26 Temmuz 2010 Pazartesi

GİRDİĞİ KABIN ŞEKLİNİ ALAN TEKNİK ADAMLAR


















22 Temmuz 2010 tarihinde BirGün gaztesinde yayınlanmıştır.

Bir teknik adam kendi kafasındaki sistemi oyuncularına kabul ettirmek, aşılamak için ne kadar ısrar etmelidir? Belki bundan daha öncesi ısrar etmeli midir? Teknik direktörün elindeki oyuncu kadrosunu gözden geçirip onların sahaya koyabileceği bir sistemi geliştirmesi ilkinden daha mantıklı bir seçim olabilir mi? Yoksa bu, bir teknik adamın kendi kariyerindeki mentalite eksikliğini mi sergiler?

Dünya tarihi her 2 tercihin de başarılı ve başarısız sonuçlarını gördü aslında. Frank Rijkaard, Hollanda futbolunun 1970’lerden sonra ikinci kez yükseldiği dönemde futbol kariyerine başlamış, önce Rinus Michels sonra da Louis van Gaal yönetiminde hem milli takım hem de kulüp takımlarında büyük işler başarmış bir isimdi. Galatasaray’ın başına geldiğinde 4-3-3 sistemini takıma adapte etmeye çalışacağını açıklamıştı. Geçen bir sezon futbolcularının daha emniyetli bir sistemle başarılı olabileceğini gösterdi ona. Zira Galatasaray, doğası gereği savunma tarafı hücuma göre daha zayıf olan dizilişle 35 gol gördü kalesinde ve bu son 10 yılın en yüksek dördüncü rakamı oldu. Türkiye Ulusal Takımı’nın 2002’deki başarısını Şenol Güneş’in zaman zaman 5-4-1’e dönen bir dizilişle, Galatasaray’ı 2000 zaferine götüren sistemin 4-4-1-1’e dönebilen bir 4-4-2 ile gelmesi tesadüf değil. Bu coğrafyada yetişen futbolcular arkalarını sağlama almadıkça ön tarafa istenilen hamleleri yapamıyorlar.

Gordon Milne’in efsane Beşiktaş’ı, 4-4-2’nin bu ülkedeki en keskin örneklerinden birisiydi. Rijkaard ve Neeskens de bu yıl savunma tarafı daha güçlü bir dizilişle sahaya çıkacaklarını açıkladılar Hollanda basınına. 4-3-2-1 gibi piramidi andıran ve her mevkinin arkasının önünden daha güçlü olduğu bir diziliş. Bunun takımdan alacağı tepkiyi ligler başladığında göreceğiz.
Louis van Gaal’in bu konuyla ilgili çok net bir açıklaması vardır “sistem ve filozofi birbirinden farklı şeylerdir, sistem dizilişleri ortaya çıkarır, filozofi ise oyun mentalitenizi”. Hollandalının tümünde başarılı olduğu 4 takımdan Ajax’ta 4-3-3, AZ’de 4-4-2, Barcelona’da 2-3-2-3 ve Bayern Münih’te 4-2-3-1 dizilişlerini kullanması onun istikrarsızlığından değil, yukarıda bahsettiğimiz takımını analiz etmekten ileri geliyor. Bunun beraberinde getirdiği başka sonuçlar da var. Futbolcular, takım halinde kendilerine uyan bir sistemle kendi kişisel yeteneklerini geliştirebiliyorlar. Dahası bir futbolcunun performans skalasına doğrudan etki yapıyor. Örneğin, Galatasaraylı taraftarlar Keita’nın takımdan ayrılışını genelde olumlu karşıladılar, zira Fildişili oyuncu geçtiğimiz sezonun ilk yarısının sonlarından itibaren düşüşe geçmiş ve bu düşüş durmamıştı. Acaba, Keita da dahil Galatasaray takımındaki futbolcuların özellikle Ocak ayından başlayarak yaşadıkları düşüşü tek tek bireysel olarak mı yoksa takımın genelinde, diziliş ve felsefe problemlerinden kaynaklanan düşüşle mi açıklamalıyız?

Ya da şunu konuşmak lazım. Geçtiğimiz sezonun ikinci bölümündeki performanslarından sonra bu takımdan kim gitseydi kesin olarak karşı konulabilirdi ki? Mustafa Sarp? Gökhan Zan? Servet Çetin? Elano? ve hatta Arda? Kewell’a gösterilen ayrıcalığın onun sahadaki performansından çok sembol kişiliğiyle ilgili olduğunu biliyoruz. Sezon başında, Galatasaray ligi lider götürürken bu futbolcuların takımdan ayrılması halinde ne düşünülürdü? Acaba bu futbolcuların takımdan ayrılışına karşı oluşan olumlu bakışa, futbolcuların kendisi mi yoksa Rijkaard’ın yarattığı Galatasaray’ın gidişi mi neden oldu?

Bunlar cevaplanması gereken sorular. Farklı teknik adamların aynı futbolcularla aldığı performans birbirinden farklı olabilir. Markus Babbel’in enkaz halinde bıraktığı VfB Stuttgart’ın Christian Gross yönetiminde Avrupa Ligi vizesi alması gibi. Ama, aynı teknik adam dahi, aynı futbolcu grubuyla farklı sonuçlar elde edebilir. Yine Van Gaal’e dönmek lazım. Bayern’deki ilk 5 ayı kabus gibiydi ve kovulacağı konuşuluyordu, 4-3-3’ten, 3-3-3-1’e bir dolu diziliş alternatifi denedi ve onu dubleye ilaveten Şampiyonlar Ligi finaline götüren doğru dizilişi bulması oldu. Total Futbol ve 4-3-3’ün mucitlerinden Rinus Michels’in, şampiyon olduğu 1988 Avrupa Şampiyonası’nda, kendi yarattığı sistemi bırakıp 4-4-2’te dönmesinin sebebi, elinde 4-3-3’e uygun bir sol kanat oyuncusunun bulunmamasıydı. Bu dizilişi, 3 Hollandalıyı takımına alan Arrigo Sacchi, defansif yönü artırarak uyguladı ve 1989-90 Avrupa şampiyonluklarına ulaştı.

Başından beri anlattığımız şeyler aslında hep aynı yere çıkıyor. Teknik adamlar, yeni futbolcu gruplarıyla beraber kendi kafalarındaki doğruları da değiştirmek zorundalar. Özellikle de bu Türk takımları söz konusu olduğunda ilave bir dikkati de gerektiriyor. Türkiye futbolcusu ülke insanının karakteristiklerini taşıyor elbet. Son 10 yılda bu coğrafyadan çıkan 3 büyük başarının ikisinin, teknik kabiliyetlerinden çok adaptasyon ve motivasyon özellikleri öne çıkan bir hocayla elde edilmiş olması, diğerinin de o hocanın kurduğu temeli 2 yıl sonra sahaya yansıtan Şenol Güneş’in sayesinde elde edilmiş olduğunu ve Euro 2008’in en gözde takımı olma özelliğimizin taktik disiplin ve istikrarımızdan değil, amatör duyguların dışavurumundan geldiğini unutmamak lazım. Michael Skibbe, Jean Tigana, Joachim Löw, Vicente del Bosque gibi isimler bu ve buna benzer sebeplerle Türkiye’de amaçlarına ulaşamadılar. Frank Rijkaard da Türkiye’deki ilk sezonunda benzer tabloyla karşı karşıya kaldı. Üstelik bu profesyonellikten uzaklık kulüp yönetimlerine de bulaşmış durumda. Yine aynı zaman diliminde ülkede başarılı olmuş 2 teknik adam Christoph Daum ve Mircea Lucescu’nun kendisini ülke şartlarına uydurmaya çalışması ve ellerindeki oyuncu kadrosuna göre hareket etmeleri onlara başarıyı getirdi.

Rinus Michels, bu spora her şeyden önce kendini tanımakla başlayan bir sanat olarak bakıyor. Onun yetiştirdiği adamlardan da benzer kabiliyeti bekliyoruz.

3 yorum:

onur dedi ki...

Altyapı eğitimindeki eksiklerden dolayı topu stop etmeyi bilmeyen, pas şiddetini ayarlayamayan, tek pası, verkaç'ı uygulayamayan Türk futbolcusundan Barcelona'nın oynadığı "pas futbolu" nu beklemek Rijkaard'ın geçen sezon yaptığı en büyük yanlıştır. Diziliş ne olursa olsun oyun felsefesi uygun değildir yani. Galatasaray'ın başarılı olabilmesi için ya Rijkaard'ın bu felsefeden vazgeçmesi gerekir ya da gönderilmesi. Altyapıdan bu felsefeye uygun oyuncu yetişmesini beklemek Galatasaray camiasının başarabileceği bir şey değil çünkü...

mre dedi ki...

Günümüzde maalesef uzun vadeli şampiyonlukları savunma getiriyor. Eğer elinizde ultra yetenekli veya çoook uyumlu bir kadro yoksa savunmanız hem oturmuş hem de sağlam olmalı. Örneğin G.Saray'ın ilk lig maçına kaleci dahil hangi 5 savunmacıyla çıkacağını bilmiyorum. Sabri Neill yerleri ve nerede oynayacakları garanti olanlar kalanı muamma. Bir takımın hücum hattında ve orta sahasında değişimler olabilir ama savunması sakatlık harici ezbere sayılabilmeli.

hücum futbol dedi ki...

futbolda başarıya ulaşmış gerek takımsal gerekse ulusal bazdaki tüm takımlara baktığınızda bir tek bölgenin önemi bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. O da orta saha. sistem ve felsefeden önce takımlar bence ortada oynatacakları ikili veya üçlülerin ne derece uyumlu, kaliteli ve çift yönlü oldukları ile birbirinden ayrılıyorlar.
ben bir teknik adamın günümüz futbolunda kafasındaki felsefeyi takımına oynatmasından önce orta saha organizasyonunu kurarak işe başlaması gerektiğini düşünüyorum. Elinizde eğer mustafa, sarp, topal, ayhan, barış'tan kurulu bir yapı varsa istediğiniz kadar oyuncuya dayalı sistem kurmaya çalışın. futbolun en basit doğruları olan pas atma, pas şiddeti, top istopu, pozisyon alma, boşa kaçma, kendini gösterme, show up, reboundları toplama, top takibi gibi bir sürü orta saha meziyetinin pek azını bulunduran bu dörtlüyle değil Rijkaard gibi kendi sisteminde ısrar eden bir hocayı lucescu veya daum gibi bir pragmatiği bile getirsen yine olmazdı. Rijkaard'ın hataları olduğunu yadsımıyorum. En büyük hatası geçen sezon başlarken bu oyunculara güvenip oraya transfer yapmaması ve bütün kaynaklarını ve dikkatini açık ve forvet oyuncularına vermesiydi. Ama daha büyük hatası ise devre arasında imkanı varken yine orta saha yerine hala jo ve dos santos ile forveti doldurma telaşına kapılmasıydı. Ama maalesef görülüyor ki ne Rijakaard ne de yönetim geçmiş yıllardaki hatalardan ders almamış ve takımı esas başarısızlığa iten sebebi ortadan kaldıracak hamleleri yapmamakta ısrar ediyor. Forvet yedeği, kaleci, stoper, sağ bek vs.. bir şekilde alınmasa bile idare edebilir Galatasaray. ama elinde 3 kuruş parası varsa 1-2 tane değil bence 4 tane birden oyuncu alması gereken pozsiyona sadece Cana gibi oyunu tek yönlü oynayaiblen Sarp ve topal'dan hallice ve Ayhan'dan daha diri bir adam aldı. Cana bu haliyle alınabilecek 4 oyuncunun en sonuncusu ancak olurdu. İspanya ve Almanya orada çift yönlü kullanıyor, aynı şekilde bayern de. barcelona, real, manchester, chelsea, ...bütün başarılı ve oyunu domine eden takımlara baktığınızda oyunun merkezinde oradaki adamların kabiliyetini göreceksiniz. Futbol artık bireysel yaratıcılık ve yıldızlardan ziyade takım olarak oynanan ve yılzdıların takımlarının bir parçası olarak öne çıkabildikleri bir oyun haline döndü. İşte barcadaki Messi. Bayern'deki robben gibi. Ama yetersiz ve kötü kurgulanmış Arjantin merkezi içerisinde Messi sadece kaybolup gitti.
2000 yılında Galatasaray efsanesini yaratan baş aktörler hagi ve hakandı belki de ama. Esas başarı okan&suat&emre birlikteliği ile gelmişti. kaybedilen her topun ardından rakip sahada topyekun uygulanan inanılmaz şok presler, kapılan topların hızlıca hagi gibi usta ayaklarda buluşturulması, orta saha elemanlarının forvet gibi gol atıp stoper gibi top çıkarttığı galatasaray. 10 yıl önce kurulan takım aslında başarının şifrelerini bence veriyor.