30 Temmuz 2010 Cuma

ÇOCUK


























Nick Hornby'nin son kitabı "Juliet, Naked"ı tanıtırken buraya aldığım bir cümlesi vardı. "Nobody should have children just because it made the photo library on the computer more interesting" (Kimse bilgisayardaki fotoğraf albümünde iyi görünecek diye çocuk yapmamalı) şeklinde. Öğle yemeklerinde bol bol çocuk yapmak, hamilelik, çocuk büyütmek, hamilelik sonrası alınan kiloların verilmesi, evlilik sonraıs çocuk için ne kadar beklenmeli, suyun gelmesi gibi şeylerin bol bol konuşulduğu anaç bir banka şubesinde uzun bir süre çalıştığım için bu muhabbetlere oldukça aşina biriyim. Hamilelik ve çocuk büyütme sürecini korkutucu buldukları için, "çocuk sevmiyorum ben" şeklinde savunma yapanlardan değilim. Ben çocuğu severim. Eğlencelidir, Tabula Rasa'dır, biz mahallede tasmasız köpek görünce çekinerek yürürken onlar gider köpeğe tokat atar. Biz roller coastera binmeden önce 89 kere düşünürken o iner inmez tekrar binmek için öne koşar, korku duygusu daha gelişmemiştir zira yetişkinlerdeki birçok komplike duygu olmadığı gibi, olan duyguları da daha çok çılgındır. Benim taktığım büyüklerin çocuklara karşı takındıkları davranışlar. Daha çocuğun belli bir yaşa gelmesini hatta doğumu bırakın, çocuğun dünyaya gelme ihtimaliyle ilgili bir kıvılcım olduğu anda dile getirilir. Örneğin evlilik konusunda bu kadar tabuları olan bir toplumun aile bireylerinin, oğullarının her beraber olduğu kızdaki annelik niteliklerini sınamasını çok ironik bulurum. Eğer gebelik dönemi tıpta yaşanan gelişmelerle 1-2 haftaya indirilse, emin olun annelerimiz beraber olduğumuz her kızdan birer çocuk örneği alıp ona göre karar verebilirlerdi.

Bana acaip gelenler bunla kalmaz elbet. Örneğin çocuğun cinsiyetine verilen tepki. Bildiğiniz gibi tabiat bize 2 seçenek vermiş bu konuda. Ama ben anne-babadan alınan "erkek" veya "kız" cevaplarının her ikisine de, sanki diğer ihtimal olsa daha kötü olurmuş gibi verilen tepkiyi anlamıyorum. Zira "kız mı erkek mi?" sorusuna hem "erkek" hem de "kız" cevabı verildiğinde cevap aynı olur. "Aaaa süper", "aaaaaa kız mı....iyi iyi", "erkek mi ooooooo". Cevap bazen zaten elde olan çocuğun cinsiyetine göre de kaba uydurulur. Örneğin ailede zaten bir erkek çocuk varsa ve gelecek çocuk kızsa "iyi iyi 1 erkek 1 kız" veya erkekse "2 tane erkek a ne güzel" gibi tavır takınılır ki, başta söylediğim gibi bu yapmacık tepkilerin tümü sanki diğer ihtimal kötüymüş gibi bir hava uyandırır. Zira "2 tane erkek harika yaaaa"nın karşılığı bana "aman iyi bu kız olsaydı ensest tehlikesi vardı" gibi bir alternatiften kurtulunmuş havası veriyor. Neyse bu acaip bir konu belki sadece ben takılıyorumdur.

Çocuk doğar. İlk birkaç ay bu yoldan önceden geçmiş kadınlardan tavsiyeler alınır, bol lahana çorbası içilir. Dünyanın en güzel, en karşındakini teslim aldığını sandığın savunma olan "yaşamadan bilinmez" lafı arkaya alınıp gereğinden fazla anaç bir tavır takınılır. Baba da aslında erkeğin doğasında var olan geniş düşünme, ayrıntılara dalamama gibi özellikleri sebebiyle aslında olaya "ne var abi biz de doğduk, hatta şu an dünyadaki 7 milyar insan da doğdu" şeklinde bakacakken, bizim toplumun ona verdiği görevi yadsıyamaz elbet. Çocuk tutulan takımın elbiseleriyle giydirilir, evden gelince başına üşüşülür. Komşulara gösterilip "bakın, kendimizle övünebileceğimiz bir şey yaptık" havasına girilir. İzleyen 2 sene artık, çocuğu beyin gücü bakımından Stephen Hawkinge eşitleme çabasıyla geçer. "Bizimki hiç emzik emmez", "bizimki çok usludur", "bizimki hiç ağlamaz"ı, "bizimki geçende yürüdü", "bizimki geçende konuştu" alır. Bunların hepsi normal bir homo-sapiens'in yapması gereken hareketlerdir aslında ama yaratılan şey aynı zamanda pohpohlanmalıdır ve kendimizi topluma beğendirme çabasıyla geçen hayatta öne çıkmak için, "bizden" bir şeyi başkalarına beğendirme çabasına girişilir. Ebeveynlerin kendilerinden tamamen farklı bir kuşağa ait çocuklarının başarılarından övünmelerini de yine çok acaip bulmuşumdur. Hemen hemen bütün çocuklar, anne babalarından farklı bir çevrede, farklı bir kültürde yetişirler ama ebeveyn geride övünebileceği bir eser olarak görmek ister hep çocuğunu.

Yukarıda bahsettiğim, "kendinden olan" şeyi "kendine benzetme" ve onu görünmez bir fanusun içine alma çabasının bir başka absürd dışavurumu, çocuk sahibi olan çiftlerin sevgi odağını eşlerinden çocuklarına kaydırmalarıdır. Bir başka "çocuğun olmadan bilemezsin" savunmasının nöbete geldiği durum daha. Evliliklerinde heyecan biten ve birbirlerine duydujları sevginin son demlerini içen çiftler, "evliliğe heyecan getirme" gibi saçmasapan bir gerekçeyle nüfusu artırırlar. Birçok kadın, kötü giden evliliklerinin hamilelik döneminde ve doğum sonrası iyiye gittiğini düşünür ama bu çok basit bir aldanmadır zira, beraberlik iyiye gitmemiştir, o fiilen bitmiş beraberliğin içinde kalmaya 2 tarafı da zorlayan ek bir gerekçe daha gelmiştir. Erkeklerin, kadınların karnını tutup konuşmaları, "nasılmış benim kızım" diye göbek deliğiyle monologa girmelerinin sebebi o deliğin arkasında uyuklayan canlıdır. Zira genelde hiçbir erkek, karısının göbek deliğiyle o 9 ay dışında bu kadar sık muhattap olmaz. Halbuki göbek aynı, kadın aynıdır, ama altındaki artık orada değildir. Babadan istenen oyuncak artık alınmıştır, o dükkanın vitririne artık iştahla bakmaya gerek yoktur. Halbuki yukarıda belirttiğimiz karşılaştırmanın hiç yapılmaması lazımdır. Evlilikte çocuğa ekstra bir özen gösterilmesi onun belli bir yaşa kadar korunma ihtiyacını kendi başına yerine getirmesinin zorluğundan kaynaklanır ama bu özen gösterme sevginin odağının kaymasına yol açıyorsa bunu kabul edemiyorum.

Çocuğa değil, "çocuk" denen eğlenceli yaratığı bir yaşam pınarına dönüştürme çabasındaki yetişkinlere karşıyım bilesiniz.

10 yorum:

Gand dedi ki...

Oha cümeleler ne kadar uzun! Blogda bu kadar uzun yazılır mı, hiçbir şey anlamadım!

Canarino dedi ki...

Yazıya +1907

Gand dedi ki...

O sevgi odağının kayması durumu daha çok anksiyete bozukluğu ve beli doğrultulamamış ilişkilerden kaynaklanıyor.

Dünyanın biraz doğusundan baktığında, pijamasını atletini çekip elinde bira bardağı, haftada 5 öğün maç izleyen, yeme, içme, dışkılama, sevişme dışında yaşamsal fonksiyonu bulunmayan bir neandertal ile aynı evde yaşıyorsan ilginin yenidoğana kayması çok da anormal gelmiyor bana.

Tersinden baktığında, her konuda aşırı titizlenip her detayın hesabını yapmayı, yani muhtemelen hormonlardan kaynaklı bu defoyu hayatın amacı sanan bir dırdır makinası ile aynı evdeyken, hayata gözünü açan bir masuma sevginin kayması yine doğal bir durum gibi görünüyor.

Tüm bunlardan daha da önemli bir nokta var: Soyunu sürdürme... Seni ölümsüz kılacak eser (kitap, beste, çocuk...) her ne ise, onu her şeyin önüne koymak gayet olası.

Ortada iyi giden, her iki tarafın da memnun olduğu bir ilişki varsa; hani olmaz ya, sözkonusu çift bu kadar olgun ve evrimleşmiş ise zaten doğacak çocuk sevgi odağını kaydırmaz.

Vakti zamanında şehirlerarası bir terminalde yemek yerken yan masadaki Almanlara hayran kalmıştım: 3 anne bir masada, 3 çocuk (yaşlar muhtemelen 2-5 arası) ayrı bir masada. herkes yemeğini yiyor. çocukların masasında tam bir kaos ortamı, spagettiler havada uçuşuyor. Anneler arada bir gelip önlükleri düzeltiyor. Sonra çocuklar yine oynamaya devam. Yemeyi bir oyun haline getirmişler. Kimse ağızlarına zorla yemek tıkmıyor. Çocukların hiçbirisi açlıktan ölüyor gibi görünmemişti gözüme. Sapsarı saçları, kırmızı yanakları ile üç tosuncuk hayattan keyif alıyordu işte.

nohut dedi ki...

@gand
3. paragrafın telif hakkını istiyorum.

bu yazıdaki deyim ile ifade edersek "çocuk" denen eğlenceli yaratığı bir yaşam pınarına dönüştürme çabası göstermeyecek ebeveyn yoktur yeryüzünde ,sadece bunun şiddeti konusunda derecelendirme yapılabilir bence. Bu derecelendirme klasmanında biz en kötü ve şiddetli yerdeyken yukarda bahsi geçen 3 alman anne en makul yerdedir.

Gand dedi ki...

"Çocuklarımızı açlıktan, şefkatsizlikten, soğuktan, tecavüzden koruyamıyoruz. Hayatımızı, geleceğimizi akıllı uslu insanlar gibi kravat ve tayyörlerimize bürünüp tartışırken her şeyin çocuklardan başlaması gerektiğini, çocuklarını gözden çıkaranın gelecekten geçtim şimdiye tutunabilmesinin imkansız olduğunu hiç aklımıza getirmeden. Tekrarlayalım: Nicedir kendi çocuklarını yemekte olan bu aymazlığa en hafif tabiriyle intihar denir. Çünkü bir toplumun intiharı, çocukların katliyle başlar"
Yıldırım Türker

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=993332&CategoryID=42

Black Pearl dedi ki...

Bu türklerdeki dirdir kültürunden de gina geldi! Ne bu özenti yahu?

Böyle her boka dirdir etmek hosunuza mi gidiyor? Siz ütopyaya gitseniz de dirdir edersiniz.

Flying Dutchman dedi ki...

dırdır edenlere dırdır ederek dırdır kültürü eleştirilmez

Black Pearl dedi ki...

sessiz kalarak eleştirilir mi sayın dutchman? O zaman herkes birden anlayıverir mi?

Flying Dutchman dedi ki...

hayır herkeste dırdır kültürü vardır demek istedim

Nilay dedi ki...

"...Başkalarının gözünde anne olmak için. Kadın, ‘Başkaları ne der?’ düşüncesinden kurtulamıyor. Biz sadece kendi çocuklarımız için anne değiliz, diğer anneler için anneyiz, kocamız için anneyiz, kendi annemiz için anneyiz."

Yazıyla ilgilenenlerin şu makale de ilgilerini çekebilir:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=1005980&Date=05.07.2010&CategoryID=41