"SERCAN AKAN" sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
"SERCAN AKAN" sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

24 Şubat 2009 Salı

GÖKHAN DEĞİRMENCİ






















Takımının Peşinde yazılarıyla bloga katkıda bulunan Sercan Akan bu hafta Altay'ın 19 yaşındaki kalecisi Gökhan Değirmenci'nin ilginç futbolculuk kariyerini bize aktarıyor.

----------------------------------

Öncelikle belirtmem gerekir ki ben kaleci analiz edebilcek kalitede bir futbol izleyicisi değilim.Örnek vermek gerekirse Flying Dutchman'in en yeteneksiz 11'de kaleyi teslim ettiği Şanver'i yıllar yılı bayıla bayıla izlemiştim. Takvim yaprakları 2007 yılının takribi mart ayını gösterirken, sıkıntılı okul günlerini atlatmaya çalışan bana ilaç gibi gelen Türk Telekom randevusunda görmüştüm Gökhan'ı ilk kez.O müthiş müsabakanın oynanacağı dev (!) stada çıktığında bacakları yavru ceylan gibi titriyordu..Konu yine sapıttı.

Halı sahadan hallice olan stadda bizim arkasında bulunduğumuz kaleye ısınmaya gelince herkes şaşırıp kalıyor.Adını bile tellerin ardından muhabbet ettiğimiz diğer yedek kaleciden öğreniyoruz.Dev randevunun ilkyarısında uzak kalede olduğu için hakkında bir fikir yürütemiyoruz. Ancak acı gerçek bize sadece bir devre arası uzaklıkta. İkinci yarı başlayıp da Gökhan kaledeki yerini alınca o zamana değin Ankara'da yaşadığım sıkıntıların bundan sonra yaşayacaklarımın yanında bir hiç kalacağını anlıyorum. Gökhan kalenin neresinde duracağını bilmiyor. Ataklar da defansını yönlendirmesi gerekirken, defans oyuncuları rakip forveti marke ederken bir yandan da 'kardeş sağ yap, az daha kır, hooop' diyerek Gökhan'a yardımcı oluyorlar. Gökhan sadece yüksek sesle dua ediyor ve üzerine doğru gelen toplara korkusuzca atlıyor. İki gol yiyiyoruz o maçta ama ikisinde de Gökhan hatalı değil. Kendince başarılı bir maç çıkarmasını ettiği dualara bağlıyorum.

O maçtan sonra Gökhan lig sonuna kadar Altay'ın kalesine geçmiyor fakat sürekli U-19 milli takımına çağırılıyor. Bu arada Alsancak'taki bir kafede otururken yan masada onu görenler kafenin sahibinden "hocam o masayı donat hesabını da bize yaz, yemeye içmeye dalsın da maçı unutsun" diyerek ricada bulunuyorlar. Fakat play-off finali olan Kasımpaşa-Altay maçında herşey değişiyor. Kafe sahibinin bir anlık dalgınlığından faydalanan Gökhan oradan kaçarak takımla beraber Ankara'ya geliyor.Henüz şampiyon olmadan şampiyonluk primini konuşmaya başlayan Ali Uyanık ile yönetimin arasında gerilen ipler, Kamerunlu kalecinin parasını Orta Afrika Frankı cinsinden istemesiyle kopuyor.Yüksek kur altında ezilen ithalatçı yönetim de eldivenleri Gökhan'a teslim ediyor. Eldivenleri teslim ediyor dedim ama en küçük eldiven bile Gökhan'ın ellerine iki boy büyük. Tabi bizim takımda çareler tükenmez. Seneye de giyersin diyerek Gökhan'ı teselli ediyorlar.

Maç başlamadan önce belki kendini çok geliştirmiştir diyerek kendimizi avutmaya çalışıyoruz. Ama Gökhan'ın Türk Telekom maçından tek farkı yediği fındık fıstık sebebiyle aldığı kilo. Sarsılan uçakta ateist kalmaz misali, Gökhan'ın kalesini koruduğu takımın tribününde de ateist kalmıyor. O boşa çıktıkça taraftarlar duaya sarılıyor. Gökhan hatalı goller yiyiyor ancak kimse ona suç bulmuyor. Benim şahsi görüşüm ise Türk futbol tarihinin en büyük trajedilerinden birinde, henüz 18 yaşındayken kalede olmasının onun için büyük bir şanssızlık olduğu.

Sonraki iki yılı Gökhan yine yedek kulübesinde attığımız gollere sevinerek geçiriyor. Bizim kulüp bu sezonun başında Eşkıya nam lakabıyla bilinen efsane kaleci Bülent Ataman'ı transfer ediyor. Bülent hatalı goller yiyip taraftarı isyan ettirse de kimse Gökhan kaleye geçsin diyemiyor. En nihayetinde, mecburiyetten devraldığı kalede çizgi üzerinde sendeleyip dışarı düşerek gol olmasını engellediği bir top sayesinde taraftarın aklını alırken gönlünü de çeliyor.

Piyasa yapması için çıkarıldığı Galatasaray ile oynanan kupa maçında ise adeta patlama yapıyor. 6-7 tane net gol pozisyonunu önlüyor ve Baros'un bir penaltısını kurtarıyor. Bizimkiler son 5 dakikada maçı kaybediyor ama maçın kahramanı o.

O maçtan sonra da takımın vazgeçilmezi oluyor. "Abi Gökhan oynamaycakmış yandık" adamına dönüşüyor. Bizim bekler ona güvenerek penaltı yaptırıyor.

Kıssadan hisse: İmkanınız olursa bu çocuğu izleyin

Azim ve çalışma insanı nereden nereye taşıyor görüp hep beraber feyz alalım.


by Sercan Akan

12 Şubat 2009 Perşembe

DROGBA GÖZ-GÖZ'DE



















Fotoğrafı Altay'ın bu seneki maçlarını takip ederek bloga ulaştıran Sercan Akan gönderdi, dün çekilmiş bir resim. Türk spor gazeteciliğinin ne kadar kolay olduğunun bir kanıtı aslında bu (resmi çekenler Göztepe taraftarları). Havalimanında oyuncuyu yakala, önüne çek atkıyı, yaz altına "Drogba gönlüm Göz-Göz'de dedi". Ne ilginçtir ki bu türdeki her haberde olduğu gibi futbolcunun gözlerde "Bunlar kim? ne oluyoruz" havası var. Drogba da kaymış zaten görüldüğü gibi. Süleyman Rodop ekolü diyorum ben buna. Göztepe atkısının yerine, oraya Galatasaray atkısı koysan en az 5 gazeteye 2. sayfa haberi olur. Yıldız oyuncu "Türk futbolundan Hakan Şükür'ü ve Galatasaray'ı tanıyorum, kulüpler anlaşırsa seve seve gelirim" diyerek sarı kırmızılı kulübe yeşil ışık yaktı.


by Sercan Akan

22 Ocak 2009 Perşembe

TAKIMININ PEŞİNDE-1


2 hafta önce Groundhopping isminde bir yazı yayınlamıştık. Linkten zaten ayrıntıları ile okursunuz 2 kelime ile özetlemek gerekirse "Stat Gezginliği". Yani dünya üzerinde olabildiğince fazla stada giderek cv'nizi genişletmek. İngiltere, İskoçya'da ve çok geniş şekilde Almanya'da bu aktivitenin kuralları ve resmi internet siteleri dahi mevcut. Ancak Türkiye'de böyle bir girişim söz konusu değil. İnsanların künyesindeki kaç maça gittikleri bilgisi tamamen sözden ibaret, "geçen sene hiçbir maçı kaçırmadım" veya "her sene 4-5 deplasmana giderim" şeklinde. O maça gidilene kadar geçen yolculuktaki otobüs, tren, maç bileti ve maçta çekilmiş resimlerle desteklenmiş bir hatıra defteri yok. Böyle bir çalışmaya yakında girişeceğiz umarım. Blog yazarlarından tunchay'ın yakında başlatacağı bir çalışma var. www.statgezginleri.com start verilmeyi bekliyor. Bu yazı aynı zamanda bir nabız yoklama olabilir gelecek yorumlara göre.

Sercan Akan 21 yaşında üniversite öğrencisi Altay taraftarı bir stat gezgini. Şöyle diyelim stat gezgini yolunda bu sene önemli adım atacak insanlardan bir tanesi. Bizimle birkaç hafta önce bağlantıya geçip Altay'ın tüm deplasman maçlarına gitmeyi hedeflediğini belirtti ve yazı ve resimlerinin yayınlanmasıyla ilgili bir talepte bulundu. Severek kabul ettik. İlk maceranın sonuçları bugün ulaştı. Kartalspor-Altay maçı. Umarım gerisi gelir ve sezon sonunda enfes bir "stat gezginliği" günlüğü elde etmiş oluruz. O Altay'ı deplasmanda kovaladığı sürece biz de buradan günlüğe not düşeceğiz. Maç yazısı ve resimlerini paylaşıyoruz.

-----------------------------

Flying Dutchman'e mail atmaktaki amacım 15 farklı ili temsil eden 18 takımdan oluşan ama gözlerden uzak bir ligi biraz olsun tanıtmaktı.İlk adımı bugün atıyoruz.Büyük bir engel çıkmadığı sürece iki haftada bir Altay'ın deplasmana gittiği stadların fotoğraflarını ve maçın kısa bir öyküsünü sizlerle paylaşacağım.İlginizi çekecek ve merakınızı giderecek bir çalışma olmasını umuyorum.Son olarak da herkes kendi şehrinin takımının maçlarına gitmeye başladığında Türkiye'de futbolun çok daha zevkli hale geleceğini lütfen unutmayın.




















Yaklaşık 15 yıldır Altay'ı takip ediyorum.Play-off maçları ve birkaç deplasman harici İzmir dışındaki maçlara neden gitmediğimi soruyorum kendi kendime Joe Jonese Ateşdağlı'yı okurken.Mantıklı bir cevap bulamayınca da düşüyorum yollara.Finalleri boşverip atlıyorum Ankara'dan otobüse elimde valizle. Oldum olası sevmediğim İstanbul'u arkadaş çekilir hale getiriyor benim için. Ertesi gün maça geç kalmayalım diye erkenden dönüyoruz eve. Maçtan üç saat önce evden çıkıyoruz fakat planlamadığımız birşey var: İstanbul'un semtleri arası uzaklık. Kadıköy'den Kartal'a giden otobüse bindiğimizde maçın başlama düdüğüne 30, maçın başlayacağı stada ise 55 dakika uzaklıktayız. Otobüsle bir yere kadar gidip taksi gördüğümüz ilk yerde otobüsten iniyoruz. Taksici bize stad işte burası dediği zaman önce bir afallıyorum çünkü karşımda sadece apartmanlar var. Kafamı sağa çevirmemle beraber tepenin altındaki stadı görüyorum. Kartal'ın Beşiktaş ile ortak bir diğer özelliği de beleştepeymiş diyorum kendi kendime.





















Burada bir ara verip Kartal Stadı'ndan bahsedelim. Dört tarafı da tribünle çevrili ve yaklaşık 1000-1500 kişi kapasiteli bir stad. Hakemi ve futbolcuları baskı altına almak için çok elverişli fakat Kartalspor'un çok ve ateşli taraftarı olmadığı için ambiyansın ve sahada oynanan karşılaşmanın halı saha maçından farkı yoktu. İki kale arkası tribünü ve kapalı tribün Kartalspor taraftarlarına veriliyor ve bu tribünlerde yüksek bir tel örgü yok. Kartalspor seyircisi de bu güveni boşa çıkarmadı ve izlediğim sürece oldukça centilmen bir şekilde takımlarını desteklediler. Beleştepeden ve çevredeki apartmanlar da hatırı sayılır sayıda insan maçı izledi. Deplasman takımına verilen açık tribünde ise oldukça yüksek tel örgüler var. Tel örgülere yaklaştığınızda halı saha maçı izleyenlerde oluşan adam sakatlansa beni alırlar mı acaba hissi iyice kuvvetleniyor.




































Arayı bitirdikten sonra aynı hızla devam ediyoruz. Maç çoktan başlamış. Heyecanla tribüne girebilmek için koşuşturuyorum. Kartalspor taraftarının arasına dalmaktan son anda arkadaşın uyarısıyla kurtulup, tam ters istikamete doğru yol almaya başlıyoruz. Altay tribününe geldiğimizde ise bizi kötü bir sürpriz bekliyor. Kapı duvar ve etrafta ne bir biletçi var ne de bir görevli. O sırada Altay'lı birkaç taraftar daha geliyor. Abilerden biri cengaver çıkıyor ve kapıyı açtırtıyor fakat görevli içeri girmemize izin vermiyor. Bu sefer rota ambulans kapısı oluyor.Oradan da net bir hayır cevabı aldıktan sonra umudumuz kırılıyor ve kaldırıma çöküyoruz. Hem o kadar yol gidip hem maçı izleyemecek olmanın üzüntüsü içime oturuyor.Verdiğim sözü tutamayacak olmanın utancıyla da sıcak basıyor. Tam vazgeçip dönmek üzereyken bir mucize oluyor ve ilk yarının bitimiyle beraber kapı açılıyor.Yeni aldığı spor ayakkabıyla koşturan çocukların heyecanıyla depar atıyoruz ve içeri giriyoruz. Bu bir işaret olmalı diyorum ve fotoğraf makinemi kılıfından çıkarıp deklanşöre davranıyorum. Ben son fotoğraflarımı çekerken takımlar sahaya geliyor. Ama ayakları geri geri gidiyor sanki oyuncuların. İki takımın da kaçırdığı birer golden başka hiçbirşeye sahne olmayan bir ikinci yarı izliyoruz. Maçın son düdüğünden sonra iki takım taraftarlarına da kapıları aynı anda açıyorlar.Aslında kötü sonuçlar doğurabilecek bu hata, kimsenin taşkınlık yapmaması sayesinde görmezden geliniyor. Sabiha Gökçen'e giderken ilk iki yine yalan oldu diyorum kendi kendime. Hani sen bu ligin zevkini,kalitesini,sertliğini yazacaktın nerede bunların hepsi? diye de ekliyorum.

Onlar da diğer yazıların konusu olacak. Altay'lı futbolculardan söz aldım.


by Sercan Akan

17 Şubat 2009 Salı

TAKIMININ PEŞİNDE-4



















Altay'ın peşinde takibine devam eden Sercan Akan'ın yazılarına devam ediyoruz. Sercan bu hafta Manisa deplasmanındaydı.

Maçtan iki gün önce Ankara'dan bir arkadaşla konuşuyoruz.14 Şubat'ta maça gideceğimi söylüyorum.Ahlar vahlar ile alay eden bir cevap vermesini beklerken "o da senin sevgililer günün" diyor.Açıkçası hayatımın hiçbir döneminde futbolu bir numaraya koymadığımı düşünüyorum ama yine de dediği mantıklı geliyor.İşin felsefi ve psikolojik boyutuna inmeden "Kant ve Freud da Türkiye'de doğsa Altay'ı tutardı" diyerek konuyu kapatıyorum.Hele ki Freud çubuklu formanın çubuklarıyla ilgili.. Neyse konuyu dağıtmayalım.

Manisa oturduğumuz yere çok yakın olmasına rağmen Alsancak'a gidip dernekteki abilerin kiraladığı minibüse atlıyoruz.Onların deplasman anılarını dinleyerek yolu bitiriyoruz.Stadın önündeki köftecide maç saatini bekledikten sonra şiddetli yağmurun başlamasıyla beraber biz de kale arkası tribününe giriyoruz. Bizim taraftarlar yağmura rağmen kendilerine ayrılan yeri dolduruyorlar fakat Manisa taraftarı maça ilgi göstermiyor.

Manisa oldukça küçük bir şehir ve futbolla pek ilgili değiller. Fakat böylesine kaliteli bir kadronun 500 kişiye maç oynaması gerçekten üzücü ve düşündürücü.Biz babamla "adamların takım çok iyi" muhabbeti yaparken Manisalıların yaptığı tezahüratı duyuyorum.Kulaklarıma inanamayıp sağa sola sorunca gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum.Altay'ın lakabı olan "büyük" sıfatına atfen "Küçük Altay" şeklinde bağırıyor Manisa taraftarı.Bizim tribün bu büyük sıfatıyla ilgili çok küfür duymuştur ama böylesine bir tezahüratı hiç beklemediklerinden önce afallıyorlar.Sonra da esprili bir cevap veriyorlar.



















Bu sırada takımlar sahaya çıkıyor fakat hakem oyunu başlatmıyor.Herkes niye oynamıyoruz acaba diye düşünürken hakem bizim tribüne doğru dönüp e hadi ama işareti yapıyor.O anda bizim amigolardan birinde jeton düşüyor ve burjuva İzmir'in takımlarının Manisa maçlarında söylemesi farz olan 'köylüler çapa'ya tezahüratı yapılıyor.Ben köylüyü milletin efendisi olarak gördüğümden bu tezahürata katılmıyorum ama maç başlayacağı için de memnun oluyorum.
Maçın başlarında karşılıklı goller kaçırılıyor.Kesinlikle okunamayan skorboard 36. dakikayı gösterdiğinde sol kanattan gelişen bir Manisaspor atağında ters kademeye giren sağ bekimiz rakip oyuncuyu ceza sahasında düşürüp penaltıya sebep oluyor ve aynı zamanda kırmızı kart görerek oyuna adeta damgasını vuruyor.Fakat kaleci Gökhan penaltıyı kurtarıyor ve fark olur denilen maçta takıma ve taraftara umut veriyor.Daha sonraki dakikalarda defansa çekilen Altay karşısında pozisyon bulamayan Manisa skoru değiştiremiyor




















Futbolcular soyunma odasına giderek biz de sırılsıklam olmuş biçimde tribünün alt tarafına sığınıyoruz.Geleneklerimizden vazgeçmeyelim ve devre arasında staddan bahsedelim.Manisaspor'un stadı yaklaşık 5000 kişilik.Kapalı, açık ve iki kale arkası tribünden oluşan stadda misafir takıma 'Gediz' adlı kale arkasının bir kısmı tahsis ediliyor.Misafir takımın tribününden teller sebebiyle yakın kale, mesafe sebebiyle uzak kale görünemezken Spil manzarası göz kamaştırıyor.

Devre arasında duran yağmur ikinci yarıyla beraber tekrar başlıyor.Bir yandan zatürreden ölür müyüm? sorusuna yanıt ararken diğer yandan "oğlum sevgililer günü anca bu kadar güzel olabilirdi.Daha da belanı mı istiyorsun?" diyorum.O sırada bizim takım sahada klasik tabirle "Çanakkale Geçilmez"i oynuyor.Fakat Manisa'da da pek heyecan yok.Pozisyon yaratamıyorlar.Son dakikalara yaklaşırken bir korner kazanıyoruz.Tireli Henry'nin açtığı ortaya Brezilyalı Tiago kısacık boyuna rağmen kafayı vurup topu yan iç ağlara gönderiyor.Attığı golle bizi sevindirmekle kalmayıp, takla atarken düşerek güldürüyor da.



















Kalan dakikalar Manisa'ya gol getirmeyince sevgililer günü hediyemizi alıp staddan mutlu ayrılıyoruz.Bloga yazdığım yazılardaki beraberlik zincirinin kırılması beni ayrıca mutlu ediyor.
Not: Yazı çok uzadı.Bu sebepten haftaya "Büyük Altay"ı ve genç kaleci Gökhan'ın hikayesini anlatacağım.

Takımının Peşinde

24 Mart 2009 Salı

BLOG CREW CROSSCHECK: İNSANLAR NEDEN OKUR?



















Başlığın Türk uçaklarında söylenen tam versiyonu ' cabin crew slide arm and crosscheck'. Türk uçaklarında neden İngilizce olarak söylendiği konusunda mantıklı bir açıklama yok. Öğrenmek için yaptığım birkaç girişim ise kabin amiri tarafından elime tutuşturulan 1 litrelik gazoz ve ufak paket fındık sayesinde savuşturuldu. Zaten haddini bilen sevimli ufaklık olduğum için başka türlü bir son beklemiyordum.

Geçen hafta sonu ulaşım zorlukları sebebiyle Malatya'ya gidemediğim için yazı da olmadı.Önümüzdeki iki hafta maçlar İzmir'de olacağı için konu saptırmaya, hedef şaşırtmaya karar verdim.İlk olarak da okurlarla başlamak istedim.

Eminim ki bu yazıyı okuyan herkesin zaman zaman yanıtını düşündüğü bir sorudur bu: İnsanlar neden okur? En basitinden görmek, duymak ve hissetmek istediklerini yazdıkları için diyebiliriz cevap olarak. Örnek olarak da takımı galip geldiğinde bulabildiği her yazıyı ve yorumu okuyanları gösterebiliriz. Galip geldiğimiz Manisa maçından dönerken abilerden biri 'Aslında hiçbirini sevmem ama yarın kaç tane Ege gazetesi varsa hepsini alacağım.' demişti. Tersi durumun örneği ise takımının maç kaybettiği günün ertesinde gazetelerden ve spor sitelerinden olabildiğince uzak duran insanlardır. Mağlubiyeti tekrar tekrar hatırlamak istemedikleri için yazılanları okumazlar. Bu konuda İstanbul takımlarını tutanların işi zor çünkü yenildikleri maçı takip eden hafta boyunca gazeteler yenilgiden ve sorumlularından bahsedip durur. Diğer takımlar ise henüz o akşamdan 'önlerindeki maça bakmaya' başlamışlardır bile.

Konu kitaplara gelince iş biraz değişir. Takımının mağlubiyetinden ötürü duyduğu üzüntüyü hatırlamak istemediği için okumaktan kaçan insanlar, hayattaki kendi yenilgilerini ve eksiklerini kitap kahramanlarında görmekten ve onları kendileriyle özdeşleştirmekten büyük haz alırlar. Kitaptaki hikayelerde kendisininkine benzer bir hayatın anlatılması, yaşadığı aşk acısını başkalarının da yaşadığını görmesi, muzdarip olduğu dertlerden başkalarının da sıkıntı çektiğini bilmesi ve en önemlisi tüm bunların bir kitapta yazılı olması kişiye sebebi olmayan bir huzur verir. Kitap konusundaki bir diğer sebep meraktır.Tanıdığımız ya da tanımadığımız insanların hayallerini merak ederiz. Yazarlar da geçmişlerini ve gelecek hayallerini kitaplar yoluyla bize açan insanlardır. Bazen de hayal edilebileceiğini bile hayal edemeyeceğimiz bir masalı/gerçeği anlatırlar. Bana göre, okuma isteğini en çok artıran kitaplar bu tarz hikayeleri anlatanlardır.Konu içinde kaybolmadan değineceğim son neden ise üst paragraftakiyle hemen hemen aynı: bilmek ve yaşamak istediğimizin anlatılması.Bu nedeni açıklamakta zorluk çekeceğimi hissettiğim için hemen kolaya kaçıyorum ve kitap ismi veriyorum "Paris Bir Şenlik"tir. Pek çok insan için yaşanabilir bir hayalden öteye gitmeyen Sein Nehri kıyısında bir akşamüstü gezintisini Hemingway amcanın anlatımıyla kendi kafamızda canlandırarak yapabiliriz bu kitap sayesinde. Ve hatta belki de yıllar önce PSG şampiyonlar liginde oynarken ve maçları Bülent Karpat sunarken duyduğumuz "pağğ dö pranss'ı bilenler için söylüyorum, Galatasaray nötr dam tarafındaki kaleyi alıyor" cümlesinde bahsedilen kalenin hangi tarafa denk geldiğini ve serin Paris akşamında Galatasaray'ın hangi yarıda rüzgarı arkasına alarak atak yapacağını anlayabiliriz.

Peki insanlar neden blog okur? Blog okuru olmak için insanlarda güçlü bir okuma azmi olması gerektiğini düşünüyorum. Bloglar,genel olarak, insanlara bilmek isteyecekleri ilgi çekici gerçekleri anlatan yazın kaynakları. Hemen bir örneğe başvurup olayı açıklağa kavuşturayım : mafalda'nın bir transfer hikayesi başlıklı yazısı. Bu konuların da eş dost arasındaki sohbette üzerine konuşulabilecek ve yorum yapılabilecek konular olması blogların popüler olmasındaki etkenlerden biri. Blog konusuna girmişken değinmeden geçemeyeceğim isim tabi ki Joe Jonese Ateşdağlı. Yazılarının oldukça güzel bir anlatımla kaleme alınmasının yanı sıra okuyucuların hayal kurmasına izin vermesinin, onun bu kadar sevilmesinde en büyük etken olduğunu düşünüyorum.

Blogu ve yazarları överek bir yazının daha sonuna geldiğimin işaretini vermeye çalıştım.Hadi biz okuyoruz da bunca insan neden yazıyor? sorusunun cevabını da diğer yazıda aramaya çalışmak dileğiyle.

by Sercan Akan

12 Mayıs 2009 Salı

İNTERRAİLCİNİN SEYİR DEFTERİ-2 İKİ YIL SONRA





















Interrailcinin Seyir Defteri-1

Üniversiteye başlar başlamaz arkadaşlarımı ikna etmeye çalıştığım interrail olayı pek çok kişi gibi onlara da pek gerçekçi gelmemişti.Bense tek gördüğüm yer olan Paris'i anlata anlata bitiremiyordum.İkna çalışmalarının çıkmaza girdiği yerlerde, erkekler için kapalı savunmayı açan üç Messi gücündeki "Abi Avrupa'da kızlar teklif ediyormuş.' cümlesini kurup olayı hem gol hem penaltı olm daha ne istiyorsun şekline sokarak kafa karıştırıp kendime çıkar sağlamakta da bir sakınca görmemiştim.Çalışmalarım nisana doğru sonuç verdi ve dırdırımdan bıkan arkadaşımla beraber ağustos sonu için Almanya bileti aldık.Yuh birader naptınız diyenleri duyar gibiyim.Eğer bileti alıp işi kesinleştirmesek, her daim boş olmaktan dert yanan benim arkadaşlar ağustosa mutlaka bir iş icat edip gelmekten cayarlardı.Ağustos gelip de gitme vakti yaklaşınca işin ciddi olduğunu anlayan bir arkadaşı daha uçak biletine fazladan bir deste euro vererek transfer ettik ve vize için Alman konsolosluğunun kapısına dayandık.














Gitmeden önce Goethe'nin tüm eserlerini okuduğumdan için rahattı.Hatta zorda kalırsam 'ışık, daha fazla ışık' demeyi planlamıştım.Fakat bunların hiçbirine ihtiyaç kalmadı.Tarihi geçmiş yeşil pasaportu görüp benim sıkı bir Proustsever olduğumu anlayan vize memuru zorluk çıkarmadan beni gönderdi.Arkadaşıma ise 'kardeşin nereli', 'baban ne doktoru' gibisinden ipe sapa gelmez sorular sorarak ter döktürdüler.Hiçbir kişisel hırsı olmayan çocuk o gün bugündür Alman firmalarından alacağı teklifleri reddetmek için yaşıyor.Bütün belgeleri tamamladıktan sonra don, gömlek ve çerezden oluşan sırt çantamızı da hazırlayıp Adnan Menderes'e gittik-diğerlerini yeri geldikçe anlatacağım.Biletimizi low-cost airline tabir edilen ucuzcu bir firmadan aldığımızdan bagaj konusunda problem yaşayacağımızı tahim etmiştim ancak yanılmışım.Sıkıntı aprona açılan kapıda adeta vücut bulmuştu.Sebebi de uçaktaki koltukların içeri girdikten sonra dans yarışmalarındaki gibi önce oturan tarafından kapılacak olmasıydı.Şu an düşündüğümde bunu dert etmek oldukça mantıksız geliyor ancak o gece ortam o kadar stresliydi ki bebekler dayanamayıp teker teker ağlamaya başlamışlardı.
















Altımızda şimşekler çakarken ve benim başım ağrıdan çatlamak üzereyken - çatlasaydı daha memnun olabilirdim- güzel Alman hosteslerle yaptığımız yolculuk süresince doğal olarak heyecanlıydık ve bu heyecan da çenemize vurduğu için pek uyuyamadık.Yağmurlu bir ağustos sabahı saat 6 sularında Köln-Bonn havaalanına indiğimizde bizi karşılayan havaalanı memuru interrailin ne olduğunu açıklamamı istediğinde kendimde olmadığımdan olsa gerek 'neden soruyorsun ki, bilmiyor musun ne olduğunu ?' dedim.'Bir kere de senden duymak istiyorum' cevabını alınca refleks olarak seni seviyorum diyecektim ki beynim devreye girdi ve 'gör g.tüm yolları abi işte başka ne olacak' diyerek muhabbeti uzatmadan sıradan çıkma vizesini aldım.Havaalanının altındaki istasyondan trene atlayıp Köln'e gittik ve Amsterdam trenini beklerken hemen garın yanındaki büyük kiliseyi gezdik-adı Dome olabilir olmayabilir de.Hepimiz zeki çocuklar olduğumuzdan daha ilk sabahtan çantaların ne kadar büyük sorun teşkil edeceğini anladık ve paramızı hesaplı harcayıp gittiğimiz şehirlerde mat üstünde değil hostellerde yatmamızın ruh ve beden sağlığımız açısından çok faydalı olacağına karar verdik.Gara dönüp donut ve kahveyle kahvaltı ettikten sonra, yanlış trene binip ceza yememek için her gördüğüne soru soran beni, yaşlı bir Alman'dan 'bunu az önce kadına da sordun oğlum gerizekalı mısın nesin ?' şeklinde azar yerken gören bizim köftehorların neşesi de yerine geldi.Yaklaşık iki saatlik beklemeden sonra gelen Amsterdam treninin kabin ekibinden de nazik biçimde ayarımızı yedikten sonra elemanların ice adını verdikleri (intercity express) güzel trene binip kah uyuyup kay uyandırılarak Amsterdam'a vardık.Yolculuğun ilk ve en güzel kazığını buradaki turist ofisten yedik ancak onu da diğer yazıda anlatacağım.





Yazıyı Richard Trevithic'in meşhur aforizması ile bitiriyorum.


"Avrupa'da hiç böyle değil abi, trenler tam zamanında geliyor."







by Sercan Akan

3 Mart 2009 Salı

TAKIMININ PEŞİNDE-5



















Kartalspor-Altay maçının devre arasındaki mucizeyle başlayan seride bu maçla beraber yarıya geldik. Yarıya geldik ama hala bir tarz oturtamadık o da ayrı konu. Maçtan önceki gün kendimizi PES'e kaptırınca saatin sabah beş olduğunu görüyoruz. Evden çıkmak için kalan üç saati uykuyla değerlendirmem durumunda Altay'ın ancak iki hafta sonraki deplasmanına yetişebileceğimi bildiğimden uyumamayı tercih ediyorum. Tesla da neredeyse hiç uyumazmış.Ben de onun gibi olurum belki diye düşünürken kendimi FreeCell'e kaptırıyorum. Tabi bulacağım formüller de yalan oluyor.

Bolu'ya gitmek için terminalde buluştuğumuzda dört kişiyiz. Altay'lı bir arkadaşımın yanı sıra bölümden iki arkadaş da takviye geyik kuvveti olarak bizimle geliyor. Otobüste "iki gazete al da kültürlenelim ehehe" diyerek arkadaşa aldırdığım gazetenin kapağını bile açamadan uyumaya başlıyorum. Bolu'ya indiğimizde hayal ettiğim gibi küçük bir şehirle karşılaşıyorum.Gazeteleri alan arkadaş daha önce bir süre Bolu'da yaşadığından şehri bize o gezdiriyor, kültürümüze kültür katıyor. Arkadaş değil kültür ateşesi.




























Bolubeyi'ne blogun selamını götürdükten sonra yaklaşık 1 saatlik bir sürede Bolu'yu baştan aşağıya geziyoruz. Bolu'yu kısaca anlatmak gerekirse İzzet Baysal ve Köroğlu kelimeleri yeterli. Oldukça küçük ve sakin bir şehir. Biz de turumuzu tamamladıktan sonra İzzet Baysal caddesindeki bir gözlemeciye oturuyoruz. Gözlemecinin adını herhalde tahmin etmişsinizdir. Etrafta pek çok Bolu atkılı insan var. Benim üzerimde Altay eşofmanı ve Altay forması olduğundan başta 'acaba?' diyorum. Fakat beş dakika geçmeden ne kadar yanıldığımı anlıyorum. Arka masamızda yemek yiyen Bolusporlular yanımıza gelerek 'hoşgeldiniz' diyorlar ve hatıra fotoğrafı çekiliyoruz.

Stada gidip iki tur attıktan sonra bilet gişesini buluyoruz ve içeri giriyoruz. Kendi kendimize eğlenmeye çalışırken bizim taraftarlar "Ufaklık buraya üçlü çektir Altay'a" demeye başlıyorlar. Ufaklık kim abi? demeye kalmadan Bolu tribünlerinden 5-6 yaşlarında bir çocuk pokemon misali sahaya salınıyor. Ellerini sallaya sallaya bizim tribüne doğru gelirken, bir yandan da futbolculardan seken topları tekmeliyor. Tribünün önüne gelince de önce şştt yaparak herkesi susturuyor. Sonra da kollarıyla 1-2-3 yaptırıp tezahüratı yönetiyor. İşi bitince de tribünlerdeki yaklaşık 5000 kişinin alkışlarını alarak kendi yerine dönüyor. Biz keyiften dört köşe oluyoruz. Klasik bir tabir olacak ama sahalarda böyle görüntüler görmek insanı gerçekten sevindiriyor.
















Harika bir şekilde tribün yöneten ufaklıktan sonra Bolu'da bizi şaşırtan bir görüntü daha oluyor. Maraton tribünden yapılan kırmızı tezahüratına, kapalıdan beyaz karşılığı çok ince bir tonda geliyor. Biraz daha dikkatli izleyince tribünün özel bir kısmının -çoğunluğu kız- çocuklardan oluştuğunu görüyoruz. Hem Boluspor'u hem de taraftarlarını tebrik ediyoruz ve özeniyoruz. Maçın başlamasına yakın tüm stadı dolduruyorlar.



















Maçı çok kısa özetlemek gerekirse Altay ilk yarıda sahaya beraberlik için çıkmış bir görüntü sergiledi ve kapandı.Boluspor daha önce de bahsettiğim sol kanat oyuncumuzdan haberdar olduğu için 3 kişiyle Altay'ın solundan yüklendi ama etkili olamadı. İkinci yarıda ise Altay galibiyet için bastırdı ancak aradaığı golü bir türlü bulamadı. Maç da iki takımın da maçtan önce 'berabere bitsin kabul eder misiniz?' deseler balıklama kabul edeceği şekilde eşitlikle bitti.

Son olarak Boluspor'un stadyumundan bahsedelim-değişiklik yaptım bu sefer-.S tad Bolu'nun merkezi sayılabilecek İzzet Baysal caddesinden yürüyerek 15 dakikalık mesafede. Hemen yanında da pazaryeri var. Maçtan çıkan insanlar için büyük bir kolaylık düşünülmüş. Stadın kapasitesi yaklaşık 7000 kişi. Bolusporlular da kendilerine ayrılan tarafı boş koltuk kalmamacasına doldurdular ve gerekli yerlerde bağırıp hakemin üstünde baskı kurarak güzel bir taraftarlık örneği gösterdiler.




































Maç bittikten sonra saatlerce kar altında beklemenin yorgunluğunu güzel bir tabak Bolu mantısı yiyerek atan bizler de otobüse atlayıp Ankara yollarına düştük.


by Sercan Akan

31 Ağustos 2009 Pazartesi

2 EFSANENİN DOĞUŞU















Anlatacağım hikayenin kahramanları Altaylı ancak başlıktaki efsaneler, Türk futbolunun bir dönemine damgasını vurmuş ve o zaman futbol oynayan Altaylıların bugün dahi final maçında kurayla kazandıkları kupayı büyük bir gururla anlatmasını sağlayan Göztepe ve yine aynı şekilde geçmiş zamanlarda büyük bir taraftar kitlesi olan ve FC Barcelona'nın da kardeş kulüp seçtiği Altınordu.

Öncelikle şunu belirteyim ki Altınordu'nun resmi sitesine girdiğimde benim anlatacağımdan çok farklı bir kuruluş hikayesi gördüm.Ben yine de kaynağıma güveniyorum.1923 yılında cumhuriyet kurulduktan sonra Altay takımı, sporcuları ve yöneticileriyle beraber Ankara'ya ziyaret düzenliyorlar. Takımla beraber hatıra fotoğrafı çekilecekken kravatsız futbolcular olduğunu gören yöneticimiz, onları uyarıyor ve Altay adabından bahsediyor. Bu futbolculardan biri de kaptan Hamit ve kaptan bu uyarıya çok alınıyor. Daha sonra yönetimden başka kişilerle yaptığı konuşmalarda kendisine arka çıkılmadığını gören Hamit, takımdan bazı arkadaşlarını da yanına alıp İzmir'e dönüşte Altınordu Spor Klübü'nün kuruluşuna önayak oluyor. Altınordu kurulduktan kısa süre sonra vali tarafından isim değiştirip Üçokspor adıyla mücadele etmeye zorlanıyor. Tekrar kendi ismine kavuştuktan sonra ise tüm İzmir'e hitap etmeye başlıyor ve İzmir'in en çok taraftara sahip kulubü oluyor. Gerçekten de şu an İzmir'de 40 yaşın üzerinde olan futbol izleyicilerinin çoğu bir dönem Altınordu'yu desteklemişler.
























Gelelim ikinci hikayemize.Sene 1925 aylardan Haziran. O zamanlar GSM operatörleri olmadığından süper lig yok. Osmanlı Bankası sponsorluğunda İzmir mahalli ligi oynanıyor. Altaylı taraftarlar da takımlarını desteklemek için Gül Sokak'ta toplaşıp 4 otobüsü doldurmuşlar, artık deplasman Aydın mıdır yoksa Bornova mıdır bilemiyorum yola çıkıyorlar.Hava çok sıcak,maksimum hız saatte 10 kilometre, otobüslerde klima yok, Adi Dassler henüz clima cool teknolojisini üretmemiş.Hal böyle olunca sinirler de gergin oluyor tabi ve yolda öndeki iki otobüsle arkadaki iki otobüs arasında kavga çıkıyor.-Hikayeyi yaş olarak büyük Göztepeli ve Altaylı kişilere onaylatmama rağmen kavganın sebebini öğrenemedim.- Bu kavga sonucunda arkadaki iki otobüsteki taraftarlar kafileden ve camiadan ayrılıp Güzelyalı'ya dönüyorlar ve takımdan bazı futbolcuları da yanlarına alarak Göztepe'yi kuruyorlar.Göztepe ilk kurulduğu yıllarda fazla varlık gösteremese de 40 lı yıllardan sonra isminden sıkça söz ettiriyor.Özellikle 60lı yıllardaki Fuar Şehirleri Kupası(UEFA)'nda yarı final oynayan takım bugün bile efsane olarak anılıp saygı görüyor ve tezahüratlarda anılıyor.Bugün zaten futbol ve taraftar deyince akla gelen ilk takımlardan biri İzmir'in sarı-kırmızısı.

by Sercan Akan

27 Ağustos 2009 Perşembe

SAMET GÜL






















Bir itiraf yapayım bu yazı bahanesiyle önce, bir çok konuya etraflıca yer ayrımamıza rağmen Bank Asya Ligi'ne çok eğilemediğimizi itiraf edeyim. Yani çıkıp "Dutchman şuraya Tayland Ligi'ni bile yazdın ama ikinci lig yazılarına ayda bir rastlıyoruz" derseniz haklısınız. Buradan hareketle blogun Bank Asya şubesi Sercan Akan'a da bir mesaj atayım, yavaş yavaş ısınalım diyerekten. Geliştirmeye çalışacağız bu anlayışı. Az önce Tuncay gönderdi linki. Geçtiğimiz hafta sonu oynanan KayseriErciyesspor-Çanakkale Dardanelspor maçı. Gönderirken de "Şampiyonlar Ligi gibi maç, izle şunu" diye uyardı. Deplasmanda oynayan Dardanelspor 4-2 almış maçı. Golleri burada. 6 gol var maçta. 2 muhteşem frikik, 1 vole, 1 röveşata, bir de yine bir başka muhteşem frikikten dönen topun tamamlanması var. Sanırım geçtiğimiz hafta Türkiye topraklarında oynanan maçlar arasında en güzel gollerin atıldığı maç bu olmuş. Bizim bahsedeceğimiz adam da o 2 muhteşem frikiği atan Dardanelspor'lu adam Samet Gül.

88 numarayı giyiyor Gül. 1988 doğumlu, büyük ihtimal forma numarasının kaynağı budur. Futbola doğduğu şehir Adana amatör takımlarından Gençlerbirliği'nde başladıktan sonra Çanakkale Dardanelspor'a transfer olup, bu takımın önce PAF kadrosunda ardından da A takımında yer almış bir isim. Orta sahada görev yapıyor ve sizden iyi topa vurmasın Juninho Pernambucano gibi frikik atıyor. Maçın 40 ve 84. dakikalarında attığı iki sapıkvari frikik golünü izleyin derim. Çanakkale büyük ihtimal Türk futboluna iyi bir frikikçi armağan edecek. Extensor Blog'da Çanakkale Dardanelspor ile ilgili sezon öncesi yazılan yazıda, duran toplarla ilgili tavsiyeler verilirken, duran topları kullanan adam olması için tavsiye verilmemiş misal. Beklenmedik bir çıkış gibi de duruyor. Kendi ağzından "antrenmanlarda sürekli frikik çalışıyorum" şeklinde bir demeç okudum. 21 yaşında olduğu düşünülürse üzerine işlendiğinde duran top ustası bir adam yaratabilir Türk futbolu. Tabi öte yandan Çanakkale'nin düzenli olarak Türk futboluna armağan ettiği, sağlam adamlardan ötürü onlara da bir selam çakmak lazım.

28 Mayıs 2009 Perşembe

COME ON BARBIE LET'S GO PARTY

Evet dostlaaaar, Messi'nin vurduğu kafa ile sezonu bitirmesi bizim de artık yavaş yavaş blogu nadasa bırakmamızın zamanının geldiğini gösterdi. Geçtiğimiz yıl Haziran'da da böyle bir dönem geçirmiştik. Bu akşam İstanbul semalarına doğru uçuşa geçiyoruz. Blogun tekrar tam anlamıyla sezonu açması Haziran sonunu bulacaktır. Yani aşağı yukarı 1 aylık bir ara veriyoruz. Tabi bu ara hiçbir yazının yazılmaması anlamına gelmiyor. Blogun diğer 10 yazarı tabi ki buralarda olacaklar. Ben de 4-5 günde bir gözatarım büyük ihtimal. 16 Haziran gecesi yapacağımız organizasyonda tanışacaklarımız dahil olmak üzere herkesle görüşmek üzere, onun da kesin yer ve saatini buradan duyururuz. Döndüğümde tabi ki yaptığı her aktiviteyi, yediği her boku facebook'a naklen aktaranlar gibi 567 tane resim ekleyip albümün adını da "ya şehr-i İstanbul", "İstanbul macerası", "memories", "lost in İstanbul hall" gibi afilli isimler koyacağım. Hatta şu an gideyim statümü de "İstanbul ben geliyorum heyooooo, kankişler hazır mısınız?" yapayım. Giderken de yazar arkadaşlara görevlerini kitleyip gideyim bari.

Barad-dur: Demirspor değerlendirmesi, en az 2 anime yazısı
Canarino: Kazakistan Ligi değerlendirmesi, en az 2 Veliefendi yazısı
Forzabrian: 3 club, 2 otel, 1 pub incelemesi
Gand:
Sinemada postanarkodadaizmin değerlendirilmesi ve rock müzikte mezzosporanoların subdominant akapellaları kullaması
Gorky: 1 Yüzme, 1 Sutopu, 1 Halter yazısı
Le Foot: Fransa Ligi değerlendirmesi, Ultracrows yazısı, Laetitia Casta'nın hiçbir yerde görmediğimiz fotoğrafları
mafalda: Olympiakos'u kim durdurur, ne olacak bu AEK'nın hali, Cacık Türk yemeği midir, Yunan mı?
Russell: NBA Konferans finalleri, NBA finali, Draft dönemi
Sercan Akan: Altay'ın geleceği, 2 inter-rail yazısı, Kordon Boyu'ndaki yol çalışmaları
tunchay: CL finali yazısı, 5 lokanta tanıtımı, Türkiye'nin logoları yazısı, nasıl 9 sene boyunca single kalınır yazısı

Doei......

12 Mart 2009 Perşembe

İZMİR FUTBOLUNUN SORUNLARI

























Uzun yıllardır Süper Lig'de temsilcisi bulunmayan İzmir'de bu sene umutlar yeşeriyor derken kronik sorunlar tekrar başgösterdi. Türkiye'nin üçüncü büyük şehrinin futbolda yaşadığı sorunları ve başarısızlığın sebeplerini elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.

Listeye en tepeden giren problem maddi yetersizlik. Göztepe hariç hiçbir takımda sezon sonunu rahat olarak getirebilecek bir bütçe yok. Gelirler oldukça kısıtlı ve bu gelirler geçmiş dönemlerden kalan vergi ve sporcu borçlarını ödemeye bile zor yetiyor. Belediyenin takımlara oldukça cüzi bir yardımı var. Özel sektör ise futbola ilgi duymuyor ve para ayırmıyor. Altay, divan kurulunun, Karşıyaka Selçuk Yaşar'ın sayesinde ayakta durabiliyor. Göztepe şu an için Gaziantep kökenli bir holdingin yönetiminde olduğu için maddi sorunlarla boğuşmuyor ancak holdingin çekilmesi durumunda çok zor şartlarla mücadele etmek zorunda kalabilirler ki geçmişte bunun bir örneğini yaşadılar. Kulüplerin bu konudaki hatası ise sezon başında iddialı bir kadro kurabilmek için oyuncularla yüksek bedelli sözleşmeler yapmaları. Buna örnek olarak Altay'ın Şehmuz transferini gösterebiliriz.






















En önemli ikinci sorun olarak seyirci sayısı göze çarpıyor. Göztepeliler ve Karşıyakalılar her zaman seyirci sayılarıyla ve fanatik olmalarıyla övünür. Elbette övünmek hakları ancak biraz daha gerçekçi olmakta fayda var. Bu iki takımın taraftar sayısı Altay'a ve Türkiye'deki pek çok takıma kıyasla fazla olsa da İzmir nüfusuna oranla azdır. İzmirli futbol izleyicisi genel olarak İstanbul takımlarını tutar ve o takımların İzmir'de yaptıkları maçlarda Atatürk Stadı'nı doldururlar ( özellikle Fenerbahçeliler). Tek maç için verdikleri para Altay ve Karşıyaka'nın sezonluk kombine fiyatına eşittir. Velev ki bu seyirciler İzmir takımlarının maçlarına gelecek olsunlar, o zaman da sürekli başarı ve müthiş futbol isterler. İstanbul takımlarının haftalar süren kötü futbollarına katlanabilirler ama Altay iki maç üstüste kaybederse maça gitmekten vazgeçerler. Ayrıca maç günü havanın açık olması da onlar için hayatı önem taşır.Burada Cem Yılmaz'ın anlattığı hesaplayan adama dönüşmek istemiyorum ancak Karşıyaka, Göztepe ve Altay her sezona 10'ar bin kombine satmış olarak girseler bugün hedef Süper Lig değil Avrupa kupaları olabilirdi.

























Maddi yetersizliklerle bağlantılı olan istikrarsızlık da başarısızlıkta azımsanmayacak bir paya sahip. Futbolcularla yapılan 1 senelik sözleşmeler ve ödemelerde yaşanan sorunlar nedeniyle takımlar her sene dağıtılıp yeniden kuruluyor. Ayrıca teknik direktörlere pek tahammül gösterilmediği için hoca sirkülasyonu da var. Oyuncular ve teknik adamlar uyum sürecini atlatana kadar çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor.

Stadyum eksikliği de önemli bir diğer sorun. 4 takımın maçlarını Alsancak Stadı'nda oynaması zemini çok çabuk bozuyor. Teknik yönden bakarsak özellikle ayağa pas oynayan takımların tüm planlarını alt üst eden bu faktör, seyirciyi de maçlara gelmekten soğutuyor. Bu soğumanın sebepleri de iyi futbol izleyememeleri ve maçların zemini nispeten daha düzgün ve dayanıklı olan Atatürk Stadı'na alınması.

Bu paragrafta bahsedeceğim maddeyi koyup koymamakta tereddüt ettim. Ancak anlatan Rıdvan Dilmen olunca en azından bahsetmemek olmaz dedim. Rıdvan'ın dediğine göre yazları İzmir'in çok sıcak olması İzmir takımlarının başarısızlığında önemli bir etken. Hem Altay'da hem de Karşıyaka'da görev yaptığı dönemlerde sezon başı kamplarında aşırı sıcaktan ötürü futbolculara iyi bir fizik kondüsyon yüklemesi yapılamadığından bahsetmişti Rıdvan Dilmen. Henüz sezonun başında kaybedilen bu puanların da hem moral bozukluğuna hem de hedeften sapmaya yol açtığını söylemişti.















Benim listemdeki son sorun İzmir'de kendi başına büyümek isteyen -İzmirspor'u saymazsak- 5 adet takımın olması. Çok renklilik elbette hayata renk katar ancak zaten az olan kaynağın ve seyircinin bu takımlar arasında bölünmesi, başarıya giden yolda işleri zorlaştırıyor. Yazıyı sonlandırırken bir noktayı aydınlatmak istiyorum. Belediye yardımının azlığından diğer şehirlerle karşılaştırma yapılabilmesi için bahsettim. Belediyeyi eleştirmiyorum ve spor kulüplerinin profesyonel futbol takımlarına yardım etmesi gerekliliği olduğunu düşünmüyorum.

Benim aklıma gelen sorunlar bunlar. Bu sorunlarla ilgili düşüncelerinizi ve gördüğünüz ya da var olduğunu düşündüğünüz farklı sorunları yorumlarda bizimle paylaşmanızı bekliyorum.


by Sercan Akan

27 Ocak 2009 Salı

TAKIMININ PEŞİNDE-2



















Altay'ın peşinde bu sezonun 2. yarısında takımının iç saha ve deplasman maçlarını takip ederek Türkiye'nin sistemli ilk "groundhopping" denemelerinden birisini gerçekleştirecek olan Sercan Akan'ın yolculuğu sürüyor İzmir Alsancak Stadı'ndaki Altay-Giresunspor maçı ile. Önümüzdeki 3 deplasman sırası ile Karşıyaka, Manisaspor ve Boluspor deplasmanları. Dolayısıyla gelecek hafta İzmir derbisi ile ilgili doyurucu bir yazı bizi bekliyor.

-------------------------------------------------------

Gerek -pek gitmesem de- okulumun Ankara'da olması, gerekse farklı şehirlerdeki stadları tanıtmanın herkese daha çekici gelecek olması sebebiyle Flying Dutchman ile deplasman serisi yapma konusunu konuşmuştuk. Fakat İzmir'de iken boş durmayalım dedim ve Altay-Giresunspor maçını da seriye eklemeye karar verdik.

Havanın güneş mi açsın, yağmur mu yağsın karar veremediği bir İzmir gününde Kordon'da kısa bir tur attıktan sonra maça gidiyoruz. Dev bir yolcu gemisi limana yanaştığı için ortalık Japon turist kaynıyor. "Gelin oğlum futbol görün biraz" diyorum. "İlhan Mansız İlhan Mansız" diyerek kaldırım taşlarının fotoğraflarını çekmeye devam ediyorlar.





















Üstüste üç ışıktan Elvan Abeylegesse hızında geçip, bozuk parayla çiğdem aldıktan sonra bir de barikat aşıp maçı izlemeye hak kazanıyoruz. Stadın adı "Altay Alsancak Stadyumu". Önündeki Altay ismi, bizim kulübün önümüzdeki 49 yıl boyunca stadın kullanım haklarını kiralamasından ötürü var. Hani yıllardır tartışılagelen bir konu vardır ya: Şehrin iki takımı aynı stadı kullanır mı? Bu soruya "evet" cevabı verenlerin yegane örneği de Milano şehrindeki San Siro'dur. Halbuki Altay Alsancak Stadı bu konuda bir efsanedir. Hatta dünyanın bir numarası bile olabilir. Çünkü tam beş İzmir takımı maçlarını bu stadda oynuyor. Atatürk Stadı da zaman zaman kullanılıyor fakat asıl yük bu emektar stadın omuzlarında.

Kapalı tribünün kulüp binası tarafından stada giriyoruz. Zaten öbür taraftan giriş yok.Saha zeminini kontrol edip berbat olduğuna kanaat getirdikten sonra top-kale atışını beklemek için kapalı tribünün en sonuna, arkadaşların yanına doğru yol alıyoruz. Atış yapılıp rakip takım giriş tarafındaki kaleyi alınca aynı yolu gerisin geri yürüyüp takımın atacağı golleri yakından izlemek üzere tribüne kuruluyoruz. Burada ufak bir bilgi vereyim: Altay taraftarları, takımları hangi kaleye atak yapacaksa tribünün o tarafında konuşlanırlar.



















İlk düdükle beraber iki takım da atak bir futbol sergilemeye başlıyordu.Altay, Arjantinli oyuncusu Molina’nın hırsı ve iyi oyunu sayesinde sol kanattan ataklar geliştirirken, Galatasaray’dan Bucaspor’a kadar geniş bir yelpazedeki tüm takımlarca tanınan sol beki sebebiyle Giresunspor’un geliştirdiği tüm atakları da yine sol kanattan karşılamaya çalışıyordu.Bu sol bekin oldukça ileri görüşlü olan ve çocuğuna bir peygamberin ismini veren ailesi sayesinde, çarpılmaktan korkan Altay taraftarı küfür edemiyor, dayanışmaya en çok ihtiyaç duyulan şu günlerde bizim kulüp toplu küfür yüzünden para cezası ödemekten kurtuluyordu. Molina’nın getirdiği toplarla tehlikeli olan Altay, yine sol kanattan gelişen bir atağın sonunda Merter’in topa düzgün vuramayıp kaleciyi yanıltması sayesinde öne geçiyor, henüz bir dakika önce takımı defansif bir taktikle oynattığı için teknik direktöre kızmakta olan Altay taraftarlarının öfkesi yerini müthiş bir sevince bırakıyordu. Kalan dakikalarda Altay gol atmayı ya da yemeyi beceremiyor ve soyunma odasına evsahibi takımın 1-0 üstünlüğüyle gidiliyordu.





































Madem devre arası oldu, biraz Alsancak Stadı’ndan bahsedelim.Açık tribün, kapalı tribün ve balkon tribününe sahip olan stad resmi olarak 15000 kişilik. Göztepe ve Karşıyaka taraftarlarının oturuş stiliyle kapasitesi ikiye katlanabilen stadda genellikle balkon tribünün bir bölümü konuk takımın taraftarlarına veriliyor. Universiad oyunları için yenilenen stadın koltukları sarı ve beyaz renkte. Yani altı İzmir takımının da renklerinden farklı. Tribünlerin oyun sahasına çok yakın olması futbolcularla sohbet etmek için hoş bir ortam yaratıyor. Altay kulübünün bu stadla ilgili bazı projeleri var fakat henüz atılmış somut bir adım yok.

Soyunma odasında bizim hoca, sol beki ve bir orta saha oyuncusunu oyundan çıkarıyor, yerlerine sağ ayaklı bir sol bek ve bir forvet oyuncusu alıyor, maçta farka giderek taraftarın gönlünü almayı planlıyordu. İkinci yarı başlayıp, biz giren forvet oyuncusunun kondisyon durumu hakkında tartışırken yaklaşık 75 metrelik bir depar atarak lafımızı bize yediren eleman ceza sahasında bir Giresunsporlu oyuncuyu düşürüp penaltıya sebep oluyordu. Topun başına geçen oyuncu penaltıyı gole çevirerek eşitliği sağlayınca Alsancak’ta tansiyon yükseliyordu.Golden sonra rakip kaleye yüklenmeye başlayan Altay’da bu sefer Brezilyalı Tiago sazı eline alıyor, Giresunspor’un sol kanadını parçalıyor, ancak gol bir türlü gelmiyordu.Savunma güvenliğini ikinci plana atan Altay kalesinde de tehlikeli ataklar görüyor fakat bunları Yiğitcan sayesinde savuşturuyordu. Karşılıklı atakların olduğu maçın son düdüğü çaldığında açk tribün ile ambulans kapısı arasında kalan skorboard 1-1 yazıyordu.




















Doksanıncı dakikaya kadar takımlarına destek veren Altay taraftarları maç bittikten sonra ‘Destek bitti Feyyaz istifa’ diye bağırmaya başlıyor, soyunma odasına gitmekte olan Feyyaz Uçar boynundaki akreditasyon kartını çıkararak sahaya, taç çizgisinin dışına bırakıyordu.

Bense kaçırdığımız galibiyetten çok forvet oyuncumuzun kondisyonu hakkındakı yanlış yorumumuzla çocuğun hakkını yememize üzülüp Karşıyaka maçını beklemeye koyuldum.

Not 1: Birinci Lig’de takımların 21 yaş ve altında iki yabancı oyuncu oynatma hakları var.

Not 2: Feyyaz Uçar henüz resmi olarak istifasını vermedi.

Takımının Peşinde-1

11 Mart 2010 Perşembe

1.LİG PANORAMA

























Bank Asya 1.Lig'de sona yaklaşırken Karabükspor dışında tüm takımların umudu veya telaşı var. Yukarıda da aşağıda da sıralama, geçen sene olduğu gibi, son hafta belli olacak gibi gözüküyor. Karabükspor'u bu listenin dışında çıktık çünkü matematiksel olarak olmasa da Turkcell Süper Lig'e çıkmaları neredeyse kesinleşmiş durumda. Kocaelispor ise çok zayıf bir olasılığın peşinde koşuyor. Ancak umut en son ölür.

Karabükspor'ü dışarıda tuttuğumuz zaman, ilk 6 sıradaki beş takımın da ikincilik için umudu devam ediyor.Avantajı elinde bulunduran Bucaspor, bu hafta kendi sahasında Orduspor karşısında 0-2 mağlup duruma düştüğü mücadeleden 3-2 galip ayrılmayı başardı ve 3 puanı almanın yanında büyük de bir moral kazandı.Önlerindeki beş haftada, önce Samsun deplasmanına gidip, sonra ilk 6 içindeki dört rakipleriyle karşılaşacaklar.Eğer başarılı bir seri yakalarlarsa, arkalarına bakmadan Süper Lig biletini kapabilirler.Altay, Hacettepe'yi Alsancak'ta 2-0 mağlup etti ve haftayı 3. sırada kapattı.Altay'ın kalan 9 maçı da birbirinden zorlu rakiplerle.Takımın tartışmasız en iyi oyuncusu olan Yiğitcan'ın geçirdiği ameliyattan sonra sahalara ne zaman döneceği ise belirsiz.Açıkçası ben takımımın ilk 2 şansını pek kuvvetli görmüyorum.Alsancak'ta yine aynı film oynuyor gibi bir his var bende.

Adanaspor ikinci yarıda muhteşem bir çıkış yakalayan Samsunspor'u deplasmanda 87. dakikada bulduğu golle 1-2 mağlup etmeyi başardı ve haftayı kayıpsız atlattı.Saha ve seyirci avantajlarını kullanarak sonuca varmak isteyeceklerdir.Konyaspor haftanın en önemli maçında Karşıyaka'ya kendi evinde kaybetmesine rağmen bu haftayı 5. sırada kapattı.Onlar da Altay gibi ikinci yarıya çok büyük bir düşüşle başladılar.Buca için önümüzdeki beş hafta ne kadar önemliyse, Konyaspor için de ligin son beş haftası aynı derecede önemli.Yeni teknik direktörleri Fuat Yaman ile çıkışa geçmeye çalışacaklar.Haftanın en önemli galibiyetini alan ve İzmir'e mutlu dönen Karşıyaka'nın 2. sıradaki Bucaspor ile arasındaki puan farkı 6 iken 7. sıradaki Boluspor ile puan farkı 7.Kaf-Kaf yıllar süren özlemi bu sene dindirmek için var gücüyle uğraşacaktır.

Ligin orta sıralarındaki takımlar için de bu haftanın kader haftası olacağını söylemek pek yanlış olmaz.Boluspor-Altay, Adanaspor-Giresunspor, Karşıyaka- Kartalspor, Hacettepe- Gaziantep Bld. Spor, Samsunspor- Bucaspor karşılaşmaları, orta sıralardaki bu takımlar için de hedef belirlemek için çok önemli maçlar olacak.

Ligin alt tarafı da üstten farklı değil.Her sene olduğu gibi bu sene de üst gruptan kopmuş tüm takımlar stres yaşıyor.Bu takımlar için artık her hafta kader haftası olacak.

Büyük bir aksilik olmadığı sürece Bank Asya 1.Lig'i her hafta burada takip etmeye çalışacağız.Takımlarınızla ilgili paylaşmak istediğiniz düşünceleriniz, görüşleriniz, yazılarınız olursa yorum bölümüne bırakabileceğiniz gibi bana ya da Flying Dutchman'e mail de atabilirsiniz. Paylaşmaktan mutluluk duyarız.

Karabükspor ve Musa Çağıran yazıları da çok yakında.

by Sercan Akan

25 Şubat 2009 Çarşamba

BÜYÜK MÜ KÜÇÜK MÜ?


Böyle bir başlık atmamın sebebi bizimkilerin yaptığı "Büyük" Altay tezahüratından hemen sonra Manisa tribünlerinden gelen "Küçük" Altay sesleri. Amacım elbette ki karşılaştırmalı bir kompozisyon yazıp Altay'ın büyüklüğünü kanıtlamaya çalışmak değil.

"Büyük" Altaylı "Büyük" Mustafa'nın, Beşiktaş'ın teknik direktörlük koltuğuna oturduğu gün verdiği demeçte ' "Büyük" Beşiktaş camiası' demesi açıkçası ilgimi çekmişti. Bu büyük takıntısını Freud'un hipotezleriyle açıklamayacağım. Çünkü bu lakabın kökleri bazı psikolojik sorunlara değil, bir Galatasaray-Altay maçına dayanıyor.

Her ne kadar bizim kulüp "Niçin Büyük Altay?" sorusunu cevaplarken konuyu Birinci Dünya Savaşı'ndan başlatsa da gerçek biraz daha farklı. Lig kurulalı 15 sene ya olmuş ya olmamış.İlk senelerde bocalayan Altay durumu düzeltmiş ve nispeten iyi dereceler alıyor. O sıralar İstanbul'a giden Altay başkanı ile onu misafir eden Galatasaray başkanı arasında şakayla başlayan "kim daha büyük?" tartışması kakaya dönüyor ve olay bolu beyi'ne taşınıyor.Bolu beyi istikrarlı bir zat olduğundan soruya "forza livorno" yanıtı veriyor fakat bu yanıt kimseyi mutlu etmiyor. FIFA'ya verilen soru dilekçesine cevaben alınan mektupta "Beşiktaş önce Del Bosque'nin parasını ödesin" yazdığını gören iki başkan kara kara düşünürken, 1966-67 sezonu Altay-Göztepe Türkiye Kupası Finali maçının kurasında Altay yazılı kağıdı çekerek kupayı siyah-beyazlı takıma kazandıran İtalyan çocuk ortaya çıkıyor ve "iki takımın karşılıklı oynayacağı ilk maçı kim kazanırsa o büyük takım olsun" diyor. İki başkan da bunu kabul ediyor.

İki takımın oynadığı ilk maç 1-0 Altay'ın üstünlüğüyle sona eriyor ve taraftarlar bu maçtan sonra takımlarını "Büyük" Altay tezahüratıyla çağırmaya başlıyorlar. Daha sonra çocuğun bizim takımın maaşlı elemanı olduğu, kurada iki kağıda da Altay yazdığı, Galatasaray'la oynanacak maçtan önce kale çizgisine çişini yaptığı gibisinden iddialar ortaya atılıyor fakat bu iddiaların hiçbirisi ispatlanamadığı için kupa da lakap da Altay'da kalıyor.

Not: Kupa finalinde kura çeken İtalyan çocuk gerçektir.

by Sercan Akan

3 Temmuz 2009 Cuma

UYKUNUZU KAÇIRACAK SORU-2

Malumunuz, ben Altay'ı tutan İzmirli bir taraftarım ve İstanbul dışında 3 büyük takımın taraftarının en çok olduğu şehir de İzmir'dir.Yıllardır akraba ve arkadaş çevreme sorar dururum 'Hayatınızda maçına gitmediğiniz, stadını bilmediğiniz takımı neden tutuyorsunuz?' diye ancak henüz bana yeterli gelen bir cevap alamadım.Sevinmek için sevmedik, asaletin yeter, mazinde bir tarih yatar gibi sloganları olan taraftarların sadece başarı için İstanbul takımlarını tutmadığını varsayıyorum ve siz sevgili blog okurlarına da soruyorum:

İstanbul'da oturmayan ya da İstanbullu olmayan bir insan neden kendi şehrinin takımını değil de 'Üç Büyükler'i tutar ?

Dip Not: Ayrıca İstanbul takımları sürekli üç büyük yok tek büyük var o da biziz gibisinden söylemlerle gündeme geliyorlar. Yanlışlık olmasın, Türkiye liglerinde isminin önünde Büyük lakabı olan tek takım vardır onun da hikayesini blogda anlatmıştık.

by Sercan Akan

29 Haziran 2009 Pazartesi

BURAK ÇALIK

Bloga yazdığım ilk yazı olan Kartalspor-Altay maçından İzmir'e dönerken takımla aynı uçaktaydık.Futbolcular uçağın arka tarafında oturuyor, ben ise en önlerdeyim.İkram faslından sonra bir ara fırsat bulup arka tarafa bizimkilerin yanına gidiyorum. Erdal uçuş boyunca ayakta durup muhabbet ettiği için onun boş olan koltuğuna oturup Yasin ile biraz konuşuyorum. Diğerlerine de selam verdikten sonra Yasin'den inişte fotoğraf sözü alıp yerime dönüyorum.Uçak indikten sonra bizim futbolcular yavaş yavaş gelmeye başlıyor. Mehmet'i İsa'yı pas geçtikten sonra ileriden Yasin-Merter-Burak üçlüsünün geldiğini görüyorum. Bu Merter-Yasin ikilisi bizim altyapıdan yetişen ve yıllardır bizim takımda oynayan oyuncular olduğundan tercihim tabi ki onlarla fotoğraf çekilmek oluyor. O sırada yanımızdan geçen Burak'a -yaş olarak benden küçük- ' Burak şöyle güzel bir poz alsana' deyip fotoğraf makinesini veriyorum.Pozu çekildikten sonra da makineyi Burak'ın elinden alıp dışarı çıkıyorum. Orada Brezilyalı Tiago ile de bir poz çekilip babamın yanına gidiyorum. Babama olanları anlatıp "Burak'la fotoğraf çekilmeyip ayıp ettim.Adam gün gelir de meşhur olursa pişman olurum" diyorum. Gülüyoruz.
Play-offlarda Burak'ın kaçırdığı gollerden sonra elendiğimiz maçtan beri futbolla ilişkimi kestiğimden dikkatimi çekmemişti.Son bir haftadır ne zaman gazetelerde bir Altay haberi olsa içinde mutlaka Burak'ın adı geçiyor. Pescara'da yabancı kulüpler tarafından da izlemeye alınmış.Yasin şu an boşta, Merter ise Kayserisporla sözleşme imzaladı. Ya ben futbolcudan hiç anlamıyorum ya da fotoğraf çekilmeyip çocuğun kısmetini açmışız.

Burak önceki sene Baba Tahir-Kara Tren Ramazan-İmparator Orhan üçlüsünden oluşan futbolcu izleme komitesi tarafından keşfediliyor. Keşfediliyor diyorum ama zaten U-19 forveti olarak milli olmuş bir futbolcu. Daha sonra Tahir birkaç kez daha Erzincan'a gidip Burak'ı izliyor ve onu ikna edip Altay'a transfer olmasını sağlıyor. Lig öncesi oynanan TSYD kupası maçlarında bile şans bulamıyor.Çünkü Şehmuz gibi kalantor bir forvet, Brezilyalı Tiago ve Arjantinli Molina varken sıra ona gelmiyor. Ancak sezonun ilk maçı olan Kartalspor maçına Burak ilk 11 başlıyor. Sebebi de yabancıların lisanslarının maça yetişmemiş olması. Aslında büyük bir yönetim/menajer zaafiyeti olan bu olay Burak için adeta büyük ikramiye.Çıktığı ilk maçta 1 gol atıp 1 de asist yapıyor. Maçtan sonra formasını çıkarınca çiroz tabir edilen zayıflıkta olan bir futbolcu olduğunu görüyoruz. Yapı ve stil olarak Tuncay Şanlı'ya benzediğini düşünüyoruz-kendisinin idolü de Tuncay imiş. Ben Tuncay'ı bize karşı olan davranışlarından ötürü sevmem ama kariyer olarak örnek alınacak doğru bir futbolcu -. Sonraları Burak çoğu maça ilk 11 çıkmaya başlıyor ve özellikle Alsancak'ta oynan maçlarda taraftardan büyük destek görüyor. Ceza sahasının içinde hızıyla adam geçebilmesi herkesi mest ederken kaçırdığı goller saç baş yolduruyor. Alsancak kafelerinde 'kepçe' lakabıyla nam saldığını da atlamayalım. Buradan rakip defans oyuncularına da tüyoyu vereyim, Burak'ın en büyük özelliği ceza sahasının köşesinde aldığı topu ters ayağıyla(sol) çok atik bir şekilde sürebilmesidir.Yapacağı en ufak müdahelenin penaltıya sebep olacağını bilen defans oyuncuları onun karşısında kilitlenip kalıyor ancak yaptığı berbat ötesi vuruştan sonra nefes alabiliyorlar. Burak'ın bu sezon ligde 12 golü var ama karşıya karşıya kaçırdığı en az 72 gol vardır. Şehmuz'un Galatasaray'a attığı spektaküler gol gibi Burak'ın da Güngören Bld.'ye attığı uçan tekme-vole karışımı tam köşeye giden harika bir golü var. Kasımpaşa maçının 107. dakikasında tüm yarı sahayı deparla geçip kaleciyle karşı karşıya kalması da hızının ve gücünün bir kanıtı. Ama golü atamadı tabi.

Umarım son vuruşlardaki beceriksizliğini giderebilir.Eğer bunu başarabilirse geleceğin büyük forvetlerinden biri olacağını şimdiden söyleyebilirim.Son olarak da buradan Burak'a seslenmek istiyorum: "Benimle fotoğraf çekilmeden Manchester'e gitme"

by Sercan Akan

3 Şubat 2009 Salı

TAKIMININ PEŞİNDE-3



















Sabah olabildiğince geç kalkıyorum maça kadar çok beklememek için. Kahvaltı edip Alsancak'a gidiyorum. Arkadaşlarla biraz vakit geçiriyoruz. Maçta görüşmek üzere ayrılıp babamın yanına gidiyorum. Futbol oynarken bacağını sakatlayan kardeş de fizyoterapiden çıkmış. "Bu maç kaçmaz ben de geleceğim" diyor.Onu da alıp Atatürk Stadı'na doğru yola çıkıyoruz. Altaylı taraftarların olduğu kısımda park etmek yasak olduğu için Karşıyakalıların toplandığı kısımdaki otoparka giriyoruz. Karşıyakalıların arasından geçerek katetmemiz gereken yaklaşık 500 metrelik bir mesafe var. Yolu konuşmadan yürüyoruz. Belli bir kısımdan sonra Karşıyaklılardan "hop hemşerim ters tarafa gidiyorsunuz.Orası rakip takımın.Lan? Koş koş" gibi bağırtılar duyar mıyız acaba diyorum. Gecenin karanlığında farkına varmıyorlar.

Stada girdiğimde gördüğüm manzara beni şaşırtmıyor. Kapalı tribünün yarısından fazlasını doldurmuş Karşıyakalılar, az sayıdaki Altay taraftarını 1,2,3..,10 şeklinde bağırarak saymaya çalışıyorlar. Altaylılar da Karşıyaka Çarşısı hakkında fikirlerini beyan ediyorlar. İki takımın ısınması sırasında KSK tribünleri stadı yıkarken Altaylılar kendi halinde maça ısınıyor.
Maç başlamadan önce kendime söz veriyorum çok heyecanlanmamak için. Çünkü Atatürk Stadı'nda son izlediğim Altay-Galatasaray maçında yediğim künefelerin kalp damarlarıma verdiği tahribi son raddesine kadar hissetmiştim.



















Maçın ilk yarısında Altay tutuk bir oyun sergiliyor.Karşıyaka daha etkin gözüküyor ve net bir gol pozisyonunu yukarıda bahsettiğim Altay-Gs maçının kahramanı kaleci Gökhan kurtarıyor.Yeni teknik direktörümüz Altay ruhu yaratmak adına sahada hiç bir varlık göstermeyen fakat su götürmeyecek derecede Altaylı olan futbolcuları inatla kenarı almıyor.

Devre arasında staddan bahsetmek içimden gelmiyor. Çünkü gerçekten futbol zevkini katleden bir stadyum. 1971'de İzmir'de düzenlenen Akdeniz Olimpiyat Oyunları için inşa edilen stad resmi olarak 60.000 kişilik.Tribünlerle sahanın arasında koşu pistine ek olarak geniş bir çimenlik de mevcut.Vakti zamanında(1981) bu stadda oynanan bir Karşıyaka-Göztepe maçı biletli 60.000 seyirci ile ikinci lig rekoru kırmıştır. -Biletsizlerle beraber bu sayı 80-85 bin arasıdır-.

Böylesine bir rekoru kıran taraftarlardan bahsetmemek olmaz. Karşıyakalılar kendilerini İzmirli olarak görmezler.Yazabildikleri her yere 35 1/2 yazarlar ve söyleyebildikleri her yerde İzmirli değil Karşıyakalı olduklarını belirtirler. Göztepeliler ise 'Tam 35' cidirler.Gerek çok sayıda ve ateşli taraftara sahip olmaları gerekse yıllarca ikinci ligde aynı grupta mücadele etmiş olmaları sebebiyle bu iki takımın taraftarları birbirleriyle kanlı bıçaklıdır.




















Altay taraftarı ise yaklaşık 7-8 sene önceye kadar Göztepelilerle dosttu.Ancak Joe onese Ateşdağlı'nın da daha önce belirttiği gibi tribün dengeleri dinamik ve değişken.Bu dostluğun bozuluşu da içinde Göztepeli olan kuzenimin de bulunduğu bir grubun Alsancak'ta dolaşırken canları sıkılınca destek olmak için Altay maçına gelmesiyle başlıyor. Bu arada belirteyim onlar stada girdiklerine Altay 2-0 mağlup ve çok kötü top oynuyor. Kapalı tribüne sosyete tabir edilen tarafından giren Göztepeliler bağırmaya başlayınca yaşlı amcalardan "Ne bağırıyorsunuz oğlum.Buna da kafa diyorlar. Şişti kazan gibi oldu." azarını işitince fanatiklerin tarafına doğru yol alıyorlar. Ancak onların da hiç keyfi yok. "Hadisenize bağırın biraz.Takım gaza gelsin." diyen Göztepelilere "Siz önce kendi takımınızı gaza getirin abi. 15 yıldır bir kere olsun birinci lige çıkamadınız." cevabını veriyorlar.Bu hırsla staddan çıkan Göztepeliler 3 gün sonraki kupa maçında Sakaryaspor tarafına giriyor ve atkı açıyor. Altay taraftarı da küfürlü kelime sayısı/ toplam kelime sayısı altın oranı veren bir tezahürat yapıyorlar ve iki takımın taraftarı arasındaki bağ kopuyor. Daha sonra düşmanımın düşmanı dostumdur felsefesi ile Altay ile Ksk taraftarı yakınlaşıyor fakat o da aynı ligde puan mücadelesi vermeleri sebebi ile uzun soluklu olmuyor.


















Ben "bunları en güzel nasıl yazıya dökerim"i düşünürken ikinci yarı başlıyor.Bu sefer gol kaçırma sırası Altay'da. Brezilyalısı ile iki çok net gol kaçıran Altay, Karşıyaka'nın ataklarından birinde pozisyonu direk sayesinde savuşturuyor. Maçın son dakikaları Karşıyakalı oyuncuların sıkça sakatlanıp yere düşmeleri nedeniyle pek oynanamıyor. Son atakta boş kaleye bir gol daha kaçıran Altay deplasmandan bir puan almanın sevinciyle evine dönerken ben de yazdığım üçüncü maçın da berabere bitmesine şaşırarak evin yolunu tutuyorum.




















by Sercan Akan