30 Nisan 2010 Cuma

ROY HODGSON VE BOBBY ZAMORA




















Roy Hodgson ve Fulham'ın finali şerefine. Çüneyt Çakır'ın benim izlediğim bölümde (maçın 75 dakikasını izledim) nerede ise hatasız yönettiği maç sonunda Fulham, Hamburg'u kendi evindeki finalden etti. Aralık ayında yazdığımız yazıyı uplayalım. Bazı bilgileri yazının orijinaline dokunmamak için güncellemediğimi belirteyim.

----------------------------------------------------------------------

Aslında ne zamandır yazmak istediğim bir konu. Fulham ve Roy Hodgson'ın müthiş çıkışı incelenmesi gereken bir konudur ki Noat SamisA, geçtiğimiz yıl nisan ayında incelemiş. İngiltere'nin en saygı duyulan hocalarından birisidir Hodgson ve İngiltere'de kalıp o takımdan bu takıma gezen Anglo-Sakson hayatına sevdalı hocalar yerine dünyayı dolaşmayı tercih etmiştir. Londra yakınlarındaki Croydon bölgesinde doğan Hodgson'ın kariyerinde, hiçbir zaman takımın düzenli oyuncusu olmadığı Crystal Palace'ın yanında bir dolu non-league takımı var. Teknik adamlık kariyerine, 1976 yılında İsveç'in Halmstads BK takımıyla başladı. Bugün hala şehirde bir kahraman gibi görünür Hodgson. Zira, göreve geldiğinde, bir sezon önce averajla ligde kalabilen takımı, tarihinde ilk kez, tamamen İsveçli oyunculardan oluşan kadrosuyla Allsvenskan şampiyonluğuna taşıdı. Bu başarı 1979'da tekrarlandı. 1980 yılında takımdan ayrıldığında bir olu genç oyuncuyu takıma kazandırmış ve Halmstads'ı ülkenin önde gelen takımlarından birisi arasına sokmuştu. 1982'de Bristol City'de önce yardımcı hoca sonra teknk adam olarak görev yaptı ancak mali problemler sebebiyle başarılı olamadı. İsveç'e geri döndü ve önce Örebro'yu sonra da 5 sezon boyunca Malmö'yi çalıştırdı. Malmö'yü çalıştırdığı dönemde 2 İsveç şampiyonluğu ve 2 de İsveç Kupası kazandı. O zamanlar, galibi play-off ile belirlenen şampiyonanın normal sezonunun 5 yıl üstüste lider bitirmişti. Aynen Halmstads'da olduğu gibi Malmö'de de taraftarların sevgilisi haline geldi. Öyle ki yeni yapılan Swedbank Stadion'daki bir tribüne ismi verildi: Roys Hörna (Roy'un Köşesi).

5 sezon sonunda İsviçre'nin Neuchatel Xamax kulübünün başına geçti. Geride Malmö'ye, yakından tanıdığı ve şu anda Hindistan milli takımının başında olan Bob Houghton'ı bıraktı. Bu 2 adam modern İsveç futbolunun da babası olarak biliniyorlar bugün. Aynı şeyi İsviçre'de de yaptılar. Hodgson ülke futbolunda adam adamamarkaj yerine, alan savunmasını deneyen ilk teknik adamlardandı. Felsefesi onu 1992'de İsviçre milli takımının başına getirtti. Takım, 1994'te, 1966'dan sonra ilk kez Dünya Kupası'na gitti ve Romanya, Kolombiya, ev sahibi ABD'nin bulunduğu gruptan ikinci tura çıkmayı başardı. Marc Hottiger, Adrian Knup, Stephane Chapuisat, Alain Sutter, Ciriaco Sforza, Georges Bregy, Marco Grassi gibi isimlerin bulunduğu, bugün bile ülke tarihinin en iyi kadrolarından birisini yarattı. Ardından Inter'in başına geçip UEFA Kupası finaline çıkardı. 11 yıllık teknik adamlık kariyerinde ikinci kez İngiltere'de işbaşı yaptığında yıl 1997 idi ve Blackburn Rovers'ın başına geçmişti. Ancak aynen Bristol gibi burada da işler iyi gitmeid. Hodgson garip şekilde kariyerinin başlarında, kendi ülkesinde başarıyı yakalayamamış ama yurt dışında çalıştırdığı her takımda önemli işler yapmış adam olarak kayıtlara geçti.

1999'da İsviçre'ye döndü ve Grasshoppers'ın başına geçti. Euro 2000 sonrası hoca arayan İngiliz milli takımı için adı geçen 3 adaydan birisi idi ama göreve, temellerini attığı modern İsveç futbolundan çıkmış Eriksson getirildi. Danimarka'ya FC Copenhagen'a gitti o da. 1 şampiyonluk da orada haneye yazdı. 2001 sonrası pek parlak işleri yoktu aslında. Udinese'nin başına geçtikten 6 ay sonra kovuldu, bunu BAE milli takımındaki başarısız dönemi izledi. Kuzeyde çalışmadığı iki ülke ile devam etti. Önce Norveç'in Viking ekibi, sonra da Finlandiya milli takımı. Büyük işler yapamadı onlarla da. İngiltere dışındaki parıltılı kariyeri sekteye uğramışken kendisine Fulham teklifi geldi. Fulham, Premier Lig'in düşme adaylarındandı Lawrie Sanchez görevden ayrıldığında geride bir enkaz vardı. Yılbaşından 1 gün önce görevi devraldı. Göreve geldikten sonra nisan ayına kadar oynadıkları maçların sadece ikisini kazanabildiler ve ligin dibine demir attılar. Ama mucizevi bir şey oldu. Son 5 maçın 4'ünü kazandılar. Üstelik mağlup ettikleri takımların ikisi, ligde kalma yolunda doğrudan rakipleri olan Reading ve Birmingham'dı. Buna rağmen sadece 3 gol farkıyla ligde kalabilmişlerdi. Bu anlamda efsanevi Manchester City maçını atlamak olmaz. City of Manchester'daki maçta Fulham ilk yarıda 2-0 gerideydi ve daha ligin bitimine 2 hafta kala küme düşüyordu.70. dakikadan sonra 3 gol atıp mucizevi bir galibiyet aldılar. Ardından da önce 6 puanlık maçta Birmingham'ı sonra da ligin son haftasında Portsmouth'u mağlup ederek ligde kaldılar. Takım Premier Lig tarihinde ilk kez 3 maç üstüste kazanmıştı. Ama Hodgson döneminde bir daha bu korkuyu yaşamayacaklardı.

Geçtiğimiz sezon müthiş geçti onlar için. Lig yedincisi olarak kulüp tarihinin en yüksek derecesini elde ettiler. Takım ilk üçteki Manu, Chelsea ve Liverpool dışında ligin en gol yiyen takımı oldu. Bu sezon Avrupa Ligi'ndeler. Hodgson'ın kurduğu kadro bir ders niteliğinde. FC Groningen'in Viking kulübünden bulup Hollanda'ya getirdiği Erik Nevland, Middlesbrough'da örümcek ağı bağlamış Mark Schwarzer, olabileceği kadar olamamış adamların başında gelen Damien Duff, Amerikalı Clint Dempsey, Aaron Hughes, Macar tilki golcü Zoltan Gera ve aşağıda bahsedeceğimiz Bobby Zamora. Ligde şu an dokuzuncu sıradalar. Geçtiğimiz hafta önce, Avrupa Ligi'ndeki çok kritik maçta Basel'a deplasmanda, sonra da Manchester United'a Craven Cottage'da 3'er gol salladılar. Avrupa Ligi'nde yola devam ediyorlar. Shakhtar Donetsk şubat ayında rakipleri olacak. 17 gol yediler ligde ve bu onları yine en az gol yiyen dördüncü takım yapıyor.
















Hodgson'ın takımının kilit adamına gelelim. Essex doğumlu Bobby Zamora kariyerinin ilk yıllarını Brighton & Hove Albion'da geçirdi. İngiltere 21 yaş altı takımında oynaması da bu zamanda gerçekleşti. Ancak hiçbir zaman A milli takıma çıkamayacaktı. Tottenham onu 2003'te, 1,5 milyon pound karşlığında kadrosuna kattı ama White Hart Lane macerası tam bir hayal kırıklığı oldu. Yedek kulübesini boyladı ve sadece 1 gol kaydedebildi. 6 ay sonra da Jermaine Defoe transferi kapsamında West Ham'ın yolunu tuttu. 4 sezon oynadı burada. İlk yıllarında oldukça iyi işler yaptı hatta 2004-05 yılında Hammers'ın Premier Lig'e yükselmesinde, play-off maçlarında sergilediği performansın payı büyüktür. 2007-08 sezonunda ise sakatlıkların da etkisi ile kadrodaki yerini kaybetti.

Geçtiğimiz sezon başında Fulham onu, takım arkadaşı John Paintsil ile birlikte toplam 6,3 milyon pounda transfer etti. İlk sezonunda fena oynamadı ama sadece 2 gol kaydedebildi. 5 ay önce 5 milyon pound karşılığı Hull City'e satılacaktı ama son anda kararını değiştirip Londra'da kaldı. Bu kararı da hayatında verdiği en iyi kararlardan birisi oldu. Bu sezon takım onun üzerinden işliyor. Ligde 6, Avrupa Ligi'nde de çok kritik 4 golün sahibi. Takım geçen hafta Basel'i 3-2 ile geçerken 2, United'ı 3-0 ile geçerken 1 gol kaydetti. 31 Ekimde Liverpool'a da çok kritik bir golü var.

Zamora, Trinidad'lı babası vasıtası ile Trinidad&Tobago milli takımından davet almış ancak sakatlığı sebebiyle hiçbir zaman milli olamamış bir isim. Bu son formu, İngiltere'nin 2010 Dünya Kupası kadrosu için onu adaylar arasına sokabilir. Henüz hiçbir A milli takımın formasını giymiş değil.

Bu arada yazıyı kapatırken söylemeden geçmeyeyim. Misal, kulüp kariyerinde hiçbir başarısı olmayan Alman teknik adam Winfried Schafer'in adı, özellikle son 20 yılda neredeyse her dönemde Türk takımları için geçerken, bugün 62 yaşındaki Hodgson gibi kendi ülkesi dışında bu kadar başarılı olmuş (artık içeride de başarılı) bir adamın adı nasıl bir kere bile gündeme gelmez hep hayret etmişimdir.

7 yorum:

Erdal dedi ki...

Kulüpleri yönetenlerinde dünya futbolundaki gelişmelerden,bazı başarı hikayelerinden haberdar olması gerekiyor.Nasıl scoutluk futbolcu için yapılıyorsa asıl teknik adamlar içinde yapılmalı.

Can dedi ki...

Tam emin değilim ama Werner Lorant'ın Fenerbahçe'ye geldiği 2002 devre arasında adı geçen isimlerden biriydi. Tabi hiç gelmemiş olması dediğin gibi düşündürücü.

august oscar dedi ki...

Yazıyı gayet beğenerek okudum. Elinize sağlık.
Bu arada küçük bir şey eklicem. Ben mi yanlış hatırlıyorum yoksa diyecektim ki, yaptığım küçük bi araştırma sonucunda bu Erik Nevland arkadaşın eski CM oyunlarında Man Utd reserve takımında yer alan Erik Nevland olduğunu buldum.
Kendisi 1977 doğumlu.
Sanırım CM 1999-00 serisinde hala ManU'daydı.

Emre Esin dedi ki...

cm 01/02de yeni transfer kurallarını ve sözleşme şartlarını hep bobby zamora ile anlatırlardı. hey gidi günler...

Adsız dedi ki...

Bence Türk medyası İngiliz Hocalara pek sıcak yaklaşmıyor ve inanılmaz bir Alman hayranlığı var..Bu yüzden hodgson un adı geçmiyor olabilir..

Maslow dedi ki...

bir dönem beşiktaş için geçtiğini hatırlar gibiyim tigana dönemlerinde ama yanılıyo olabilirim.

zamora'ya gelince geçen gol attığı premier lig maçlarınını birinde aşırı agresif tavırlar sergiliyodu (kendisini kutlamaya gelen takım arkadaşlarını itiyodu ve kendi tribünlerine sus işareti yapıyodu) bunun sebebini son haftalarda tribünlerden aldığı yoğun eleştirilere bağlamıştı spiker.

bende şaşırmıştım herşey onlar için bu kadar iyi gidiyoken neyin eleştirisi bu diye.

Erdem Çolak dedi ki...

Udineseye gitmeden evvel Fenerbahçe için adı geçmişti, hatta Fenere gelemyip Udineseye gitmişti diye hatırlıyorum. Tarih de "Can" ın dediği gibi Lorantın gelişi zamanlarına denk geliyor sanırım..