15 Şubat 2013 Cuma

SEVGİMİ NEREYE KOYACAĞIMI BİLMİYORUM


*Şarkının kapağını dikkate almayınız. Güzel bir müzik olmadan güzel bir  yazı olmaz  :)

Eski bir filmdir. Magnolia. ‘99 yapımı. Ben 6 ay önce falan izledim sanırım. “Bir kitap okudum ve hayatım” değişti diyebilmek hayatta çok kereler mümkün olmaz. Sözkonusu kitabın/filmin/sözün vb doğru zamanda, ruhunuzdaki doğru noktaya hem de doğru şekilde dokunması gerekir. Bu film de böyle bir tesadüfün konusu oldu benim için derken aklıma, yaşamımın gidişatını değiştiren bir başka filmden bir söz geliyor “I like god, do not play with dies and do not believe in coincedence”

Çocuktum. Ailenin en küçüğü. Bu toplumdaki bir çok aileye göre sevgi dolu, sağlıklı bir ailem olduğunu ve şükretmem gerektiğini söyler birçok insan ve ben daha yazının başında bu şerhi koyarak başlamalıyım. Doğrudur da. Özel bir ailem var ve onlara çok şey borçluyum.

Sevdiklerinizin özel, güzel insanlar olması sizin özgürce konuşmanıza, kendinizi ifade etmenize asla engel olmamalı. Kendini anlatamayan bir insan yarım kalır ve yarım yamalak devam ettiği yolda her adımda bir başka parçasını çalar hayat.

Ailenin en küçüğüydüm ve ben doğduğumda bile henüz otuzuna varmamış ebeveynlerim, iş güç sahibi olsalar da hala çocuktular. Sorunlu sayılabilecek ilişkilerin içinde buluvermiştim kendimi. Ne zaman nasıl oldu bilmiyorum ama bugün geriye dönüp baktığımda bir sürü arızamın bundan kaynaklandığını görüyorum.

10 yaşımda anadolu lisesine başlayana kadar yaşının gerekliliklerini yaşayan bir çocuk olmadım. Okuldan eve gelir gelmez ödevlerimi yapardım ve sonra da annemin kucağında uyuyakalardım. Ablamlar benimle inek diye dalga geçerlerdi. Bense onları anlayamazdım. Tek bildiğim şey bana büyükler tarafından yap denilen şeyi yapmaktı. Başka bir seçenek olduğu aklıma gelmediği gibi içimden başka da bir şey gelmiyordu. Çünkü ben henüz yoktum. Bir kişilik, farklı istekler yoktu. Birey olmak yolunda tek bir özelliğim bile gelişmemişti. Çünkü etrafımda dört tane büyük vardı ve hepsinin birbirinden ayrı tutkuları vardı. Bu tutkular yüzünden evde sürekli çatışma vardı ve ben zaten varlığı fark edilmeyen, sadece annesi tarafından, o da yanında olabildiği zamanlarda (annem ebe olması itibariyle gündüz sağlık ocağında gece de doğumlarda sürekli çalışıyordu, kalan zamanında da yemek, temizlik gibi işlerle uğraşan bir makinaydı adeta) korunan evcil bir hayvan gibiydim. Her sözüm ablamlar için dalga konusu, ebeveynler için başımın okşanması sebebiydi. İçimdeki fırtınaları anlatabilecek kadar çok kelime bilmiyordum maalesef. Matematik problemlerini eksiksiz çözerek anlatmaya çalışıyordum nasıl da sevgiye, birey yerine koyulmaya ihtiyaç duyduğumu ama kimse sesimi duymuyordu.

Şimdilerde fark ediyorum ki ailede o yılları benim kadar iyi hatırlayan yok. Onlar için önemli olmayan zamanlar benim tüm kişiliğimi belirleyecek hayattaki yolumu çizecekmiş. Büyüklerin ne umrunda olsun???
Magnolia filmindeki Donnie The Quiz Kid karakteri, ilkokuldaki halimi hatırlatıyor. Donnie kadar olmasa da ilkokulda bilemediğim soru yoktu. Nasıl becerdiğim konusunda en ufak bir fikrim yok. Tek hatırladığım derste anlatılanları hemen her zaman eksiksiz öğrenebildiğim ve okuldan çıkınca iki saatte ödevleri bitirip sonra yatıp yayıldığım. Ne bir şey ezberlediğimi ne de çok çalıştığımı hatırlarım. Aklımdan hiç çıkmayansa  ebeveynlerimin sürekli kendi aralarında “ne yapacağız” diye aşırı endişeli konuştukları.

Şimdi büyümüş biri olarak tahmin ediyorum ki daha okula yeni başlamamışken ebeveynlerimin bu aşırı endişeli hali beni o kadar üzmüş olmalı ki “bir de ben sorun çıkarmayayım” gibi bir motivasyonla ineğe bağlayıp çocukluğumu feda etmişim.

Magnolia’yı izlediğimde her bir hikaye ayrı ayrı kazındı kafama. Burada filmi anlatamam pek tabi. Sadece izlemenizi tavsiye edebilirim.

Özetle Donnie karakterinin aşağıda linkini veridiğim sahnede dediği gibi “İnsanlara verecek çok fazla sevgim var ve bu sevgiyi nereye koyacağımı bilmiyorum.”


Mutsuz bir aileye doğan çocukların ebeveynlerinin gösteremediği olgunluğu daha küçücük yaşta sırtlanması bir tek bu filmde anlatılmıyordur herhalde. Yıllardır, Hey Jude şarkısını neden sevdiğimi merak ederdim. Ne anlıyordum ki o şarkıdan? Daha geçenlerde okudum ki Paul McCartney bu şarkıyı John Lennon’ın oğlu Julian için yazmış. John Lennon, Julian’a iyi bir baba olamamış. Paul McCartney de bu şarkıyı John Lennon ile Julian’ın annesinin ayrılma sürecinde yazmış ve uzun yıllar Julian’a neredeyse babalık yapmış.

Şarkının bende uyandırdığı etki:

“Don’t carry the world up on your shoulder” yani “Dünyayı omuzlarında taşıma”. Yani annenle babanın sorunlarını kendine dert edip çocukluğundan vazgeçme.

“Then you can start to make it better” yani “Böylece her şeyi daha iyi yapabilirsin”. Yani annenle babanın kötü ilişkisini, dünyanın yükünü omuzlarına alarak iyi yapmaya çalışma. Sen çocuksun ve başka bir sorumluluğun yok. Gece yatağa yattığında onların mutlu olması için allaha dua etme. Sen sadece oyun oyna.

“Who plays it cool by making this world a little colder” yani “Karizmatiği oynayan bu dünyayı daha soğuk bir yer haline getirir”. Daha çocuksun. Büyüdükçe “cool”u oynayan insanlarla karşılaşacaksın. Sen onlardan olma. İçinden nasıl geliyorsa öyle davran ve dünyayı daha soğuk bir yer haline getirme. Çünkü sen de o dünyanın içindesin ve asıl soğuyan sen olursun.

Hayatım boyunca ailemin istekleriyle çatışan tüm hayallerimden vazgeçmişim. Yıllarca onların istediği okullarda, bölümlerde okuyup onların istediği gibi bir işe katlanmışım. Yıllarca şikayet etmekten de vazgeçmemişim bir taraftan. Düşünceleriyle tutumları çatışan insanları eleştirirken kendim bu tuzağın içinde olduğumu bal gibi biliyordum ama sanki çıkmaz sokağa sıkışmış bir kedi gibi delirmişçesine koşturup aynı duvarlara çarpıyordum. Çünkü neden, nasıl bilmiyorum ama bir şeyler fena halde eksikti. İçimde bir çocuk, koskocaman bir çocuk, bu dünyanın nasıl bu kadar vahşi olduğunu kavrayamayıp hep ama hep ağlarken dışımdaki büyük hep gerekenleri yapıyordu. Gerekenleri yapmalıydım çünkü ben Gand’dım ve kimse bana başarısız diyemezdi. Ben başarısız olursam ebeveynlerimin yüzünde göreceğim endişe beni her şeyden beter ediyordu ve tek istediğim onları rahat ettirmekti.

İnsan böyle böyle otuz yaşına gelebiliyormuş.

Aslında bu kadar uzun anlatmak değildi niyetim. Asıl anlatmak istediğim ben de “Sevgiye ihtiyacım var. Ne olursa olsun beni sevdiğinize, insanların birbirlerini ne olursa olsun sevebildiğini duymaya ihtiyacım var” diyebildim sonunda. “Çok mutsuzum. Bir hayat kurdum. Bir dolu şey yaptım ve bir dolu insan bana gıpta ediyor ama ben mutsuzluktan geberiyorum. Çokları şimarıklığıma veriyor ama sorun bu değil. Sorun, ben asla kendime gerçekten ne istediğimi soramadım. Oluşturmaya çalıştığım benlik her zaman ailemin mutluluğunun hükümranlığında ezilmiş bir zavallıydı ve ben o zavallıyı artık demir parmaklıklar ardında, gizli zindanlarda tutamıyorum. Sadece, ne olursa olsun beni sevdiğinizi duymaya ihtiyacım var. Bana güvendiğinizi…”

Kolay bir çocuk değildim ama her zaman başımın çaresine fazlasıyla bakıp, en çok düştüğüm zamanlarda bile yardım istemeksizin ayağa kalkabildim. Bu toplumun lanet olası başarı algısına göre oldukça başarılı biriyim. Buna rağmen babamla daha birkaç ay önce yaşadığımız bir tartışmada ona “Senin evladına herkes katil dese de sen onu evine alıp saklayabilmelisin” dediğimde “Evladım katil olsa bile mi” gibi bir cevap aldım.
Aradan aylar geçti. Geçenlerde ben de ne demek istediğimi çözüp babama şöyle dedim “Bir baba “Benim evladım katil olmaz, tüm dünya ona katil dese de ben buna inanmayacak kadar ona güveniyorum” diyebilmeli”.

İşte böyle. Aileme neden dinmez bir acım olduğunu anlatabildim. O günden bu yana arkadaşlarıma da duygularımı açıkça anlatabiliyorum. Yıllardır ödüm kopardı kısıtlama olmaksızın tüm iyi ve kötü düşüncelerimi çevremdekilere söylersem onları kaybederim diye. Oysa hiç de öyle olmadı. Aksine insanlar da kendilerini bana daha net anlatmaya başladılar. Hatta saklı kalmış duygularını bile…

İçten olmak, bir tezgahtarla içten bir sohbet kurmak, metroda yanlışlıkla çarptığınız birine dönüp içten bir özür dilediğinizde size sinirlenmek üzere olan kişinin bir anda yumuşadığını görmek, iş yerine size diş geçirmeye çalışan birinin en azından o an için bundan vazgeçmesi tadına doyulmaz bir şeymiş.

Sonuç olarak diyorum ki: İnsanlara verecek sevgim var ve ben bu sevgiyi tüm insanlığa veriyorum.
Böyle olunca, ne insanların sizi nasıl yargıladığı, arkanızdan ne söylediği ne de herhangi başka bir şey umrunuzda oluyor. Zaten sevdikleriniz size daha çok sevgi göstermeye başlıyor. Bu da yeter… Üstüne bir de gündelik hayatta kızdıklarınızı yumuşattığınızda yaşam bir cennete dönüşmeye başlıyor. Cehennemin ortasında ne kadar cennet olabilirse pek tabi J

Bir arkadaşım demişti “Karşındaki sana küfredebilir. Peki senin hayattaki duruşunu o küfürbaz mı belirleyecek? Nezaketini asla kaybetme. Akşam eve gittiğinde aynaya bakabilmek için…”

by Gand

5 yorum:

Playful Penguin dedi ki...

Sondan üçüncü paragrafa gelene kadar "oh bee, sonunda iş hayatı dışında bir yazısını okuyabiliyoruz" diyordum içimden (Cidden mutsuzsanız neden ayrılmıyor ve başka iş aramıyor musunuz?). Yazınızı beğendim; yorum yapmam gerekirse, hobi olarak yaptığınızı farzederek -ben de edebi eserler uzmanı değilim ama- anlatımınızın her bir yazıyla beraber kalitesi artıyor.
"Fringe" izler miydiniz? Tahminim siz benim paralel evrenlerdeki ben'lerden birisiniz : )
Olur da bir gün imza günü düzenlerseniz o aktiviteye kesinlikle katılacağımı belirtmek isterim.

Unknown dedi ki...

Herkesin algıları senin kadar açık değil ama eminim senin hissettiğin kadar ince düşünen insanlar da vardır. Magnolia'nın hissettirdiklerini de çok güzel yazıya dökmüşsün, teşekkürler.

Gand dedi ki...

@pp
bana asılıyor musunuz :))))
ne imzası, estağfurullah. konuşuyoruz işte şurda arkadaş arkadaş.

@unknown
birilerinin anladığını bilmek iyi geliyor.

Playful Penguin dedi ki...

Hem sorularıma cevap alamadım, hem de yanlış anlaşıldım.

Gand dedi ki...

@pp

şaka yahu :)

Fringe izlemedim ama 550 kişi falan "izle, seversin" dedi, merak ediyorum da download için koşullarım müsait değil. dvdsini alayım bari.

bir kaçış planım var işle ilgili.

başka soru var mıydı?