18 Aralık 2012 Salı

DERDİM VAR!




















Sıkıldım yahu. Etrafımızdaki şu karabulutlardan, herkesin açıkça ya da bilinçsizce depresyonda olmasından, sıkılmasından, kasılmasından bıktım usandım.

Kelin ilacı olsa misaliyim ama yani hayat da böyle geçmez ki. Boktan bir çağda yaşıyoruz. Şüphe yok. Hayat zor. Hele de Türkiye’de. Çalışma koşulları daha biz 80 sonrası nesil iş hayatına ilk atıldığımızda çok zordu. İşçi hakkı yok, haklarımızı alabilmek için olası yolların hepsi tıkalı. Üstüne üstlük zaman geçtikçe olan azıcık hak da elimizden alınıyor ve aç kalacağız korkusuyla sesimizi çıkarmamaya devam ediyoruz. Bu sonsuz sarmalda durum gittikçe kötüleşiyor. Bu arada yaş ilerliyor, insanlar yuva kurup yavrulamak istiyor pek doğal olarak. Bu en doğal hakkı kullanmaya çalışırken daha da köleleşiyoruz ve sonuçta gündelik hayatımıza engel olmasa da, yani köle olmaya devam edebilsek de depresyonumuz derinleştikçe derinleşiyor. Adeta nefes almayı unutuyoruz. Çalışıp çocuklarımızın karnını doyurabildiğimiz için şanslı hissediyoruz. İçki masalarında arkadaşlarla ne kadar bunaldığımızdan dem vurmaktan, sürekli dem vurmaktan da geri durmuyoruz.
Körleştikçe körleşiyor “bize verilen rolleri oynuyoruz işte” gibi şeylere sığınıp sanki her şer bu kadar kadermiş gibi kendimizi kandırıyoruz. Gençken okuduğumuz onca kitap, hayata dair anladığımız onca şey aslında yalanmış gibi hepsini hafızamızdan silip “şükür karnımızı doyurduk” demeye başlıyoruz.

Böyle bir ülkede yaşayıp da bu noktaya gelmek şaşırtıcı değil. En ufak hayalimizin peşinden koşmaya bile cesaret edemeyecek kadar yiyip bitirmişler umudumuzu. Düşünce ve ifade özgürlüğü ise hakgetire. Bu koşullar altında beynimizin samana dönmesinden başka ne beklenir?

Ama sıkıldım yahu. 9 yıldır aynı serzenişi dinlemekten sıkıldım. “Gand, sen bile bankacı olduysan…”
Tercümesi: Ne hayallerin vardı, neler anlatırdın, nasıl çılgındın, nelerin peşinden koşardın, sen bile bankacısın işte. Dünyayı değiştirmekten bahsederken şimdi para satıyorsun.

Allah benim belamı versin de herkes kurtulsun. Yahu kendi mutsuzluklarını haklı çıkarmak için on senedir görmediğim, haberleşmediğim arkadaşlarım bile hala bunu diyor! Birbirimizin elinden ekmek çalmaya çalıştığımız bir çağda olduğumuza göre, kendi mutsuzluğumuzu da pekala “ben mutsuzum ama bak sen de sürünüyosun” diyerek haklı çıkaracağız elbette. Hiç şaşırtıcı değil!

İlk bankacı olduğumda “sen nasıl bankacı olursun, yaratıcılık gerektiren bir mesleğin olur diye düşünmüştüm hep” benzeri cümleleri kaç kişinin ağzından duyup şaşırmış ve anlayamamıştım. Ben kimse için “şu mesleği yapar” diye düşünmemiştim zira. Kendim için bile. Nasıl bir ülkede yaşadığımız belli. Kim  bir yıldan uzun vadeli plan yapabiliyor ki ben ya da bir arkadaşım yapsın? Kim hayallerini gerçekleştirebiliyor ki???
O zamanlar anlamadığım bu cümle bankacılıkta işkence gördüğüm her gün aklıma geldi ve “evet, arkadaşlarım beni benden daha iyi tanıyormuş, neden mücadele etmedim, neden hayallerimin peşinden koşmadım” diye mevcut derdim yetmiyormuş gibi bir de buna üzüldüm.

Oysa şimdi şimdi anlıyorum ki hayallerimin peşinden koşmaya o yaşta, üniversiteden mezun olduğumda cesaret edemezdim. İyi ki de etmemişim. Zira öyle bir risk alsaydım şimdiye çok daha beter savruluyor olabilirdim. Çünkü ben bir memur çocuğu olarak dünyaya gelmiştim ve ailemin öğrettiği onca değerli şey arasında en çok ruhuma işleyen şey korku olmuştu. Aç kalmaktan, gece sokakta kalmaktan, parasız olmaktan, evsiz olmaktan, karakola düşmekten, erkeklerden, karanlıktan, köpeklerden, faşistlerden, öğretmenlerden, otoriteden, borçlanmaktan, insanlara güvenmekten, kendine güvenmekten, eğitimini almadığın bir şeyi yapmaktan, işsiz kalmaktan, koca eline bakmaktan, kadınlığını yaşamaktan… her şeyden çokça ya da bir parça korkmayı öğrenmiştim en çok. Düşünmeyi, okumayı, merak etmeyi ve araştırmayı da öğrenmiştim o ailede ama donanımı kullanabilmek, eyleme geçebilmek için cesaret gerektiğini, yeri geldiğinde sürüdeki karakoyun olmak gerektiğini kimse öğretmemişti.

Her neyse. Demem o ki sonradan kavradığım, benim üniversitedeki o özgür, cesur hallerime rağmen sonradan herkes gibi olmam sadistçe bir zevk veriyormuş beni sevenlere bile. Bunca yıl geçti hala “sen bile bankacı oldun” gibi cümleler duymanın başka bir tercümesini bulamıyorum.

Bu duruma ünlü bir “türk” “büyük”ünün güzel bir cevabı vardır: “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık!”
La havle ve la kuvveten!

Evet başaramadım. Başaramadık. Değil dünyayı, kendi küçücük hayatlarımızı bile değiştiremedik. Evet, kampüs çimlerindeki sohbetlerde coşkulu bir şekilde devrimden söz eden ben, benim gibiler sonunda bi bok olamadı. Ama yahu zaten hiçbir zaman “ben başaracağım” dememiştim ki. Daha o zamanlar “başarmak” denen şeyi bile sorgularken, daha kendimi bile tanımamışken sırf aklımın alabildiklerini paylaştım, bu düşünceler başkalarını da heyecanlandırdı diye hayatımın geri kalanında onların benim için kurguladıklarını mı yaşamam gerekiyordu?

Derdim var evet! Derdim var çünkü insanların boğazlarında düğümlenen hayallerinin verdiği acıyı, aslında bencil, pislik olmadıklarını bildiğim halde öyleymişler gibi benim “başarısızlığım” üzerinden gidermeye çalışmasına deli oluyorum.

Yıllarca ben kendimi yedim bitirdim zaten bu yüzden “ne işim var burada, ben kimim, ne yapıyorum” diye. Tam huzura kavuşmuşken, tam “benim de elimden bu kadarı geldi. Hayaller gerçekleşmedi henüz. Belki biraz benim konformistliğimden, belki tek başına o hayallere zaten ulaşılamayacağından… ama olmadı işte… ne fark eder… en büyük hayalimi gerçekleştiremedim  ama onun ardılı küçük düşlerimin peşinden, hem de bankacı olmama rağmen koşmadım mı? Hepsini bir bir gerçekleştirmedim mi? Evet yaptım. En büyük merakım dünyayı dolaşmak, dünyayı anlamaktı. 30 yıla yetecek kadarını yaptım. Daha ne? Ben de bu kadarım işte. Gücüm bu kadarına yetti ve en azından her şeye rağmen vazgeçmediğim için, becerebildiğim kadar hayallerimi gerçekleştirdiğim için mutluyum.”

Yani sanki toplumun, ailemizin bize yüklediği roller yetmiyormuş gibi bir de sizi anladığını sandığınız arkadaşlar size rol yüklüyormuş da haberimiz yokmuş. Gidin kendi bokunuzda boğulun ulan! Çocuk falan doğurun ne bileyim! Uğraşacak daha iyi bir şeyleriniz vardır eminim. Umudunuzun son kalesi ben ve benim gibi insanlar mıydı? Ha eğer öyleyse, dönün bi aynaya bakın. Aaaa! Ayıp!

by Gand

9 yorum:

erk dedi ki...

ben de sık sık "potansiyelene ulaşamamak" kelime grubuna takılıyorum... birisi ulaşamamışsa böyle bir potansiyle var mıdır? ne belirler bu potansiyeli? çevreleyen tüm koşullardan kişiyi izole edecek ulaşabileceği bir nokta belirlemek ne kadar makuldür? Ben sizin iyi ki de yapmamışım dediğiniz şeyi yapıp sürekli olmasa da arada durup neden bu seçimi yaptığını sorgulayan bir adamım, sanırım oyundan erken sıkılıp oynamaya küstüğümdendir, bir tür çocukluk. İsyan da böyle bir şey zaten, büyümek dediğimiz şey de yontula yontula yontulacak bir yanımızın kalmadığı, artık umursamadığımız ya da umursadığımızı farketmediğimiz o huzur - ya da huzursuzluğun olmadığı - hal. Neyse çok dağılıyorum. Hepimiz büyüyor ve hissetmeyi unutuyor - hissetmekten - inanmaktan korkuyoruz, kulağa korkunç bir klişeymiş gibi geliyor - ama bazı klişelerde doğruluk payı var; ne yazık ki. Demem o ki, fıldır fıldır dönerek bir şeyler değiştirmeye çalışsak da, kendimizi yırtsak - korkularımızla yüzleşsek de, yaşama hala yaşam - ve biz hala küçüğüz, şeyler biz istiyoruz ve istemiyoruz diye değil, öyle oldukları - öyle bir oluş içinde oldukları için öyleler. Karşı durduğumuz şeylerin karşısında olarak oluşun bir parçası oluyoruz, lakin sonuç elde etmeye muktedir değiliz, eğer ki şanslıysak bir sonucun parçası olduğumuza tanıklık edebiliriz ki - etki edebildiğimiz kadarına ediyoruz. Ne diyorum niye diyorum çok da bilmiyorum ama yazı doğru bir yere bastı. İnsanlar mutsuzlukta ve hayal kırıklıklarında yalnız olmak istemiyorlar, belki de bu yüzdendir. neyse ben artık durup bir çay koyayım.

Taner Sertkol dedi ki...

41 yaşındayım zaman zaman hala şu anda kapıldığınız hisse kapılıyorum. Oysa çoktan öğrendim insanların tür olarak daha iyisini yapabilicek seviyede olmadığını. Kapıldığın coşkunun verdiği hazdan daha fazla bir şey yok. En son nokta bu. Bence futbol izlemeye, bir şeyler okumaya ve bira içmeye devam etmeliyiz.

varol döken dedi ki...

kampüs çimlerinde kim söz ediyordu devrimden ya, biz bira içiyorduk orada:)

varol döken dedi ki...

bu bloga hiç yakışmayan bir yazı olmuş. lütfen hayallerini gerçekleştirememiş insanların hayallerinin peşinde koşan insanların motivasyonunu bozmasına izin vermeyin!

varol döken dedi ki...

üniversiteki ezik ve kantinde çay içen hallerime rağmen sonunda bir blog yorumcusu olmayı başardım, hayallerime kavuştum, şimdi çimlerde tepişmeye gidiyorum...

Flying Dutchman dedi ki...

Gand'ın bu yazılarını da varol'un bir yazıya 3 ayrı yorum göndermesini de özlemişiz

ben bunun üzerine bir hobbit yazısı yazayım da ortalık kavrulsun

Gand dedi ki...

@erk
demek istediğinizi anlıyorum.
çay iyidir :)

@taner sertkol
insanoğlu o seviyede değil ama bir şeyleri değiştirme isteği de öylece solup gitmiyor... bazılarının içinde zaman zaman köze dönse de tekrar alevlenebiliyor...

Playful Penguin dedi ki...

yaratıcılık olarak,edebiyat alanında lisede güzel kompozisyonlar yazmak seviyesinde kaldım. müzikal olarak guitar hero oynuyorum : )sportif olarak halısahalarda defansın her mevkisinde görev yaparım. arkadaşlarım hiç bana sen şu mesleği iyi yaparsın demedi, ya da belli bir idealim olmadı. ve sonuçta ben de bankacı oldum. ama en azından her gün ufaktan hayatla dalga geçmek gibi bir huyum var.
saygılar sunarım;

Gand dedi ki...

@ PP
:))) ne diyeyim...
hayat da bizimle dalga geçiyor işte...