28 Ocak 2012 Cumartesi

KIRMIZI KURDELE TERK





















Askerde yazıcıydım. E fizik desen pek yok, dördüncü ayın sonuna doğru 2 barfiks çekebilmiştim ama ikincisi (ki bu sonuncusu oluyor) sonrasında gidip çeşmeye ağzımı 30 saniye boyunca dayamıştım. E elimiz de klavye tutuyor çok şükür, "TSK'nın devlet memurları" dediğim başçavuşun emrindeydim 5 buçuk ay boyunca. Sağolsun bizim Şaban başçavuş da sabırlı adamdı, sadece 1 kez bana defalarca "farklı kaydet" emri vermesine rağmen ben "kaydet" şeklinde ısrarla emre itaatsizlik yapınca, "Fırat senin de kartuşunu s...ecem haaaaa" diye beni karargahtan kovmuştu ama olur o kadar. 2 dakika sonra geri çağırmıştı yine. Askerde bir kere "üniversite mezunu" olmanızdan mütevellit kısa dönem olmanın bir laneti de vardır. Nedense bazı rütbeli askerler zaman zaman cidden bilmediklerinden, zaman zaman da gıcıklarından üniversitede askerlikle ilgili şeyler öğretildiğini sanırlar. Örneğin bir gün bir uzman çavuş bana "üst yazı yazmayı nasıl bilmezsin, bi de üniversite okudum diye geziyorsun" demişti. Ha gerçi o yine iyi...."Öyle üniversitede mala vurmaya benzemez, sürünün" diyenden iyiydi tabii. Askeriyede, üniversite ortamında her gün grup seks yapıldığını sanan bazı insanlar var maalesef....Neyse ben üst yazı ve oradan da Harry Redknapp'a gelecektim konu nereye geldi.

Severim Harry Redknapp'ı. Bizim hoca olmasından değil sadece, yüzünde tipik İngiliz ifadesi vardır ama aslında mağrurluktan çok Sussex Golf Kulübü'nden çıkıp fasıla gidecek de bir tip vardır. Portsmouth'da görev yaptığı dönemde başkan Milan Mandaric ile beraber vergi yolsuzluğu yaptığı iddiası sebebiyle mahkemedeydi dün. Kendisine sorulmuş bu yolsuzluk iddiaları. Adam masum olduğunu göstereyim derken kendini daha beter malzeme yaptı. Söyledikleri şu özetle. "Bilgisayarlara aram sıfırdır, hayatımda bugüne kadar tek bir e-mail bile atmadım, hayatım boyunca hiç faks çekmedim ve telefonla sms atmayı da bilmem, bilgisayarda hiçbir şey yazamadığım için kaydetmem de imkansızdır. Utanarak söylüyorum ama son derece dağınık bir insanım. Kulüpteki insanlara sorabilirsiniz, maç öncesi kadroları ben doldurmam, bütün mali işlerimi muhasebecim yapar, faturaları karım öder, hayatımda oturup mektup yazmışlığım yoktur, yazsam da 2 yaşında bir çocuk gibi yazarım ve noktalama hataları yaparım....."

Hocam "ben vergi kaçırdım" desen daha iyiydi.

25 Ocak 2012 Çarşamba

BEN ŞİMDİ OĞLUMA NE DİYECEĞİM PEPE?




Peşin peşin söyleyeyim bunu hatırlayan liseli değildir. 80'lerin sonunda futbolda şiddet karşıtı politikalardan birini desteklemek için yapılmış bir reklam filmi vardı. 10 yaşlarında bir çocuk babasından kendisini maça götürmesini istiyor, sonunda bir gün eve gelen babasının maça götürme kararı üzerine sevinçten havalara uçuyor, kaşkolu formasıyla maça gidiyor ama maç içindeki sertlikten, tribünlerdeki küfürden korkup her sert harekette her küfürde suratı şekilden şekile giriyor, maç bitip eve geldiklerinde de "anneeeee" diye koşup annesine sarılıyordu. Bir halta yaramadı tabii reklam filmi. Sonra o çocuğa ne oldu bilmiyorum. Elin Almanı bana bu filmi hatırlattı.

Bildiğiniz gibi az sonra, Barcelona karşısına, geçtiğimiz hafta Kral Kupası'nda oynanan maçın rövanşı için çıkacak olan Pepe Messi'ye yaptığı hareketten yırttı. Çünkü ortada bir hakem raporu yoktu. Daha doğrusu vardı da bu hareketle ilgili bir detay yoktu. İspanya'da henüz İngiltere'deki gibi "ben hakemi sallamam arkadaş kapı gibi görüntü var elimde" anlayışı yok. Hal böyle olunca bizimki bu akşam da daha 5. dakikadan yardırmaya başlayacak. Ha öte yandan sırf bu adam, Mourinho, Busquets gibi film adamlar için izliyorum El Clasico'yu zira gına geldi bu iki takımı izlemekten. Pepe'ye ceza gelmedi ama Katalanlara gönül vermiş, Katalunya'da yaşayan bir Alman olan Stefan Froreich, Pepe'yi Barcelona mahkemesine verdi. Código Penal, yani İspanya Ceza Kanunu'nun 147. maddesini ihlalden. Bir de yürek dağlayan açıklama vermiş basına. "6 yaşında oğlum bu görüntüyü gördü. Ben şimdi ona ne diyeceğim, bunlar sahada olan şeyler mi dyeceğim" diye tribünlere de oynamış. Ceza falan geleceği yok tabii Pepe'ye. Bu dünyaya biçmeye gelmiş olan Portekizli mesaisine devam edecek. Allah senin cezanı verecek birini gönderecek ama.......(akabinde Yedi Bela Hüsnü ufuktan belirir)

23 Ocak 2012 Pazartesi

BEN YIKILMAM



Hafta sonunda Ajax, AZ'e kaybetmeyip, PSV de puan kaybedince, Steve McClaren'in dönüşünden gaz alan Twente 5 gollü bir galibiyet aldı ve zirveyle arasını kapattı. Bu sezonun finali efsane bir sezon hikayesi daha çıkartabilir bize. Önümüzdeki hafta sonu ise Feyenoord ve Ajax "Klassieker"de karşı karşıya gelecekler ve bununla ilgili bir yazıyı ya Hayatım Futbol'da ya da bu sayfalarda okuyacaksınız. Onun öncesinde biz ligin en pes etmeyen takımlarının listesini verelim.Yani 1-0 geriye düştükten sonra pes etmeyip maça tekrar tutunanlar. Ajax bu alanda lider. Frank de Boer'un takımı bu sezon oynadığı 18 maçın 8'inde 1-0 geriye düştü ama bunların sadece 1'ini kaybetti. O da 2 Ekim 2011'de 1-0 geri düştükleri Gorningen maçı. Kalan 7 maçın 2'sini kazanıp 5 maçta da beraberliği kurtardılar. Excelsior ise bu sezon 12 maçta 1-0 mağlup duruma düştü ve bunların hiçbirinde skoru döndüremedi. 2 kez 1 puanı ancak kurtarıp 10 kez de mağlup oldular. Takımların mağlup duruma düştükleri maç sayısı, galibiyet, beraberlik, mağlubiyet sayıları, o maçlarda topladıkları puan ve ortalama yukarıda. Ajax'ın şerefine Cüneyt abimizin "Nadiieeaaaaeeaaaa" diye bağırdığı "Yıkılmayan Adam"dan bir sahne ile bitiriyoruz.....Önce Peruvian Flüt Band müzikleriyle başlayan sonra da Edip Akbayram'a geçen sahne sonunda ayakta ölen adam Cüneyt Arkın'a buyurun....Şu diyaloglar Motorcycle Diaries filminde yoktu ulan...



-Bunları gören uyana, insan nereye gidebilir, mutluluğu nerde bulur? Ezilenlerin, acı çekenlerin, benim gibi sürgünlerin vatanı nerdedir?

yürü be...konu Ajax'tan nereye geldi...

AÇ Bİ 35'LİK DAHA



Lionel Messi, Real Madrid'in taklacı Meksikalısı Hugo Sanchez'e ait olan, 4 sezon üstüste tüm sezon toplamında 35 golü geçen tek oyuncu olma unvanına ortak olmuş durumda. Malaga karşısında yaptığı hat-trick onun Katalunya'da yaptığı 14. hat-trickti. Bu sezon 32 maçta gol sayısını 36'ya çıkardı. 1986-90 yılları arasında Hollandalı Leo Beenhakker Real Madrid'in başındayken İspanya ve Avrupa kupaları toplamında sırasıyla 41, 35, 37 ve 42 gol atmıştı. Bir Hollandalı'nın yönetiminde bu başarıya ulaşan adamı, bir Hollandalı'nın (Frank Rijkaard) ilk kez kadroda düzenli olarak yer vermeye başladığı bir başka adam yakaladı. Messi son 4 sezondur (bu sezon elbet daha bitmedi) 38, 47, 53 ve 36 gol amış durumda. Gollerin yıllara ve maç sayısına göre dağılımı yukarıda

1 KORNER 3 PENALTI



Kuzey İrlanda Ligi'nin dördünüsü Coleraine'in orta saha oyuncusu Paul Owens'ın resitalini izleyeceksiniz. Biz Şükrü Gülesin ve Mustafa Denizli'yi biliyoruz ama Owens'ınki bir maçta 2 kere korneri doğrudan ağlara göndermek ve hatta hat-tricki kaçırmak olunca onu da buraya alalım istedik. Üstelik Owens geçen hafta Kuzey İrlanda Kupası'nda takımı Larne Tech Old Boys'u 3-2 mağlup ederken de kornerden gol atmıştı.Takımı 3-1 kazandı hafta sonu. 3 korner bir penaltıya gerek yok, Owens'ın kornerleri penaltıya bağlamış zaten. Yalnız vuruş tekniğindeki "şişirme" ekolü de gözlerden kaçmadı değil.

22 Ocak 2012 Pazar

EFSANE SEZON 5: 2001-02 İTALYA





















Efsane sezon serimizin yarısına geldiğimizde rotayı çizmeye çevirmenin zamanı geldi. Bir aksilik olmazsa bu serinin her ayağında farklı bir lige yer vereceğiz. 5 Mayıs 2002 tarihi İtalya Ligi için unutulmaz günlerden bir tanesiydi. Unutulmazdı, çünkü bugün Orduspor'un başında bulunan ve daha önce 2 kez Mallorca ile 2 kez de Valencia ile yerel ve uluslararası turnuvaların finalini kaybeden Hector Cuper kariyerindeki ilk şampiyonluğu elde edebilirdi. Stadyumdaki 80 bin kişinin, hatta rakip seyircilerin bile onları desteklediği bir günde kaybettiler. Hikayeye başlayalım. İtalyanların La favola del 5 Maggio”yani "5 Mayısın Hikayesi" olarak anlattığı hikayeye.

2001-02 sezonunda, Inter'de Marco Tardelli'den boşalan teknik direktörlük görevine, son 2 sezon Valencia ile 2  Şampiyonlar Ligi finali oynamış ve sırasıyla Real Madrid ve Bayern Munich'e kaybetmiş olan Arjantinli teknik adam Hector Cuper getirildi. Inter 1989'dan beri lig şampiyonu olamıyordu ve Lippi ile Tardelli dönemleri tam bir hüsrandı. Francesco Toldo, Fiorentina'dan transfer edilerek kale sağlama alındı. Emre Belözoğlu ve Okan Buruk Galatasaray'dan transfer edildiler. Christian Vieri, Mohammed Kallon, Alvaro Recoba'dan oluşan hücum hattı elbette 2 senedir sakatlıklar sebebiyle ortalarda görünmeyen Ronaldo'yu da bekliyordu. Javier ve Cristiano Zanetti, Stephane Dalmat, Luigi di Biagio, Clarence Seedorf, Dario Simic, Nicola Ventola, Ivan Cordoba, Marco Materazzi gibi isimler de katıldığında kadro müthiş bir güç haline geliyordu. Öyle ki Farinos, Vivas, Gresko, Sergio Conçeicao, Grigorios Georgatos gibi isimler bu kadronun önemsiz adamları gibi görünüyorlardı.

Ezeli rakip Milan sezona Fatih Terim ile başladı. O sezonun hikayesini Fatih'in Rossoneri'si yazısında bulmak mümkün. Son şampiyon, Fabio Capello yönetimindeki Roma ise kadrosunda bulundurduğu 6 Brezilyalı'ya ilaveten Batistuta, Delvecchio, Totti, Montella dörtlüsünün birbirine alternatif olduğu müthiş forvet hattıyla yine şampiyonluk adaylarındandı. Salas, Nedved, Trezeguet, Davids, Thuram gibi oyuncuları İtalyan oyuncularının etrafına çok iyi yerleştiren Juventus'ta, teknik direktör Marcelo Lippi ise Alessandro Del Piero, Antonio Conte, Gianluca Zambrotta, Gianluca Pessotto ve tabii ki Gianluigi Buffon gibi yerli oyuncuları ile devrede olacağını daha ligin başında gösterdi.

Inter lige ilk 5 haftada 4 galibiyetle başladı. 5. haftada Georgatos'un golüyle Bologna 1-0 mağlup edildi ve liderlik koltuğuna oturuldu. Ondan önceki 4 hafta Juventus zirvenin sahibiydi. 7. haftada Milano derbisinde Fatih Terim'in takımı onları 4-2 mağlup etti ve liderlikten indirdi.Luigi del Neri'nin sürpriz takımı Chievo liderlik koltuğuna oturmuştu. Inter'in şansı Roma'nın sezona kötü başlaması Juventus'un da 5 ve 9. haftalar arası tek bir galibiyet alamamasıydı ve siyah beyazlılar bu süre zarfında Roma'ya evinde mağlup olup Torino derbisinde beraberliğe razı oldu. 9. hafta Juventus-Inter maçı da 0-0 bitti ve 11. hafta Lazio Juventus'u evinde 1-0 mağlup etti. Lippi'nin takımı ilk 11 haftada sadece 4 galibiyet alabilmişti ve kendisine 5. sırada yer buldu. Inter ise 12. hafta Atalanta'yı deplasmanda 4-2 mağlup edip liderlik koltuğuna oturdu. 14. hafta lider ile takipçinin maçında, San Siro'da Inter ve Chievo karşı karşıya geldi. İtalyan futbol tarihinin en yaratıcı-mütevazi hücum ikililerinden Bernardo Corradi ve Massimo Marazzina'nın 1'er golü ile konuk ekip 2-1 kazandı ve liderlik koltuğunu geri aldı. Bu sırada Roma ve Juventus da galibiyet serisine başlamıştı ve bu 4 takım ilk 4'ü oluşturdular. AC Milan o sırada Fatih Terim'i kovmuş ve Carlo Ancelotti'yi göreve getirmişti, bu hoca değişikliği onları sezon sonuna kadar şampiyonluk yarışından uzak tuttu.

3 takım devre arasından sonra ilk 3 sıraya yerleştiler. Christian Vieri'nin muhteşem formu 11 ve 21. haftalar arasındaki 11 haftada sadece 1 maçı boş geçmişti. Inter 24. hafta Udinese'yi evinde 3-2 mağlup etti ve ilk 4 haftadan sonra ilk kez liderliğe yükselen Juventus'un Torino derbisinde 2-2 berabere kalması ile koltuğu devraldı. 26. hafta Juventus'la 2-2 berabere kalıp 28. haftada Roma'yı 3-1 mağlup ettiler. Takım 30. haftada kendi evinde çok kritik bir Atalanta maçı kaybetti. Liderlikte kaldılar ama Juventus ve Roma'nın nefesi artık iyiden iyiye hissedilmeye başlanmıştı. Son 4 haftaya girilirken Cuper'in takımı 62 puanla liderdi, Roma 60 puanla onu takip ediyordu ve Juventus 59 puandaydı.

31. haftada 3 takım da kazandı. Juventus Milan'ı Arjantinli defans oyuncusu Chamot'nun kendi kalesine attığı golle 1-0 mağlup etti. Inter Guardiola'nın penaltı golüyle 1-0 mağlup duruma düştüğü Brescia maçını 80 ve 83. dakikalarda Ronaldo'nun attığı gollerle kurtardı. Roma da Parma'yı 3-1 ile geçti. 32. haftada hem Roma hem de Inter takıldı. Roma Milan'ı geçemedi, Inter ise sezonun ilk yarısında kendilerine darbe vuran Chievo'yu deplasmanda da mağlup edemedi. Federico Cossato'nun 90. dakikadaki golü Inter'in 1 puana razı olmasına sebep olmuştu. Inter 66 puanla liderlik koltuğunda kaldı. Juventus 65 puanla ikinciliğe oturdu ve 64 puanla üçüncülüğe indi.

33. hafta yine kayıpsız geçildi. Roma, 1 hafta önce Inter'i çelmeleyen Chievo'yu 5-0 ile geçti. Juventus, Inter'e 2 hafta önce ecel terleri döktüren Brescia'yı 5'ledi. Bu 2 skor adeta Inter'in son haftalardaki stresinin bir göstergesiydi. Inter Piacenza'yı 3-1 mağlup etti ve son haftaya 69, 68, 67 gibi heyecanın dorukta olduğu bir sıralamayla girildi. 3 takım da deplasmana gidecekti. Roma sene boyunca Juventus'tan 4 puan çalan Torino deplasmanına giderken Juventus küme düşmeme mücadelesi veren Udinese deplasmanına gitti. Inter ise işi en zor olandı. Roma Olimpiyat Stadyumu'nda Lazio karşısına çıkacaklardı. Lazio'lu taraftarların hiçbirisi kazanmak istemiyordu çünkü Inter'i mağlup etmeleri halinde ezeli rakip Roma'nın şampiyon olma şansı vardı. Olimpiyat Stadyumu'nda 70 bini aşkın taraftarın tümü Inter'i destekleyecekti. Hector Cuper kariyerindeki bir başka finale gelmişti ve her şey kendi elindeydi. 5 Mayıs 2002 tarihinde bütün maçlar aynı tarihte başladılar.

Juventus daha 11 dakika içinde Trezeguet ve Del Piero'nun golleri ile 2-0 öne geçti. Ancak sadece Inter değil Lazio tribünlerini de ayağa kaldıran gol, 1 dakika sonra Christian Vieri'nin sağ kanattan kullanılan korner atışı sonucunda oluşan karambolde yaptığı vuruşla geldi. Inter Lazio önünde 1-0 öne geçmişti.

Karel Poborsky 19. dakikada kendi taraftarlarının dahi yuhaladığı bir gole imza atarak durumu 1-1'e getirdi. 5 dakika sonra Luigi di Biagio yine sağ kanattan kullanılan bir kornere ön direkte kafayı vurarak takımını tekrar öne geçirdi. Ancak Çek Poborsky'nin "ben bu oyunu bozarım" tavrı devrenin son dakikasında da devam etti ve Inter defansının kafayla Toldo'ya vereceği geri pasını önceden sezen futbolcu araya girerek maça 2-2'lik eşitliği getirdi. Devreler bittiğinde Juventus Inter'in üzerine çıkmıştı.

Cuper ikinci devrede Emre Belözoğlu dahil olmak üzere tüm kozlarını sahaya sürdü ama kaderinden kurtulamayacaktı. Önce 1997-99 yılları arasında Inter forması giymiş Diego Simeone, sonra da Simone Inzaghi Lazio adına golleri sıraladılar. Bu sırada Roma da Torino deplasmanında Cassano ile golü bularak 1-0 öne geçmişti. Destekledikleri Inter'in kendi takımlarını alt edemeyeceğini gören Laziolular bu sefer 2-0 öndeki Juventus'un gol yememesini beklemeye başladılar. Korktukları olmadı. Maçlar o şekilde bitti ve Juventus 71 puanla şampiyon oldu. Roma 70 puana yükselmiş, Cuper de 69 puanla yine şampiyonu alkışlamak zorunda kalmıştı.




















Cuper'in bu laneti 7 yıl sonra da karşısına çıktı. Aris ile Yunanistan Kupası finalinde Panathinaikos'a mağlup oldular. Juventus o sezondan sonra izleyen sezon da şampiyon oldu. Inter şampiyon olabilmek için Moggipoli Skandalına kadar beklemek zorunda kalacaktı.Terezeguet o hafta 1 gol attı ve gol sayısını 24'e çıkardı ama, son hafta Piacenza formasıyla 2 gol atan Dario Hubner onu yakaladı ve krallığı paylaştılar. Vieri'nin 22 golü Inter'e yetmedi.

Son haftaya kadar Roma ve Inter 17'şer hafta, Juventus ise sadece 5 hafta liderlik koltuğunda oturmuştu ve Juventus'un bu 5 haftasının 4'ü ilk 4 haftadaydı. Kısacası o koltuğa en az oturan takım sezon sonunda şampiyonluğu kucaklamıştı. O günün görüntüleri aşağıdaki videodan izlenebilir.

video


Efsane Sezon 1: 1988-89 İngiltere
Efsane Sezon 2: 1998-99 Almanya

Efsane Sezon 3: 2005 Japonya
Efsane Sezon 4: 1991-92 & 1992-93 İspanya

İSVİÇRE FUTBOLUNDAKİ YAŞ TAKINTISI







Soldan sağa, Young Fellows Zurich, SC Young Fellows Juventus, Old Boys Basel ve BSC Young Boys Bern. Young Boys Juventus takımı ismine aldanılmasın, 1992 yılında Young Fellows Zurich ve SC Italiana Juventus Zurigo takımlarının birleşmesi ile kurulmuştur. Bir Gençlerbirliği ile yetinmemenin ve su kaçırmanın sonuçları. Yalnız Old Boys Basel'in logosu da eski bilimkurgu filmlerindeki kontrolden çıkan uzay gemisi bilgisayarının ekranı gibi...

21 Ocak 2012 Cumartesi

ROSARIO CENTRAL 1937


























Aşağıda bahsettik burada da 1937 Rosario Central'den bir parça verelim. Resimde o yıllarda Arjantin ekonomisinin gayri safi milli hasılasının % 98'inin jöle üretiminden geldiğini göreceksiniz. Hatta ben en sağda kulüp başkanı olduğunu tahmin ettiğim, saç bakımından şanssız abimizin dışında jölesiz bir şahısa rastlamadım. Kel abimizin de yanlarda varsa pek şaşırmam....Ayrıca resim bir kere daha kanıtlamıştır ki, Todor Veselinovic bugün aslında 150 yaşındadır...

HAİN CÜZZAMLI'YA KARŞI


























Arjantin'in en önemli derbilerinden Rosario derbisi "El Clasico Rosarino"nun arkasında bulunan 2 takım Newell's Old Boys ve Rosario Central'in lakapları 1920'lere kadar uzanan bir hikayeden gelmektedir. Newell's Old Boys'un lakabı "La Lepra" yani cüzzamlılardır. Rosario Central ise "Los Canallas" yani "hain," ya da dolandırıcı"  olarak bilinir. 1920 yılında kentteki Carrasco Cüzzamlılar kliniğinin yöneticisi, hasılatı kliniğe aktraılacak bir maç düzenlemeyi düşünür ve bunun içinde Rosario'nun en üyük 2 kulübüne teklif götürür. Rosario Central bu teklifi reddeder, Newell's Old Boys ise yeşil ışık yakmıştır. O günden sonra Central, "Los Canallas", Newell's Old Boys ise "La Lepra" lakabını almış ve bu lakap 90 yılı aşkın süredir 2 takım tarafından taşınmaktadır.

AFRİKA ULUSLAR KUPASI


Kara Kıta'nın kupası bugün başlıyor. Bu kupayla ilgili güzel bir hazırlık için Hayatım Futbol 16. sayıyı okumanızı öneririm. Şurada takımlarla ilgili geniş bir araştırma var.Ben de Eric Gerets'in takımı Fas ile ilgili bir yazı yazdım. Gelecek yıldan itibaren kupa tek haneli yıllarda oynanacak yani gelecek yıl bir kupa daha var. Güney Afrika Cumhuriyeti'nde oynanacak. Sonrasında 2015 Fas ve 2017 Libya olmak üzere kuzeye gelecek. Kamerun, Nijerya, Mısır gibi devler yok. Dolayısıyla son 3 şampiyondan farklı bir şampiyon izleyeceğiz. Mısır, 2006, 2008 ve 2010'da kazanmıştı. 2004'te de gülen taraf Tunus'tu. Yani son 4 turnuva Kuzey Afrika takımlarının hakimiyeti ile geçti. En son 1976'da kupayı kazanan Fas turnuvanın Fildişi Sahili ile birlikte favorisi. Bir kaç anektod verelim.

Fildişi'nin 23 kişilik kadrosunda ülke sınırları içnide forma giyen hiçbir oyuncu yok. Yani 23 lejyoner oarada olacak. Gine'de ise 22 oyuncu yurt dışında forma giyiyor ve Pascal Feinduono şu anda hiç bir kulüple kontratı bulunmuyor. Burkina Faso'da ülke içinde forma giyen oyuncu sayısı 1, Senegal'de ve Gana'da 2. Sudan 23 futbolcusunun 23'ünün de Sudan'da top koşturması ile kendi alanında lider. Dahası 23 kişilik kadroda Al-Merreikh takımından 10, Al-Hilal takımından 9 oyuncu var. 16 oyuncusu yurt içinde forma giyen Botswana onları takip ediyor. Ama Botswana'nın yurt dışında oynayan 6 oyuncusu da etrafını çeviren Güney Afrika'dan, yani kıta dışında oynayan oyuncuları yok.

Fransa elbette lejyonerlerin en çok toplandığı ülke. 23 kişilik Mali kadrosunun 14'ü Ligue 1'de top koşturuyor. 16 takım x 23 kişilik kadro = 368 oyuncunun 59'u Fransa'da forma giyiyor. 16 takımın başında Afrika kıtasından Senegal, Fildişi, Sudan, Angola, Nijer, Tunus ve Botswana kendi ülkelerinden teknik adamlarla çalışacaklar. Kalan 9 ülkenin başında 3 Fransız, 2 Brezilyalı, 1 Alman, 1 Sırp, 1 Belçikalı ve 1 Portekizli var. Zambia'nın başında Bruno Metsu'nun "yakışıklı abi" kontenjanını devralan Herve Renard var. Adamı bugün Hollywood'a gönder. 2 tane büyük bütçeli filmde başrol kapar.

Kapatırken belirtelim. Grup maçlarının en güzel mücadelesi. 3 sene öncenin ömre bedel maçı Mısır-Cezayir'in bir başka versiyonu Fas-Tunus pazartesi günü. Kaçırmayın derim. Bizim iş yerindeki Faslı Abderrahim, "bu maçı kzanamazlarsa daha da turnuvayı izlemem" diyor. Yani Tunus'u yenmek bir Faslı için şampiyonluğa bedel. Tunuslular için de aynı elbet.

20 Ocak 2012 Cuma

ARDA TURAN VE "BU KULÜP"

 

19 Ocak 2011 tarihinde BirGün gazetesi Uçan Hollandalı köşesinde yayınlanmıştır.

-----------------------------------

Arda Turan, özel hayatı ve futbol yaşantısı ile ilgili ülke basınından ve futbolseverlerden tepki gördüğü günlerde, ona sahip çıkmıştık bu sayfalarda. O gün içine girdiği psikolojide kendi hataları olduğu kadar etrafındaki atmosferin ve ona biçilmeye çalışılan Metin Oktay rolünün, bu kadar genç bir adam için tehlikeli olduğundan bahsetmiştik. Arda, Madrid uçağına bindi ve gitti. Blackburn uçağına binen Tugay Kerimoğlu ve San Sebastian uçağına binen Nihat Kahveci gibi olmasını istedik bundan sonra çizeceği profilin. Ama olmadı. Bu 2 adam, son yıllarda Türkiye’den yurt dışına açılmış ve başarı açısından en tepede yer alan oyuncular olmalarını, geride bıraktıklarıyla uğraşmamalarına ve yeni işlerine konsantre olmalarına borçluydular. Gittikleri ülkeden geriye doğru mesaj gönderen bir dolu adam ise ya birkaç hafta sonra kürkçü dükkanına döndü ya da başarılı olamadılar. Futbolumuzun “kadrolu kırgını” Hakan Şükür yıllar önce Torino’ya gittiğinde, antrenmanlar sonrası, muhabirleri yanına alıyor “ben çok mutsuzum, çok kırgınım, istemeden satıldım, Rizzitelli bana pas vermiyor” diye yakınıyordu. 6 ay kalabildi İtalya’da. Sonraki macerasında yılın en kötü transferi seçildi. Bereket o zamanlar ortada "Yılın Bidonu" ödülü yoktu yoksa yarışta açık ara önde gideceği aşikârdı. Kariyeri boyunca kendisini en kibar tabirle bulunduğu yere getiren Galatasaray’a olan kırgınlıklarını, yöneticilerin basiretsizliklerini anlatmakla geçirdi. Bugün en büyük “hobisi” de yine bu.

Üzülerek gördüğümüz, Arda’nın yazının girişindeki 2 kişinin değil, devamında anlattığımız ismin peşinden gitmesi. Ama onun bu etkiye gireceği daha Şükür’ün TRT’de yorumculuğa başladığı ilk programda belli olmuştu. “Birçok yabancı oyuncu yüksek paralara oynarken, kendi öz evlatlarınıza kontrat teklif edilmiyor, Arda’yı ben araya girerek yeni kontrata imza attırdım” dediğinden beri gözümüze çarpıyor. Geçtiğimiz hafta sonu, Galatasaray’ın eski kaptanı televizyon programlarına bağlandı ve yine eski kulübünden duyduğu rahatsızlıkları dile getirdi. Madrid’de çok mutlu ve kafasının rahat olduğunu söylüyordu ama açıkça değildi işte. Halen Türk televizyonlarını izliyor, halen konuşulan konularda yorum yapma ihtiyacı duyuyordu. Telefonu aldı eline, o meşhur top toplayıcı olduğu yıllarda çekilmiş resminde dahi üzerinde olan eşofmanın renklerinden “bu kulüp” diye bahsetti. Galatasaray adını ağzına bile alamıyordu ya da almıyordu. Kulübün eski oyuncularına karşı sürdürdüğü vefasızlığından ve şu meşhur eğilip bükülebilen “duruş” kavramından söz etti. Ona göre bir kulübün büyüklüğü başarılarından değil, duruşundan belli oluyordu ve Galatasaray’da böyle bir duruş yoktu. “Neden ülke dışına gittikten aylar yıllar sonra futbolu bırakan Tugay Kerimoğlu’nu Ali Sami Yen’e davet edip onore ettiler ve hiçbir taraftarın ona karşı olumsuz bir duygusu yok da bana var?” diye sormadı mesela.

Zamanın birinde yazdıklarımızı hatırlatalım. Arda, ne Metin Oktay gibi sembol olabilecek bir adamdı ne de Messi ile yetenekte karşılaştırılabilecek bir futbolcu. Ona bu unvanları haksızca, zorla yedirmeye çalıştık, kaldıramadı, kaldıramadığını fark ettiğinde aslında şansı da yaver gitti, kalkıp gitme fırsatı ayağına geldi. Bu fırsatı kullandığında ona hiç kızmadım ama 2 senede yıpratılmış hayatını düzeltme ve kaostan uzak durma şansı varken, bunun yerine o kaosun içinde yoğrulmaya devam etmek istemesi. İşte burada kendi muhasebesini yapması lazım. Umarım Galatasaray’ın yeni yükselen yetenekleri Emre Çolak ve Semih Kaya gibi isimler sırf yıllar önce sırtında eşofman ile top toplarken bugün Vicente Calderon’da top koşturuyor diye onu örnek almazlar. Zira örnek alacakları adamın örnek aldığı adamın ömrü Galatasaray’a kırgın olmakla geçmişti.



 
















Lefter gibisi gelmez artık

Ona yazının sonunu ayırmamız yazacak şeyimiz olmadığından değil ne yazsak boş olacağından. O zamanın adamları da, adamlığı da, futbolculuğu da, basını da, terbiyesi de, taraftarlığı da başkaydı. Başka bir adamdı Lefter, biz modern çocukların bilmeye haddinin olmadığı. İnsan hayatında hiç izlemediği bir futbolcunun en büyük olduğuna inanır mı? İnanıyor işte. Bugünün futbolcuları yıllar sonra yaşama veda ettiklerinde onun gibi hatırlanacaklar mı? Asla. Dedim ya bugün artık her şey başka. Ne sahadakiler iyi hatırlanmayı, ne de dışarıdakiler iyi hatırlamayı istiyor. O iyi adamlardan birisi daha gitti. Fenerbahçe sevgisinin “ordinaryüsü” idi Lefter. 86 yaşında, bir Brezilyalı genci bağrına basabiliyordu hiçbir art niyet olmadan, saf kulüp sevgisiyle. Bugünün yalan “kral” ve “büyük kaptanlarına” önce örnek sonra kapak olsun. 

19 Ocak 2012 Perşembe

VELET ARENA'DAN AZ GALİP ÇIKTI























Amsterdam Arena'nın bugünkü halini daha önce blogda anlattık. AZ geldi ve olaylı şekilde yarıda kalan maçta Ajax'ı 3-2 mağlup edip kupada çeyrek finale yükseldi. 20.000 çocuk ve 6 çocuk başına 1 ebeveyn uygulaması sonucu içeri girebilen yetişkinler stadyumdaydı.
























350 güvenlik görevlisinin hazır bulunduğu stadyuma Ajax yönetimi bilerek tam kapasite seyirciyi almadı.



























Resimlerden sonra, AZ'in maçın skorunu tayin eden penaltı golü sırasındaki görüntüdeki ses desibeline de dikkat çekerim.

video



Amsterdam'da İstila
Amsterdam'da İstila - 2
Velet Arena

ABİLERİNİ DE SEVMEZDİM PEPE



Katalan medyası dün akşamki meşhur "elbastı" gösterisi sonrası sessiz kalmayacaktı herhalde. Katalunya'nın en çok okunan gazetesi Sport gitti, tam 24 yıl önceki hadiseyi bulup getirdi ve Real Madrid'e resmen "siz hep çirkeftiniz" yaftasını yapıştırdı. 1986-87 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası yarı finali. Real Madrid Bayern Munich'le eşleşmiş. İlk maç Münih Olimpiyat Stadyumu'nda. Bayern Augenthaler'in golüyle 1-0 öne geçiyor. Matthaus 30'da penaltıdan farkı ikiye çıkartıyor, Wohlfarth 37'de durumu 3-0'a getiriyor. Şaşkın Real madrid oyuncularda şalter atıyor. Juan Gomez Gonzalez, nam-ı diğer Juanito 8. dakikada Chendo'yla ikili mücadeleye giren Lothar Matthaus yerde yatarken gelip sırtına basıyor. Alman oyuncu yerde kıvranırken maçın İskoç hakemi Bob Valentine kartına davranıyor ama öbür taraftan bir başka Real'li Manuel Sanchis olay yerinde bitip Matthaus'un dizine kramponunun altıyla darbeyi yapıştırıyor. Futbol hayatını bitirecek dizi parçalayacak hareket...Sanchis'in hareketi gözden kaçıyor. Juanito kırmızıyı görüp Avrupa kupalarından 5 yıl men cezası alıyor. Sezon sonu Real onu Malaga'ya satıyor. 1992 yılında aynı Juanito İspanya'da geçirdiği trafik kazası sonrası hayata veda ediyor. Ama Katalan medyası bunu sallamıyor tabii...Video yukarıda...

18 Ocak 2012 Çarşamba

BİRA GEÇİDİ vol.7 DREHER

























Geçen cumartesiyi kaçırdım diye seriyi boşladım sanmayın buyurun dönüş yapıyorum. Bugün uzanacağımız ülke Macaristan efendim. Ülkenin gurur kaynaklarından, Kasım 2011'de ziyaret ettiğimiz Budapeşte'de tanıştığımız  Dreher'ı konuk edeceğiz serinin 7. bölümüne. Dreher bira fabrikası, bira yapımında kendilerine önemli bir su kaynağı sağlayan Danube nehrinin yakınında, şehrin Buda ve Pest taraflarında kuruldu. 1962 yılında Kőbánya Bira Fabrikası'nı satın alan Anton Dreher önemli bir kâr sağlamayı hedefliyordu ama kısa süre sonra vefat edince 14 yaşındaki oğlu Anton Dreher Jr.'a kısmet oldu. Junior, kısa sürede Kőbánya'yı ülkenin en çok aranan tescilli markası haline getirdi. 20. yüzyılın başında kendisine rakip olabilecek diğer fabrikaları da bünyesine katıp hızla genişledi. 1992'de halka açık bir şirket haline geldiler ve 2002'de de, bugün dünyanın en büyük ikinci bira dağıtımcısı olan SABMiller'ın bünyesine girdiler.

Dreher tipik bir süpermarket birası. Budapeşte'deki herhangi bir süpermarkette kendisine kolayca ulaşmak mümkün. Ülke içinde elbette rakipleri var. Sopron gibi ya da Çek diyarından gelen efsane Pilsner Urquell gibi (serinin ikinci halkasında incelemiştik). Danube nehrinin ve şehrin karasal ikliminin etkisiyle, soğuk diyarların tipik bira çeşidi lager ekolünün en tipik temsilcilerinden. Zaten Orta Avrupa'daki ülkelerin çoğu stout veya bock maceralarına girmeden, bira dediğin altın renkli olur deyip geçiyorlar. Macaristan'ın Avrupa için oldukça ucuz bir ülke olması sebebiyle de turistlerin de gözdesi durumunda. Örneğin 50'lik bir biranın fiyatı 1,5 euro civarında ki bu fiyat Hollanda'da ortalama 4-5 euro örneğin.



Eğer yolunuz bir gün Budapeşte'ye düşerse sizleri Bohemia restoranına gidip 10-12 euro civarı bir fiyata giriş, ana yemek ve tatlıdan oluşan menüyü hüpletmeye ve beraberinde Dreher'ı götürmeye davet ediyorum. Girişte benim ismimi verin dayağı yiyin...

Alkol oranı: % 5
Tür: Lager
Uyruk: Macaristan
Standart Ambalaj: Şişe (33 cl), Kutu (50cl)
FD'nin Notu: 3,5/5

Bira Geçidi

17 Ocak 2012 Salı

NEWCASTLE'DAN SUNDERLAND'E TRANSFER ÇALIMI
























Blogun formatı Türk basının bilindik formatı olsa Freiburg'un harika çocuğu Papiss Cissé'nin de fotoğrafını koyar altına da "Newcastle ezeli rakibine öyle bir şey yaptı ki......" diye bırakır habere tıklatırdım ama ne yapalım wordpress değil blogger üzerinden çalıştığımızdan yazı kabak gibi otada. Efendim Dakar doğumlu Senegalli futbolcu çok yakında Newcastle United forması giyecek. Geçtiğimiz yıl attığı 22 gol onu Freiburg tarihinin bir sezonda en çok gol atan oyuncusu yapmış ve hatta bir Afrikalı oyuncunun Bundesliga'da bir sezonda ulaştığı en yüksek rakama da imza atmıştı. Önceki rekor Eintracht Frankfurt formasıyla sezonda 20 gol atan Anthony Yeboah'a aitti. Dahası ocak 2010'da Freiburg'a adım attığından beri takımın gollerinin yarısının altında onun imzası vardı (37 gol). Krallıkta Gomez'in ardından ikinci oldu. Bu sezon da 9 golü var. Hoffenheim'da forma giymiş Demba Ba ile Bundesliga kariyeir olan Senegalli forvet denemesi tutan Newcastle yanına Cissé'yi de koyacak. Freiburg onu alırken Metz'e 1.3 milyon euro ödemişti. Magpies'e 12 milyon euroya satacaklar. Yerine FC Kölnden Sebastian Freis'i aldılar. Aynı performansı almaları çok zor tabii. Alan Pardew'ün takımı böylece forvet hattında oldukça uyumlu bir ikiliyle 2012 yılını geçirecek. Bu birlikteliğin sonuçlarını dikkatle izleyeceğiz.