29 Aralık 2010 Çarşamba

ANTWERP'E...







Belcikanin koklu ekiplerinden Royal Antwerp FC'yi eski gunlerine dondurme toplantilarina katilmak icin Antwerp'e gittik...Pazartesi notlarimizla doneriz...Herkese iyi bir yilbasi gecesi ve mutlu bir 2011 diliyorum....

28 Aralık 2010 Salı

TUGAY VE RANGERS DERGİSİ

























Tugay Kerimoğlu'nun Glasgow yıllarından 2 dergi kapağı. İkincisinde Şampiyonlar Ligi'ndeki Galatasaray eşleşmesine gönderme yapılmış.

KURTARICI BORRIELLO

















Milan Borriello'nun satışından pişman olmadıysa henüz, lider olmaları, forvet hattının şimdilik iyi işlemesi ve Ibra'nın rakip kalelere 9 gol bırakması. Yoksa 19 Aralıkta kendi evlerinde oynadıkları Roma maçında, San Siro'yu yıkan adamın performansı yüzünden çoktan dizlerini dövüyorlardı. Vucinic'le dikkat çekici bir ikili oldu 28 yaşındaki İtalyan. Milan altyapısından yetişti ama 2007 yılında Genoa'ya gidişine kadar 6 değişik kulüpte kiralık oynadı. Genoa'da gol krallığında üçüncü sırayı alınca Milan onu geri aldı. Ama bu dikişin tutmayacağı belliydi. Roma'ya 10 milyon euro satın alma opsiyonu ile kiralandı. Tablo ortada. Roma o olmasa şu anda 16. sırada, küme düşme hattının 2 sıra üstündeydi belki de. Tabii bu yuvarlak hesap. Zira Borriello, bu sezon 5 beraberlik ve 2 mağlubiyet anında attığı gollerle takımına tam 12 puan kazandırdı tek başına. 29 puandaki Roma hala şampiyonluk şansının varlığı için ona şükretmeli. 7 golü var. 10 gollü Cavani ve Di Natale'yi ne kadar kovalayacak göreceğiz.

İÇERİDE 2010





















23 Aralık 2010 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştır. Bu hafta perşembe günü, dünyada yılın en önemli futbol olayları öncesinde içeriye bakalım.

-------------------------------------------

İçinden birçok ders çıkarılabilecek bir yılı geride bıraktık. Bursaspor şampiyonluğu ve ardından gelen Trabzonspor yükselişi ile ülke futbolunun son 30 yılına ağırlığını koymuş İstanbul büyüklerinin hem saha içi organizasyonlarında hem de kurumsal açıdan önemli gerileme göstermeleri önemli bir gelişmeydi. Bursaspor 2010 yılında oynadığı lig maçlarında toplam 74 puan toplarken bu rakam Trabzonspor açısından 72’ydi. Bu 2 takım seneyi 1 şampiyonluk ve 1 Türkiye Kupası ile kapattılar. Ligin ilk yarısı bittiğinde bu 2 takım yine ilk sıraları paylaştılar. Onlara en çok yaklaşan takım topladığı 70 puanla Fenerbahçe oldu. Beşiktaş ve Galatasaray ise oldukça gerilerde kaldı. Beşiktaş aynı sürede 60, Galatasaray ise sadece ve sadece 48 puan toplayabildi.

Beşiktaş ve Galatasaray’ı başka bir özelde incelemek lazım. Her 2 kulüp de kısa süre önce La Liga’nın en büyük 2 takımının başında olan teknik adamlarla çalıştılar. Özellikle bunlardan bir tanesi kökü 1970’lere kadar giden bir futbol öğretisi olan Total Futbol’u, Florya’da yaratacağı umuduyla göreve getirildi. Üstelik aynen Ümraniye’deki meslektaşı gibi elinde önemli bir malzeme vardı. Ancak ülkeden giderken devraldığı takımdan daha da kötü bir eser vardı ortada. Aslında bu noktaya gelineceğinin sinyalleri daha geçtiğimiz sezonun sonunda verilmişti. Frank Rijkaard ve Johann Neeskens’in kurduğu kadro ne Rinus Michels ve sonrasında Istvan Kovacs’ın Ajax’ında olduğu gibi defansif bir güvenlik içeriyordu (önce Ajax sonra da Hollanda ulusal takımı 3 savunmacının arkasında emniyeti sağlayan bir liberonun olduğu 1-3-3-3 dizilişi ile oynuyordu) ne de bu sistemin dinamizmini Sovyet felsefesine oturtan Lobanovskyi’nin Dinamo Kiev’inki gibi hücum hattındaki yaratıcılığı pompalıyordu. Bu kısır sistemin tüm olumsuz özellikleri Schuster’in Beşiktaşında da görünüyor. İşin kötüsü yukarıda da bahsettiğimiz, kulüp yöneticilerinin, oturmamış felsefeleri transfer yaparak işletme politikası da başarısızlığını çoktan kanıtlamış gibi. Ceketi sürekli yamamak yerine yeni bir ceket almanın yararlı olacağını düşünen Trabzonspor ise Kore’de geçirdiği dönemde Kore futboluna 3 önemli yıldızı kazandıran ve onların Avrupa’ya tranferinde önemli rol oynayan Şenol Güneş’te karar kıldı. 1984’teki şampiyonluktan sonra takımı ilk kez 1996’da hedefe en çok yaklaştıran hoca bunu bir kez daha deniyor ve ortadaki tablo işlerin hiç de fena gitmediğini gösteriyor. Yılmaz Vural’ın meşhur “bizim insanımızı tanıyan yerli hocalarla çalışmalıyız” felsefesini tamamen destekliyor değiliz ama özellikle Rijkaard’ın Akdeniz insanına, Kuzeybatı Avrupa’nın futbolunu aynen tesis edeceği, ortaya atıldığı anda yarım ütopyaydı.

2010 yılında ortaya çıkan bir başka gerçek, ligdeki bu tablonun ulusal takıma da olumsuz yansımasıydı. Aynen Rijkaard gibi, yeniden yapılanma hayalleri ile göreve getirilen Guus Hiddink, özellikle yılın sonunda alınan 2 yenilgi ile eleştiri oklarının hedefi oldu. Ancak unutulmaması gereken şey Hiddink’in son yıllarda, ulusal takımlar bazında uzun yapılanmaların değil, çabuk çözümlerin adamı olduğuydu (hatta bun son Chelsea macerasını da katabiliriz). Üstelik yanına yerleştirilen Oğuz Çetin’in Hiddink sonrası görevi devralacağı dahi belli değildi. Bu ortamda Derwall-Denizli, Piontek-Terim modellerinin uygulanması zor görünürken üzerine bir de içeride futbolun yaşadığı duraklama dönemi denk geldi. Hollandalı bunu yurt dışında eğitimini almış futbolcuları takıma monte ederek çözmeye çalıştı ama Nuri Şahin başta olmak üzere bütün bu oyuncular kulüplerde üstlendikleri sorumluluğun çok uzağında kaldılar.

Futbolumuzun artık kendini iyice belli eden sorununa da değinmek gerekiyor: Ekolsüzlük. Fatih Terim’in 2000 yılında kurduğu Galatasaray iskeleti, 2002 yılında Şenol Güneş’in Dünya Kupası üçüncülüğünde son eserini verdi ve defteri kapattı. 8 yıldır bu anlamda sayıları yerlerine yerleştirmiş değiliz. Kulüp takımları çok sık hoca ve futbolcu değişimleri sebebiyle ne bir felsefe ne de bu felsefeyi uygulatacak bir formasyon üretebildiler. Dünya Kupası’nda, futbolun geçirdiği evrimde, birbirine benzeyen felsefelerde fark yaratabilmek adına denenen dizilişlerin mantığını içeride konuşamadık bile. Örneğin tüm dünyada 15 sene önce mezara gömülen 3’lü savunmayı tekrar deneyip başarılı sonuçlar da alan takımlar tartışılırken biz daha kafasındaki dizilişlerden hangisini uygulayacağına karar dahi verememiş teknik adamları öğüttük. Lucescu’nun 2003 yılında Beşiktaş ile UEFA Kupası’nda oynadığı çeyrek finalden sonraki 7 senede sadece Fenerbahçe, Avrupa kupalarında hatırlanacak bir hamle yaptı ama bunu istikrara dönüştüremedi.

Böyle bir ortamda bireysel anlamda da, yeni bir yüzün sahalarımıza adım atma olasılığı çok azdı, olmadı da zaten. Arda Turan halen ülke futbolunun içinden çıkmış en son “yıldız” görevini sürdürmek zorunda. Örneğin gol bölgelerinde, ülkenin en çok konuşulan atlamasını, henüz birkaç ay önce 2.ligde top koşturan bir Nijeryalı, Emmanuel Emmenike yaptı. 3 büyüklerde forma giymeye bu yıl içinde başlayan ve en fazla umut bağlanan adam Beşiktaşlı Necip Uysal’ı, son 15 yıl içinde aynı yaşta sahalara adım atmış Okan Buruk, Nihat Kahveci, Emre Belözoğlu, Tuncay Şanlı, Arda Turan gibi isimlerle karşılaştırınca ortaya çıkan tablo yıldız yetiştirme konusunda da işlerin iyi gitmediğini gösteriyor. Tüm bunların sonucu olarak, Avrupa’da yola devam eden sadece 1 takımımız var ve kupalara katılacak takım sayısını belirleyen UEFA ülke sıralamasında 1 sıra gerileyerek 10. sıraya düştük. İtiraf edelim 2010 klasik doğruları yanlışlayan bir yıl oldu.

27 Aralık 2010 Pazartesi

...ZAYIFLIK...BAŞARISIZLIK...

























FD'nin tarzı değildir pek alıntı. Diziler dışında... Eh bu istisnayı hakeden bir yazı olmasa kuralları çiğnemezdim.

Ursula K. Le Guin'in Dancing At The Edge Of The World kitabından Ali Tamur tarafından çevrilmiş, 1983 yılında Mills Koleji mezuniyet töreninde yaptığı çarpıcı ve ilginç konuşmanın kadın erkek ilişkilerini iktidar, başarı olgularından yola çıkarak yorumlaması ve yeni bir dil yaratması itibariyle okumaya değer olduğunu düşündüğüm için paylaşıyorum. Feminizme bir de bu açıdan bakılsa tepkiler nasıl olur diye merak etmeden duramıyorum:

"mills koleji idaresine bana sık sık elde edemediğim, bir topluluk önünde kadınların diliyle konuşma şansını verdiği için teşekkür ederim. Mezunlar arasında erkeklerin olduğunu biliyorum ve onları dışlama gibi bir niyetim yok, tam tersine. Bir eski yunan trajedisi vardır. Yunanlı yabancıya “yunanca biliyorsan başını salla, anlayayım bilmediğini” der. Yine de mezuniyet töreninde tüm mezunların erkek olduğu veya erkek olması gerektiği ön kabulü yapılıyor.12.yüzyıldan kalma, erkeklerin üstünde harika görünen, bizi ise mantara veya hamile bir leyleğe benzeten cüppeler giyiyor olmamız da bu yüzden: tüm entelektüel geleneklerimiz erkeklere mahsus. Halk önünde halkın diliyle, klan veya ulusun diliyle konuşulur, bizim klanımızın dili de erkek dili. Tabii, kadınlarda bu dili öğrenebilir, aptal değiliz ne de olsa. Söylediklerine bakarak margaret thatcher’i ronald reagan’dan indira gandi’yi general somoza’dan ayırt edebiliyorsanız bana da anlatın. Bu dünya erkeklere ait ve erkeklerin dilini konuşuyor. Sözcükleri güce yönelik, güç ile ilgili sözcükler. Uzun bir yoldan geliyoruz, ama hiçbir yol yeterince uzun değil. Kendinizi satarak bile oraya ulaşamazsınız, çünkü orası da onlara ait, size değil.

Belki güç hakkında, hayat mücadelesi hakkında yeterince söz işittik. Belki biraz da zayıflık sözcüklerine ihtiyacımız var. Şimdi, bu fildişi kuleden gerçek dünyaya karışmanızı ve orada zaferlerle dolu bir kariyer yapmanızı dilemek veya kocanıza yardım etmenizi ve ülkemizi korumanızı, güçlendirmenizi ve her atıldığınız işte başarıdan başarıya koşmanızı dilemek yerine bir kadın gibi konuşsam ne olur acaba? Dediklerim hoş görünmeyecek, kulaklarınızı tırmalayacak. Mesela çocuk istiyorsanız, çocuklarınız olmasını diliyorum. Sürüyle değil iki tane. Çocuklarınız güzel olmasını diliyorum. Sizin ve onların aç kalmamanızı, sıcak ve temiz bir yuvanızın olmasını, arkadaşlarınızın olmasını ve sevdiğiniz bir işinizin olmasını diliyorum. Bu kadar mı? Biz üniversiteye bunun için mi gittik yani? Başarıdan bahsetmedim. Başarı, bir başkasının başarısızlığı anlamına geliyor. Başarı, düşlemeye devam edebileceğimiz bir amerika rüyası sadece, birçok yerlerde ve bu arada ülkemizde milyonlarca insan korkunç bir yoksulluk gerçeğiyle yaşıyor. Hayır, size başarı dilemiyorum. Başarı hakkında konuşmak bile istemiyorum. Konuşmak istediğim konu başarısızlık.

Sadece insan olduğunuz için başarısızlıkla tanışacaksınız. Güçlü olduğunuzu sanırken, adaletsizlik, ihanete uğrama ve yerine konmayacak kayıplarla karışılacaksınız. Güçlü olduğunuzu sanırken zayıf olduğunuzu öğreneceksiniz. Mülk edinmeye çalışacaksınız ve mülkleriniz size sahip olacak. Kendinizi, bu güne kadar da bunu yaşamış olmalısınız, karanlıkta yalnız ve korkuyor bulacaksınız. Sizin için temennim, kardeşlerim, oğullarım, kızlarım orada, o karanlıkta yaşamınızı sürdürebilmenizdir. Başarıya tapan akılcı uygarlığımızın inkâr ettiği, yaşamın olamayacağını bir sürgün yeri olarak gördüğü o yabancı topraklarda yaşayabilmenizdir.


Biz, şu anda da yabancıyız. Kadınlar, kadın olarak kaldıkları sürece, erkek egemen düşüncesiyle oluşturulmuş bir toplumda, insanın insanoğlu diye adlandırdığı, tanrının erkeklerin diliyle konuştuğu, tek gidilebilecek yönün ileri, daima ileri olduğu toplumdan, zaten büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. Bu onların ülkesi, biz kendimizinkine bakalım. Cinsellikten bahsetmiyorum, cinsellik kadın olsun, erkek olsun herkesin kendi ayaklarının üstünde durabilmesi gereken bir alan. Dünyadan, erkeklerin rekabetine dayalı, saldırganlık, otorite ve güç üstüne kurulmuş dünyasından bahsediyorum. Eğer orada kadın olarak yaşayabilmek istiyorsak bir miktar ayrımcılık yapmaya zorlanmış durumdayız. Mills koleji de böyle bir ayrımcılığın maddeleşmiş bir hali zaten. Savaş oyunlarının dünyası bizim tarafımızdan veya bizim için kurulmadı, orada savaş maskeleri takmadan soluk almamız bile mümkün değil. Ve bir kere savaş maskesini taktıktan sonra çıkartmak çok zordur. Bundan sonraki yaşantımızda, yaşamımızı, kolejdeyken bir miktar yapabildiğimiz gibi, kendi değerlerimize göre yönlendirebilmemiz nasıl mümkün olabilir peki? Erkekler ve erkeklerin güç hiyerarşisi için çalışarak değil, bu onların oyunu. Erkekler ve erkeklerin güç hiyerarşisine karşı mücadele ederek de değil, bu oyunu onların kurallarıyla oynamak olur. Ama bizim yanımızda olan erkeklerle beraber, bizim oyunumuz bu işte. Üniversite bitirmiş özgür bir kadın neden hayatını maço erkeklere hizmet ederken veya onlarla kavga ederek geçirsin? Neden hayatını onların terimleriyle yaşasın? Maço erkek bizim terimlerimizden, akılcı, olumlu ve rekabete dayalı olmayan terimlerimizden korkuyor. Onlardan tiksinmemiz, onları inkâr etmemizi istedi bizden. Toplumumuzda kadınlar yaşadı ve yaşadıkları için onlardan tiksinti duyuldu. Hayatın kocaman bir bölümünden, çaresizlikten, zayıflıktan, hastalıktan, rasyonel olmayan bölümünden tiksinti duyuldu; gölgede, derinde, hayatın derinliklerinde duran, pasif, bulanık, kontrol edilemeyen, içgüdüsel ve kirli bölümünden. İşte bize ait olan bu bölümdür, cengâverlerin inkâr ettiği ve üstlenmediği bölüm; biz kadınlara ve bize katılmaya hazır olan erkeklere. Doktor olmayan sadece hemşire olabilen, cengâver olmayan sadece sivil memur olan, şerif olmayan sadece kızılderili olabilen bizlere. Ülkemiz burası işte, gece. Bir de ışıl ışıl bir gündüzümüz de var elbette, yayalar ve ekili parlak çayırlarla dolu olan. Ama oraya henüz ulaşmış değiliz sadece öncülerin hikâyeleri var elimizde oraya ait. Ve oraya asla maçoları takip ederek ulaşamayacağız. Oraya sadece, kendi yolumuzu çizere, kendi ülkemizden, kendi karanlığımızı yasayarak ulaşabiliriz. Sizin için ümidim kardeşleri, ülkemizde mahkûmlar olarak, kadın olmaktan utanarak, sosyal sistemin psikopatlığı içinde ezilerek değil yerliler olarak yaşamamızdır. Orasını yuvanız olarak bellemeniz, kendi kendinizin efendisi olmanızdır, kendinize ait bir odanız olmasıdır. Orada, sanat mı, bilim mi, işletme mi, yerleri süpürmek mi, hangi konuda iyiyseniz onu yapmanız ve kadın olduğunuz için ikinci sınıf iş çıkarttığınızı söyleyenlere cehenneme kadar yolları olduğunu söylemenizdir; işiniz için erkeklerle eşit ücret almanızdır. Ne hükmetme nede hükmedilme ihtiyacı duymanızdır. Hiç bir zaman kurban gitmemeniz, ama aynı zamanda hiçbir zaman başkaları üzerinde güce sahip olmamanızdır. Başarısızlıkla karşılaştığınızda, yenildiğinizde, acı çektiğinizde karanlığın bizim ülkemiz olduğunu hatırlamanızdır, savaşların ve zaferlerin olmadığı ama geleceği içinde taşıyan karanlığın. Köklerimiz yerin derinliklerinde, dünya bizim ülkemiz. Kutsanma umudumuz yukarılarda değil, yeryüzünde ve aşağılarda yatıyor. Casusu uydular ve füzelerle dolu gökyüzünde değil. Gözleri kamaştıran ışıkta değil, ruhumuzu besleyen, bize insan ruhu veren karanlıkta."

Ursula

By Gand

26 Aralık 2010 Pazar

2010 MARKA DEĞERİ SIRALAMASI
























2010'un başında, Brand Finance şirketinin hazırladığı yıllık marka değeri raporunu sizlere aktarmıştık. 2010 yılı için açıkladıkları raporu da özet geçelim...Raporun tümüne şuradan ulaşmak mümkün. Önceki yıla göre biraz kısa tutmuşlar, ben de kısa tutayım. İlk 25 takımın sıralaması, notlarıyla beraber resimlerde görebilirsiniz. İlk 10 takımı ayrıntısıyla sıralayalım. Parantez içindeki rakamlar geçen seneki sıraları. Resimlerde de ilk sütunda geçtiğimiz seneki sıralama görülüyor. Hamburg'un 3 sıra zıplayarak ilk 10'a dayandığına dikkat çekelim. Borussia Dortmund ve Werder Bremen listenin yeni girişleri. Alman takımlarının 2006'dan beri yapılan yatırımların sonucunu nasıl uzun vadeli bir planla aldıklarını görüyoruz. Dortmund eğer Bundesliga şampiyonluğunu kazanırsa Hamburg gibi ilk 10'u zorlayacaktır.


















1-Real Madrid (2): 386 milyon pound. Seyirci ortalaması 64.300, Ana sponsorlar: Bwin, Adidas. TV Kanalı: RMTV...Bu rakamın oluşmasında Ronaldo ve Kaka transferleri ve sadece Ronaldo'dan gelen 100 milyon euroluk forma satışının da etkisi var tabii.

2-Manchester United (1): 373 milyon pound. Seyirci ortalaması 74.800, Ana sponsorlar: Aon, Nike. TV Kanalı: MUTV

3-Barcelona (3): 362 milyon pound. Seyirci ortalaması: 76.000, Ana sponsorlar: Unicef, Nike, TV Kanalı: Barca TV

4-Bayern Munich (4): 301 milyon pound. Seyirci ortalaması 69.000, Ana sponsorlar: Thome, Adidas. TV Kanalı: FCB (Sadece internetten izlenebiliyor)

5-Arsenal (5): 215 milyon pound, Seyirci ortalaması 59.800, Ana sponsorlar: Emirates, Nike. TV Kanalı: Sadece internet ulaşımı

6-Chelsea (6): 200 milyon pound, Seyirci ortalaması 41.400, Ana sponsorlar: Samsung, Adidas. TV Kanalı: Chelsea TV

7-AC Milan (7): 167 milyon pound, Seyirci ortalaması 41.600, Ana sponsorlar: Emirates, Adidas. TV Kanalı: Ac Milan Channel

8-Inter Milan (9): 160 milyon pound, Seyirci ortalaması 52.500, Ana sponsorlar: Pirelli, Nike. TV Kanalı: Yok

9-Liverpool (8): 141 milyon pound, Seyirci ortalaması 43.300, Ana sponsorlar: Standard Chartered Bank, Adidas. TV Kanalı: LFCTV

10-Juventus (10): 127 milyon pound, Seyirci ortalaması 23.900, Ana sponsorlar: Betclick, Nike. TV Kanalı: Juventus Channel

Marka Değeri

REAL MADRID 1974-75






Camacho'lu, Del Bosque'li, Santillana'lı, Breitner'li, Netzer'li efsane kadrolardan

25 Aralık 2010 Cumartesi

BACK TO THE FUTURE ULTIMATE EDITION









Yanda gordugunuz DVD Box sagolsun, az once 34637613. sefer izledikten sonra itiraf etmek lazim. Dunya tarihinde Back to the Future kadar kendisini tekrar tekrar izletebilen baska bir film yoktur....

Korkak misin McFly...


MOURINHO'NUN KILICI

Benitez'in kazandığı FIFA Dünya Kulüpler Şampiyonası'nı arkasına alamayacağı belliydi, zira kimse İspanyolu, TP Mazembe'yi mağlup ederek aldığı bir kupadan ötürü liderin 13 puan arkasında olmasını görmezden gelemezdi (2 maçı eksik hatırlatalım). Triple yapmış bir hocadan sonra göreve gelirseniz ve eğer liderin bırakın 13 puan gerisinde olmayı, 3 puan gerisinde olsanız dahi onun yerini dolduramadığınız söylentileri sokağa dökülür. Hele bir de yerini aldığınız adam Jose Mourinho olursa. Mourinho'nun biraz fazla pompalanan kibir hormonunun takipçileri üzerinde büyük etkisi var. Çünkü, hemen hepsi onun gölgesinde ve her an çıkabilecek "gelen gideni arattı" türünden yorumların tehlikesiyle çalışıyorlar. Onun ardından, onun başarmadığı bir şeyi başarabilmiş hiçbir hoca yok. Başarmaya yaklaşabilmiş tek bir adam var o da bugün West Ham'da zor günler geçiren ve kapıya birkaç adım uzaklıkta olan Avram Grant. 2008 yılındaki Şampiyonlar Ligi finalinde John Terry ayakta durmayı başarabilse Grant Mourinho'nun Chelsea ile 3 sezonda başaramadığı şeyi yapacaktı.

Bugüne kadar 6 takımda çalıştı Mourinho. 2000-01 sezonunda ilk işi olan Benfica'dan kendi iradesiyle, yeni seçilen kulüp başkanı Manuel Vilarinho ile oluşan anlaşmazlığı yüzünden istifa etti. Görevde sadece 9 maç kalmış 5 galibiyet, 2 beraberlik 2 mağlubiyet almış, ezeli rakip Sporting Lizbon'u Pierre van Hooijdonk'unda 1 gol attığı maçta 3-0 mağlup etmişti (Mourinho bu maç sonrası Vilarinho'dan kontrat yenilemesi istemiş ancak kabul edilmeyince anında istifa etmişti). Yerine gelen kulüp efsanelerinden Toni bir başarı kazanamadı ve ayrıldı. Mourinho ardından başına geçtiği U.D. Leiria ile kulüp tarihinin en iyi derecesi olan beşinciliği yakaladı. Halen bu başarısı geçilmiş değil.

Porto'da kazandığı 2 lig, 1 UEFA, 1 Avrupa Şampiyonluğu'ndan sonra Chelsea'ye gittiğinde yerine gelen İtalyan Luigi del Neri daha tek bir maça çıkamadan kovuldu. Hatta Mourinho Inter'deyken Del Neri'ye önce Atalanta'nın sonra da Sampdoria'nın başında iken mağlup olması üzerine basın mensuplarının Del Neri'nin laneti ile ilgili sorduğu soruya, "Evet o benim kabusum (bête noire). Porto ile Avrupa şampiyonu olduktan sonra, ayrıldım. Yerime geldi ve 15 gün sonra kovuldu" şeklinde cevap vermesi bu olaya atıftır.

Chelsea'de yaptıkları üzerine Avram Grant'ın tutunacağı tek bir dal vardı. O da yukarıda yazdığımız gibi John Terry ve ıslak çimler hikayesinde kırıldı. Rafa Benitez Mourinho'nun görevini devraldığında, aynen Don Revie'den sonra Leeds United'ın başına gelmiş Brian Clough gibi "hem şampiyonluk hem güzel futbol" gibi bir şeyler söyledi ama günleri 6 aydan fazla sürmedi.

"Special One" şimdi de Real'in başında. Belki de işinin en zor olduğu yerde. Zira karşısında kapı gibi duran bir Katalan devi var. Eğer onları İspanya'nın (ve hatta dünyanın) zirvesinden indirebilirse zaten zor olan Real Madrid teknik direktörlüğü onun sonrasında çok daha zor olacaktır.

Bête Noire

SANTA GUARDIAN

FD'S TÜRKİYE'DE YILIN TOP 10 FUTBOL OLAYI

















Listelere Türkiye'de futbol dünyasındaki önemli 10 olayla devam edelim. Öncelikle genelde etkileri uzun olan, tabir-i caizse "oturmuş" hadiseleri listeledik alta. Yani misal, aslında büyük bir kitleyi uzun süre meşgul etmesine rağmen Fenerbahçe'nin Bursaspor'la giriştiği şampiyonluk yarışının son haftasında yaşadığı tramva ve sonrasındaki olayları ya da Quaresma ile Guti transferi gibi spontan hamleleri almadık. Tabii sizinkileri de yorumlarda görelim. Belirteyim, önem sırasına göre sıralamadım.

1-Bursaspor'un lig şampiyonluğu
2-İstanbul büyüklerinin giderek güç kaybetmesi ve Anadolu takımlarının yükselişi
3-Yıldız oyuncu ve hoca transferlerinin başarıya giden yol olmadığının bir kez daha kanıtlanması
4-Guus Hiddink'le başlayan milli takımdaki gurbetçi artışı
5-Euro 2016'nın düzenleme hakkının elden kaçırılması
6-Türkiye'nin UEFA katsayı listesinde giderek gerilemesi
7-Galatasaray'ın birçok istatistik açısından tarihinin en kötü performansı
8-Bochum savcılığının başlattığı şike dosyasında Türkiye'nin milli takım da dahil 12 maçla yer alması
9-Premier Lig takımlarıyla yarışan bilet fiyatları
10-Fenerbahçe'nin Brand Finance raporuna göre dünyanın en değerli 30 futbol markası içinde yer alması

24 Aralık 2010 Cuma

HANGİ GOLÜ ATICAN OĞLUM...



Bu efsane pozisyonu izleyince aklıma, 17 Mayıs DVD'sinde, Diyarbakırspor'daki 2000 Galatasaray - Antalyaspor Türkiye Kupası finali devre arasındaki Fatih Terim "rant"ı geldi. "Arif....hangi golü atıcaksın oğlum, hangi golü atıcaksın....hadi Capone hadi Kopi....bekliyorum ya Küçük...Ümit...nasıl lan bu....."....

20 Aralıkta, Beta Ethniki yani Yunanistan 2. Ligi'nde oynanan Thrasyvoulos - Veria FC maçı. Veria atakta. Top ortaya çevriliyor, defans oyuncusu Nikolaos Georgiadis topa penaltı noktası üzerinden vuruyor, top direkten dönüyor, Nikolaos Kaltzas bu topa kafasıyla hamle yapıyor ama boş kaleye yuvarlayamıyor. Açılan topa Angelos Vertsos koşuyor ve hafif dar açıdan topu üst direğe nişanlıyor, top yine Kaltzas'a geliyor, Kaltzas topu yakın köşeye vuruyor ve yine direk..Sonunda ilk vuruşu yapan Georgiadis perdeyi kapatıyor ve altı pasın önünden dışarı vuruyor....Veria maçı 1-0 kaybetti...Bu cünuplukla sabaha kadar oynansa böyle bitermiş belli ki...

GURBETÇİNİN DAMAK TADI-2



















Şimdi yukarıdaki fahiş vaziyeti anlatmadan önce bir giriş yapayım. Hollanda'ya ilk geldiğim günlerden birisi (bu arada bana çok sık sorulan bir soru yeri gelmişken bir kere daha belirteyim, bu ay içinde 3. yılımı doldurdum efendim), 26 sene Türk yemeklerine kendimizi adadığımız için ilk birkaç ay her türlü mutfağı tadalım dedik. Ama itiraf edeyim, çabuk ve ciddi doyuran bir şeyler arıyorsanız yine yolunuz bir şekilde Türk dönercilerine düşüyor. Zira Hollandalıların ayak üzeri yediği şeylerle bizim milletin karnının doyması mümkün değil. Neyse girdim bir dönerciye, dedim "usta yap bana bir lahmacun"...Zaten biliyorsunuz bilim lahmacunun Avrupadaki adı "Turkish Pizza", Hollandadaki versiyonu "Turkse Pizza". Lahmacun dediğinizde sizin hemen Türkiye'den geldiğinizi ve burda doğmadığınızı anlıyorlar. Buna rağmen Lahmacunu saran arkadaş "ketçap mayonez?" diye sorunca şöyle bir baktım. Ağzıyla tükürük yapan Thierry Henry'e bakan Arif Erdem edasıyla, "sen rahatsız mısın oğlum" diyecektim de çok açık vermedim, "yok bir şey koymayın" dedim.

Hollanda'da Lahmacunun içine ketçap mayonez, sarmısak sosu, sambal gibi malzemelerin konulması oldukça yaygın ve hatta yukarıda gördüğünüz, artık dayak sebebi haline gelmiş şey de yapılıyor. Lahmacunun içine "shoarma" denen bir tür döner koymak, hatta yukarıdaki örnekte olduğu gibi kaşar peyniri eritmek. Tabii adının içinde "pizza" geçtiği için üzerine her şeyi koyabiliriz sanıyorlar. Geldiğimden beri buradaki tüm yabancılara "şunu bir de İstanbul'da yiyin o zaman anlayın değerini" demekten dilimde tüy bitti. Adamlar bizim lahmacunun aslını böyle biliyorlar ona yanarım. Bakalım daha neler göreceğiz...

Gurbetçinin Damak Tadı-1
Arif Erdem'le Avrupa Takımlarına Bakış

KATALUNYA'DAKİ 20. HOLLANDALI

















Ibrahim Afellay'ın imzasını kasım ayında bloga yazmıştık, hatta içine bir Batuhan Karadeniz analizi ekleyerek. Afellay bugün Barcelona kentinde kendisini 2015'e kadar Katalanlara bağlayan imzayı attı. Cruijff'un Ağustos 1973'te başlattığı Hollandalı akımının futbolcu olarak 20. temsilcisi. Daha önce bu 20 isimden Jeffrey Hoogervorst ve Danny Muller forma giyemeden kulüpten ayrılmışlardı. Giovanni van Bronckhorst Haziran 2007'de Gaudi'nin kentinden ayrıldığından beri hiçbir Hollandalı bunu başaramıyordu. Ibi, aynı zamanda PSV'den Barcelona'ya giden yedinci oyuncu oldu. Daha önce Ronald Koeman (1989), Romario (1993), Ronaldo (1996), Phillip Cocu (1998), Boudewijn Zenden (1998) ve Mark van Bommel (2005) 31 kez Hollanda milli takımı formasını giymiş oyuncudan önce o topraklara gittiler. Cocu ve Van Bommel bedelsiz olarak Barcelona'ya transfer olmuştu, Afellay için PSV 2 milyon euroluk bir bonservis bedelini kasaya kattı. Aşağıda Barcelona'daki 20 Hollandalının maç ve gol raporu var.






















Ibrahim Afellay, Barcelona ve Batuhan Karadeniz

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-50





















1998 Dünya Kupası'nda Brezilya formasıyla, Cafu'nun sarı kart cezası sebebiyle yarı finaldeki Hollanda maçında sağ bek oynayan José Carlos de Almeida, diğer adıyla Ze Carlos, bu maçta forma giymeden sadece 1 yıl önce, Brezilya 4.liginde Matonense formasını giymekte ve futbolculuktan aldığı maaşın yetmemesi sebebiyle sokaklarda seyyar kavunculuk yapmaktadır. 1997 yılının sonlarında Sao Paulo, rezerv takımına seçilir, Mario Zagallo'nun dikkatini çeker ve Dünya Kupası kadrosuna alınır. O güne kadar hayatında hiç ülke dışına çıkmamıs Ze Carlos, ilk takım elbisesini alır, Haziran ayına çoktan ayarladığı düğününü iptal etmek zorunda kalır ve Fransa'nın yolunu tutar. Hollanda maçında 90 dakika forma giyer ve takımının finale çıkmasında rol oynar. Bir daha da Brezilya milli takımı forması giyemez. Ülkesinde Juventude, Gremio ve Joinville takımlarının formasını giyip 2005 yılında futbolu bırakır.

Seyir Defteri

YANGIN VAR JARDEL GELİYOR



















Galatasaray tribünleri 2-0 kaybedilen Gençlerbirliği maçında onun ismini haykıradursun, Süper Mario Jardel 2001 yılı yaz aylarında Galatasaray'dan Sporting Lizbon'a gitti, oradan da 2003 yılında ayrıldığından beri 7 yılda 14 kulüp değiştirdi. Psikolojik sorunlar, özel hayatındaki çalkantılar derken herhangi bir kulüpte 20'den fazla maç oynamışlığı yok hatta birçok kulüpte 10 maçı bile bulamadı. Son olarak Bulgaristan'da Cherno More takımındaydı ama artık 37 yaşına gelmiş oyuncuyu Varna'nın soğukları vurdu. Jardel "ben sıcak ülkeme gidiyorum" diye tası tarağı topladı. Campeonato Brasileiro Serie C, yan, Brezilya 3. liginde oynayan Atletico Rio Negro'ya imza attı. Rio Negro sponsor deteğiyle Jardel'e senede 800 bin euro para verecek. Herhalde dünya tarihindeki en yüksek maaşlı 3. lig oyuncularından birisi olur. Ancak oyuncunun tanıtımı çok ilginç olacak. Kulüp Jardel'i bir itfaiye aracına binidirip Manaus sokaklarında gezdirecek ve kulüp binasına getirip imzayı attıracak. Artık "bizi bu yangından Jardel kurtaracak" mesajı mı var yoksa tamamen sirenle gövde gösterisi mi bilemedim.

PROTESTODA ANNE TERLİĞİ EKOLÜ



Ayakkabı fırlatmak protesto şeklinin son yıllarda moda olanlarından, özellikle siyasi protestolarda. Suudi Arabistan'da çarşamba akşamı oynanan Al Nasr - Al Taawon maçı 2-2 berabere bitiyor. Sahaya önce Al Nasr yetkilileri inip muhtemelen hakeme "Allahsız" suçlamaları yapıp ayrılıyorlar, sıra taraftara geliyor, hakemler sahadan ayrılırken ayakkabıları çıkartıp fırlatıyorlar. Ben bir 20 çift saydım toplu haldeki görüntülerden. Ama bence bu videonun yıldızı Suudi Arabistan Spor Haberleri'nin sunucusu abimizdir. "Sahalarda görmek istemediğimiz hareketler" nutuğu çekiyor tahminen sonunda.

A-TEAM DVD BOX


















Dusunenin yapanin aklina saglik. Gordugum en guzel DVD Box tasarimlarindan birisi. Insanin sirf su kutu icin alasi geliyor.

EREDIVISIE 10 SÜRPRİZ ÇIKIŞ VE HAYAL KIRIKLIĞI


















Eredivisie'nin ilk yarısı geride kaldı. Benim için sezonun en önemli 2 olayı takımda istikrarı sağlamış 2 teknik direktörünü kaybeden takımlardan birisi olan Twente'nin Preud'homme yönetiminde geçtiğimiz sezonki başarının tesadüf olmadığını tekrarlaması (örneğin AZ geçtiğimiz sezon Van Gaal sonrası bunu Koeman'la başaramamıştı), diğeri Groningen'ın da 8 senelik Ron Jans döneminden sonra göreve gelen Pieter Huistra ile liderin 4 puan gerisinde olması. Bu 2 takım ligin ikinci ve üçüncü sırasında oturuyorlar. Tabii Feyenoord'un PSV'den aldığı 10-0'lık mağlubiyetin apayrı bir hikayesi var ama daha geniş zamana yayılan tablolara bakıldığında bu 2 noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Tabii ilk devrenin bireysel anlamda çıkışları ve hayalkırıklıkları da vardı. Her iki taraftan da 5'er oyuncuyu aşağıda listeleyelim.

1-Nacer Chadli (FC Twente): Fas asıllı Belçikalı oyuncunun (resimde) sadece 6 ay önce Jupiler League, yani Hollanda 2. Ligi'nde mücadele ettiğine inanmak zor. Twente'nin bu sezonki yıldız adayı Marc Janko'ydu ama asıl nokta transferin kendisi olduğu erken anlaşıldı. Henüz 21 yaşında ama ilk yarıdaki müthiş performansı Miroslv Stoch'un gidişiyle sol açıkta oluşabilecek eksikliğin hiç hissedilmemesini sağladı. Slovakyalı İstanbul'da hala performansını Twente günlerine çekememişken yeri çoktan dolduruldu. Twente aynen Elia'da olduğu gibi ondan da oldukça para kazanacak. Bu sezon başı AGOVV Apeldoorn'dan transfer edildiğinde Enschede'li futbolcu avcılarının çok şey beklediği bir oyuncuydu, beklentileri boşa çıkarmadı. Belçika ve Fas milli takımı onu için savaşıyor ama avantaj başında bir Belçikalının bulunduğu Fas milli takımı. Eric Gerets onu çoktan takibe almış durumda. Chadli Şampiyonlar Ligi'nde Tottenham'a da çok güzel bir free-kick golü atmıştı. 1.88 boyunda olması onu aynı zamanda fiziği güçlü bir kanat oyuncusu yapıyor.

2-Dmitriy Bulykin (ADO Den Haag): Yine umulmadık bir çıkış. Gol krallığı yarışında 31 yaşında ve Anderlecht'ten kiralanmış bir Rus'un olma ihtimali çok azdı sezon öncesi. Bulykin 11 golle NEC'li Vleminckx'i takip ediyor. 2000'lerin ortasında Dynamo Moskova ile kariyerinin zirvesindeydi ama sonraki Kuzeybatı Avrupa'da işler iyi gitmedi. Geçtiğimiz sezon Fortuna Düsseldorf kulübesinde uyuduktan sonra bu sezon kendini buldu. ADO Den Haag'daki kiralık kontratını bonservis içeren versiyona dönüştürmek istiyor. 11 golünün yanında 5 tane de asisti var. Toplam 31 gol atmış ADO'nun gollerinin yarısında payı var demektir bu. Sezon öncesi küme düşme adayı olan ekibin sekizinci sırada olmasında en önemli sebep. Henüz % 75'ini sahaya koyabildiğini söylüyor.

3-Frantisek Kubik (ADO Den Haag): Eski ADO ve Hollanda milli takım oyuncusu, Çin asıllı Tscheu La Ling bugünlerde Slovak 2. Ligi'nde mücadele eden AS Trencin takımının sahibi. Eski kulübüne bir iyilik olması için Kubik'i çok sevdiği Den Haag şehrine gönderdi. O da bunu çok iyi kullanarak piyasasını geliştirdi. Rakip filelere bıraktığı 6 gol var. Onun da bonservisi için kulüp harekete geçmiş durumda.

4-Dusan Tadic (FC Groningen): En son Tim Matavz yazısında bahsettiğimiz Groningen scout ekibinin son eserlerinden. Bu sezon başı takım onun için FK Vojvodina'ya 1 milyon euro ödedi. Asist krallığı listesindeki ikinciliği bu paranın karşılığını verdiği ve kulübe çok daha büyük bir parayı getireceğini gösteriyor. Sol kanat oyuncusunun 9 gol pası var. Bu ligde kalıcı olacak büyük ihtimalle.

5-Jeremain Lens (PSV): 4 sezonluk AZ kariyeri sonrası Marcellis ile takas edildiğinde ilk bakışta AZ bu işten kârlı çıkacak gibi görünüyordu ama tam tersi oldu. 5 gol 8 asist. Ağustos ayında milli takımla ilk maçına çıkışı ve ilk golünü atışı. Milli takımı seçme hikayesi ise ilginç. Lens aslında Surinam milli takımını seçmiş hatta Surinam'la 2009 yılında PARBO Bier Cup kapsamında milli olmuştu ama bu turnuva FIFA tarafından tanınmayan bir turnuva olduğu için Hollanda milli takımını seçme fırsatı ikinci kez ayağına geldi, o da bu fırsatı kaçırmadı. 23 yaşında. Van Marwijk'ın 2010 Dünya Kupası sonrası revizyon taşlarından birisi olabilir. Takımının zirvede oturmasında önemli payı var.

Gelelim hayal kırıklıklarına. Feyenoord'un müthiş bir performansı var bu alanda.




















1-Michael Lumb (Feyenoord): 20 yaşında Aarhus'ta forma giyerken İngiliz ve Alman kulüpleri peşindeydi. Zenit Petersburg onu geçtiğimiz yıl kadrosuna kattı ama sadece 2 kez forma şansı bulabilince, bu tür yeteneklerin kendini gösterdiği Hollanda'ya kiralamaya karar verdi. Ama Feyenoord'un da en büyük hayalkırıklıklarından birisi oldu. Feyenoord'un bu dökülen halinde dahi kadronun sağlam elemanı olamadı. Van Bronckhorst'un bıraktığı sol bek boşluğunu doldurması mümkün değil, bu devre arasında taraflar masaya oturup Lumb'un kulüpteki geleceğini belirleyecek. Muhtemelen Rusya'ya geri dönecek çünkü kendisinin "keşke Zenit'te kalsaydım" şeklinde açıklamaları var.

2-Adil Auassar (Feyenoord):Fas asıllının birisi Twente'de harikalar yaratırken diğeri Feyenoord'da dökülüyor. VVVV'den bedelsiz olarak transfer edildi. Ama bugüne kadar sadece 3 kez sahaya çıktı Rotterdam'Da. Zaten öyle bir siftah maçı oldu ki bir daha sahaya adım atmak iste mi bilemiyorum. Takımı PSV karşısında 7-0 mağlupken Luc Castaignos ile yer değiştirdi, maçın skoru 10-0'dı. En azından ilk maçında ayakları titrememiştir.

3-Ruben Schaken (Feyenoord): Bizde orta karar takımların iyi oyuncularının, büyük takımlara transfer olduklarındaki performansında bir düşüş beklenir doğal olarak. Bu oyuncuların aynı performansı sürdürme oranı % 10-20 civarındadır. Bu alana İstanbul birçok yeteneği harcadı yıllar boyu. Schaken (resimde) 8 sene 2. lig takımlarında oynadıktan sonra aynen Auassar gibi Venlo'dan bedelsiz transfer edildi. Sonuç aynı, sezonun başlarında kadrodaydı ama sonra yedek kulübesinin demirbaşı oldu. 11 maçta forma giydi ama forvet oyuncusunun henüz golü yok.

4-Fedor Smolov (Feyenoord): Feyenoord'un çok kötü transfer politikasının açıklaması belki de. 2 Venlo bedelsiz transferi 2 Rusya'dan gelen kiralık oyuncu. Smolov aynen Lumb gibi "gençtir iyidir" felsefesi ile Dynamo Moskova'dan kiralandı. Sezon öncesi Portekiz kampında iyi işler yaptı ama sezon içinde hücum hattında sadece 1 kez ağları sarsabildi. "Çok fazla şans kaçırdım" diye kendiini eleştirdiği maçlar da oldu ama özeleştiri iyi bir savunma sayılmıyor futbolda. Feyenoord onu daha 1 yıl dolmadan Rusya'ya geri gönderdi.

5-Marcus Berg (PSV): Forvet hattında beraber oynadığınız oyuncu milli takımdan en iyi arkadaşlarınızdan biriyse iyi bir performans göstermeniz beklenir,tabii ki ikili olarak da. Hele bir de o ligi çok iyi tanıtorsanız. Hamburg'un Groningen'den aldığı ama bir türlü ilk onbire oturamayan İsveçli sezon başı PSV'ye kiralandı. İlk birkaç maçta gol kaydına muvaffak oldu ama sonra formayı Reis'e kaptırdı. Ancak bir arkadaşının sakatlığı ona şans getirdi. Reis 2 gün önceki kupa maçında sakatlandı ve uzun süre sahalardan uzak kalacak.2. yarı Berg'in hala kırıklığını geri çevirmek için iyi bir fırsat olacak.

23 Aralık 2010 Perşembe

O KURNADAN BU KURNAYA TÜKÜRÜK SIÇRAMIŞ







"Real Madrid'in neden kendisine ait bir posta pulu yoktur?..... Çünkü hiçkimse hangi tarafa tüküreceğini bilemez"....

Hristo Stoichkov dün Bulgaristan''nın spor dalındaki ödülleri için yapılan gecede sunucuydu ve gecenin sonunda bu espriyi yaptı...Aynen kendisi ifade ettiği gibi yıllar içindeki Real nefretini öldürmemiş...."O gün Real'in ne kadar iğrenç buluyorsam hala o kadar buluyorum" diyor...

FD'S TOP 10 ALBUMS OF 2010


























Yıl bitiyor, seneyi özetleyelim. Top 10 albümle başlıyorum, tabii ki kişisel bir liste, e başına FD's koymamızdan belli. Diğer dalları da sıralarız günler geçtikçe. Bu listenin birçok albümünü sene boyu yazdık, o yazılara linkleri verelim, içinde pek yazmadığımız isimler de var tabii.

1-Iron Maiden - The Final Frontier
2-Star One - Victims of the Modern Age
3-Kamelot - Poetry for the Poisoned
4-Echoes - Nature Existence
5-Elysion - Silent Scream
6-Sabaton - Coat of Arms
7-Caro Emerald - Deleted Scenes from the Cutting Room Floor
8-Amy MacDonald - A Curious Thing
9-Eluveitie - Everything Remains As It Never Was
10-Helloween - 7 Sinners

SARI MELEKLER GUMRUGE TAKILDI















by Canarino


Fenerbahçe kadın voleybol takımı, Serdar Gürel'in lugatımıza kattığı tabir ile "Sarı Melekler", Dünya Şampiyonu oldu.

Sonra?

Türkiye'ye gelişte, hava alanında 50 kişi tarafından karşılandılar.

Bakalım:
25.000.000 / 50 = 500.000

Her 500.000 Fenerbahçeliden bir tanesi gelmiş. İstanbul dışı, yurt dışı, mücbir sebepler falan desek.. Kimi kandırıyoruz? Fenerbahçe voleybol takımının Katar'da kupa alması Fenerbahçelilerin %99.999'unun umurunda falan değil.

Bunu önemli bir olay addetmeyenlere gerçekten büyük saygım var. Olabilir. Herkes voleybolu sevmek ya da o yönden gelen başarılara ehemmiyet vermek zorunda değil.

Ama bir kitle var ki...

Hani hep diyorum; bu memlekette Kurtuluş Savaşı yaşanırken facebook diye bir şey olsa "Vatanı kurtarmak isteyen 250.000 kişi bulabilirim" diye grup açılır, Sivas Kongresi etkinlik olarak kaydedilirdi. Sonra gelsin "Ömer oğlu Süleyman bunu beğendi", gitsin "Manastırlı Atıf Bey, bu kongreye katılacak" yazıları ve evlerde yatış. Öyle ki "Tekâlif-i Milliye" bile Farmville başından kaldıramazdı bu insanları.

Neyse... Hadi taraftarın halleri bir yana... Kulübe ne demeli?

Takım yurda dönüyor. Hava alanında bir basın ordusu. O da ne? Kızlar "Kusura bakmayın. Bizi zor durumda bırakmayın. Konuşamayız" diyorlar. Yasak varmış.

Breh breh breh...

Kardeşim yönetime seçildiniz diye Fenerbahçe'nin sahibi mi oldunuz?

Tapu dairesinde bu kulübü manevi şahsiyetinizin üstüne mi yaptılar?

Ulusal televizyonlara söylenecek iki kelimenin nesini fazla görüyorsunuz?

Kart kurt, lisanslı ürün satmaya geldiği zaman her türlü duygusunu sömürmekten usanmadığınız taraftardan bu takımları apar topar kaçırmak neden?

Neymiş, FBTV'de basın toplantısı yapılacakmış. Yapılsın. Fenerbahçe'nin büyüklüğünü birden fazla kez duyurmanın ne sakıncası var?

Ama hesap başka... Herkes biliyor da kimseler açık açık söyleyemiyor.

Ortada gocunacak bir şey yok, biz söyleyelim. Daha doğrusu soralım. Şimdi bu rütbeyi omzuna takan bu kupayı ellerinde kaldıran, yani içinde"Dünya" kelimesi geçen bir organizasyonda futbol ya da basketbol takımları şampiyon olsa, hala Bağdat Caddesi'nde şenlik var mıydı? Cevap"Evet" değil mi? Haaa. Peki şimdi neden yok? Efendim? Acıbadem mi? Müstakbel halef mi? Bir şekilde öne çıkan herkesin, yine bir şekilde üstünün çizilmesi mi? Yok canım daha neler!

Aslında bu mevzuda o tren çoktan kaçtı. Artık Fenerbahçe Acıbadem organizasyonu, Fenerbahçe tarihinde "en yüksek koordinasyona sahip iş" olarak anılacak. Dolayısıyla artık olacakların önüne geçmek mümkün değil. Ama huylu da huyundan vazgeçmiyor işte.

Velhasıl ,deveye sormuşlar:
"Boynun neden eğri?" diye.
"Ulan koskoca Fenerbahçe orada ne halde duruyor, sen hâlâ daha benim derdimdesin a pezevenk"demiş

Kapanış Zeki Müren'den gelsin. Artık kime geldiğini de siz bilin...

21 Aralık 2010 Salı

1977 COSMOS







En alt sıranın en sağında Yasin Özdenak'ı görebilirsiniz, tabii Pele'yi de es geçmemek lazım.

TARJA - UNTIL MY LAST BREATH



Zaman yokluğundan albüm kritiğine pek süre kalmıyor. Ama çıkan albümleri es geçmeyelim. Gerçi eylül ayında piyasaya sürüldü albüm ama biz şimdiye kadar bıraktık. Tarja Turunen'in üçüncü stüdyo albümü 3 yıllık aradan sonra geldi ve bu sefer Nightwish karga tulumba kapının önüne koyduğu "kapı" vokalli Finli şu ana kadarki en iyi albümüne imza atmış. What Lies Beneath'i, sopranoyu Nightwish'ten beri takip edenler kaçırmasın. Albümün ilk singelını koyalım. İzlanda manzaraları eşliğinde Until My Last Breath...

TENİSTE 2010 YILI DEĞERLENDİRMESİ















16 Aralık 2010 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştır
.

Roger Federer’in 28 Kasım tarihinde, Londra’daki ATP Tur finalinde Rafael Nadal’ı mağlup ettiği maç İsviçreli tenisçinin, 2003 yılı Wimbledon şampiyonluğu ile başlayan ve 2004’te yenilmez unvanına ulaştığı andan itibaren geçirdiği en kötü yılı kapatışı anlamına geliyordu. Evet Federer, İspanyol tenisçiyi alt etmeyi başarmıştı ama senenin başında Avustralya Açık tenis turnuvasını kazandıktan sonra, son 5 yıldaki ezeli rakibinin sırasıyla 3 farklı zeminde, toprak korttaki Roland Garros, çim korttaki Wimbledon ve sert korttaki Amerika Açık tenis turnuvalarını kazanmasını engelleyememişti. Üstelik Federer’in kazandığı tek Grand-Slam olan Avustralya’da Nadal, çeyrek final mücadelesinde sakatlanmış ve turnuvayı yarıda bırakmıştı. 'FedEx' Roland Garros çeyrek finalinde Robin Söderling’e mağlup olduğunda Grand Slamlerde 24 kez aralıksız yarı final görme unvanını da kaybetti, dahası önce turnuva şampiyonu olan Nadal’a dünya sıralaması birinciliğini kaptırdı, sonra da Wimbledon çeyrek finalindeki vedasından sonra 2003 Kasım ayından beri ilk kez ilk iki sıranın dışına atılmış oldu. 2003-07 arasında Federer Wimbledon’ı üstüste 5 kez kazanmıştı ama son 3 yılda Nadal 2 şampiyonluğu kazandı, Federer’in kazandığı 2009 turnuvasında ise sakatlığı sebebiyle yoktu. Böylece Nadal toprak kortta rakipsiz olduğu kadar, çimde de artık çok büyük bir aşama kaydettiğini ve tehlikeli bir rakip olduğunu kanıtlamış oldu. Özellikle İspanyollar için çim kort kabus gibidir. Nice İspanyol tenisçi, Wimbledon’dan 2 hafta önce düzenlenen Fransa Açık’ta şampiyonluklar kazandıktan sonra Wimbledon’da hüsrana uğramıştır. Örneğin Nadal öncesinde şampiyon olan Latin kökenli tenisçilerin Wimbledon’daki en iyi derecesi ancak çeyrek final olabilmiştir. Ondan önce Wimbledon’ı kazanan tak İspanyol olan Manuel Santana’nın “çimenler inekler içindir” lafı boşa söylenmemiş. Ancak Nadal Federer’e karşı, 2008 Fransa Açık finali ile başlayan Grand Slam finali üstünlüğünü halen sürdürüyor ve tüm tenisçiler bazında da o tarihten beri oynadığı hiçbir finali kaybetmedi.

Yukarıdaki ikilinin arkasında üçüncülük koltuğunu sürekli kollayan Novak Djokovıc, Andy Murray ve Robin Söderling yıl bittiğinde 3, 4 ve 5. sırayı aldılar. Bu 3 tenisçiden sadece Djokovic bugüne kadar bir Grand Slam kazanabildi (2008 Avustralya Açık). Özellikle Djokovic uzun süredir Federer ve Nadal’a rakip olmaya çalışıyorlar ancak bunu başaramadı. Yine de baskılarının istikrarı önemli. Onlar bunu yaparken Grand Slamlerin sürpriz finalist veya şampiyonları zirveyi zorlamaya çalıştılar ama ömürleri kısa oldu. Tomas Bedrych, Juan Martin Del Potro, Fernando Verdasco gibi isimler bu listedeler. Tek erkekleri bağlamadan Marsel İlhan’a da elbette değinmek lazım. Yıllardır kortlarda bir Türkiye’de bir tenisçinin hasretini çeken seyirciler onun Avustralya ve Wimbledon’da 2. turu görmesiyle heyecanlı günler geçirdiler. Marsel seneyi 90. sırada kapattı.

















CLİJTERS'İN DÖNÜŞÜ

Tek bayanlarda ise tek erkeklerdeki gibi kemikleşmiş bir yapı yok. Daha doğrusu vardı ama tepedeydi. Wiliams kardeşlerin 2000 sonrasındaki 40 Grand Slam’in 19’unu (neredeyse yarısı) Serena’nın son 8 Grand Slam’in 4’ünü kazanması tenis dünyasında ne kadar önemli bir ağırlıkları olduğunu gösterdi. Üstelik bu 2 kardeş 2002-03 yıllarında üstüste 4 Grand Slam finalini birbirlerine karşı oynamışlardı ki bu kırılması güç bir rekor. Ancak son 2 yılda Birleşik Amerikalı kardeşleri tehdit eden bir tenisçi çıkageldi. Çıkageldi diyorum çünkü uzun süre ortalarda yoktu. Belçika’nın Flaman diyarından Kim Clijsters, 2009 yılının sonlarında, 2 yıl önce tenis kariyerini sonlandırmışken ani bir karar alıp kortlara döndü ve bu dönüşünden sadece 14 maç sonra 2009 Amerika Açık’ı kazandı. Williams kardeşlerin ikisini de şampiyonluk yolunda mağlup etmiş, turnuva tarihinde wild-card (bazı tenisçilere özel olarak verilen turnuva davetiyesi) ile ve seri başı olmadan şampiyon olan ilk tenisçi olmuştu. Bu sezon aynı turnuvada şampiyonluğunu korudu ve sezon sonunda, Doha’da yapılan WTA Tur şampiyonasında da kupayı kazandı. Bu grafik ona 2010 yılının tenisçisi ödülünü getirdi. Yılı dünya sıralamasında 3. sırada kapatmasına karşın onun için işler çok iyi gidiyor. Serena ve Venus 4. ve 5. sırada kapattılar yılı. İlk 2 sırada ise henüz bir Grand Slam şampiyonluğu bulunmayan Caroline Wozniacki bulunuyor. Özellikle Wozniacki, ondan önce 1 numarada olan Grand-Slamsiz tenisçiler Dinara Safina ve Jelena Jankovic gibi, şampiyon karakterini sergileyebilmiş değil. Dahası Safina ve Jankovic bu baskıyı kaldıramamış ve dünya sıralamasında gerilemekten kurtulmamışlardı. Safina yılı 63., Jankovic 8. sırada kapattı.

2010’da tenise dönen bir başka Belçikalı Clijsters’dan daha büyük başarılar kazanmış olan Justine Henin’dı. 1 sene önce kortlardan çekildiğinde Williams kardeşlere istikrarlı olarak tek kafa tutan geri çizgi oyununun uzmanı Henin dönüşünün ardından Avustralya’da final oynadı ama Serena Williams’a kaybetti.

Sezonun sürpriz şampiyonu ise Roland Garros’ta kariyerinin ilk finalini oynayarak, Samantha Stosur’u mağlup eden ve 30 yaşında şampiyonluğa ulaşan İtalyan Francesca Schiavone’ydi. Schiavone aynı zamanda bir Grand Slam finaline yükselmiş ilk İtalyan bayan tenisçi oldu. Öyle ki o ana kadar Grand Slamlerdeki en iyi derecesi çeyrek finaldi ve onu da 12 yıllık kraiyerinde 2 kez başarabilmişti. Bununla beraber, bugüne kadar birçok bayan tenisçinin tek şampiyonluğunu kazandığı yer olarak kalan Fransa’nın (Iva Majoli, Ana Ivanovic) ardından Wimbledon’da ilk turda elendi ve seneyi 7. sırada tamamladı. Kapatırken son notumuzu da, Rus tenisçi Elena Dementieva’nın 12 yılın ardından kariyerine nokta koyduğunu belirterek verelim. Dementieva’nın en büyük başarısı 2008 Pekin Olimpiyatlarında kazandığı altın madalyayd

20 Aralık 2010 Pazartesi

LA GRANDE KARTAL



















The Guardian eger gonderdigimiz soruyu cevaplarsa Kartalspor'un muthis performansinin tarihte bir ilk olup olmadigini ogrenecegiz. Kartal 17 takimli ligde 16. sirada ama asil dikkat cekilmesi gereken nokta bu degil. Kartalspor bu sezon kendi evinde 9 maca cikti ve henuz gol kaydina muvaffak olamadi. Sadece 2 macta gol attilar. Deplasmanda 3-2 maglup ettikleri Diyarbakirspor (ki Diyarbakir lig sonuncusu) ve yine deplasmanda 1-1 berabere kaldiklari Denizlispor maci. Toplam 8 maclari 0-0, 4 maclari ise 1-0'lik skorlarla bitti. Son 10 mactir gol atamiyorlar. 4 golle ligin en az gol atan, 12 golle de ligin en az gol yiyen ikinci takimi durumundalar. Boluspor'dan macin sonunda 2 gol yemeseler bu unvana da sahip olacaklardi. Sezon sonunda durumlari ne olur ya da ilk golu ne zaman atarlar bilemem ama bu rakamlara ve ortalamalara yaklasan meshur La Grande Inter geliyor aklima. Tabii Inter ortaligin tozunu atmisti, Kartal toz bile kaldiramiyor simdilik.

19 Aralık 2010 Pazar

TAKVİM YILININ ŞAMPİYONU




















Hazir 2010 yilini bitirmisken su takvim yilinin en basarili takimlarini bir siralayalim kisaca. Bursaspor Gectigimiz sezonun 2010'a dusen tarafinda 37 puan toplayip mutlu sona ulasmisti. Bu sezonun 2010'a dusen tarafinda da 37 puan topladilar ve 77 puanla 2010'un en basarili takimi oldular. Onlari 72 puan toplamis Trabzonspor izliyor. Bu 2 takim, sezonu 1 sampiyonluk 1 Turkiye Kupasi ile kapattilar. Fenerbahce onlari izleyen kulup. Gectigimiz yil duble beklerken eli bos kalan Fenerbahce toplamda 70 puana ulasti. Bu 3 kulup arkasindakilerle farki actilar. Besiktas 60 puana ulasabildi. Onu Abdullah Avci'nin Istanbul Buyuksehir Belediyespor'u izliyor 50 puanla. Kayseri gectigimiz yilin ikinci yarisindaki cok kotu performansi sebebiyle zirveden uzaklasmisti ama yil performansinda Galatasaray'i geride birakmayi basardi. Toplamda 49 puan topladilar. 48 puanli Galatasaray ise toplamda altinci sirada.


INCREDIBLE CAVANI



Günü Kartal yazısıyla kapatacaktık ama tüm zamanların en egzantrik performanslarından birine imza atan takımdan bir başka egzantrik takıma geçelim. Napoli denen takımın yaptıkları için sizi Aceto'ya alalım. Bugün attıkları son gol futbolun nasıl bir oyun olduğunu gösteriyor. Lecce golden saniyeler önce, 92'de rakip kalede golü kaçırıyor, Napolililer topu çizgiden çıkarıyor, ondan sonrası için videoyu izleyin derim, İtalyan spiker Di Carlo Alvino'nun insanı manyaklaştıran anlatımıyla...Bu spikerle o topun girmemesi imkansızmış zaten.

ELİ AÇIK KULÜP GALATASARAY



















Galatasaray 2002 yılının bahar aylarında Şampiyonlar Ligi'nde üstüste ikinci kez çeyrek final oynamanın eşiğinden döndüğünde UEFA Kupası ile başlayan ve kulübe çok önemli bir gelir kaynağı sağlayan Şampiyonlar Ligi macerasına da ara vermiş oldu. İzleyen 2 sene boyunca takım Şampiyonlar Ligi'ne ilk grup mücadeleleri sonucunda havlu attı. Fatih Terim ikinci sezonun yarısından fazlası geçilmişken görevi bıraktığında enkazdan hallice bir yapı bırakmıştı. Bu yapının toparlanması pek kolay olmadı ve takım daha sonra Eric Gerets ve Feldkamp-Cevat Güler kadrolarıyla şampiyonluğa ulaştı. Bu şampiyonlukların ertesindeki Devler Ligi maceraları da pek iyi gitmedi. Takım 4 yıldır Şampiyonlar Ligi'nde mücadele edemiyor. Aynı 4 yıl süresince kulübün tarihinin en önemli transfer harcamalarını yapması ve bir de yeni stadyum inşa etmesi garip gelebilir. Kulübün bu maddi kaynaklara 1996-2002 döneminde elde edilen gelirlerle ulaştığını söylemek de pek doğru değil, zira Galatasaray başarıların kazanıldığı tarihlerde dahi futbolcularına maaş ödemekte zorlanmış hatta 2006 yılında futbolcuların antrenmana çıkmama eylemine de sahne olmuştu. Aynı süre zarfında Galatasaray oyuncu satışlarından da yüksek paralar kazanmadı. Galatasaray'ın ucuza maledip iyi bir bonservis bedeline sattığı son yerli oyuncu Mehmet Topal son yabancı ise Fernando Meira idi ama ondan önceki son örneği Adrian Ilie'ye kadar götürebiliriz. Bu süre zarfında kulüp çok önemli paralar kazanabileceği Franck Ribery'den hiçbir kuruş kazanamadı.

Kulübün mali işlerden sorumlu koordinatörü Erdal Aslan'ın Temmuz ayındaki Olağan Genel Kurul'da açıkladığı rakamlar şöyleydi:

1 Haziran-31 Mayıs dönemi bütçesi: 201 milyon TL
Gelecek dönem bütçesi: 320 milyon TL olduğu aktarıldı.
2009-10 sezonu yayın geliri: 37 milyon TL
2010-11 beklenen yayın geliri: 73 milyon TL
Hizmet alım maliyeti: 173 milyon TL
Gelecek 8 yıl için sözleşmeye bağlanmış sponsorluk ve reklam geliri: 167,9 milyon TL
Toplam net borç: 167,9 milyon dolar (118 milyon doları banka kredilerinin ödemesi)

Rakamlar bu iken Galatasaray'ın özellikle Şampiyonlar Ligi'nde son kez yer aldığı 2006-07 sezonundan beri yaptığı transferlere ve sattığı oyunculara bir bakalım. Tabii bunu yaparken Adnan Polat yönetiminin bir oyuncu satışından kâr edildiğini göstermek için oyuncunun gelecekte aldığı ücretten de kurtulduğumuzu iddia eden felsefesi uyarınca, transfer edilen futbolcunun da aldığı ücreti hesaba katarak hareket edelim. Katkılarınızı almaya hazırız. Not düşelim, bedelsiz gönderilen ve kiralanan genç oyuncuları bu listeye almadık.

2006-07 sezonu:

Gelenler

Marcelo Carrusca: 1.8 milyon euro
Junichi Inamoto: 300 bin euro
Okan Buruk: Bedelsiz
Mehmet Topal: 800 bin euro
Tolga Seyhan: (Shakhtar Donetsk'den kiralık): 500 bin euro

Gidenler

Alioum Saiodu: Bedelsiz
Volkan Arslan: Bedelsiz
Marek Heinz: St. Etienne'e gidişi sırasında kendisine 700 bin euro tazminat ödendi, 2 milyon euroya transfer edilmişti.

2007-08 sezonu

Gelenler

Cassio Lincoln: Bonservis bedeli konusunda 5 ile 10 milyon euro arasında değişen bir dolu söylenti vardı, Adnan Polat gidişinin ardından menajeri ile birlikte Brezilyalının kulübe tam 14 milyon euro kaybettirdiğini açıkladı)
Ismael Bouzid: 600 bin euro
Servet Çetin: 500 bin euro
Serkan Çalık: 100 bin euro
Barış Özbek: 100 bin euro
Tobias Linderoth: 3,5 milyon euro
Volkan Yaman: 1 milyon euro
Orkun Uşak: 600 bin euro
Shabani Nonda: 1.3 milyon euro
Emre Güngör: 600 bin euro

Gidenler

Faryd Mondragon: 400 bin euro
Junichi Inamoto: Bedelsiz (opsiyonu kullanılmadı)
Sasa Ilic: 900 bin euro
Hasan Kabze: 1 milyon euro
Stjepan Tomas: 700 bin euro



















2008-09 sezonu

Gelenler

Milan Baros: 5,5 milyon euro
Harry Kewell: Bedelsiz
Fernando Meira: 4,5 milyon euro
Morgan de Sanctis: (Kiralık, 500 bin euro)
Yaser Yıldız: Bedelsiz

Gidenler

Ismael Bouzid: Bedelsiz
Rigobert Song: Bedelsiz
Fernando Meira: 6 milyon euro

2009-10 sezonu

Gelenler

Leo Franco: Bedelsiz
Lucas Neill: 800 bin euro
Abdelkader Keita: 7 milyon euro
Elano Blumer: 7 milyon euro
Giovanni Dos Santos: (Kiralık - 700 bin euro)
Ufuk Ceylan: 1 milyon euro

Gidenler

Shabani Nonda: Bedelsiz
Cassio Lincoln: 2.1 milyon euro
Tobias Linderoth: Bedelsiz (500 bin euro tazminat ödendi)

2010-11 sezonu

Gelenler

Juan Pablo Pino: 3 milyon euro
Zvjezdan Misimovic: 8 milyon euro
Lorik Cana: 4,5 milyon euro
Musa Çağıran: 1 milyon euro
Mehmet Batdal: Bedelsiz
Çağlar Birinci: 1,5 milyon euro + 3 oyuncu
Emiliano Insua: (Kiralık-700 bin euro)
Ali Turan: 500 bin euro

Gidenler:

Abdelkader Keita: 8 milyon euro
Elano Blumer: 2,9 milyon euro
Mehmet Topal: 5 milyon euro
Emre Güngör: 1,3 milyon euro
Uğur Uçar: 700 bin euro
Marceloa Carrusca: Bedelsiz

Galatasaray artık görevde olmayan Haldun Üstünel döneminde tam 15 yabancı transfer etti ve bunların bonservisleri için toplam 36,5 milyon euro ödedi. Bu oyunculardan satılanlar ise ödenen rakamın yarısı kadar, 17,5 milyon euro gibi bir kazanç getirdiler Galatasaray'a. Yukarıdaki rakamların tümünü topladığımızda ise son 4 sezonda tam 71 milyon 900 bin euroluk bir transfer harcamasına ulaşıyoruz. Üstelik bu rakama futbolculara ödenen ücretler dahil değil (meşhur Elano Formülü). Peki oyuncu satışından kasaya giren rakam ne kadar? 29 milyon euro. Yani son 4 sezonda transfer pazarında 42 milyon euro zarar etmiş bir kulüple karşı karşıyayız. Bu rakama futbolcu ve teknik adamlara sözleşme feshi için ödenen tazminatları katmıyorum.

Galatasaray, kulüp gelirlerinin bir çoğunu Riva ve Mecidiyeköy'deki arazilerinin ihalesinden gelecek rakam ve sponsorluk gelirleriyle elde ettiğini açıkladı. Aslantepe'nin isim hakları sebebiyle Türk Telekom'un yıllk 15 milyon euroluk bir desteği de olacak. Bütün bunlar bir araya geldiğinde Galatasaray'ın borç dengesini tutturduğu söylenebilir ama yukarıdaki transfer bütçesinin hiçbir açıklaması olamaz. Aynen Galatasaray gibi, Avrupa'nın üst düzey liglerinden birine sahne olmayan bir ligde mücadele eden, 2000'li yılların başında "yıldız teknik adamıyla" önce UEFA sonra da Şampiyonlar Ligi başarısı yaşamış Porto'nun oyuncu satışından elde ettiği rakama bakıp karşılaştırma yapmak için buradan buyurun.


Dezenformasyon Kulübü
Kurumsal Hayaller
Adnan x 2
Adnan x 2 Part II
Deve

18 Aralık 2010 Cumartesi

WIETPAS VE CIVISI OYNAYAN BIR BASKENT
























Hollanda deyince maalesef akla gelen bazi kliseler var. Red Light District ve "abi uyusturucu serbestmis" en cok bilinenleri. 3 grama kadar kisilerin uzerinde tasimasi serbest (bir icimlik diyelim suna). Amsterdam sokaklarinda yaz geldi mi ozellikle Akdeniz kokenli bircok turist sizin yolunuzu kesip coffeeshoplarin yerini soruyor ki Amsterdam'i turist bastiginda en fazla beni sinir eden hadiselerden biridir. Tabii bu is sinira yakin olan sehirlerde daha cekilmez bir hal aliyor. Den Bosch ve Eindhoven'in da icinde bulundugu Noord Brabant eyaleti de bunlardan birisi. Hollanda hukumetinin gundeme aldigi bir uygulamaya gore bu eyalette soz konusu uyusturuculari, coffeeshoptan almak icin bir "wietpas" denilen bir karta ihtiyaciniz olacak. Tabii bunu turistlerin sahip olmasi mumkun degil. Dolayisiyla bu bolgenin uyusturucu turizmi sifirlanacak neredeyse. Ancak bunun bir baska tehlikesi var o da ulke icide. Bu karti elinde bulunduran insanlarin dukkanlardan aldigi uyusturucuyu sokaklarda pazarlamasi da mumkun,. Bir kesim "uyusturucu satisini dukkanlardan sokaklara indiririz" diye uygulamaya karsi. Sinira yakin bir baska sehir Maastricht ve turist cenneti Amsterdam'da ise simdilik uygulama gundemde degil.

Bir sure once de Hollanda'nin bazi sehirlerindeki meshur hayat kadinlarinin oldugu sokaklar kapatilmisti. Avrupa'yi giderek saran sag muhafazakar dusunce karar mekanizmalarina etki etmeye basladi. Sirada ne var bilmiyorum. Ha bunu yaparken ulke, kreslerde 0-4 yas arasi cocuklara cinsel yonden tacizde bulunan Letonyali homoseksuel ogretmen haberiyle calkalaniyor kac gundur. Bir onceki haftada da Amsterdam'daki lezbiyenlere sozlu ve fiziksel saldirida bulunan Faslilar gundemdeydi. Ozgurluklerin 2 ucunda da sorunlar yasayan bir ulke Hollanda bu gunlerde. Hosgorusuzluk ve yasaklar tam tersine sapkinlik yaratiyor. Belki de sakinlik, sessizlik, tenhalik seven bir insan olarak Amsterdam'a bir turlu alisamamis olmamin sebebi budur.140 bin Amersfoort'un gozunu seveyim...Bu gidisle benim bitecegim yer Izlanda olur.....Zaten krizden de evler ucuzlamistir...du bakalim

LIAR DETECTED





















FC Brno Çek futbolunun köklü ekiplerindendir. 1913 yılında kurulan ekip 1977-78 sezounda Çekoslovak şampiyonu oldu. Ancak bugünlerde zor günler geçiriyor. Takım Gambrinus Liga'nın sondan ikincisi ve küme düşme hattında. 17 maçta 5 galibiyet 12 mağlubiyet aldılar. Kulüp başkanı Roman Pros, bakmış ki futbolcuların tümü formsuz, teknik direktör tınlamaz, sahadaki oyun berbat, karar amış futbolcuların maç satıp satmadığını anlamak için yalan makinesine sokacak tümünü. Futbolcular daha önce kötü gidiş sebebiyle maaşlarında indirime gitmişlerdi. Defans oyuncusu Jan Trousil "bizim alnımız açık arkadaş, getirsinler makineyi" demiş. Sonuçları sizlerle paylaşırız basına açıklanırsa.

TIM MATAVZ

















Al-İşlet-Devret modelinin Hollanda'daki en önemli 2 temsilcisinden birisi olan FC Groningen'in dünya futboluna sunmaya hazırlandığı son yıldız. FC Groningen bu sezon başı çok gfazla güven vermiyordu aslında taraftarlarına. 8 senelik teknik adam Ron Jans ezeli rakip Heerenveen'in başına geçtiğinde göreve gelen Pieter Huistra ilk kez teknik direktörlük koltuğuna oturuyordu zira bundan önceki 2 görevi Ajax'ta yardımcı hocalık ve Ajax B takımının sorumluluğuydu. Ancak çark tersine döndü, Jans'lı Heerenveen ilk yarıda istikrarsız bir performansla sekizinci sırayı alırken FC Groningen lider PSV'nin 2 puan gerisinde üçüncü sırada bitirdi devreyi. Bunda Sloven oyuncu Matavz'ın büyük payı var. İtalyan sınırına çok yakın olan Gorici'de doğan oyuncu, kariyerinde ND Gorica takımında başladı. Groningen ile 5 yıllık kontrata imza attığında 18 yaşındaydı. O sıralarda son yıllarda Eski Yugoslavya coğrafyasına ilgi duyan Fiorentina da peşindeydi. Groningen Matavz'ı 1 sezonluğuna Emmen'e kiraladı. Geçtiğimiz sezon geri geldiğinde olgunlaşmıştı ve gollerine başladı. Şubat 2010'da kontratını 2012 yılına kadar uzattı. Bu yıl içindeki müthiş performansı ona Slovenya milli takımı yolunu da açtı. Ekim ayında Faroe Adaları ile oynanan ve Slovenya'nın 5-1 kazandığı maçta21 yaşında iken 3 gol atarak, ülke tarihinin en genç hat-trick sahibi milli oyuncusu oldu. Şu anda 10 golle Groningen'ın en çok gol atan adamı ve krallık yarışında lider Björn Vleminckx'in 3 gol gerisinde. Geleceği parlak. Buradan çıkan Marcus Berg'e göre avantajı, hücum hattında çok fazla alternatifin olmadığı bir ülke milli takımında oynuyor oluşu.

Al-İşlet-Devret

Grads Fühler

POLONYA TRIBUNLERI-1































Avrupa'nin bana gore koreografi, senkronizasyon ve sov bakimindan zirvede olan tribunleri Polonya'yi ayri bir seri ile ele almak lazim. Neredeyse her ic saha macinda kadydadeger bir organizasyon yapan bu tribun emekcilerine saygi duyalim. Ilk 2 resim Wisla Krakow son 2 resim ise Legia tribunlerinden.

























Bu da Born To Be Wild koreografisinin videosu. Organizasyon ve katilim had safhada

SV RIED


















Avusturya Ligi'nin ilk yarisi gectigimiz hafta oynanan maclarla sona erdi. Lig 10 takimli ve her takim birbiriyle 4'er kez oynuyor. 36 mac sonunda da sampiyonu ortaya cikariyorlar. Su an 19 mac oynandi yani biz ilk yarisi desek de ligin yarisindan cogu gecildi. Son 6 yildir sampiyonluk Viyana ve Salzburg takimlari arasinda gitti geldi. Viyana takimlarinin klasik ustunluklerine Red Bull'un destegini alan Salzburg kenti katildi ve son yilda 3 kez sampiyonlugu kucakladilar. Ustelik bu 3 sampiyonluk 3 farkli hocayla geldi. Once Giovanni Trapattoni, sonra Co Adriaanse, sonra da Huub Stevens, Stevens halen gorevinin basinda. Ancak bu sezon ligin tepesinde bir baska takim oturuyor. Kuzey Avusturya takimi SV Ried. Sadece 11.000 nufusa sahip ve maclarini 7.600 kisilik Fill Metallbau Stadyumu'nda oynayan takim ligin ilk bolumunde zirveye oturdu ve takipcileri Sturm Graz ve Red Bull Salzburg'a 4'er puan fark atmis durumda.

1912 yilinda kurulmus ve 1995 yilina kadar Avusturya'nin alt liglerinde mucadele etmis bir takim SV Ried. 1998 yilinda Avusturya Kupasi'ni kaldirdiklarinda tarihlerinin ilk basarisini elde etmis oldular. 2003 yilinda kume dustuler ama 2005'te geri donmeyi basardilar. O donus saglam bir donus oldu. Ligi once dorduncu sonra da ikinci bitirdiler. Bu ikincilik onlarin kulup tarihindeki en iyi lig derecesi. Simdi ise lider durumdalar. Takimin basinda kariyeri genc oyuncularla ugrasmakla gecen bir adam var. Paul Gludovatz. 62 yasinda kariyerinin ilk kulup hocaligi gorevini devraldi. Zira 1981-2008 arasinda tam 27 yil Avusturya Futbol Federasyonu'nda genc milli takimlar seviyesinde gorev yapmisti. Son 2 sezondur Ried'in basinda. Gectigimiz yil gelen 8.likten sonra bu sezon yuksekten ucuyorlar. Ligde cok daha rahat bir konumda olabilirlerdi ama takipcileri Graz ve Salzburg takimlari ile oynadiklari toplam 4 macin sadece 1 tanesini kazanabildiler. Bu takimlara karsi en azindan kafa tutabilirlerse sezon sonuna kadar isi kovalayacaklar. Uluslararasi arenada nerede ise hicbir taninmis oyuncusu bulunmayan Ried kulubunun arkasinda Avusturya ev dekorasyonu konusunda uzmanlasmis Josko firmasi var. Hatta su anda kulubun resmi ismi SV Josko Ried

17 Aralık 2010 Cuma

GOVAN'IN EFSANESİ























Sir Alex, pazar günü Manchester United tarihinde bir rekora imza atmaya hazırlanıyor. Nice rekoru kırdı ama kendisi "birçok rekoru kırmış olabilirim ama bu benim için en özeli diyor". Zira 2 gün sonra oynayacağı Chelsea maçında Manchester United kulüp tarihinde en uzun süre görev yapan teknik adam olacak. 6 Kasım 1986'da Aberdeen'den ayrılarak göreve gelmişti Fergie. O günden bu yana tam 24 yıl, 1 ay ve 13 gün geçti. 1945-71 yılları arasında görev yapan, kulübün bir başka efsanesi Matt Busby'nin rekoru artık onun olacak. Büyük bir ihtimalle bunu başarabilen başka bir teknik adam olmayacak, özellikle de Premier Lig'de. Arsene Wenger nereye kadar götürür bilemiyorum. 14 senedir Arsenal'in başında olan, 61 yaşındaki Wenger, 10 yıl daha kalırsa bu unvanı zorlayabilir (tabii 44 yıl Auxerre'in başında olan Guy Roux'u ayrı bir yere koymak lazım). 11 Premier Lig, 5 FA Cup, 4 Lig Kupası ve 2 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu var Govan'lı İskoç'un. Ancak hala 1968'de kulübe ilk büyük Avrupa başarısını yaşatan Busby'e saygısını gösteriyor. Münih Uçak Kazası ve ardından gelen Busby Babes efsanesi hala unutulmuş değil, yazının sonundaki linklere bakınız derim.

Bu arada 7 Aralıkta Ferguson ilginç bir unvana daha imza attı. Valencia maçında sahaya çıkardığı onbirle, üstüste 150 maç bir öncekine oranla farklı kadrolarla sahaya çıkmış oldu. Manchester United son olarak 2008 mayıs ayında Barcelona'yı Şampiyonlar Ligi'nde mağlup ettiği maçtan sonra iç sahada oynadığı West Ham United maçına aynı onbirle çıkmıştı. Ancak o maçtan bu yana 150 maç boyunca hiçbir zaman üstüste aynı kadro ile sahaya çıkmadı. Bu arada Ferguson mayıs ayında görevi boyunca İngiltere'de diğer kulüplere ait tam 969 hocanın görevden alınışını veya görev değişikliğini görmüş kısaca 969 hoca eskitmişti. Bu rakam sanırım 1000'e yaklaşmıştır.

1958 Münih Uçak Kazası ve Bir Kahraman: Harry Gregg
İstikrarsızlıktan Menajerler Eskittim