğü iddia edilebilecek bu insan tipi, gerçekten dünyanın her yerinde var mıdır bilmem. Ama haydi hepimiz kendimize itiraf edelim, günün birinde hepimiz prim yapmak için "ulan ben geldim gol oldu haaa, peygamber (kavga çıkarmayın aranızda, sessiz sessiz oturun) ayağı var bende" den faydalanmışsınızdır. İsviçreli bilimadamlarının yaptığı bir araştırmayla size yanıt vermek istiyorum ey durumdan faydalanmakta üstüne olmayan blog okuyucuları! Siz gelince gol olmayan maçların gol olanlara oranı 10'da 1 olarak tespit edilmiş. Yo yo karşıma geçip İsviçre ligindeki gol sayısının azlığından dem vurmayın. Sonuç ortada. Kolpacıların şahı Murphy'nin kanun diye önümüze koyduğu saçmalıklardan oluyor bunlar hep, biliyorum ben. Siz gelince gol falan olmuyor, yok öyle bir şey. Olası varmış arkadaşım. Bir kere tesadüfen siz geldiğinizde gol olunca bir havalara girmeler, bir şekiller.

Bugüne kadar binlerce, milyonlarca saf futbolseveri, izleyeni kandırdınız. Buna daha fazla izin veremezdik. Biz üzerimize düşeni yaptık, şimdi görev, yıllardır sizi "ehe ehe evet abi" diye tasdikleyen yandaşlarınızda! Uyanın!!!

by tunchay

TÜRK KULÜPLERİNE TAVSİYE: MICHEL VORM

















Leo Franco'nun hali malum. Büyük ihtimal küçüklüğünde mahallede topu olduğu için maçlarda oynatılırdı ve kaleye geçirilirdi. Eve giderse maçın da bittiği adamlardandı. Yoksa bu adamın kalecilik mesleğine nasıl başladığı konusunda şüphelerim var. Bakın abartmıyorum, Hayrettin Demirbaş yan toplarda bu adamdan daha iyiydi.

Gülmeyin...Ciddiyim...Ostrava Panteri bugüne bugün...Kalecilik futbol sahasındaki en zor iştir, bu yüzden de yüklenme sırasında en sonda geldiğini düşünürüm hep. Zaten dünyanın en iyi kalecileri de büyük hatalar yapmışlar ve komik goller yemişlerdir. Leo Franco'yla problemim bu değil. Ne olduğunu "Daddy Not Cool" yazısında hafiften anlatmaya çalıştık. Leo Franco ile Galatasaray bir yerlere gelebilir ama en yükseklere çıkamaz, bu konuda görüşüm çok nettir. Bu takımla beşinci ayını geçiriyor Arjantinli kaleci. Halen defans adamları ile arasındaki iletişimi konusunda büyük problemler olduğunu düşünüyorum. Duran toplarda, atağı savunan tüm oyuncular bir adamla eşleşirler. Bunu organize etmeye en elverişli adam kalecidir, zira topa vurulana kadar herhangi bir şeyi takip etme sorumluluğu yoktur. Leo Franco, duran toplar öncesi kalesinde sus pus olmuş şekilde bekliyor. Oyuncuların ceza sahası için adam paylaşımı ve takibi tamamen kendi insiyatiflerine kalmış durumda. Kaleciler için "ceza sahası içinde hakimiyet" lafı sadece kaleden 18 metre uzakta bile topu elle tutabildikleri için kullanılmıyor. Ceza sahası içini organize edebilme gücünü de içeriyor bu. Bu, Leo Franco'nun takım arkadaşlarıyla olan ilişkisi, e peki bireysel bazda. Ben Galatasaray penaltı noktası ve 1-2 adım ilerisine düşen her topu Galatasaray defans oyuncularının alması için dua ediyorum. Zira o topu Leo Franco'nun çıkıp almayacağından emin oluyorum. Bir kalecinin hiçbir zaman yapmaması gereken bir şeyi, bir maçta 2-3 kez yapıyor. İki adım öne çıkıp geri kaçma. Yani yan topu alabileceğini düşünüp yarı yolda karar değiştirme. Bu hareketin bedeli eğer rakip forvet topa kafayı vurabilirse goldür, çünkü % 99 oranında da hareket halinde yakalanıp destek ayağınız olmadığı için golü yersiniz. Neyse uzatmayayım...

İstanbul'un 3 büyük takımında bazı mevkilerdeki futbolcuları içeren çeşitli ekoller vardır. Artık geleneğe dönüşmüş ekoller. Örneğin Fenerbahçe'nin forvetinde sürekli olarak bir yabancı futbolcu bulunur. Yine Fenerbahçe kalecileri genelde yerlidir. Engin, Rüştü, Volkan, Recep...böyle uzatabiliriz. Beşiktaş'ın defansa dönük orta saha oyuncuları genelde yabancı oyunculardır. Galatasaray'da ise Zoran Simovic'le başlayan bir yabancı kaleci ekolü vardır. Bu ekol Friedel, Taffarel, Mondragon, De Sanctis ve Leo Franco ile devam ediyor. Son 2 ay içinde olanlar Arjantinli'nin sezon sonunda kulüpte kalıp kalmayacağı konusunda büyük şüpheler doğurdu.

Blogdan bunu yapmak pek adetim değildir ama Galatasaray takımına önerebileceğim bir adam var. FC Utrecht'in kalecisi Michel Vorm. Bizim kaleci diye önermiyorum tabii, Hollandalılar onun için "Kalecilik için doğmuş" diyorlar. Futbol Nieuwegein'ın amatör kulübünde başladıktan sonra 22 yaşında geldi FC Utrecht'e. 2006 yılından beri takımın kalesini aralıksız koruyor. FC Utrecht geçtiğimiz yıl ligin en az gol yiyen altıncı takımıydı. Bu sezon bu listede beşinci sıradalar. Tabii Ajax, PSV, Twente ve Feyenoord gibi zirveye oynayan takımların imkanları bir kenara bırakılırsa yaptığı işin ne kadar önemli olduğu görülebilir. Zaten bu performans onu milli takıma yükseltti. Şu anda Ajax kalecisi Maarten Stekelenburg'un ardından geliyor ve Dünya Kupası kadrosunda yer alacak. Bana göre Stekelenburg'a göre çok da iyi bir kaleci. Milli takımın 1 numaralı kalecisi değilse bunun sebebi sırtında Ajax değil FC Utrecht formasının oluşundandır. Çıplak gözle onu 2 yıldır izliyorum. Ceza sahasına çok hakim, özellikle duracağı yeri çok iyi bilen ve refleksleri oldukça güçlü bir kaleci. 2006-07 yılında taraftarlarca yılın oyuncusu seçildi. Bana göre halen takımın en iyi oyuncusu durumunda. Üstelik henüz 26 yaşında. Fiyatının çok yüksek olacağını sanmıyorum. Özellikle Hollanda kulüplerinin içinde bulunduğu çok da parlak olmayan durum göz önüne alındığında 2-3 milyon euroluk bir bonserviste anlaşılabilir.

Youtube videosundan hiçbir şeye karar verilmez ama sadece bu adamın şekli nedir diye görmek isteyenlere gelsin.

HERKESE KARŞI TEK BAŞINA

PEDOFİLİ PARTİSİ

















Bir Daha Meclise Gelmem yazısında Hollanda meclisinden birkaç bilgi vermiştik. Bugün birçoklarına hoş gelmeyecek ama benim hallerine güldüğüm bir grup adamdan bahsedeyim. Hollanda devlet televizyonunda Pauw&Witteman adında bir program var. Çok tuttuğum bir program değil zira programın hafif yaşlıca sunucusu Paul Witteman, biraz bizim Reha Muhtar'a benziyor sorularıyla. 2 akşam önce hayvanlarla seks konusu konuşuluyordu. Charisma Gold adında bir de Hollandalı porno yıldızı çağırılmıştı programa ve kendisi dünya üzerinde hayvan pornosunun % 70 oranında kaynağının Hollanda olduğunu söyledi. Bu arada çok yakın zamanda hayvanlarla seks yapmanın suç olması konusunda bir kanun anayasaya sokulacak. Konuyu eşime açınca, "sen onu bırak asıl şu partiyi bilmiyor musun" diye söze girdi. Ben de o zamandan itibaren bilmeye başladım. Efedim partimizin adı Partij voor Naastenliefde, Vrijheid en Diversiteit yani Arkadaşça Sevgi, Özgürlük ve Değişim (ya da farklılık) Partisi. Kurucusu Marthijn Uittenbogaard, aşağıdaki resimde en soldaki zat. Yanındaki ikisi de zaten partinin kamuoyuna duyurulmuş diğer 2 üyesi. Neden bu kadar az isim kamuya duyurulmuş derseniz, sebebi partinin politikası. Partinin felsefesi Latince "Sapere Aude" anlamına gelen "Kendi Sebeplerini Cesaretle Savun" şeklinde vukuu bulmuş. Bugüne kadar eçimlere girmediler ama 2011 seçimlerinde mutlaka yer alacaklar. Artık mecliste koltuk alırlar mı bilemem.

Parti, cinsel ilişkiye girme yaşının 12'ye düşürülmesi, uyuşturucu kullanma, oy kullanma, kendi ikametgahına sahip olma, kumar oynama yaş limitinin e 12'ye düşürülmesini savunuyor. Ağır uyuşturucular ve hayat kadınları için öngördükleri limit ise 16. Yine evlilik yaşı da 12'ye düşürülmeli. Hatta bunun 8'e düşürülmesi ve bir süre sonra tamamen kaldırılması yönünde bir de parti programları var. Aynı zamanda çocuk pornosu, hayvan pornosu ve gün içinde TV'de şiddet içermeyen porno filmlerinin serbest bırakılmasını istiyorlar. Tabii buradan hareketle hayvanların her türlü avlanmasını (balıkçılık da dahil) ve kobay olarak kullanılmasını da yasaklamak istiyorlar. Partinin kurucusu Marthijn Uittenbogaard aynı zamanda çocuklarla seksin legal olmasını savunan, 1982 kuruluş tarihli Vereniging Martijn'ın da muhasebecisiydi. Şu andaki muhasebeci Ad van den Berg (ortadaki dallama), 1987 yılında 11 yaşındaki bir çocupa cinsel tacizde bulunmaktan suçlandı. Bugün hala ufak yaşlarda bir sevgilisi olduğu sanılıyor.




















Tabii böyle işlere girince anında Hollanda kamuoyu tarafından Pedofili Partisi olarak nitelendirildiler. Yaygın özgürlüklerin ülkesi Hollanda'ya bile fazla geldiler ve ayıs 2006'da Hollanda halkının % 82'si, partinin seçimlerede yarışmaması gerektiğini savundu. Kalan % 18'i de mahsur görmemiştir ama oy kullanmaya gelince iş ne olur bilemem.

Kapatırken mikrofonu Kyle Brofloski ve Stan Marsh'a verelim.

Kyle: Dude. You have sex with children.
NAMBLA Leader: Rights? Does anybody know their rights? You see, I've learned something today. Our forefathers came to this country because… they believed in an idea. An idea called "freedom." They wanted to live in a place where a group couldn't be prosecuted for their beliefs. Where a person can live the way he chooses to live. You see us as being perverted because we're different from you. People are afraid of us, because they don't understand. And sometimes it's easier to persecute than to understand. We are human. Most of us didn't even choose to be attracted to young boys. We were born that way. We can't help the way we are, and if you all can't understand that, well, then, I guess you'll just have to put us away
Kyle: Dude. You have sex.... with.... children.
Stan: Yeah. You know, we believe in equality for everybody, and tolerance, and all that gay stuff, but dude, fuck you.

GELİYORUM EMİNEEE

















Köyden İndim Şehire'deki Kemal Sunal geldi aklıma, şu fotoğrafı görünce.

Askerde bize girişte verilen malzemeler arasından terhis olurken en fazla eve götürmeye çalıştığım şey "içlik" denen ve asker gömleğinin içine giyilen kazağımsı giysiydi. Zira -20'lerin altına düşen Erzincan soğuğunda dahi onu içinize giydiniz mi, havayı dışarıdan içeriye geçirmez ve çelik yeleğe benzer bir görev görürdü. Son gün çantayı kontrol ederken başçavuşa, "komutanım askeri disiplini normal hayatta sürdürmek için birkaç şey lazım, içliği alıyorum ben" diye ayar çekmiş, başçavuş da "hasktir lan ayakların kıçına vura vura kaçarsın kışladan çıkışta....hadi al al" diye şu fakiri sevindirmişti. Bak 5 yıl oldu hala o içliği kullanıyorum. Yalnız nerede bulamıyorum, o yüzden Köln yazısında okumuşsunuzdur ayı gibi soğuğu göğsümüze yedik geldik.

Arjen Robben ligde son oynadıkları iki maç olan Bremen deplasmanı ve içerdeki Mainz maçlarında, kaslarını sıcak tutmak için şortun altına, Kemal Sunal'ın Köyden İndim Şehire filminde giydiği gibi uzun, gri bir içlik giyiyor. Alman basını, özellikle de Bild konuyu sıkça gündeme getirince, Alman Futbol Federasyonu DFL de bir açıklama yaptı ve şortun altına giyilen bu tür giysilerin mutlaka şort ve çorapla aynı renk olması veya formanın geneli ile uyum sağlaması gerektiğini açıkladı. Federasyon tüm kulüplere bu kuralı hatırlatan bir mektup göndermiş ama hedef belli tabii. Bayern'in eski futbolcusu, şimdiki direktörü Christian Nerlinger de "milletin konuşacak şeyi kalmadı, sıra buna geldi" diye basına sallamış. Federasyonun 2. BaşkanıHolger Hieronymus'un "yarın bir gün birileri çıkıp ben de yeşil veya sarı içlik giyiyorum arkadaş" derse kaos olur açıklamasından zaten olayın hafif büyütüldüğü belli. Yalnız Robben'inki de müthiş kreasyon. Bu kesin maç öncesinde de giyinirken vakit kaybetmemek için şortun üstüne kot pantolonu çekip öyle maça geliyordur. Vezirspor tesisleri ekolü...

FACEBOOK'TAN KELEPİR SATIŞLAR




















Kâh Twitter kâh Facebook futbol dünyasını bitirmeye kararlı dostlar söyleyeyim. Gerçi bu sefer hırsızın da suçu var. Nathan Baker 18 yaşında, Aston Villa altyapısından yetişmiş bir oyuncu. Bu sezon başında Lincoln City'e kiralık olarak verildi. Ancak halen resmi olarak Aston Villa oyuncusu olduğu için takımın 28 Şubatta Lig Kupası finalinde Manchester United ile oynayacağı maçlar için, ona da ailesini de hesaba katarak 5 tane bilet gönderilmiş. Peki bizimki ne yapmış, "ben Lincoln'de kiralıkken bile bana 5 tane bilet göndermişler, annem babam Wembley'de maç izleyecek" dememiş, 5 tane bileti aldığı gibi, Facebook üzerinden tanesi 200 pounddan satılığa çıkarmış. İngiltere 19 yaş altı milli takımı formasını da giyen futbolcu, kulüp yetkilileri tarafından yakkalanınca cezayı yemiş tabii. Çok ağır bir cezadan kurtulmasının tek sebebi 18 yaşında olması. Aston Villa kulübünden yapılan açıklamada "Nathan'ın yaptığı aptalca bir davranış ama 18 yaşında olduğunu unutmayalım" şeklinde bir ibare var. Oyuncunun ailesine ayrılan kontenjan da dahil maç için kendisine ayrılan tüm biletleri iptal edildi. Baker da dersini almış olacak ki "yaptığım hatayı biliyorum ve düzeltmeye çalışacağım" demiş. Bazen sorunun köküne inmek ve koparmak gerekiyor. Manchester United'ın yaptığı gibi. Bakın, bu tür arkadaşlık sitelerine kilit vurduklarından beri tek bir hadise yok. Ellerine sağlık.

AZ KANSERLE SAVAŞ DERNEĞİ



















İngilizlerin holiganlara kestiği stadyuma giriş cezaları meşhurdur. Bir de fena patlatırlar biliyorsunuz, cezayı ömür boyu keserler. Bununla ilgili blogda daha önce birkaç örnek verdik. Bir de daha beter bir ceza var. Maç saatlerinde evden çıkıp karakola gidiyorsunuz ve polislerle beraber karder kardeş maçınızı izliyorsunuz, maç bitince de evinize dönüyorsunuz. Tabii genelde bu cezaların verildiği adamlar Football Factory filminde gördüğünüz türden, deplasmana gidip, ev sahibi takımın barını basan adamlar. Yani maç saatlerinde kanunun gözetiminde olmadıkları her an potansiyel tehlike. Hollanda'da da benzer "ömür boyu stadyuma girememe" cezası uygulanıyor ama AZ'in bu sefer uyguladığı ceza daha minör bir ceza. Zaten ömür boyu men cezasını beraberinde getirecek bir suç da değil. AZ taraftarları 25 ekimde kendi evlerinde Ajax'a karşı oynadıkları maç sırasında 4 yıl boyunca takımın formasını giyen ve geçtiğimiz sezon AZ ile şampiyonluk yaşayan Demy De Zeeuw aleyhinde tezahüratta bulundular. Bunun üzerine Hollanda Futbol Federasyonu, KNVB söz konusu tezahüratları yapan 16 kişiye belirli süreli stadyum yasağı getirdi. Ancak bu sürenin bir kefaleti var. 16-20 saat arası kamu hizmeti yapma.













Hollanda'da futbol maçlarında, rakibi aşağılamak ve hatta küfretmek için "kanker" (kanser) lafı çok fazla kullanılır. Tabii anlamı kanserden çıkmış aha farklı bir hal almıştır. AZ taraftarları da De Zeeuw'a karşı bu lafı kullandılar defalarca. Kamu hizmetini de kanser hastalarının olduğu klinikte 20 saat boyunca hastalarla ilgilenerek ödeyecekler. Kanserle Savaş Derneği'nin başkanı Femke Welles, taraftarların belki bu yolla kanser lafını kullanırken 2 kere düşüneceğini umduklarını belirtmiş. Şahsen bu tür adamların en çok ikamet ettikleri yerlerden birisi olan Bunnikside'da takılan birisi olarak eminim, bu herifler değil 20, 220 saat boyunca kanser hastalarıyla beraber olsalar da adam olmazlar. Maça 2 tane weet içerek gelip, maçta da 1 tane götüren, ikinci devrenin başında hamburger ve biraları eline alıp sağa sola salça olan elemanlardan bir halt olmaz ben bunu bilirim.

04 Şubat 2010 Perşembe

SEYYAR KAPALI