2 Nisan 2013 Salı

TÜRK BASKETBOLUNUN EMEKTARI, İETT'NİN GURURU : 500T



Geçtiğimiz hafta, yıllar sonra 500T’ye bindim. Bu durumun nedeni, kimi bünyelerde görülen “Toplu taşımayı ne zamandır kullanmadım mirim” kalkıklığı değil tabii; Allah’a şükür MİY’in (*) istikrarlı bir oyuncusuyuz ama Abdi İpekçi Spor Salonu hayatımıza seyrek girmeye başladığından ve salona ulaşma yöntemi olarak “Kazlıçeşme’den yürüyelim” fikri ortaya çıktığından bu yana uzunca süre ara vermiştik, hakkında on türlü sanal ortamda bin tane birbirinden güzel betimleme yapılmış olan bu tekerlekli efsaneye.

Erbil’den İstanbul’a iki buçuk saatte vâsıl olup, havaalanından eve dört saatte gelince, eski günler hatırıma geldi.

Korkunç bir baş ve (her defasında bir kaç kez, son ses “Her zaman, her yerde, en büyük…” diye bağırılmasından mütevellit) ince bir boğaz ağrısıyla, bazen yenmiş, bazen yenilmiş halde yapılan eve dönüş seferleri.

Biz Fenerbahçeliyiz. Ve şimdi sorsalar, Efes’e ya da Ülker’e yenildiğimiz her maçtan sonra “Galatasaray, Samsun’u yeniyordu” gibi gelir bize. Belki Galatasaraylı ve Beşiktaşlı için başka türlü, benzerdir.

Tıklım tıklım bir otobüs, konuşmaya bile mecali olmayan, aynı renkleri kuşanmış insanlar, yalnızca tek kulaklığı takınca motor gürültüsünden zor duyulan 95.6 fm frekansı, Reksan Reklam sunar (Seyidoğlu Reçel, Seyidoğlu Pekmez, damakta lezzeti hiç bitmez. Çocuklar seçmesini bilirler. Merdal Bebe’yi seçerler. Merdal, Merdal, Merdal. Merdal, Merdal, seç seç, al), sağ kanattan gelişen Galatasaray atağı, Allum Buker’in hatası ve gol… O kadar yorgunuz ki “Hakemler müesseseleri kolluyor” zarfının içine bile ancak iki üç cümle sığıyor. Yeniliyoruz. Ertesi gün okul var. Ama her zaman, her yerde, en büyük hissediyoruz, çünkü hayatın tam ortasında duruyoruz. Christine’in İstanbullu, otobüs akrabası, 500T ayna gibidir. Neşeye neşe, kedere keder…

Bir Ortaköy maçımız vardı; tribünde sahadaki oyunculardan azdık. Okuldan kaçıp maça giderken, salon yolunda niye orada olduğunu bilmediğimiz koyunlar ile mezarlığın yanından doğru, yağmur altında beraber yürümüştük. 500T’nin şavkı vuruyordu bize. Burak’a, bana, koyuna, güneşe, bir de ömrümüze. Bedava bilet ile maça gelmiş, kumanyası eksik edilmeyen fabrika çalışanlarına ve hatırlı kıçlarını koltuklara gömen kodamanlara mukabil cebimize “Gidiş Dönüş 500T + Maç Bileti + Su + Simit Mimit” formülünü koyup, oralara giden insanlardık.

“Futbolda Fenerbahçeliyim ama basketbolda Ülker’e sempatim var. Galatasaray’ı tutuyorum ama basketbolda Efes Pilsen’liyim” diye ortalarda dolaşan ütopik şahısların karşısına bir cefa abidesi olarak çıkıp, taraftarlığımızı kemale erdiren 500T’ye çok şey borçluyuz. Samuel Beckett görse, “Alın lan sizin olsun” diye bize verirdi o sözünü. Çünkü hep denedik, hep yenildik. Bir daha denedik, gene yenildik. Daha güzel yenildik. Ama her zaman, her yerde, çok sevdik.

Ne güzel hattımızdın sen 500T…

(*) Metrobüs İdman Yurdu

Not : Fotoğraf, http://www.uludagsozluk.com/ adresinde "the uffspring" isimli kullanıcı tarafından internete yüklenmiştir.

by Canarino (Duhuliye.com)

2 yorum:

Sekhranikos dedi ki...

erbilde ne işin vardı ağa, bir daha düşersen haber et misafir edelim.

Canarino dedi ki...

Sürekli düşeceğim, iki yıl boyunca. Allah izin verirse, ondan sonra iki yıl da Süleymaniye :) Şeref duyarım.