27 Şubat 2009 Cuma

COME HERE
















Haftayı kapatırken dünya tarihinin efsane filmlerinden birisinin efsane sahnelerinden birine değinelim. Sabah gand ile konuşurken izlediğim ve sevdiğim filmlerin bende zaman geçtikçe daha da anlamlandığını söylemiştim. Oldboy, V For Vendetta, Fight Club bu tür filmler. Before Sunrise ve Before Sunset de öyle. Hele ilk film. Çok kez değindik blogda bu filme. Filmin % 95'inde perdede 2 karakterin olduğu ve bu ikilinin aralarında geçen diyalolar üzerine kurulu bir film ne kadar çekici olabilir? Bu kadar işte. Aşık olunacak bir film tek kelimeyle. Filmi ilk izleyişim uzun yıllar önce bir hafta içi öğlesinde Cine 5 ekranına denk gelir. İzledikten sonra "inter-rail'e çıkıyorum ben ahali" diye sokaklarda koşmayan adam varsa gelsin göreyim. Bu film bir gün gelecek ve benim en sevdiğim filmler listesinde Fight Club'ı zirveden indirip yerine oturacak. Hissediyorum. Uzatmayayım, kelimelerin yeteceği bir film değil çünkü. Aynen onun gibi karakterlerin kelimelerinin olmadığı bir sahne. Ama aslında öyle mi?......Richard Linklater'ın 9 sene sonra yaptığı enfes devam filmi bu filmin önemini daha da artırdı adeta.....Kath Bloom - Come Here....herkese iyi tatiller

PART-TIME ORTA SAHA ARANIYOR










Ek iş Türk insanının göbek adıdır bilirsiniz hepiniz. Ülkenin ekonomik şartları malum. Bu ülkenin eğitim kadrosundaki öğretmenlerin, okul bitiminde 3 saat taksicilik yapıp, sonra da gece yarısı tavuk-pilav sattıklarını bilirim. Bu konuyu hiç uzatmak niyetinde değilim yoksa yarın bloga girdiğinizde "mahkeme kararıyla kapatılmıştır" ibaresini görürsünüz. Tavuk pilav diyince akla Varol Döken ve tavukçu dükkanı Tavukçuzade gelir diyip yumuşak geçiş yapayım. Efendim konumuz ek iş. İskoçya'nın Livingston kulübü son 6 ayda sekizinci kez maaşları ödememiş gelen haberlere göre. Zaten bütçe olarak Glasgow kulüpleri ile yarışamayacak olan şehrin takımının oyuncuları da ekmek derdine düşmüş tabi. Futbolcular Birliği Başkanı Fraser Wishart'ın belirttiğine göre Livingston ile bu sezon birçok maça çıkan genç bir oyuncu (ben Liam Fox olmasından şüpheleniyorum), maaşını alamayıp para sıkıntısı çekince pizza dağıtma işine girmiş. Utanç verici elbet. Bu iş nasıl oldu bilmiyorum. Şöyle bir bağlantı olabilir. Livingston şu anda İtalyan bir konsorsiyum tarafından yönetiliyor ve bu oluşumun basın sözcüsü Tomas Angelini "Hazirana kadar maaşları ödeyip borçları kapatacağız" demiş. Tabi söz konusu genç oyuncu çıkıp Angelini'ye "e ben ne yapacağım evi kirası, elektrik-su" deyince, "bizim memleketin pizzası ünlüdür, gel bizim amcaoğlunun pizza dükkanında pizza dağıt" cevabını almış olabilir.

Bu üzücü haberi yine reklamla kapatalım efendim. Tavukçuzade, Tavukçuzade, Tavukçuzade. Tavukta, butta, göğüs etinde, kanatta Tavukçuzade...Tavukçuzade Çapa Tıp Fakültesi'nin karşı sırasında, Kültür Dersanesi'nin sokağında......Tavukçuzade..........FD reklam sundu.....MİKROFONLARIMIZ ADANA'DA

GUUS KURALLARI


















Bizim basının en sevdiği hadiselerdir bu "yeni gelen hocanın disiplin şovu haberleri". Zamanında Mustafa Denizli'nin yerine gelen WernerLorant için "antrenmanda kafalardaki bereleri çıkartarak nasıl bir disiplin timsali olduğunu gösterdi" şeklinde haber yapmış bir ülke basınından bahsediyoruz. Aynı basın geçen sene Feldkamp'ın antrenmanda Lincoln'e düdük fırlattığını, bu sene Aragones'in disiplin rüzgarlarını estirdiğini yazıp durdu. Tabi bunları yazan basın 3 ay sonra takımda işler kötüye gidince bu kazları "disiplin amacıyla aldığı tedbirler oyuncularla kendisinin arasını açtı ve birlik beraberliği bozdu"ya çeviriyor. İşler iyi giderse "disiplinin eseri kötü giderse "diktatörce uygulamalar". Her seferinde de yediğimizi sanıyorlar ya ona tav oluyorum. Bülent Korkmaz'ın göreve gelişinin ertesi günü futbolcularla Feldkamp'ın toplantı yaptığı salona kapıyı çarparak girip nutuk çektiği yazıldı. Benim bildiğim Bülent Korkmaz hiçbir yere kapıyı çarparak girmez. Onun "deli"liği 105'e 68'lik alan içindedir. Kaldı ki bunu alıp yine "Bülent ilk idmanda fırtına estirdi" haberini yaparak bilmem kaçıncı kez bizi enayi yerine koymaya çalışanlar ayrı bir inceleme konusu.

Her şeye rağmen göreve geldiği takımda bu tür bir istibdat yönetimine başvuran hocalar da yok değil. Bunu bir tarz olarak kullanıyorlar. Passarella 1998 Dünya Kupası hazırlıkları sırasında saçı uzun olan Arjantinli oyuncuyu kadroya almayacağını açıklamıştı. Bunun üzerine "bu saçlar kaç sene de uzadı arkadaş biliyo musun sen?" diye itiraz eden Claudio Caniggia kadroya alınmamıştı. Ben bu tür önlemlerin biraz abes olduğunu düşünüyorum. Örneğin Bülent Timurlenk'in bu konuda Guardiola Kanunları ile ilgili bir yazısı vardı. Messi'nin PLay Station tutkusunun Guardiola tarafından sınırlandığı belirtiliyordu.Halbuki Rijkaard'ın kadrosunun disiplin sorunu olduğunu düşünmüyordum, zira aynı kadro 2 sene boyunca fırtına gibi esmiş ve Avrupa'nın zirvesine çıkmıştı. Şahsi kanaatim bu tür değişikliklerin bir tür göstermelik "ben geldim" şovu olduğu yönünde. Tabi takımın durumu çok lakayıtsa önlem alınması kaçınılmaz. Aynen Alex Ferguson'un göreve ilk geldiği günlerde Manchester United kadrosundaki adamların içki dolabını teftişten geçirmesi gibi. Paul McGrath maçlara içkili çıkıyordu örneğin. Guus Hiddink de görünüşe göre aynı yoldan gidiyor. Chelsea'li oyunculara uymaları gereken kurallarla ilgili bir mektup ulaştırılmış. Mektupta oyuncuların maçlara gidiş-geliş sırasında mutlaka kulübün resmi takım elbisesini ve kravatını giymesi, antrenmana geç kalan oyunculara ceza, antrenman ve fitness programları ile ilgili kurallar içeriyor. Hiddink 1-0 kazanılan Juventus maçı sonrası takımın kondisyonundan memnun olmadığını belirtmişti. Bu takım elbise hadisesini özellikle Scolari'den sonra destekliyorum. Brezilyalı pazar sabahı bakkala gazete almaya giden 3 çocuklu aile babası gibi havalı eşofmanlarla oturuyordu kenarda. Tabi Hiddink'in bu önlemleri biraz da Hollanda'lı olmasından. Hollanda kulüplerinin akademilerinde, akademiye başlayan her gence girer girmez uyması gereken kuralarla ilgili bir kitapçık verilir. Tabi "Çar"ın bu kravat diktesi Abramovich'e işlemez. Rus, her maçta kot pantolon üstüne bir ceket atıp maça geliyor. Kadıköy-Yakacık minibüsüne şöför olsa hiç sırıtmaz.

FROM RUSSIA WITH VAGNER LOVE-2





















Doğu bloku takımlarının UEFA Kupası'ndaki yükselişine dikkat çektik bugünkü Galatasaray-Bordeaux maçı yazısında. Zico'nun CSKA'sı yoluna devam edenlerden. Bu sezonun en başarılı ekiplerinden Martin O'Neill'in Aston Villasını (her ne kadar Kuzey İrlanda'lı teknik adam yedek ağırlıklı bir kadroyla Moskova'ya gitse de) saf dışı ettiler. 4 Brezilyalı var takımda ki bu Zico'nun işini bir nebze kolaylaştırıyor. Onun vatandaşlarının fazla sayıda olduğu kulüplerde neler yapabileceğinin en güzel örneği geçtiğimiz sene Kadıköy'de verildi. Bu sefer sıra Rusya'da. Tahminim CSKA'nın bu sene Rus Ligi'ne ağırlığını koyacağı yönünde. 4 Brezilyalı'nın içinde en dikkat çekeni elbette Vagner Love. Özellikle Jo'nun ayrılışından sonra forvet hattında bütün ipleri eline aldı. UEFA Kupası'ndaki performansı onu bir rekora yaklaştırdı. UEFA Kupası tarihinde bir kupa boyunca en çok gol atan futbolcu rekoru. Unvanın sahibi Jurgen Klinsmann. 1995-96 sezonunda finalde Bordeaux'yu 3-1 yenerek kupayı alan Bayern Munich forması ile 16 golün altına imzasını koymuştu. Love'ın şu ana kadar 10 golü var. Önünde, sakatlık olmaması halinde oynayacağı minimum 2 maç, Klinsmann gibi finale kadar gelebilirse 7 maç var. 2002-03 yılında final oynayan Porto ve Celtic forvetleri Derlei ile Larsson rekoru kırmaya yaklaşmış ama 11 golde kalmışlardı. Love bu sefer fazla tehditkar. Tabi bunda UEFA Kupası'nın son birkaç yıldır grup müsabakaları şeklinde düzenlenmesinin de payı var.

Sezon Oyuncu Kulüp Gol
1995/96 Jürgen Klinsmann Bayern München 15
1980/81 John Wark Ipswich Town 14
1972/73 Jupp Heynckes Bor. M'gladbach 12

Jan Jeuring FC Twente 12
1960/61 Pedro Manfredini AS Roma 12
1976/77 Stan Bowles QPR 11
2006/07 Walter Pandiani Espanyol 11
2004/05 Alan Shearer Newcastle United 11
2002/03 Derlei FC Porto 11

Henrik Larsson Celtic 11
2008/09 Vágner Love CSKA Moskow 10
2007/08 Luca Toni Bayern München 10

Pavel Pogrebnyak Zenit Sint-Petersburg 10
1994/95 Ulf Kirsten Bayer Leverkusen 10
1990/91 Rudi Völler AS Roma 10
1975/76 Ruud Geels Ajax 10
1974/75 Jupp Heynckes Bor. M'gladbach 10
1971/72 Ludwig Bründl Eint. Braunschweig 10
1970/71 Pietro Anastasi Juventus 10
1969/70 Paul van Himst Anderlecht 10
1961/62 Waldo Valencia 10

FORZABRIAN...FLYING DUTCHMAN HABER...MECİDİYEKÖY















-Gorky gibi bir adamla yan yana omuz omuza maç izlemek –hem de 20 sene- inanın çok zor. Keyfine denecek yok o ayrı da, be kardeşim şu tahmin veya kehanet veya adı her neyse işte o yeteneğini, şans oyunlarında da göster bari. Sadece düne dair; kapalının koltuklarının ıslandığı ve kaygan oluşu detayını “Olm son dakika golüyle kazansak fena yıkılırız burada di mi?” ye bağlayan bu adamı hem kınıyorum, hem de takdir ediyorum. Sonuç mu? Fena yıkıldık.

-Bizim ayaklar Aslantepe’ye nasıl gidecek bilmiyorum. İki türlü Ali Sami Yen profili var aslında. Birincisi, lig maçlarında damara basılmadıkça süt dökmüş kediye tekabül ediyor. Avrupa maçlarında ise, “enginlere sığmam taşarım”a. Bir ara kapalıdan radyoaktif bir şeyler semaya uzanacak sandım.

-Werder maçı tipi, geçen sene Leverkusen maçı yine tipi. Dün ise hava şartları malum. Kardeşim, biz Avrupa’da Şubat’a Mart’a kalınca mı bu hava kıyamet oluyor? Ben İstanbul’da başka Şubat maçları da hatırlıyorum ki neredeyse Caddebostan'a şezlong attıracak cinsten. Bu işi Gorky’nin çözmesi lazım.

-Yayıncı kuruluşun Numaralı ile Kapalı arasına çektiği çamaşır ipi üzerinde salınan tepe kamerası ilginçti. O açıdan yayın yaptılar mı hiç? Biz kesin bokunu çıkarmışlardır dedik zira.

-Bu takımda şu anki hal ve görüntüsüyle bayrak adam olacak tek isim Arda Turan’dır. Maçın ardından çektirilen 3’lü de onun hakkıdır. Sabri ise kredisini biraz uzatmıştır o kadar gözümde. Onu asla yuhlamadım ama sanırım bağrıma da basamayacağım. Arda, eğer samimiysen Metin Oktay’dan sonraki efsane olacaksın. Hep böyle kal.

by forzabrian

KARNAVAL DERBİSİ

Bu haftasonu oynanacak Olympiakos-Panathinaikos derbisinden güzel bir yazı çıkar diyerek gemileri yaktıysam da biletlerin sezon başında satışa çıkarılıp çoktan tükendiğini hatırlayınca oturdum yerime. Kulübe telefon açıp bu büyük derbi ile ilgili bir haber kaleme almak için iştirak etmek isterdim gibisinden yağlı ballı laflar etmeyi de kendime yediremedim. Olmaz demeyin burda oluyor böyle şeyler. Kulüple aradaki mesafeler öyle aşılmaz değil Türkiye`deki gibi. Galatasaray'lı bir arkadaşımın Panionios kulübüne telefon açıp ben bilet bulamadım bu maçı izlemeyi çok istiyorum demesiyle kendini vipte bulması gibi örnekler çok.

Maça gitme hayallerim suya düşünce konu da saptı biraz. Yerinde izlemeyince tv karşısında oturup maç yorumu yazma kolaycılığını da sevmediğimden uzun zamandır kafama takılan avrupa kupalarındaki başarılarla ligdeki başarıların tutarsızlığına bir iki kelam edeyim dedim. Şu sıkıcı istatistikleri buraya koymak yerine şöyle söyleyeyim. Olympiakos son 10 senedir ligi süpürürken Panathinaikos da Avrupa da sirtaki yapıyor bildiğiniz gibi. Taze örneği de var. Olympiakos ligde açık ara önde giderken St.Etienne gibi Fransa`nın ortalama bir takımına evinde 2 golle kaybedip turu ilk maçtan veriyor. Klasik açıklaması Yunan liginin zayıf ekiplerden oluştuğu takımların üst düzey maçları sadece Avrupa kupalarında oynadığı. Bir nebze doğru. St.Etienne kendi liginde Lyon, Marsilya, Bordeaux gibi takımlarla oynarken bizimkiler Ergotelis, Panthrakikos, Panserraikos gibi takımlara karşı terlemeden maç kazanıyor.

Panathinaikos`un ülke dışında daha iyi sonuçlar almasının nedeni tarihindeki başarılardan aldığı özgüven olsa gerek. 1971 senesinde Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finali, 1995 CL yarı finali, 2000 yılındaki çeyrek final yine UEFA`daki iki çeyrek finalden aldıkları güçle turu geçecek olmalarının sürpriz olmayacağını biliyor oyuncular ve taraftar. Olympiakos için ise her tur espri konusu. Olympiakosluları daha maçtan günler evvel kızdırmaya başlıyoruz. Valverde bile takımı toplasa çocuklar bu turu geçebileceğimize inanıyorum dese önce Nikopolidis tutamaz kendini. Ee peki ligde niye tam tersi bir durum var derseniz, roller bu kez farklı. Dile kolay ligde 10 senedir süregelen Olympiakos ambargosu. Sezon başında kime sorsanız şampiyon belli diyor. Olympiakoslular bile sıkılmış.

Tabi Kokkalis faktörünü de atlamamak lazım. Bu Olympiakos ne yapar eder şampiyonluğu alır genel kanısı mevcut. Haksız değil insanlar. Misal geçen sene normal sezonun AEK`in 1 puan liderliğiyle bitmesi gerekirken Olympiakos Kalamaria`ya kaybettiği maç için CAS`a gidiyor. Sebep Kalamaria`nın o maçtaki kadrosunda bir sezonda 3 takıma birden imza atmış olan oyuncunun olması. Kalamaria oyuncuyu, imza attığı takımlardan birinin sözleşmesi kiralık olduğu faktörünü kullanarak Futbol Federasyonu`nun izniyle transfer ediyor. CAS`a giden Olympiakos, Kalamaria`nın bu sefer üşenmesi ve izin belgesini göstermemesiyle davayı kazanıyor ve ligi 2 puanla şampiyon kapatıyor. Hukuki açıdan Olympiakos`un davayı kazanması normalken Kalamaria`nın Kokkalis`ten baya bir nimetlendiğini bilmeyen yok. Ki o Kokkalis zamanında “Ter dökülerek kazanılan şampiyonluklar bürokrasi ile kaybedilmemeli” gibi kendinden büyük laflar etmişken. İşin en acı tarafı bütün bunlara sebep olan oyuncunun kenara alındıktan sonra yerine giren oyuncunun golüyle maçın kazanılması. Futbolla ilgili söylenen o özlü sözlerden birini duyar gibiyim.

Derbinin hakemi Pire hakemler birliğinden 28 yaşında bir genç. Pire`den… Umarım güzel bir maç olur.

by mafalda

55
















Meşhur bir laf var bizde "bu takım bizim ligde oynasa küme düşmeye oynar?" diye. Bordeaux genel olarak Turkcell Süper Lig'de oynasa ne gibi bir derece alır bilemem ama dün akşamki futbolunu sürekli oynasa onuncu sıradan yukarı çıkabileceklerini sanmıyorum. Devre başladığında Fransız futbolcular hafta sonu oynayacakları Lorient maçını düşünmeye başlamışlardı, üçüncü golü yediklerinde de dönüş yolunda uçakta ne içsem diye düşünmeye. Böyle bir takımı tura ortak etti Galatasaray. Sinan Engin Liverpool'daki 8-0 sonrası mikrofona "eloğlu yakaladı mı acımıyor" demişti. Biz acıdık yine. Eğer ikinci yarı başındaki tabloda roller değişseydi bir Türk takımı sahadan astronomik bir mağlubiyetle ayrılabilirdi. Zira Galatasaray'ın Fransız oyuncuların 3-1'deki ruh halinden skoru 5-10 dakika içinde 4-1 veya 5-1'e getirmesi işten bile değildi. Ama olmadı, bunun 2 nedeni var.

Birincisi Fernando Meira. Bir futbolcu için takımdam gönderilsin söylemine girmem pek. Ama Meira'nın ya dikkatinin çekilmesi ya da yerinin garanti olmadığının hissettirilmesi lazım. Portekizli defans kurgusunu inanılmaz derecede bozuyor ve bu yetmediği gibi her maç doğrudan skora etki edebilecek 1-2 hata yapıyor. Dün maçın başına yenilen gol onun konsantrasyon eksikliğinden kaynaklandı, ikinci gol onun pozisyon hatası yapıp Cavenaghi'ye 2 adamla basılmasına ve arka tarafta Chamakh'ın bomboş kalmasına yol açtı ki çok amatörce bir yerleşme hatasıydı. E zaten defans kurgusu altüst olmuş bir takımın o komik üçüncü golü yemesi çok zor olmadı. 7 yıl önce Mondragon-Fleurquin anlaşmazlığının bize yedirdiği Roma golünün bir benzerini kalemizde gördük. Bülent Korkmaz'ın işi zor. Zira defans kurgusu başını çok ağrıtacak. Hem bireysel hatalarla hem de yerleşme hatalarıyla uğraşmak zorunda. Galatasaray son 10 günkü haliyle 1982 Brezilyasını hatırlatıyor. Maçı sunan İngiliz spiker bu derece fazla gol atıp bu derece fazla gol yiyen takımların günümüz futbolunda ayakta kalması çok zor dedi. Bu şekilde düşünüyorum. Birkaç gün sonra Ivica Olic gibi formunun zirvesinde ve Bordeaux forvetlerinden çok daha etkili bir adam ile Rincon gibi tehlikeli adamlar meşgul edecek bizi.

Gelelim ikinci sebebe. Cassio Lincoln. Fatih Terim'in Hagi ile ilgili "bu tip oyuncuları idare etmek çok zordur ama başardığınız zaman maksimum verim alırsınız" şeklinde bir açıklaması var. Bazıları hiç idare edilemez, bazıları da suyuna gidildiğinde büyük işler başarabilir. Eric Cantona bunun canlı örneği. Lincoln dün akşam çok net biçimde gösterdi ki Michael Skibbe'nin görevden alınmasına bozulmuştu. Arasının çok iyi olduğu Alman hocanın görevden alınması onu moralman çok etkilemiş durumda. Maç sonunda suratı hep asıktı, kendisini neşelendirmeye çalışan Harry Kewell'a oralı olmadı. Adım gibi biliyorum ki Brezilyalı, Bülent Korkmaz'ın Lincoln ile ilgili soruya "kimse Galatasaray'dan büyük değildir" açıklamasına dahi bozulmuştur, çünkü bu tür oyuncular olmadık şeylerden nem kapabilirler. Galatasaray önümüzdeki haftalarda ufak çaplı bir Lincoln krizi yaşayabilir. "Man-management" veya "anger-management" denilen şeyi Bülent Korkmaz'ın çok iyi ele alması lazım. Türk futbolunun uluslararası alanda en tecrübeli ve en görmüş-geçirmiş oyuncusunun bu yeteneğe sahip olduğundan eminim. Nasıl kullanacağını göreceğiz.

Gelelim başlıktaki adama. Dünkü maçın 89. dakikasında ağlara giden o top bir şeyin kanıtı. Türk seyircisine de sonucunda ders alması gereken büyük bir tokat. Hiçbir futbol izleyicisi, hiçbir taraftar kendi futbolcusuna küfür etmemeli, onu aşağılamamalıdır. Dün turu getiren o golden sonra yıkılan tribünlerin içinde mutlaka daha 3 gün önce Sabri Sarıoğlu'na ağzından salyalar akarak küfür edenler ve hemen biletinin kesilmesini isteyenler vardı. Küfür ettikleri adamın golüyle sevindiler. Bu Galatasaray'da değil sadece Fenerbahçe-Selçuk, Beşiktaş-İbrahim Üzülmez gibi bağlantılarda da geçerli. Nasıl kendilerinde sevinme hakkı buluyorlar anlayamıyorum. Umarım bu sefer ders alınır. Bir taraftar alsa ve asla kendi oyuncusuna hakaret etmemelidir...asla....asla...ve asla...

AC Milan ve Valencia'nın gidişi kupayı acaip bir hale soktu. Futbolun yasal soyguncuları bahis şirketlerini bir kenara atın bence 16 takımın tümünün eşit şansı var. Metalis Kharkiv-Aalborg finalini görsek bile şaşırmayacağım. Doğu blokunun yükselişine dikkat çekmek gerekiyor. 3 Ukrayna ve 2 Rus takımı. Yıllardır eleştirilen Rus patronların futbola para akıtması acaba meyvesini yeni mi veriyor? Şanssızlık bu 5 takımın 4 tanesinin birbiriyle oynayacak olması. E öte yandan bu, çeyrek finalde en az 2 doğu bloku takımını göreceğimizin garanti olması demek. Metalist'i artık incelemek farz oldu. Beşiktaş maçlarından beri gol dahi yemediler bırakın mağlubiyeti. Hamburg maçını daha sonra merceğe alırız ama söyleyceğim sadece Almanya'da seyirci avantajımızın olması bu maçı çok kolay bir hale sokmuyor. Hamburg Bordeaux'dan çok daha iyi bir takım. Ama itiraf edeyim, Metalist, CSKA Moskova veya Shakhtar Donetsk ile oynamaya tercih ederim.

Yol açık olsun

ALT

Hep yazmak, tanıtmak istedim bu grubu. Komik ama ellerinden tutmak ve seslerini duyurmalarını sağlamak istedim. Aslında belki de çokça sesleri duyulmuş olsa bu şarkıları hiç yapamazlardı. Belki de yaparlardı; çünkü tanıştım Orkun Tüzel’le ve nasıl da şarkılarındaki gibi yaşadığını fark ettim.

Anathema seviyor, yaptığı müzik Anathema’nınki gibi içsel ve belki biraz karanlık… Ama ne sözleri ne müziği ne de düzenlemeleri Anathema ya da bildiğimiz başka bir gruba benziyor. Daha ilk dinleyişte bile orijinalliğini belli ediyor.


İlk kez “aç kanatlarını” ile aşık oldum ben bu gruba:

Aç! kanatlarını... çırp hadi,
Düş dünyadan sonsuzluğa...
Koş! durma karış dalgalara,
Yağmur ol boşal, hayallere...

Hemen ardından “Siyah”ı keşfettim:

Hep arkada otururduk
Hep yalnızken mutluyduk biz
Sonra biraz da gurur vardı
Yaklaşmazdık, konuşmazdık
Hep ayrı bir dünyadaydık
Hep ordayken mutluyduk biz
Sonra biraz da gurur vardı
Yaklaşmazdık, konuşmazdık

Ve şimdi bir duvar örülü,
Hiç yıkılmaz aramızda.
Yaklaşmak zor istesen de,
Biz yarattık acıları…
Kaderimizi biz yazdıkça,
Renklerle bir siyah yaptık
Renklerle bir siyah yaptık

Daha ilk demoydu, kayıtlar orta karardı ama şarkıların güzelliği muhtemelen akustik gitarla bile anlaşılırdı. Daha sonra “İkinci Dönem”le yeni şarkılar geldi. En az demodakiler kadar güzel. Bir de “Siyah” yeniden kaydedilmişti ve başka türlü güzel olmuştu.

Sonra dağıldı grup. Sene 2006. Hala hasretle Orkun’un yeni bestelerini bekliyor Alt sevenler… Ama o da ne, yeni şarkılar gelmiş bile :)

by Gand

26 Şubat 2009 Perşembe

MÜZİKTEN FİLME - 2: TELL THEM THAT EVERYTHING IS GONNA BE JUST FINE.










Donnie bir peygamber mi yoksa 90’ların kayıp kuşağının bir temsilcisi miydi? Peygamber olmak ne demektir? İlla ki destansı, masalsı hikayelerle bir halkın ve sonrasında dünyanın kaderini değiştirmek/mahvetmek mi gerekir? Yoksa her şeyin çizgisel zamanda geliştiğini iddia ettikleri, oysa aslında değişenin yalnızca şiddetin, çılgınlığın dozajı olduğu bir dünyada
birilerine bu kaosun dışında da bir hayatın mümkün olduğunu göstermek de mi peygamberliktir?

Sosyal içerikli, psikolojik, fantastik, kara mizah türü sinema öğelerinin tümünü içinde barındıran Donnie Darko, 2001 yılında sessiz sedasız gösterime girip aynı şekilde çıkmış, ama zaman içinde bir kült haline gelmiştir. Halihazırda İMDB’nin ilk 250 filminin içinde 126. sırasında bulunan, “ölmeden önce izlenecek filmler” listelerine giren; yönetmeni ve senaristi Richard Kelly tarafından henüz lisedeyken senaryosu kaleme alınan ve daha 25 yaşındayken çekilen film, yönetmen için bence mükemmel bir başlangıç olmuştur. David Lynch ekolünden olduğu söylense de bence kesinlikle kendi tarzını daha ilk filminden ortaya koyarak beklentileri en üst seviyeye çekmiştir Kelly.














Reklama önem vermeksizin kendi halinde böylesine bir kült haline gelen filmi izleyip ardından da “En İyi Web Sitesi” ödülünü alan bol şifreli web sitesini çözer, son olarak da belgesel dvdsini izlerseniz çok net görürsünüz ki Donnie, bir modern zaman peygamberi olarak tasarlanmıştır. Ama bu bilgileri spoil etmek filmin tüm anlamının yitmesine neden olacağından “Merak ediyorsanız buyurun izleyin-çözün-izleyin.” demekle yetineceğim her zamanki gibi. Çünkü her ne kadar Donnie karakterinin iskeletini hristiyan geleneği oluştursa da, O asla bildiğiniz peygamberlerden değildir.

Daha en başta ABD bayrağının üzerine düşen uçak motoru, Darko soyadlı bir kahraman (ya da süper kahraman*), okula sabotaj**, “kişisel gelişim” saçmalıklarını dayatıp insanları kendini bilmez ve yola getirilmesi gereken yaratıklar olarak gören, ama aslında kendisi bilimum psikolojik saplantıların, komplekslerin pençesinde bir kadın öğretmen; öğrencilerine özgür düşünceyi deneyimletmeye çalışırken 50’li yıllardan kalma bir zihniyet tarafından okuldan attırılan bir başka kadın öğretmen; işinden olmamak için zaman yolculuğu hakkında zeki çocuk Donnie’nin sorularına bir noktadan sonra cevap vermemeyi seçen erkek öğretmen; “korku toplumu” gibi sağlam bir tespitten yola çıkmaya çalışsa da (filmin sonunda anlaşıldığı üzere) kendi sapkınlıklarını örtbas etmek adına insanlara “nasıl yaşayacaklarını” öğretmeye kalkan bir “kişisel gelişim dehası”; Çin’li ve şişko olduğu için içine kapanık, şimarık gençlerin alay konusu bir küçük kız; yaşadığı toplumun saçmalıklarını dibine kadar gören ve sırf varoluşunu*** anlamlandırmaya çalıştığı için toplum tarafından “garip” olarak nitelenen bir ergen; ölümü ve yalnızlığı sorgulayan bir ergen; saçmalıklara tahammülü olmayan ve şizofren ya da peygamber olduğu için bunları istemsizce ortaya çıkaran, insanların gözünü farkında olmadan açan Donnie ve sonunda… Mad World!****

Filmin en güzel yanı, çözecek bir dolu şifre barındırması. Daha filmin kendisini izlerken en yüzeysel anlamda bile mesajı almak zorken bir de sonunda tersten sarmaya başlayınca fark ediyorsunuz ki filmin normal akışında bulunmayan sahneler de geçiyor ve anlamadığınız noktaları aydınlatıyor. Diğer taraftan filmin sonu fena halde akılları karıştırıyor: fantastik-kara mizah-protest gençlik filmi tanımları arasında gidip gelirken nasıl olup da kara kahramanımızın bir kurtarıcı rolüne büründüğünü anlamak, her türlü detay bilgiye rağmen mümkün değil ya da mümkün ama eziklerin her zaman kaybetmesini görmeye olan tahammülsüzlük nedeniyle kabullenilemez. Derken Gary Jules’un muhteşem yorumu ile film sona eriyor.

Donnie’yi ya seversiniz ya da nefret edersiniz. Bence bir varlığın (sanat eserleri de varlıktır) kendini ortaya koyabildiğinin en güzel kanıtı da budur. Ama ilk izleyişte sevmeyenlere, filmdeki sembolleri iyi takip etmelerini ve topluma yapılan eleştirilerin nasıl da güzel eklemlendiğine dikkat etmelerini tavsiye ederim.

"Donnie’nin açtığı cellar doordan geçtiğinizde varacağınız boyuttan geri dönüşünüz olmayacak." (The New York Times)

*Gretchen: Donnie Darko? What the hell kind of name is that? It's like some sort of superhero or something

Donnie: What makes you think I'm not

** They made me do it!

***The rabbit's not like us. It has no... keen look at something in the mirror, it has no history books, no photographs, no knowledge of sorrow or regret...

They're cute and they're horny. And if you're cute and you're horny, then you're probably happy, in that you don't know who you are and why you're even alive. And you just wanna' have sex, as many times as possible, before you die... I mean, I just don't see the point in crying over a dead rabbit! Y'know, who... who never even feared death to begin with.

**** Mad World

All around me are familiar faces
Worn out places, worn out faces
Bright and early for their daily races
Going nowhere, going nowhere
Their tears are filling up their glasses
No expression, no expression
Hide my head I want to drown my sorrow
No tomorrow, no tomorrow

Children waiting for the day they feel good,
Happy birthday, happy birthday,
And I feel the way that every child should,
Sit and listen, sit and listen
Went to school and I was very nervous
No one knew me, no one knew me
Hello teacher tell me what's my lesson
Look right through me, look right through me

And I find it kind of funny, I find it kind of sad
The dreams in which I'm dying are the best I've ever had
I find it hard to tell you, I find it hard to take
When people run in circles it's a very, very
Mad world
Mad world
Enlarging your world
Mad world

"Every living creature on earth dies alone."
Roberta Sparrow

Not: S. Darko geliyor!!!

by Gand

BITTER END

























Every step we take that's synchronized
Every broken bone
Reminds me of the second time
That I followed you home

You shower me with lullabies
As youre walking away
Reminds me that its killing time
On this fateful day

BRUNO METSU



Milli takımlar düzeyinde Afrika takımlarının Dünya Kupası'ndaki kaderinin değişmesine, kupanın 80 yıllık tarihinde iki kez çok yaklaşıldı. 1990'da Kamerun ve 2002'de Senegal neredeyse Dünya Kupası Tarihi'nde yarı finale çıkan ilk Afrika takımları oluyorlardı. İlkine İngiltere 2-1 mağlup durumda iken attığı iki penaltı golü ile engel oldu. İkincisine ise İlhan Mansız. İlhan Mansız 2002 Dünya Kupası çeyrek finalinde o altın golü attığında Senegal'in turnuvadaki gidişi de son bulmuş oldu. Bu çıkışı yaratan karizmatik teknik direktör Fransız Bruno Metsu'yu sonra pek ortalarda göremedik. Aslında o ilklere imza atmaya devam etti. Bir sene sonra Birleşik Arap Emirlikleri kulübü Al-Ain ile kulübün tarihindeki ilk ve halen tek Asya Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'nu kazandı. Geçtiğimiz yıl ise başında bulunduğu Birleşik Arap Emirlikleri Milli Takımı ile yine ulusal takım tarihinde ilk kez olmak üzere Körfez Kupası'nı kazandı. Ancak 2010 Dünya Kupası 3. tur grup elemeleri onun için pek iyi başlamadı. Eylül ayında Abu Dabi'de oynadıkları ilk iki maçı 2-1 kaybettiler ve grubun sonuna demir atılar. Metsu aynı ayın 23'ünde istifa etti ve Katar milli takımının başına geçti.

Uzun kıvırcık saçları ile bir futbol adamından çok, bir heavy metal grubunun elektro gitaristi havasına sahip Metsu'nun adı 2002 Dünya Kupası'ndan sonra bir ara Gaziantepspor için de geçmişti. Metsu kendisini dünyaya tanıtan Kore'deki kupa öncesinde Fransa Ligi'nde Sedan ve Valenciennes gibi takımlarda da görev yaptı. Fransızın ekibi şu anda grupta 4 maç sonunda dördüncü sırada ve grup üçüncülüğü için Bahreyn'le çekişiyorlar. 1 Nisan'da iki takımın arasındaki maç onlar için dönüm noktası olacak. Temennimiz onu kulübede Güney Afrika'da da görmek. Metsu, 2002'de Senegal'i çalıştırırken aşık olduğu Senegalli manken eşi uğruna İslam dinini benimseyerek "Abdul Karim" adını almış bir isimdir onu da belirtelim.

YAĞMUR ZEVKİNİN İÇİNE EDEN DIŞ ETKENLER



Üstüne en çok anlam bindirilen doğa sıradanlığı yağmurdur yüksek ihtimalle. Şarkıcılar-söz yazarları onsuz yapamaz, yönetmenler de filmin en cikcikli yerinde fona onu yerleştirir. Bardaktan boşanırcasına olan tercih edilir, esas oğlanın saçları alnına yapışır mesela. Hafif erotizm katmak istenirse kızın üstündeki beyaz gömlek yapıştırılır vücuda, falan filan. Bak şimdi aklıma ne geldi, eskiden bir program vardı TRT1'de. 80'ler falan. Filmlerde uygulanan hileleri gösterirlerdi. Salça torbaları, kurşun sesleri. Orada yağmurların da hortumlarla nasıl yağdırıldığını gösterdiklerinde bir karanlık aydınlanmıştı çocuk beynimde, neyse.

Yağmuru severim, hem de çok severim. Yağdığında berduş gibi altında yürümek, iliklere kadar ıslanmak, güzel şeyler bunlar. Yani sonrasında çok ıslak kalmak riski yoksa yaşamak gerekli. Bir ucundan futbola da dokunduralım, yağmur altındaki maçlar da efsanedir, unutulmazdır. Unutamadıklarımızı başka bir yağmurlu günde yazarız.

Yağmur için yazılmış şarkılar dedik. En güzeli Teoman'ın Yağmur'udur herhalde. Yağmur için hazırlanmış playlistin de baş köşesindedir, bunu da yeri gelmişken belirtelim. Bakın Şebnem Ferah'ın Yağmurlar'ından hiç bahsetmiyorum. O zaten başka. Mansiyon ödülünü de Bertuğ Cemil'in Yağmur'una verelim ve devam edelim.

Şimdi bu yağmur iyi güzel de, bir de pis tarafı var. Özellikle İstanbul'un o pis yağmuru yağdığı (son iki günü yaşayan anlar ne demek istediğimi) zaman şehrin geldiği hali bir gözümüzün önüne getirelim. Dutchman sen getir gözünün önüne özellikle, ne zamandır uzaksın şehre.

Bu sene maşallahı var iyi yağdı. E öyle olunca kışın yarısını ıslak geçirdik. Şimdi yağmur zevkimizin içine eden İstanbul şartlarını sıralayacağız, sıkı durun:

ŞANS YOLU

Mustafa Yolaşan'ın sunduğu ve 80'lerin sonu ve 90'ların başındaki pazarları zapteden Pazar 80/90 bilmemkaç serisini hatırlarsınız. Türk mühendislerinin mükemmel icadı diye lanse edilen bir oyun girmişti programa bir ara. Yıllarca da sürdü. Neydi adı, Şans Yolu mu? Hah işte onda hani basılan yerde ışık yanıp, alarmın bas bas ötmesi kabusumuz olmuştu ya bi ara, rüyalarımıza girerdi. İstanbul'un yaya kaldırımları da yıllardır aynen böyle. Buradan 29 Mart seçimlerine hazırlanan adaylara sesleniyorum, akıllı olun! Yukarıdan gayet normal görünen o kaldırım taşlarının altında yatan suları n'olur bastığımızda anlamayalım artık ya. Zaten bu konuda epey bahtsız olan şahsım adına konuşuyorum, nerde o yamuk taşlar var gider bulurum. Oyumu bu taşları düzeltecek olana vereceğim anasını satayım, hadi bakalım!

ONUN ARABASI VAR

Açık konuşayım, yayayken yaya olmanın bokunu çıkaran, araba sürerken şoförlüğün nimetlerinden faydalanan bir adamım. Yani o anlarda karşı tarafın hissiyatına pek bürünemiyorum. Buradan ülkedeki yayalara seslenmek istiyorum. Yanlışlıkla bir yerde üstünüze su sıçrattıysam kusura bakmayın, bilerek olmamıştır. İyi de bütün suç şoförlerin mi kardeşim? İngiltere'de o kadar yağmur yağıyor, ben kaldığım süre içerisinde bir kere kenarında su birikmiş bir yol görmedim. Şoförler saatte 100 kilometre ile bile gitse kenara gram su sıçramıyor. Demek ki neymiş, burada da yazarın seslenmek istediği kişi belediye başkan adayları. Öyle parklara iki salıncak takıp, caminin boyasını yenilemekle olmuyor bu işler başkanım.

SALKIM SAÇAK YASEMİN YAĞMURLARI

Eğer yolun ortasında, ya da deniz kenarında yürümüyorsanız, kafanıza birikmiş su damlalarının düşmemesi için hiçbir sebep yoktur bu ülkede. Çünkü, sanki binaların çatıları, "şu yağmur sularını tozlu borularda biriktirip çamur haline getirelim de topluca salıp yıkayalım bu pislikleri", mantalitesiyle inşa edilmiştir. Birinin saçağı 50 santim dışarıdayken birininki 5 santim dışarıdadır. Düz bir çizgide yürümenize izin vermezler. Zikzaklar çizerek ilerlemelisiniz, ki buna rağmen ben bugüne kadar en azından bir koca damlayı yemeden yolu bitirebildiğimi de görmedim. Buradan kime seslenmeli acaba, müteahhitler odasına mı?

ŞEMSİYE TERÖRİSTLERİ
Sanırım teyze olmanın bazı net kuralları var. Yani içeriye karşı ilgili, dışarıya karşı ilgisiz bir kesim haline geliyor kadınlar yaş ilerledikçe. "Aman yavrııım terlersin, aman yavrım ıslanırsın, canına kurban" diyenler de bunlar, sokakta bizim gözümüzü çıkarmaya oynayanlar da. İçeriye kurban, dışarıya düşman kişilikler yani. Kapalı bir tarikatın üyesi olabilirler mi, aman tanrım! İşte bu teyzeler zaten o bardak yağmurlarında pek dışarıda olmazlar. Önlemlerini çoktan alıp bir yerlere girmişlerdir. Onları böyle hafif hafif atıştıran yağmurlarda görürsünüz sokaklarda. Tercihen en büyük boy şemsiyeleri kullanırlar. Boyları da genelde 1,40 ila 1,60 arasında olduğundan, terörizmin canlı bombaları olarak sokakta yerlerini alırlar. Az evvel saçaklardan kaçma zikzaklarından bahsetmiştik, üzerine bir de karşıdan gelen şemsiye teröristlerini ekleyin, yandan geçen arabaları da atlamadan! Gitgide daha ürkütücü bir hal alıyor öyle değil mi?

TEDBİRSİZLİK

Evden çıkmadan dışarıya bakarsınız, kupkuru bir güne uyanmışsınız. Çıkar yürürsünüz 10 dakika, başlar yağmur atıştırmaya. Geri dönsen olmaz, devam etsen olmaz. Ayakkabılar spordur, üsttekiler en emici kumaştandır. Mecburen köşede nereden bittiği belli olmayan şemsiyecilere yanaşırsınız ufak ufak. Ben bu sene 3 ila 10 Lira arasında değişen bir fiyat gamı gördüm. Şemsiye aynı şemsiye. Şeffaf olanlardan, hatırladınız değil mi? Zaten etrafınızda sizin gibi bir sürü insan göreceksiniz. Evet tabi ne sandınız, elbette kullanım ömrü 12 dakika. Bir köşesi çıkacak, ya da ters dönüp sizi şekilden şekile sonacak. Paranı çöpe atma ey fani, o şemsiyenin sana getireceği fayda emin ol beş para etmez. Migros poşeti geçirsen kafana daha az ıslanırsın, o derece.

Evet, çok mesaj içerikli bir yazı oldu bu. Yaklaşan yerel seçimler öncesi doğa olaylarından başlayıp siyasete de bulaşarak bloga ayrı bir boyut getirdik. İlerleyen günlerde farklı yaklaşımlarla, blogun duyarlı sesi olmayı sürdüreceğim sevgili okurlar. Ama yağmur güzeldir yine de sevin, sevdirin. En kötü çıkın cama sesini dinleyin, sonrasındaki toprağın kokusunu içine çekin. Bir şehri tam kalbinden beyninden vurup gidin, hadi bakalım..

by tunchay

CLUB DEPORTIVO PALESTINO

İsrail ve Filistin arasındaki siyasi gelişmeler 2008'in son günlerinde tekrar dünyanın gündemindeydi. Hala da gündeminde. Çok uzun süredir bu iki ülke siyasi ve askeri alanda 2 kutupta yer alıyorlar ve arkasında önemli müttefikleri, medya denetimini konusunda uzman olan ABD'deki lobi faaliyetlerini ve 1945'te "soykırıma uğramış ülke" sıfatının yarattığı sempatiyi alan İsrail ile İsrail'in yaptığı düzenli saldırıların (bizim de gördüğümüz gibi) bir çok masum vatandaşını öldürdüğünü ileri sürerken HAMAS vasıtası ile aynı yola başvurmaktan çekinmeyen Filistin dünya tarihinin çıkmaz sokaklarından birindeler. Uzun süre de çıkış yolunu bulacakları yok. İşin futbol tarafına bakmak ise bizim işimiz.

İsrail futbolu hakkında az çok bilgimiz var. Menajerlik oyunlarında "bıktım bu Hapoel ve Maccabi'den ben Beitar Jerusalem veya SC Irony Aschdod" takımını seçeceğim diyorsanız İsrail futbolunu özümsemişsiniz demektir. Bu Maccabi ve Hapoel düşkünlüğünün sebebini de dün açıkladık. Ya peki diğer taraf. Filistin futbolu. Filistin'de Filistin Futbol Federasyonu'nun yönettiği 2 adet futbol ligi bulunuyor. Birincisi West Bank Premier League. Bu ligde toplam 22 takım bulunuyor ve en fazla tanınanları Al-Ittihad, Shabab Al-Khaleel, Hilal Al-Makdesi ve Kudüs yakınlarındaki Sur Baher. Diğer ligin adı Gaza (Gazze) Strip League ve burada da sekizer takımdan oluşan 2 grup bulunuyor. Tabi bu takımların hiçbirisinin uluslararası turnuvalarda başarısı olmadığı gibi lig hala profesyonel statüye kavuşturulmaya çalışılıyor. Hal böyle olunca Filistin Milli Takımı'nın durumu da pek iç açıcı değil. Ancak 2002'den sonra Dünya Kupası elemelerine katıldılar. Takımda oynayan oyuncular Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Lübnan, Kanada ve Şili gibi ülkelerde top koşturuyor. Son ülkeye dikkat ettiniz mi? Şili. Evet, Filistin futbolunun dünya üzerindeki en başarılı yansıması Şili'de. Başkent Santiago'nun takımı Club Deportivo Palestino.

Hikayenin başlangıcı için 17. ve 18. yüzyıla gitmek gerek. Osmanlı İmparatorluğu'nun Filistinli ailelerin bir kısmını Şili'ye göndermesi ve bu yolculuğun 2 yüzyıl boyunca sürmesi ile 2 toplum arasında bir yakınlaşma başlıyor. Şili'ye 20. yüzyılın başında da yoğun bir Filistinli akını gerçekleşir. Bunların büyük çoğunluğu ülkeye Osmanlı pasaportları ile geldikleri için Türklerin Arap olarak algılanmalarına da yol açmışlardır. Şili'nin önemli özelliklerinden biri, bulundukları ülkelerde sorun yaşayan insanlar için iyi bir sığınma mekânı olması aslında. Bir dönem Nazi zulmünden kaçan Almanları, sonrasında ise yeni durumdan endişe eden Nazi Almanlarını ağırlayan bir ülke. Bir dönem ise İngiltere'den kaçan tren soyguncularını bile kabul eden bir ülke.

















Filistin burada bugün bile büyükelçilik düzeyinde temsil ediliyor. İşte bu akın sırasında 1920 yılında Şili'deki bir grup Filistinli Club Deportivo Palestino'yu kuruyor. 1948'de de profesyonel statü kazanıyorlar. 4 sene sonra da Şili Premier Ligi'nde mücadele etmeye başlıyorlar. 3 sene sonra, 1955'te Şili şampiyonu oluyorlar. İkinci şaMpiyonlukları ve yükselişleri 70'lerin sonlarında oluyor. 1978'de gelen şampiyonluk ve 1976, 1978 ve 1979'da Libertadores Kupası'nda boy göstermeleri. Bu dönemde takımın formasını giyen Şili tarihinin en iyi futbolcusu olarak kabul edilen Elias Figueroa kulüpte sembol haline gelmiş bir isim. 2002 yılından beri Filistin Futbol Federasyonu ile karşılıklı ilişki içindeler ve bu yolla bazı Filistin'li oyuncular takım bünyesinde forma giyiyor. Roberto Kettlun, Edgardo Abdallah ve halen takımın formasını giyen Roberto Bishara bu oyunculardan bazıları. Genç takımlarda da aralarında Filistinli gençlerin bulunduğu 200 kadar futbolcu yetişiyor. Takımın yönetiminde de Filistin asıllı isimler var. Başkan Salvador Said, kardeşi Gonzalo Said ve Juan Esteban Musalem bunlardan bazıları. Bu sezon şampiyonluk için finale kaldılar ama şampiyonluğu finalde Colo Colo'ya 2 maç sonunda mağlup olarak kaptırdılar. Kulüp 2004 yılında aldığı kararla halka açılma ve 12.000 kişilik Estadio Municipal de La Cisterna'yı yenileme çalışmalarına başladı. Bu gelir getiren projeler yoluyla Filistin halkına da yardım yapmayı hedefliyorlar.

Futbolun uzakları yakın etmesinin bir başka örneği daha. 20.000 kilometrelik uzaklık bir anda meşin yuvarlağın çevresi kadar küçülebiliyor.

BİNALİ ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK, BİNALİ SAĞDUYUYU YENDİK


Tarih 30 Kasım 2007. Atlas Jet'e ait uçağın Isparta'da düşmesi sonucu meydana gelen facia. Şöyle yazmışım o gün bloga.

"56 kişiyi göklere uğurladık. Yine her zaman olduğu gibi 56 can gittikten sonra, gitmeden önce söylenecek her şeyi sıralamaya başladık. Uçak eski, pilotlar yorgun, rota yanlış, havalimanlarında çok fazla rötar var, denetim yok...Peki bunun sorumluluğunu birisinin alacağını düşünen var mı? Alınacak aksiyonların sadece yaprak koparmaktan ibaret olup kökleri iyileştirmeye kimsenin yanaşmayacağından kuşkumuz var mı? Yakup Kadri ekspresinde raylara saçılan sorumluluk hala orda. Kim üzerine aldı ki burda arıyoruz.

56 insanın tüm yakınlarına baş sağlığı ve sabır diliyoruz. Rahat uyusunlar."

Tarih 25 Şubat 2009. 15 ay geçmiş. Yazıdaki 56 rakamının yerine hayatını kaybeden 9 insanı yerleştirin. Bir de öyle okuyun. Bir değişiklik hissettiniz mi? Hayır. Hisstetmeyeceksiniz de zaten, bir sonraki kazada da hissetmeyeceksiniz. Zira Türkiye Cumhuriyeti yönetiminde bazı koltukta oturan insanlar öyle insan müsveddeleri sınıfındalar ki bizi bu söylemlere mahkum ediyorlar her seferinde. Dün Amsterdam Schiphol havalimanına düşen uçak bizim kimler tarafından yönetildiğimizi, daha doğrusu bizi kimlerin yönettiğine izin verdiğimizi gösteren bir tokattır adeta bir kez daha. Bu tokat bazı şeyleri anlamamız için daha ne kadar vurulacak merak ediyorum. Biz yemeye alışkınız orası kesin.

Öncelikle şunu söyleyeyim. Hollanda'lıların hayat tarzı "acil", "ivedi", "ehemmiyet" gibi kelimeler yerine "sistem", "analiz", "sakinlik" gibi kelimeler üzerine kurulduğu için dünkü kazadan sonraki gelişmelerin ve Hollanda makamlarının yavaş hareket ettiği gibi bir eleştiriyi hoş görebiliyorum. Ama belirteyim bunun amacı aşağıda anlatacağım gibi sonradan başlarına büyük işler açacak söylemlere ve eylemlere girmeden olayı tamamıyla idrak edip ona göre davranma isteklerinden kaynaklanır. Kaldı ki bazı görüşlerde belirtildiği gibi Hollanda makamlarının meydana gelen kaza sonrası "yardımsever olmayan" tavırlar içine girdiğine de katılmıyorum. Pasaportu dahi olmayan bir dolu yolcu yakını Hollanda konsolosluğunun olağanüstü çabasıyla yurt dışına çıktılar birkaç saat içinde. Uyum yasası, uyum sınavı gibi bir dolu göçmen akınını önleme tedbiri alan bir ülkenin yaptığı bir hareket bu. Çok art niyetli bakmamak lazım hadiseye. Ama asıl sebep paragrafın başında belirttiğim sebep. Dün CNN International haber spikeri İstanbul'daki muhabirine "Türk yetkililer kaza olduktan yarım saat sonra "hiç ölü yok" gibi bir açıklama yaptılar, bunu hiçbir şey belli değilken nasıl yapabildiler, sonraki açıklamaları neticesinde hiç eleştiri yapılmadı mı?" şeklinde bir soru sordu. Şimdi kendinizi o insanların yakınlarının yerine koyun. Televizyonu açıyorsunuz, eşinizin dostunuzun uçağı yatıyor yerde, siz de ölüyorsunuz onlarla, sonra ilgili faaliyetin en tepesindeki adam, Ulaştırma Bakanı çıkıp diyor ki "mucize kimsenin ölmemesi". Sevinç çığlıkları atıyorsunuz evde, 20 dakika sonra aynı yetkililer çıkıp "pardon Hollandalılar bildirdi 9 ölü varmış" diyor. Ne olmuştur o yolcu yakınlarına? İnsanların duygularıyla nasıl oynandığını hiç düşündünüz mü? Bir devletin, ilgili konudaki en yetkili bakanının kulaktan dolma bilgiyle açıklama yapmasındaki dehşet verici tabloyu göremeyen var mıdır hala?
















Ama bu bakanın ilk falsosu mu? Hayır. Ulaşımın her ayağında rezaletler yaşandı 7 yıllık döneminde. Yakup Kadri Ekspresi'nin sorumluluğu onundu. Almadı, makiniste atıldı suç. 56 kişiyi aramızdan ayıran kazanın sorumluları arasındaydı. Almadı. Yetkisi altında bulunan internet faaliyetlerinde yaptığı düzenlemeler ve sansür uygulamaları bizi uluslararası bazda utanç verici listelere soktu. Sorumluluk onundu. Almadı. Dünkü kazanın sorumluluğu yine onun. Almayacak. Şu müthiş "Bu kazayı da hükümete bakana bağladınız ya?" savunmasına bitiyorum. Kime bağlayacağım, uçağın düştüğü tarladaki süne zararlısına mı? O faaliyetin 1 numaralı yöneticisi o bakan. Pilotları, makinistleri bir numaralı suçlu iddia edip işin içinden sıyrıldığını zanneden ama o pilot ve makinistleri göreve alanları atayan adam. Kimi sorumlu tutayım. THY Genel müdürünü mü? Peki. Temel Kotil'in ne sebeple oraya atandığını bilmeyen var mı? Ben bir ordu komutanıyım. Sırf aynı mahallenin çocuğuyuz diye bir binbaşıyı cepheye yolluyorum. O komutan yeteneksiz bir grup askerle manevra yapıyor ve başarısız oluyor. Ne diyeceğim çıkıp? "Manevrayı yapan askerin suçu ben ne yaptım mı?" diyeceğim.

İşin televizyon yayıncılığı, Hollanda televizyonlarının (haber kanalı olmayanlarının bile) olaya kesintisiz eğilmesi varken devlet televizyonundaki duyarsızlığı taraflarına hiç değinmeyeceğim. Ben bu filmi çok gördüm. Hatta re-make'ini izledim, 20. yüzyıl özel special edition diskini bile gördüm. Üstelik bu sefer yönetenlerin ve senaryo yazanlarının bir avantajı da var. Aktörler film çekilirken vefat etti. Oh ne ala, "aktörler kötü oynadı, bizim ne suçumuz var?" diyip filmin şeridini gömeceğiz toprağa. THY Genel Müdürü görevine devam edecek. Suç Schiphol havalimanına veya nasıl olsa vefat etti diye pilotlara ve bir dolu saçma sapan faktöre atılcak. Zavallı pilotun ailesine bir sus payı verilecek. Sonra bir sonraki faciaya kadar susacağız. Binali mi, o da çocuklar gibi şen olmaya Karakoçan'daki seçim gezilerine devam edecek. Şen ola Binali şen ola....

AIRASIA


Tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz neredeyse tüm uluslararası şirketleri vurdu biliyorsunuz. Kriz aynı zamanda futbola yatırım yapan markaların ve firmaların da ciddi şekilde sarsılmasına ve sponsorluk anlaşmalarını gözden geçirmelerine sebep oldu. Premier Lig'de bazı firmalar iflasını açıkladı ve sponsoru oldukları kulüpleri zor durumda bıraktılar. Hollanda 2. Ligi'ndeki takımların forma reklamlarını veren firmaların oldukça zor durumda olduğu ve kulüplerin sponsor desteğinin çekilmesi halinde kapanma durumuna gelebileceği konuşuluyor hatta federasyon kriz reçetesi olarak 2010-2011 sezonunda 12 takımlı bir ligin planlarını yapmaya başladı. Henüz kesinleşen bir durum yok ama önlemler şimdiden alınıyor. Dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden AIG de bunların arasında. Manchester United'ın forma reklamının arkasındaki AIG krizden çok fazla etkilenen firmalardan birisi oldu. 60 milyar dolar gibi bir kayba uğradılar. Gelecek senenin Mayıs ayında United ile imzaladıkları sözleşme bitiyor. Büyük ihtimal yenilemeyecekler. Anlaşma 4 yıl için 56.5 milyon poundu içeriyordu. Dolayısıyla büyük bir ihtimal 2010-2011 yılında Manchester United'ı başka bir forma reklamıyla göreceğiz ve görünüşe göre Asya sermayesi Arsenal'den sonra Manchester United'a da el atacak.

Öncelikle söyleyelim bu seferki ortadoğudan değil Muson diyarından. 1993'te kurulan Malezya'lı havayolu şirketi AirAsia. Ağırlığı Asya kıtasında olmak üzere 58 şehre uçuyorlar ve yılda ortalama 10 milyon yolcu taşıyorlar. Şirketin CEO'su Tony Fernandes 230 milyon dolarlık servetiyle Malezya'nın en zengin 24. adamı. Resimde görüldüğü gibi formayı giyip poz vermiş ama anlaşma için yıllık 20 milyon pound gibi bir rakamı ceplerinden çıkarması gerektiğini biliyor. Ancak firma Premier Lig hakemlerinin formalaının kollarına verdiği reklamlardan işe pek yabancı değil. Kaldı ki United bu sezon Kore, Singapur ve Malezya'yı içeren bir hazırlık kampı planında, bu da AirAsia'nın anlaşma için Saudi Telecom ve Hint firması Sahara'nın önüne geçmesini sağlayabilir. Kırmızı Şeytanlar ile anlaşma imzalayacak firma Sharp, Vodafone ve AIG'den sonra kulüp tarihinin dördüncü forma sponsoru olacak. Bu arada belirteyim AIG'den daha iyi durduğu kesin.

















Tabi bir de işin reklam anlaşmalarının tüketiciye yaptığı katkı ya da etki tarafı var. Futbol izleyicisi desteklediği takımın formasında gördüğü herhangi bir ürünü kullanma yönünde içinde bir motivasyon oluşturuyor mu acaba? Örneğin Galatasaray'ın formasındaki "avea"yı görüp telefon operatörünü bu firmaya çeviren var mıdır? Arsenal taraftarları Asya'da herhangi bir faaliyetleri olmadıkça Fly Emirates ile hiçbir işleri olmadığını itiraf ediyorlar. Veyahut Beşiktaş formasında var diye Cola Turca'ya özel bir eğilimi olan insanlar var mıdır? Reklam anlaşmaları elbette sadece taraftarların seçimlerini etkilemek için yapılmıyor ama "reklam" özünde tanıtımı ve kitle seçimlerini etkilemeyi hedefleyen bir seçim olduğuna göre bu tarafı da hesaba katılmalı.

GELECEĞİN MABEDLERİ ep. XI















2012 Avrupa Şampiyonası ile devam ediyoruz. Poznan'daki Stadion Miejski w Poznaniu. Polonya inşa edeceğiz stadları yeniden inşa etmek yerine genellikle restorasyona gitti. KKS Lech Poznań'ın stadı da bunlardan bir tanesi. Restorasyon öncesi 17.000 kişilik olan stadyum süreç bittiğinde 46.500 kişilik bir stadyum haline gelecek. 137 milyon euroya mal olacak projenin 2010 Temmuz ayında bitmesi planlanıyor. Tabi proje restorasyon çalışması şeklinde olduğundan ve 2010 yılına yetişmesi gerektiğinden Lech Poznan stadda maçlarını oynamaya devam ediyor. Bu Polonya temsilcisinin işini birazzorlaştırmış gibi bazı maçlara sadece 2 tarafında tribün olan ve akustiği tamamen kaybolmuş bir stadda çıkmak zorunda kaldılar ve bir süre daha bu şekilde gidecekler. Örneğin en son fotoğraf 2 gün önceki maçta çekilmiş. Proje her tribünün sırayla yıkılıp yeniden yapılması şeklinde yürütülüyor. Bir nevi Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın yenilenmesi projesine benzetebiliriz. Tabi devam eden bir süreç olduğundan tribünlerin sağlam taraflarını dolduran taraftarlar projenin stadyuma nasıl etki yaptığını birebir izleyebiliyorlar. Hatta Lech Poznan'ın taraftar grubu "Wiara Lecha" kulüp yönetimine stadyumda tribünlerden tespit ettikleri bazı inşaat problemlerini anlatan bir mektup gönderdiler.



10 DAKİKADA ABEL BALBO
















1994 Dünya Kupası'nın öne çıkardığı isimlerdendir Abel Balbo. Arjantin milli takımının Maradona'nın etkisiyle turnuvaya fırtına gibi bir başlangıç yaptığı turnuvada, Diego'nun doping testini geçememesi sonucu grup maçlarının ikincisinden itibaren turnuvaya onsuz devam etmek zorunda kalan milli takımın önemli oyuncularındandı ki 2. turda oynanan Romanya maçında da rakip filelere bıraktığı bir gol vardır. 1989-2002 yılları arasında Serie A'da mücadele etti Balbo ve özellikle 90'lı yılların ortalarında Roma formasıyla önemli işlere imza attı. Boca Juniors ile kariyerini noktaladığından beri futbol dünyasında pek görünmemişti ki dönüşü muhteşem oldu. Daha önce seyir defterinde tarihin en kısa süre görevde kalan hocası (10 dakika) Leroy Rosenior'dan bahsetmiştik. Roseniro artık bu dalda yalnız değil zira Abel Balbo İtalyan Serie B takımı Treviso ile rekora ortak oldu.

Treviso Serie B'nin dibinde. Teknik direktör Luca Gotti'nin yerine Arjantin'liyi getirdiler. Balbo antrenmana çıkmış, sahaya şöyle bir bakmış, "ne yaptım ben?" diyip 10 dakika sonra geri girmiş ve "istifa ediyorum" demiş. Bir adam atandığı kulüpten 10 dakika sonra istifa etmez tabi normalde. Bir dolu spekülasyon var. Balbo "yanlış bir karar verdiğimi anladım ve başarılarla dolu bir futbolculuk kariyerinin üstüne böyle bir hatayı koymak istemedim" diyor. Öte yandan İtalyan basını Treviso'lu oyuncuların eski hoca Gotti'nin kovulmasına içerledikleri ve antrenmana çıkmadıklarını ileri sürüyor. Takım kaptanı Riccardo Gissi "antrenman yapamadık çünkü ortada sağlık ekibi yoktu" diyor. Balbo'nun istifasının ardından genel direktör Giuseppe Canella da istifayı vermiş. Kulüpte hafif bir kaynayan kazan var anlayacağınız. Ufaktan bir yeniçeri isyanı ve "istemezük" sesleri duyar gibiyim. Bu işten kazançlı çıkan tek taraf Guinness Rekorlar Kitabı oldu.

25 Şubat 2009 Çarşamba

WEEPING SONG





















Go son, go down to the water
And see the women weeping there
Then go up into the mountains
The men, they are weeping too.
Father, why are all the women weeping?
They all are weeping for their men
Then why are all the men there weeping?
They are weeping back at them.

BÜYÜK MÜ KÜÇÜK MÜ?


Böyle bir başlık atmamın sebebi bizimkilerin yaptığı "Büyük" Altay tezahüratından hemen sonra Manisa tribünlerinden gelen "Küçük" Altay sesleri. Amacım elbette ki karşılaştırmalı bir kompozisyon yazıp Altay'ın büyüklüğünü kanıtlamaya çalışmak değil.

"Büyük" Altaylı "Büyük" Mustafa'nın, Beşiktaş'ın teknik direktörlük koltuğuna oturduğu gün verdiği demeçte ' "Büyük" Beşiktaş camiası' demesi açıkçası ilgimi çekmişti. Bu büyük takıntısını Freud'un hipotezleriyle açıklamayacağım. Çünkü bu lakabın kökleri bazı psikolojik sorunlara değil, bir Galatasaray-Altay maçına dayanıyor.

Her ne kadar bizim kulüp "Niçin Büyük Altay?" sorusunu cevaplarken konuyu Birinci Dünya Savaşı'ndan başlatsa da gerçek biraz daha farklı. Lig kurulalı 15 sene ya olmuş ya olmamış.İlk senelerde bocalayan Altay durumu düzeltmiş ve nispeten iyi dereceler alıyor. O sıralar İstanbul'a giden Altay başkanı ile onu misafir eden Galatasaray başkanı arasında şakayla başlayan "kim daha büyük?" tartışması kakaya dönüyor ve olay bolu beyi'ne taşınıyor.Bolu beyi istikrarlı bir zat olduğundan soruya "forza livorno" yanıtı veriyor fakat bu yanıt kimseyi mutlu etmiyor. FIFA'ya verilen soru dilekçesine cevaben alınan mektupta "Beşiktaş önce Del Bosque'nin parasını ödesin" yazdığını gören iki başkan kara kara düşünürken, 1966-67 sezonu Altay-Göztepe Türkiye Kupası Finali maçının kurasında Altay yazılı kağıdı çekerek kupayı siyah-beyazlı takıma kazandıran İtalyan çocuk ortaya çıkıyor ve "iki takımın karşılıklı oynayacağı ilk maçı kim kazanırsa o büyük takım olsun" diyor. İki başkan da bunu kabul ediyor.

İki takımın oynadığı ilk maç 1-0 Altay'ın üstünlüğüyle sona eriyor ve taraftarlar bu maçtan sonra takımlarını "Büyük" Altay tezahüratıyla çağırmaya başlıyorlar. Daha sonra çocuğun bizim takımın maaşlı elemanı olduğu, kurada iki kağıda da Altay yazdığı, Galatasaray'la oynanacak maçtan önce kale çizgisine çişini yaptığı gibisinden iddialar ortaya atılıyor fakat bu iddiaların hiçbirisi ispatlanamadığı için kupa da lakap da Altay'da kalıyor.

Not: Kupa finalinde kura çeken İtalyan çocuk gerçektir.

by Sercan Akan

ADVOCAAT IS FLYING DUTCHMAN







Ömrümde gördüğüm muhteşem tribün şovlarından birisi. Zenith Petersburg tribünlerinden. Hollandalı teknik direktörleri Dick Advocaat ve "Uçan Hollandalı" gemisinin efsanesinden yararlanarak harika bir koreografiye imza atmışlar.

Zenith geçen sezonun ortalarında şampiyonluğa giderken kendi evinde Rus demiryollarının takımı Locomotif Moskova'yı konuk ediyor. Takımın Moskova-Petersburg yolculuğunu temsilen Zenith tribünlerinin sol tarafında bir tren pankartı açılıyor.





Derken tribünlerin sağında mavi (Zenith'in kulüp rengi) bir duman yükseliyor ve dumanların arasından hayalet gemi "Flying Dutchman" beliriyor.





Bir duman bulutu daha yükseliyor. Flying Dutchman'ın topları lokomotife ateş ediyor.





Lokomotif vuruluyor, dumanlar yükseliyor ve sonucunda kayalara çarpıyor.

Tek kelimeyle mükemmel.

WORM CHARMING

















Satranç-Boksu....tamamdır. Eş taşıma....eyvallah. Peynir yuvarlama...olabilir. Bunların hepsi tamam ama şu anda tanıtacağım spordan daha garibini henüz duymuş değilim. Tabi buna spor demek de pek olası değil. Peynir yuvarlama neyse bu da onun gibi bir aktivite. Worm-Charming. "Worm" bildiğimiz solucan, "charming" ise "çekici" veya "bir kimseyi duygusal açıdan kendine çekme eylemi" olarak tanımlanabbilir. Ben "Solucan Tavlama" diyorum artık siz ne dersiniz bilmem. ABD, Avustralya, İngiltere başta olmak üzere dünya üzerindeki birçok ülkede insanlar her sene İngiltere'nin kuzeybatısındaki Crewe ve Nantwich beldesine bağlı Willaston'daki Willaston İlkokulu'nun bahçesinde toplanıp yarım saat boyunca topraktan solucan çıkarmaya uğraşıyorlar. Diyeceksiniz ki "birkaç manyak bir araya gelmiş eğleniyor". Hayır efendim, Dünya Solucan Tavlama Şampiyonası 1980'den beri düzenleniyor ve turnuva kuralları Türkçe de dahil 30 farklı dile çevrilerek yayınlanmış durumda. Örneğin yarışmacılar 9 metrekarelik bir alanda hareket etmek zorundalar (3 m x 3 m), herhangi bir kimyasal ya da kazıcı alet kullanmak yasak, solucanları topraktan çıkarma işlemi titreşim, ses gibi uyarıcılarla yapılıyor, solucanlar mutlaka yarışmacı tarafından, eğer dokunmak istemiyorsa "gillie" adı verilen yardımcıları tarafından turnuva komitesince belirlenmiş torbalara konmak zorunda, beraberlik halinde 5 dakikalık ekstra bir "tavlama süresi" var ve toplana tüm solucanlar gün batımında tekrar toprağa bırakılır.

















Bu kuralları yazan adam John Bailey adında eski bir polis şefi. 28 yıldır düzenlenen turnuvanın rekoru, 1980'deki son turnuvada yarım saatte 9 metrekarelik bir alandan 511 tane solucan çıkaran Tom Shufflebotham. Ne yaptı artık bilmiyorum ama 30 dakikada 511 demek, dakikada 17 tane solucan çıkarmış demektir. Solucan cazibesi vermiş Shufflebotham'da. Bugüne kadar yakalanan en ağır solucan 1987'de yakalanan 6.6. gramlık solucan. Kupa bugüne kadar sadece 1 kez Willaston dışına çıkmış ama onu kazanan baba oğul Williams ailesi de yıllarını bu şehirde çiftçilik yaparak geçrimiş. Yani Willaston şehri solucanıyla ünlü aklınızda bulunsun. Şampiyonluk ödülü altın kaplama bir solucan. Ne bekliyordunuz ki. Her sene ortalama 300 yarışmacının katıldığı aktivitede, toprağı titretmek başarıya ulaşmak için kullanılan en yaygın tekniklerden birisi. Buyurun işi ustalarından öğrenin.

BOOTSTROKE & THE BLACK TARTAN KLAN

























Futbol şarkıları bir futbol seyircisi açısından özel önem teşkil ediyor. Özellikle turnuvalar için yapılan resmi albümler dışında grupların kendi iradeleriyle futbol temalı şarkılar yapmaları genelde takdir edilmiştir. Bizde tamamen futbola adanmış albümler göremedik henüz. Genelde albümlerin içinde futbol teması kullanılarak yapılmış bir şarkıya rastlıyoruz. O da şansımız tutarsa. Bu konuda futbol şarkıları yazımıza göz atmanızı tavsiye ederiz. Müzik zevkimize Ska-P'yi dahil eden leziz blog "Football Bla-Bla"dan Flying Dutchman müzik yazılarına yeni bir katkı geldi. Selanik çıkışlı Yuınan "oi punk" temsilcisi Bootstroke. "Oi punk" türünü Dropkick Murphys, The Ral McKenzies, Flogging Moly gibi grupları seviyorsanız büyük ihtimal bunu da seveceksiniz. Grubun bugüne kadar kendi imkanlarıyla çıkardıkları (self-release) "Give'm The Bootstroke" ve "Football Bla-Bla'ya ışınlanarak elde edebileceğiniz sadece internetten edinebilecek "Football, Drinks and Rock'n Roll" adlı albümleri mevcut. Şarkıların konusundan bahsetmeyeceğim zaten albüm ismi çok net fikir veriyor, ilaveten "skinhead" kültüründen etkilendiklerini belirteyim. Tabi skinhead deyince aklınıza gelen "faşizm" öğretisinin bir parçası olan "dazlaklar" gelmesin. Mafalda'nın "skinhead" kültürünün aslında anti-faşizan bir oluşum olarak ortaya çıktığını gösteren yazısını okuyun derim.

Kapatırken bir "oi punk" grubu haberi daha vereyim. Bu ay içinde ilk albümlerini piyasaya süren Belçikalı "Celtic Punk Rock" grubu The Black Tartan Clan'ın albümü "Boots Kilts N'Pipes". Resmi siteden albümden bazı şarkıları dinleme şansı var. Hem Bootstroke hem de The Black Tartan Clan'in arşive atılmasını şiddetle tavsiye ediyorum. İnsan böyle grupları dinledikten sonra ömrünün tümünü maç yolculuklarında geçirmek istiyor. Her 2 grup da Hollanda'ya gelecekler önümüzdeki Sonbaharda. İmkanımız olursa gider izlenimlerimizi aktarırız.

BİR ZAMANLAR MAZİYE BAK






Bir zamanlar maziye bak ne kadar şendik
İkimizin mesud olmak emeli vardı
Gören bilen nazarında sevdalı dendik
Göze gelen böyle aşkın eceli vardı

Şükrü Tunar

HAKİKİ "INTERNAZIONALE"

















Beklediğimden yavan bir maç oldu Inter-Manchester United karşılaşması o yüzden çok derin analize girmeyeceğim. Inter rakip kaleye organize olarak gidebildiğinde dakikalar 15'i bulmuştu. United ilk yarıda Inter'i 50 metrelik bir alana hapsetti adeta. O ara üstüste 2-3 gol bulabilecek pozisyonlar yakaladılar ama ikinci yarı Inter hücum edebilme imkanı bulunca çok da heyecanlı olmayan bir ikinci yarı izledik. Mourinho taktik bilgisi ve oyunu okuma yeteneği çok güçlü bir teknik adam, ilk 15 dakikadan sonra yüzünden bu turdan çok ümitli olmadığı hissedildi. Sahanın yıldızı Patrice Evra'ydı. Muhteşem oynadı Fransız oyuncu. Inter'de de Cambiasso'yu öne çıkarmak lazım. United orta sahasında Michael Carrick ve Darren Fletcher diye 2 adam oynuyor. Bu oyuncuları bugün Türkiye Ligi'ne koysanız meşhur "Avrupa'da hangi takımda oynayabilir bu adamlar" zırvasını dilere pelesenk ederler ama kazın ayağı öyle değil. Kurguyu oturttuğun zaman oynuyorlar işte. İkinci maçta United işi bitirecektir diye düşünüyorum. Yazıyı asıl yazma sebebim ise Javier Zanetti. Dün çıktığı maçla Inter tarihinde Avrupa Kupalarında en fazla forma giyen oyuncu unvanını ele geçirdi. Maç öncesi 117 karşılaşma ile Giuseppe Bergomi ile bu unvanı paylaşıyordu. Inter kadrosunda yer alan Figo aslında bu dalda daha yukarılarda ama Figo bu unvana sadece Inter'de değil Barcelona ve Real Madrid'deki maçlarına da borçlu. Zanetti ise 118 maçın tümüne 14 yıllık Inter kariyerinde çıktı. İlk maçını 12 Eylül 1995'te Lugano'ya karşı oynamıştı, bu 118 maçlık kariyerde sadece 1 kupası var. 1998'de Inter'in finalde Lazio'yu 3-0 mağlup ederek aldığı UEFA Kupası. Aşağıda görülen 15 kişilik listenin tepesinde Maldini var elbet. Takipçilerinin yaşlarına bakıldığında öyle de kalacak sanırım bir süre. "*" işareti bulunanlar kariyerlerine noka koymuş isimler.

İsim Maç Takım
Paolo Maldini 167 AC Milan
Oliver Kahn* 141 Bayern München
Luis Figo 139 Barcelona, Real Madrid, Inter
Clarence Seedorf 135 Ajax, Real Madrid, AC Milan
Roberto Carlos 133 Real Madrid, Fenerbahçe
Frank de Boer* 129 Ajax, Barcelona
Claude Makélélé 127 Real Madrid, Chelsea
Thierry Henry 127 Arsenal, Barcelona
Raúl 126 Real Madrid
Ryan Giggs 124 Manchester United
Roar Strand 123 Rosenborg BK
Phillip Cocu* 121 PSV, Barcelona
Andrei Sjevtsjenko 118 AC Milan, Chelsea
Javier Zanetti 118 Internazionale
Giuseppe Bergomi* 117 Internazionale
Pavel Nedved 117 Lazio Roma, Juventus

24 Şubat 2009 Salı

BÜYÜK KAPTAN




Soldan sağa Tugay Kerimoğlu, Bülent Korkmaz, Tayfun Hut, arkasında Taner Alpak ve Hayrettin "the panther" Demirbaş (son 2 ismi saptamamda yardımcı olan "zoban"a çok teşekkürler)

Resimde her şey bir yana Tayfun Hut'un kırmızı çorap ve terlik kombinasyonu beni blogu kapatma noktasına getirmiştir belirteyim.