3 Haziran 2013 Pazartesi

31 MAYIS 2013, GEZİ PARKI DİRENİŞİ!


34 yaşındayım. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudum. Hayatımda katıldığım tek eylem, bir kısa film çekimi için okul bahçesinde yaratılan setteydi. Hayatımda elime aldığım tek silah askerde 1940 model M-1 tüfeğiydi. Politikayı sevmem, milliyetçiliği, ayrımcılığı, hayvanlara eziyet edenleri, otobüs kuyruğunda sırasını beklemeyenleri sevmem. Kendime göre bir düşün hayatım var, uygulamasını gerçek hayatta çok anlatmam, bugüne kadar yazmadım da. Doğmayı bile seçemediğimiz şu hayatta tek gerçek özgür seçimin kendini öldürmek olduğuna inanırım ama buna rağmen seçimlerde oy veririm, tıpkı antimilitarist olmama rağmen askerde nöbet tuttuğum gibi. İnanmadığım şeyleri yapmamı sağlayan bir görev duygum var. Seçimlere de inanmam ama gidip oyumu veririm, bir keresinde muhtar adayı olarak bir travestiye oy vermiştim, gerçekten kazanmasını istediğim tek siyasi figürdü. İyiliğin ya da kötülüğün sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini de bilemiyorum, insanı nasıl değerlendirmemiz gerektiğini de. Bana göre yaşayan hiçbir canlıdan farkı olmayan tesadüfi bir oluşumdur insan, tarih sahnesindeki yeri birçok türü kaybolan canlı kadardır. Bu tür fikirlerimi arkadaş meclisleri hariç kendime saklarım çünkü bunları bir başkasına empoze etmeyi anlamlı bulmuyorum. 

Tüm bunları şu yüzden yazıyorum, 31 Mayıs 2013 günü olaylarının içinde tüm bu fikirlerimle ben de vardım. Çalıştığım ajanstan bazı yönleri bana benzeyen bazı yönleri benzemeyen ama ortak bir paydam olan iş arkadaşlarımla birlikte. Üstümüzde günlük iş kıyafetlerimiz ile. Gezi Parkı’nda senin benim onun adına ağaçları koruyan insanlara zulmedilmesine dayanamadığımız için çıktık sokağa. Provokasyon bizim için sadece bir reklamcılık terimidir bu arada…

Size bu satırları ezberden değil, meslekten iyi bildiğim kelime oyunlarıyla değil, bizzat o sokağın içinde neler olup bittiğini gördüğüm anladığım hissettiğim için yazıyorum. Belki bir fazla kişiye ulaşır, ne neden oldu anlamasına yardımcı olur diye. İlk defa bu türden bir amaçla bir yazı yazıyorum, hatası eksiği, yanlışı zilyon tanedir affedin. Ama yalanı yoktur, vardır derseniz de ben sizi affetmem.

NASIL BAŞLADI?

Gezi Parkı’ndaki direnişi başladığı andan itibaren, çalışan tüm insanlar gibi gün boyu işten verdiğimiz aralarda bilgisayar başında takip ediyorduk. İçten içe seviniyorduk, ağaçlarımıza sahip çıkıyorlardı. 5 sene bilfiil Taksim’de yaşadığım için benim için sembolik öneminden çok daha önemliydi orası, park işte yahu koşmaya, nefes almaya, 2 kitap okumaya, gölgesinde dinlenmeye gittiğin yer. Şahsi olarak beni bu yazıyı yazmaya, sokaklara çıkmaya, bugüne kadar içimde olan ama kendime ait sebeplerle dillendirmediğim şeyleri söylemeye iten ilk hareket, ağaç köküne vurulan o dozer kepçesiydi. Karşılık veremeyecek her canlıya yapılan yanlıştan daha zalim bir şey yok benim gözümde. Dayanamadım kelimenin tam anlamıyla dayanamadım. Benim gibi düşünen insanların, o ağacı korumak için yalnız kalmasına, sabahın 5’inde sürek avında gibi avlanmasına, çadırlarının laptop’larının kitaplarının yakılmasına, uyuyan insanlarıma saldırılmasına dayanamadım. İş arkadaşlarım da dayanamadılar ki Perşembe akşamı spontane bir şekilde 17 gibi karar verip Gezi Parkı’na çıktık.

Bir gece önce olanların izi yoktu parkta. Tıklım tıklımdı. Şarkılar türküler söyleniyor, en öndeki komisyonun kurduğu sahneye çıkanlar alkışlanıyor Çarşı grubu tören alayıyla karşılanıyordu. Bir şenlik, bir festival havası hakimdi, böyle bir sahneyi, bu kadar kalabalık olup da birbirinin ayağına basmaktan bile imtina eden insanları en son Hıdrellez Şenlikleri’nde görmüştüm, o da bitti ne yazık. Her neyse biz de bu sahnelerle ruhumuzu doyurup vicdanımızı rahatlattık. O saatten sonra kimse artık böylesine güzel insanlara karışmaz, yarın zaten Cuma hafta sonu geliyor, olmadı yine geliriz diyip parktan ayrıldık. Ve o gece yine saldırdılar. Saldırdılar diyorum çünkü birçok yerden gelen el kameralı görüntüleri izledim. Oturmaktan başka bir şey yapmayan insanları parktan sürdüler. Kimin parkından kimi kovuyorsun sen arkadaş öfkesini içimize zerk ettiler.
Görüntüler, haberler, twitler, post’lar derken her aklıselim ve vicdan sahibi insan gibi artık buna dur demenin, o parkın o meydanın bizim olduğunu haykırmanın zamanının geldiğini hissettim. İstesem de aksini yapamazdım, aldığım kararlar rasyonel değil içimden dolup taşan kararlardı çünkü. Şiddet dozunu artırarak gün boyu devam ettikçe biz de şirkette koltuklarımızda duramıyor, iş yapamıyor, bir an önce Taksim’e çıkmak için saat sayıyorduk.

Taksim’e çıkmak… Bir insan Taksim’e neden çıkar allahaşkına, bir insan parka neden gider? Ben kafamda sen kimin parkına kimi sokmuyorsun sorularıyla gittim. Önünü başını sonunu düşünmeden, önce en demokratik hakkım olan, yaşadığım şehirde sevdiğim bir yeri korumak, oraya sahip çıkmak için.


31 MAYIS’TA NELER OLDU?

Fındıklı’daki reklam ajansımızdan 18 gibi çıktık. Her ne kadar gün boyu bir sürü haber okuduysak da, önceki akşam gördüklerimizden sonra bu kadar insan gelince geri adım atarlar diye düşünüyorduk. Maske, süt, su, limon aldık ama kullanacağımızı düşünmüyorduk. Sonrası…

Sonrası işte beni bu satırlara kadar getirdi. Daha Kazancı Yokuşu’na gelmeden ağzımız burnumuz yanmaya başladı, aldığımız kağıttan maskeler bir işe yaramıyor, gözlerimiz yanıyordu. Herhalde yokuşun dibini tutmuşlardır dedik ara sokaklardan çıkarız diyip Cihangir merdivenlerine yöneldik. Sıraselviler Caddesi’ne bir şekilde geldiğimiz gördüğümüz kalabalık inanılmazdı. Ama herkes şaşkın herkes örgütsüz. İşten çıkmış gelmiş işte neyin örgütü ya! O kalabalıkta birbirimizi kaybede kaybede 5 kişi kaldık. Ne yapalım diye İlkyardım’ın önünde dururken Mehmet Ali Alabora ve diğer sanatçı arkadaşları gördük. Gittik siz yürürseniz arkanızdan gelirler yürüyelim dedik. Bu arada ön tarafta, caddenin başından yağmur gibi gaz bombası atılıyordu. İnsanlar bir panikle geri kaçıyor sonra tekrar yürümeye çalışıyordu. M.Ali, ben bu tür bir inisiyatif alamam ben de sizin gibi halkım, bir şey olursa bunun sorumluluğunu üstlenemem dedi, haklıydı, barışçıydı, insandı.

Anlayacağınız tam bir keşmekeşin ortasındaydık. Sıraselviler’den de çıkamayacağımızı anlayınca ara sokaklara girdik yeni yollar aradık. En sonunda 21 gibi Küçükparmakkapı Sokak’tan İstiklal Caddesi’ne çıktık. Meydana ulaşmak artık bir görev gibiydi, ulaşınca ne yapacağımızı bilmiyorduk bile. En kötü Burger King’de hamburger yer, lise macerası gibi ertesi gün anlatırdık sanırım. Ulaşamadık!

İstiklal Caddesi’nde de tıpkı Sıralselviler gibi tüm dükkanlar kepenk indirmişti. 2 km’lik bir duvar düşünün, gaz bombalarını bu duvarlardan sektirip atıyorlardı. Bunu gören hangi mantıklı insan amacın sakinleştirmek olduğunu söyleyebilir ki… Yine Sıraselviler’deki gibi 3 adım yürüyor 5 adım geri atıyorduk. Bekar Sokak’a girdik. Sokaklar insan doluydu, sokaklar dünyanın en güzel insanlarıyla doluydu. O çukurlara düşersiniz bahanesiyle işçilere açılmayan sokaklarda, çukurların başında insanlar çember yapmıştı kimse düşmesin diye. Bunlara şahit olup da o insanlara terörist demek vicdansızlıktır!

Bekar Sokak’ta soluklanıp Meydan’a doğru son hamlemizde artık hem umutlu hem tecrübeliydik. Pozisyon almıştık, önden gelen gazları görüyor, duvar dibinden usul usul yürüyorduk. İşte tam o zaman, yukarıdan üstümüzde gaz bombası atıldı. Şimdi orada olmayıp da bu yazıyı okuyan gözlerini ovuşturuyordur eminim! Ama biz o havadan gelen gazı gördük, tam arkamıza düştü ve kör olduk.

Sen… Eğer bu yazıyı okuyorsan, senin önünde diz çöküyorum, ellerinden ayaklarından yanaklarından öpüyorum. Sen 2 koluma giren, sen beni ara sokağa taşıyan, apartmanın içine sokan, merdivenlerden yukarı taşıyan, gözlerime solüsyon sıkan, peçeteyle silen sen sen sen. Sizi göremedim bile ama bilin ki 34 yıllık hayatımın bir parçasısınız artık. Sadece bana yardım ettiğiniz için değil, herkese hepimize bu ülkeye, sadece benim gibi gözleri 10 dakikalığına kör olanlara değil, aynı zamanda vicdani kalbi insanlığı kör olanlara da…
Gaz bombasını tam dibimde yedikten sonra herkes dağıldı, birbirimizi kaybettik. Herhalde vazgeçmişlerdir benim gibi dedim ama ne zaman o tanımadığım insanlardan sağlık müdahalesi geldi kendime geldim, arkadaşlarla da birbirimizi yeniden bulduk. Daha büyük bir sevgi, inanç, kararlılıkla! Ve anladık ki o saatten sonra Meydan’a yürümek Park’a girmek hikayeydi artık. O sokakta durmak o gece orada olmak yeterliydi.
Birkaç saat daha, ara sokaktan ara sokağa oradan Tarlabaşı’na çıktık. Şahsi olarak ben zaten dizim sakat sakat gitmiştim, arkadaşlarım da yorulmuştu. Saat 1’e geliyordu, yapacak bir şey kalmamıştı bizim için. Dönelim dedik. Şişhane’ye oradan Balat’a kadar yürüdük, Unkapanı köprüsünden geçerken denize baktım sanki bizim için dalgalanıyordu…

Kadıköy’deki evime geldiğimde saatler 2.30’u geçiyordu, ayaklarımı uzatıp bir kadeh viski içip yatacaktım (evet tüm bu olaylar boyunca ağzımızda gram alkol yoktu, olsa da bir önemi yoktu ama bunu bilmenizin bir önemi var sanırım). Kadıköy beni uyutmadı. Kadıköy şahlanmıştı. Bir tek yayın organı olmadan, ne olup bittiğini anlamadan halk tencereyle tavayla sokağa çıkmıştı. Ben gördüm de inanmadım şimdi sizden nasıl inanmanızı bekliyorum bilmiyorum ama insanlar en ufak bir organize hareket olmadan, sadece içlerinden gelerek o gece Taksim’e destek vermeye köprüye yürüdüler. Köprüyü yürüyerek geçtiler ya daha ötesi var mı? Bence yok o yüzden neler oldu kısmını burada bitiyorum.


NE İSTİYORUZ?

Yazının en önemli kısmı bu olabilir çünkü Türkiye’de hiç kimse bu eylemlerin sonunda ne amaçlandığını, halkın ne istediğini tam olarak bilmiyor, bilse de iyi duyuramıyor olsa gerek yoksa Başbakan bunca yanlış açıklama yapmazdı, yapamazdı. Bence etrafındakiler korkularından kendisine olayları tüm çıplaklığıyla anlatamıyorlar, hem çok hakim değilim hem konunun bu olduğunu düşünmüyorum.

Onun yerine sokakta hissettiğim ve artık benim gibi düşündüğünden %100 emin olduğum milyonlar adına istediğimiz şeyleri özetlemeye çalışacağım.

1-Hayatımıza karışılmasını, bunun yapılmıyormuş gibi gösterilmesini, yasaların kervandan mal kaçırır gibi bir gecede oldu bittiye getirilmesini, Emek Sineması’nın Gezi Parkı’nın 3. Köprünün mevcut plan ve projelerle yapılmasını, alkol düzenleme yasasının bu kadar sert hükümleri olmasını, 3 çocuk yapmayı vs. vs. vs. istemiyoruz! Uludere’deki, Reyhanlı’daki insanlarımızın yaralarının sarılmasını onlardan özür dilenmesini, eğitim sisteminin modernleşmesini, kadın ve töre cinayetlerinin bitmesini, polisin statlara yeniden dönmemesini, çirkin yapılaşmanın ve TOKİ’nin beton terörünün sona ermesini, bunca yıl dilini dinini bilmeden kardeşçe yaşadığımız insanlarımızın kimlik ifşa etmek veya saklamak zorunda kalmamasını, hiç kimsenin dil, din, bayrak, vatan kisvesi altında kandırılmamasını, askerliğin özelleştirilmesini, yüzümüzü daha insancıl olan Batı’ya döndürmeyi, kısaca insanca yaşamayı istiyoruz!

2-Koskoca adamlarız, çoğumuz baba evinden anne yanından ayrıyız, nasihat ve akıl alacak yaşı geçtik. Başkaları için en doğrusunu en güzelini en iyisini biz bilmediğimiz gibi bizim için de bunu kimsenin bilemeyeceğini çok iyi biliyoruz. Bilseler dahi bu umrumuzda değil. Yarına çıkıp çıkmayacağız bile kesin değilken 50 yıl sonramızın planlanıyor olması bizi hem endişelendiriyor hem öfkelendiriyor.

3-Kötü işler kadar yapılan iyi işlerin de farkındayız, katılıyoruz katılmıyoruz ama farkındayız. Ancak biz olayın insani tarafındayız artık. İstediğimiz şeye istediğimiz saatte ulaşamayacaksak ekonomik istikrarı ne yapalım diyoruz mesela. 

4-Bu ülkede herkese yetecek kadar meyhane de cami de var, kimse cami önünde içki içecek kadar zıvanadan çıkmış değil. Bugüne kadar mis gibi gelmişken, sanki ihtiyacımız varmış gibi sürekli yeni düzenlemeler yapılmasından ve bunların sınırlayıcılıklarının sürekli artmasından sıkıldık. Bildiğin sıkıldık.

5-Halkıyla kavga etmeyen, güler yüzlü, nazik, yabancı dil bilen, gurur duyacağımız yöneticiler istiyoruz. Ama istediğimiz olmuyor diye demokratik haklarımız dışında bir şey beklediğimiz de yok. Daha doğrusu bunun için meydanlarda değiliz, hele ki asla darbe peşinde değiliz, apolitik olsak da aptal değiliz, darbelerin bu ülkeyi nerelere sürüklediğini çok iyi biliyoruz. Ancak polis devleti de istemiyoruz, polisin halkına zulmeden değil ona hizmet eden olmasını istiyoruz.

6-Özür bekliyoruz, ılım, uzlaşma ve itidal istiyoruz. Değerli hissetmek, aydınlık hissetmek, özgür hissetmek istiyoruz. Gelecekten duyacağımız tek kaygı kişisel olsun istiyoruz, zaten yeterince varoluşsal sorun yaşıyoruz çoğumuz, aklımız karışık, ruhumuz darda, bir de üstüne bunlarla uğraşmak istemiyoruz.

Bunların yukarıda da dediğim gibi eksiği, gediği, yanlışı çoktur. Ama bu bir adımdır, uzlaşmaya, konuşmaya, barışmaya, özgürlüğümüzün korunmasına doğru bir adımdır. Bütün bunların hiçbirine gerek de yoktu belki, biz bu isteklerimizi söylemeden yine kendi dünyamızda yaşayıp gidecektik. Ama artık yeter dedik, nasıl dedik, hangi cesaretle hangi ortak akılla dedik bilmiyorum ama dedik. Bundan sonra da diyeceğiz, herkes de dinleyecek!

Yazdıklarıma inanmasanız da iyi niyetimize inanın, bunları yazıp yazıp yarın sokağa çöp atacak, hayvanlara eziyet edecek, eşcinsellere, azınlıklara, kadınlara sanki bir hakkımız varmış gibi ayırıp hak satmaya çalışacak, bize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına yapacak insanlar değiliz biz.

Siz de olmayın!

by Varol Döken

3 yorum:

Handan dedi ki...

yemeğim yandı yazıyı okurken, yok gözüme şey kaçtı; ağlamıyorum...

Ahmet dedi ki...

çok doğru bir yorum. bir de şunu belirtmek isterim ki, bu hareket ne kadar geniş tabanlı olursa o kadar halk çapında anlayış bulur. belli gruplara veya siyasi görüşlere yönelik olumsuz çıkışlar kimi kitleleri -akp ve mhp tabanı- olayları kendilerine doğrultulmuş bir saldırı şeklinde algılamaya itebilir. bence madde madde saydığın istek ve talepler çok olumlu ve sürekli vurgulanmalı. belki çok sayıda insan hükümetin devrilmesini arzuluyor ancak böyle birşeyin olması çok zor. durduk yere bu güzel hareketi cumhuriyet mitingine çevirmemek lazım.

OmerBurger dedi ki...

Varol, Aceto ve Dutchman'e yaptığın yorumlara bayılıyordum ama artık benim için 10 üzerinden 11'liksin. Yazının altına imzamı atmaktan çekinmem.