30 Nisan 2009 Perşembe

FLYING DUTCHMAN BÖ 2009 ÖDÜLÜNÜN SAHİBİ

























15 Eylül 2007'de Patlama Yapan Transferler yazısıyla Flying Dutchman'ı açtığımda ortada ne bir yazar kadrosu ne de okuyucular vardı. Günlük ziyaret sayısını ilk ölçtüğüm gün göstergede "16" yazıyordu. Dün tarih 29 Nisan 2009'du. Aradan geçen 20 ayda farklı ülke, kültür, takım sevdası ve zevklerden bir dolu yazara sahip blogun ziyaretçi göstergesinde "2.506" yazıyordu. Söz konusu günün akşamı, yani dün akşam 2009 Blog Ödülleri Ülker Spor Kategorisinde Yılın Blogu seçildiğimiz ilan edildi. Seçilen ben ve blogun geri kalan yazarları değil Flying Dutchman'ı her gün ziyaret ederek bize yazma, takip etme, araştırma, futbol, diğer spor dalları, sinema, müzik, edebiyat, günlük yaşam hakkında bir şeyler dile getirme şevkini veren okuyucuların ta kendisidir. Bu blog Türkiye'nin en iyi blogu mudur onu bilmiyorum ama blogun okuyucularının Türkiye'nin en donanımlı, en sadık ve en yapıcı okuyucular olduğunu biliyorum. Ödül için yapılan oylamada bize değil kendinize oy verdiniz. Hep beraber birinci olduk. Ancak bu ödül töreni bu blogun çok saygı duyduğum okurlarına olan düşüncelerimizi paylaşmak için bir bahane oldu adeta. Bunları uzun süredir yazmayı istiyorduk. BÖ 2009 ekibi buna ön ayak oldu. Ha ayrıca ben, blogun yaratıcısı olarak her birisi bugün Türkiye'deki her yayın organında rahatlıkla kalem tutabilecek nitelikteki yazar arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum.

Ödülü Cumartesi günü düzenlenecek törenle alacağız. Ben tabi Hollanda diyarlarından kulağım çınlayarak takip edeceğim sadece. Gorky, forzabrian, Barad-dur ve Tuncay törende hazır bulunacaklar. Ha belirteyim, bu blogun ilk kupası değil, daha önce de Premier Lig kupasını kaldırmışlığımız var. Aha da kanıtı...Bu da birinciliğin jesti olsun. İlk defa bir yazarımızın resmini koyuyoruz. Zaten takip edenler bilirler bu ısırıklarıyla ünlü arkadaşı....

Yazı sayısı daha 2853'de...Yapacak çok işimiz var...Yarışma sonuçlarının tüm listesini buradan görebilirsiniz.

EN İYİ 5 AFRİKALI

sessegnon_diaporama

Fransa ligleri, Avrupa ligleri arasında Afrikalı oyuncuların en çok bulunduğu lig. Bunun sebeplerini Fransa'nın ve Avrupa'nın sömürgecilik tarihi açıklıyor. Fransa liglerinde top koşturan Afrikalı oyuncular, hem nicelik, hem de nitelik anlamında diğer liglere üstünlük sağlıyor. Fransız takımları, Afrikalı oyuncuların hem yerel liglerinden keşfedilmesinde, hem altyapılardan yetiştirilmesinde Avrupa'nın en iyileri konumundalar. Bu kadar çok Afrikalı oyuncunun bulunduğu bir ligden en iyi 5'i belirlemek doğal olarak göreceli bir iş. Ancak, şunu belirtmek gerek ki, yazının kapsamında Afrika asıllı Fransızlar yok. Ya da şöyle de denebilir; Afrika ülkelerinin milli takımlarında oynayan oyuncular arasından bir seçim yapacağım. Bir de 26 yaşı üst sınır olarak belirledim. Hal böyle olunca Mamadou Niang(29) gibi bir oyuncu kapsam dışında kalmış oluyor.

5. John Mensah (Yaş:25 - Gana - Lyon)

Mensah, geçen yaz Lyon'a Rennes'den 8.4 milyon euro karşılığında transfer edilmişti. Lyon, ligin en iyi Afrikalı defans oyuncusunu kadrosuna katarak, transferde yine doğru hamleyi yapmıştı. John Mensah, futbola Gana'da başlamış ve Avrupa futboluna ilk adımını İtalya'da atmıştı. Bologna takımına transfer edildiğinde henüz 18 yaşındaydı. 2000-01 sezonunda bir yıllık İsviçre ligi tecrübesi yaşadı. Ardından İtalya'ya geri döndü. İtalya'da Genoa, Modena, Chievo ve Cremonese formalarını giydi. 6 yılda, 6 farklı takımın formasını giydi Mensah.


John Mensah

Bir sonraki durak, Fransa'da Rennes oldu. Rennes kesinlikle doğru tercihti. Kısa süre içinde dikkatleri üzerine çekmişti Mensah. Rennes'teki yükselen performanını, Gana milli takımında da sürdürdü. 2006 Afrika Uluslar Şampiyonasındaki müthiş performansıyla şampiyona altın 11'ine seçildi. Şu an sadece Fransa'da değil, Avrupa'da top koşturan en iyi defans oyuncusu Mensah...

4. Jean Makoun (Yaş:26 - Kamerun - Lyon)

Lyon'un istikrarlı bir şekilde, son birkaç yıldır talan ettiği Lille'den sezon başında 14 milyon euro karşılığında transfer edilmişti. Lyon yönetimi önce Lille'in teknik direktörü Claude Puel'i takımın başına getirmişti. Ardından Puel, Lille'deki oyuncusunu Lyon'a transfer ettirdi. Lille kadrosunun en iyi oyuncusu alınarak hem Lille zayıflatılmış, hem de Lyon orta sahasına müthiş bir dinamizm getirilmişti.

Jean Makoun, Afrikalı oyuncuların genetik özelliklerini birebir taşıyor. Efendim nedir bunlar? Güç, dayanıklılık, çeviklik, hız... Bunlara ek olarak Makoun, Afrikalı oyuncuların birçoğunda olmayan "oyun disiplini" ve "oyun zekası" yetilerine sahip. Bu özellikler onu çok özel bir oyuncu yapıyor. Lyon kadrosunun geniş olması sebebiyle, sürekli forma şansı bulamasa da, Avrupa'nın büyük takımlarının ortasaha tedarikçisi Lyon, onu kısa bir zaman içerisinde aldığından fazlasına daha büyük bir kulübe satacakcaktır.


Taye Taiwo

3. Taye Taiwo (Yaş:24- Nijerya - Marsilya)

Taiwo, Fransa liglerinin şu anki en gözde Nijeryalısı. Uzun zamandır Fransız medyasında adı transfer söylentilerinde geçiyor. Fransız medyası, onun sezon sonunda İngiltere'nin "Big Four" takımlarından birine transfer olacağı konusunda hem fikir. Taye Taiwo'da İngiltere Premier liginde oynamak konusundaki arzusunu, dile getirmekten kendini alamıyor. Marsilya'nın olası şampiyonluğu Taiwo'nun taliplerini artıracağı gibi, onun takımda kalma şansını da artıracaktır. Ancak İngiliz akınlarına uzun süre direnmek mümkün olmayacaktır.

Taiwo, Bixente Lizarazu’nun Bayern Münih’e transferinin ardından kadroya dahil edilmişti. 2006 yılında Afrika’da yılın genç oyuncusu seçilen Taiwo, bu sezon belirlenen "Yılın Afrikalı Onbiri"ne de seçilmişti. Taiwo hızlı ve çok güçlü bir oyuncu. Atletik yapısına rağmen, zaman zaman defansta kademe hataları yapabiliyor. Yine de Afrikalı defans oyuncuları arasında en iyilerden...

2. Marouane Chamakh (Yaş: 24 - Fas - Bordeaux)

Bu listeye girebilen tek Kuzey Afrikalı oyuncu Chamakh. Son yıllarda, Fransa'nın milli takıma futbolcu devşirme politikasından; Afrika'nın alt kısmındaki ülkelerine göre, Kuzey bölümündeki ülkeler daha fazla darbe aldı. Nasri, Benzema, Feghouli gibi oyuncuların aksine Chamakh, kendi ülkesi Fas milli takımı formasını giymeyi seçmişti. O yüzden ülke halkı tarafından bir kahraman olarak görülüyor.

Chamakh'ın bu sezonki performansı, bugüne kadarkilerden çok farklı... Chamakh, Bordeaux'da bu yıl en iyi sezonunu geçiriyor. Bu durum, Avrupa'nın büyük kulüplerinin dikkatinden de kaçmış değil. Chamakh ile ilgilenen takımların sayısı giderek artıyor.

Chamakh, Fernando Cavenaghi’nin sakat olduğu dönemde Bordeaux'un gol ayağı oldu ve üzerine düşen sorumluluğu aldı. Chamakh'ın vites yükseltmesi, Bordeaux'un ivme kazanmasını sağladı. Faslı oyuncunun kritik golleriyle, Bordeaux şu anda lider Marsilya'nın sadece 2 puan gerisinde...


1. Stéphane Sessegnon (Yaş: 24 - Benin - Paris Saint Germain)

Sessegnon, Benin'in gelmiş-geçmiş en iyi oyuncusu olabilir. Futbola ülkesinin Requins de l'Atlantique takımında başlayan Sessegnon, Avrupa futboluna adımını Ligue 2 takımlarından US Créteil'de atmıştı. Oradaki performansıyla, Le Mans'ın dikkatini çekti ve transfer edildi. Le Mans takımındaki performansıyla tam anlamıyla bir patlama yaptı. Le Mans'ın orta sahasında Romaric ile birlikte müthiş bir performans sergiledirler. Takımdan ilk ayrılan Romaric oldu. Mayıs ayı içinde Sevilla'ya transfer olan Romaric'in ardından, İngiltere'de büyük bir takıma transfer olması beklenen Sessegnon, Temmuz ayı içinde Paris Saint Germain'e transfer oldu. PSG transfer için Le Mans'a 10 milyon euro ödedi. Stéphane Sessegnon, PSG'de şu ana kadar sergilediği performansla yakın zamanda daha fazla edeceğini gösterdi bile...

Sessegnon, "box-to-box" oyuncu niteliklerinin tamamını taşıyor. Fransa'da oyunun iki yönünü bu kadar iyi oynayan bir başka oyuncu yok. Fransa ligindeki süper performansıyla Lyon'dan Real Madrid transfer olan M. Diarra'dan kesinlikle daha komple bir ortasaha. Oyun zekası ve tekniği üst düzeyde...

Sezon başında PSG'nin Makalele, Guily transferlerinin yarattığı dalgada adı çok sık geçmeden transfer olmuştu PSG'ye. PSG'nin bu yılki çıkışında da sessiz sedasız müthiş bir futbol oynadı. Orta saha ve sol kanatta da oynayabilen Sessegnon, Fransa liginin bu yıl en iyi çıkış yapan Afrikalı oyuncusu oldu.

by LeFoot

***Yazının aslı


TOP 10 TÜRK DÜĞÜNÜ KLİŞESİ

























Hubble Bubble'ın karı-koca yaratıcısının düğün fotoğrafını görünce uzun süredir blog kadrosuyla ara ara konuştuğumuz şu Türk düğünü klişelerini bir sıralayayım dedim. Yanlış anlaşılmasın onların düğününde aşağıdakiler olmamıştır sanırım. Ya da umarım ne diyeyim. Zaten kendileri gelip raporu verirler. İtiraf edeyim düğünlerden nefret ederim. Kendi düğünüm de dahil olmak üzere. Bu nefretimin sebebi evlilik müessesesine duyduğum nefretten değil, o müesseseye ayak basış esnasındaki hengamede olanlardır. Bu yüzden elimde olsa kendi düğünüme bile gitmezdim o derece. Eşim de çok şükür aynı fikirde olunca olabildiğince klasik anlayıştan kaçmaya çalıştık. Davetli sayısını minimumda tutuk, aşağıdaki 8 numaralı maddeyi yapmadık(gitme hemen aşağı bekle), çocuk sayısı 3'ü geçmiyordu ve birkaç farklı fikiri daha uyguladık da ben cinnet geçirmedim. Ha tabi bu klişelere mahkum olan zavallı çiftlerde değildir suç, etrafındaki güruhun onları sürüklediği girdaba düşerler. Dutchman iyiydi de çevresi kötüydü hesabı. Zaten bunlar bir nevi düğün klişesi değil "düğün salonu" klişesi. Düğün salonu denen mekan bu dünyaya ait değildir bana sorarsanız. Piramitler yapılırken Mısırlılara yardım eden uzaylılar Türkiye'ye de Oya Dün Salonu'nu yapıp kaçmışlardır. Öyle bir mekandır düğün salonu. ABD nükleer başlıklı füze atsa fethedemez, Marilyn Manson gelse arınmak için Umre'ye gider o derece. Senede ortalama 2 düğüne gidiyorum, gülmek için. Neyse ki bir çok arkadaşımdan önce kendiminkini yaptım, onlarınkine gidip dalga geçeceğim günleri sabırsızlıkla bekliyorum. Okumayı kabul ediyor musunuz? İveeet hihihih....Bas bas bas bas bas bas.....

1-Nikah Şekeri Kontrgerillaları: 28 yaşındayım, Türk düğünlerinde dağıtılan şu nikah şekerlerinden düğün başına 1 taneden fazla yemiş değilim. Onu da sırf alışıldığı üzere bayat mı değil mi diye anlamak için yiyorum. Bu şekerlerden kendine, karısına, bacanaaaana, babasına, düğüne evlenenlerin ailesiyle kavgalı olduğu için gelemeyen komşusuna alma konusundaki ısrarcı adamla bir gün oturup konuşacağım. Zaten eskiden şimdiki gibi tasarımlar yoktu. Afedersiniz külotlu çorap gibi bir kumaşa sarılmış 4-5 tane beyaz fıstık. Bir de bunların müptelası çocukar var ki onlar hepten manyak. Bu nikah şekerlerinin tasarımı yüzünden düğünü iptal edip yüzüğü atanları biliyorum. Şeker ulan bu, plütonyum değil. Nikah şekerinin tasarımına bakıp insanların düğünü konusunda derecelendirme yapacak dangoz gelmesin zaten düğüne. "Ay Sevil'lerin düğünü de iyiydi ama neydi o şekerler öyle?" Neydi? Sen koltuk örtüsü gibi kıyafetle geliyorsun biz bir şey diyor muyuz? Aileler de bu eleştirilerden kaçmak için yazık, 2 günlerini verirler tasarıma. Yok açılan kutular, yok küçük çiçekler...Bir daha evlenirsem Sulugöz vereceğim kararımdır.

2-Limitsiz alkolün efendileri: Türk insanını gaza getirecek 2 cümle vardır 21. yüzyılda. "Mediamarkt açılıyormuş" ve "İçki limitsizmiş". Her ikisi de hastayı yatağından kaldırır, intiharın eşiğindeki adamı hayata döndürür, ağlayanı susturur. Bu iş düğünlerde daha da üst düzeydedir. Sırf limitsiz içki olduğu için düğüne giden bir dolu adam biliyorum. Zaten bu tipleri düğünün 5. dakikasından itibaren garsonun etrafında pervane olup "koç bizi ihmal etme ha" tavrından tanırsınız. Şu ana kadar içki servisinin yapıldığı 1 düğüne gitmek nasip oldu bana. Genelde Türk düğünlerinin resmi içkisi Yedigün'dür. Hatta Yedigün firmasının lisanslı çöpçatan servisleri olduğu ve bu yolla çiftleri evlendirdiği söylenilir. Bu gıda tüketicilerinin son taarruz alanı da düğün pastasıdır. Düğünlerde böyle bir güruh vardır. "Düğün pastasını yiyelim de öyle kalkarız."....."Aaaa düğün pastasını yemeden mi gidicez?"...Paris Ambassador Otel'de Balda kızartılmış Keçi Peynirli Milföy mü yiyorsun tırto? Bayat düğün pastası yahu. Yesen ne olur yemesen ne olur? Nasıl olsa haftaya başka düğüne gideceksin...

3-Sim Kadınları: İşte sevdiğim bir topluluk. Hiç unutmam liseden bir arkadaşımın düğününe gitmiştim. Düğünde aynı masada oturduğumuz kızı birine benzetiyorum ama çıkartamıyorum. 10 dakika sonra konuşunca bir baktım, kızla zamanında aynı sınıftaymışız. Daha doğrusu o kızın simsiz versiyonuyla. Düğünlerde özellikle evlenen kızın yamağı diyebileceğim, Hristiyanların nedime dediği, böyle düğün günü ayak işlerini yapan, Most Productions gibi sanki tüm salon ondan sorulurmuş gibi dolaşan, mavi penguen gibi giyinmiş, yüzünde 2 kilo rimel, fondöten, ruj ve göz kalemi yetmezmiş gibi bir de sim adı verilen tanecikler olan kızlar ortalarda dolaşırlar. Neden böyle giyinirler, o simler nedir anlamam. İnsanların zaten düğünlerde özellikle güzel görünme çabasını anlamıyorum. İnsanlığın başlangıcından beri düğünlerdeki "Saplar Masası"ndan kısmet çıkmamıştır anlayın artık. Ha zaten güzel görünmeye çalışırken Serena Williams'la Paris Hilton'un kırmasına dönerler o ayrı mesele. Bir de bunların kız arkadaşları evet deyince "bas bas ayağına bas bas hehehe ay bizimkisaaa önce bastııııaaaaa" çıkışları vardır ki...titreme geldi geçiyorum...

4- Çakma Ara Güler: Şipşak...Şipşak...Şipşak...3 poz 4 poz var mısın? Varım...Varım da sen niye varsın? Düğünlerde genellikle erkek tarafının ayarladığı ve düğündeki konukların fotoğraf makinelerine el koyan faşizan fotoğrafçılardan bahsediyorum. Sağolsun bizim fotoğrafçı kafa bir yaşıtımızdı ama adam çok enerjikti. Benim misal 100 kişilik davetli listesindeki insanların elini sıktığım 15o tane fotoğrafım var. 100 kere sıktığım elden 150 fotoğraf nasıl çıkarmış bilemiyorum. Zaten bu düğünlerdeki fotoğraf çekme merasimi de çok ünlüdür. İlk önce aile erkanı geçer, sonra 2. derece akrabalar, sonra komşular, sonra arkadaşının arkadaşı, en son da limitsiz içki için gelenler. Ben daha o düğün fotoğraflarında güzel çıkan bir damat ve gelin görmedim. Hepsinde stres had safhada, gürültüden kafa bir milyon, e genellikle kızda bir de bir kaç saat sonraki tabu yıkılışının stresi var zavallı zaten uçmuş. Hadi biz 100 kişiydik 1000 davetli düğünlerde ne yapsın zavallılar?....Dur bi de ben Hasan emmiyle tek çekineyim....Niye, akşam gerdeğe senle Hasan emmi mi girecek?...töbe...

5-Çocuk: Başka söze gerek var mı? Çocuk işte...Hem de düğün çocuğu...Nil timsahı ve engerek yılanından sonra dünyanın en tehlikeli üçüncü yaratığı. Bir gün pistte deli dana gibi koşarken yere düşüp ağlayan çocuğun hiç görülmediği bir düğün bulursam 1000 euro takacağım çifte andımdır. Ama biliyorum ömrüm yetmeyecek. Aslında suç bu çocukların anne babasındadır. Erkek çocuklara takım elbise, kız çocuklara gelinlik giydirirler ya, o anne babayı bulup kusana kadar gazı kaçmış RC Cola içirmek gelir içimden. Ulan çocuk daha 5 yaşında, sokakta şortla kontratağa çıkarken kolundan tutup düğüne getirmişsin, bir de takım elbisenin içine sokmak ne oluyor? Sonra da çocuklar sıkıntıdan kendilerini piste verip ya düşüyorlar ya da kaybolup ağlamaya başlıyorlar. Toplayan da ekseriyetle beyaz çorap ve siyah makosen ayakkabılı düğün türkücüsü oluyor. "Adın ne senin canıııım" "Merveeeeee üüüüüüü"...."Merve'nin annesi babası ayıp oluyor yov alsanıza çocuğunuzu gardaş"...şimdi bir türküyle devam edelim....Yakalarsam tık tık...

6-Saplar Masası: Rivayete göre Şövalye Lancelot yuvarlak masa şövalyelerine katılmadan önce Saplar Masası'nın bir üyesidir. Ancak üstüste 538 düğünde de gece boyunca mekandaki 20-25 yaş arası kızı kesip bir sonuç alamayınca soluğu Kamelot'da alır. Düğünlerde sevgilisi olmayan erkeklerin oturduğu saplar masasının bazı kriterleri vardır. Gri takım elbise, jöleli saç, beyaz gömleğin içine beyaz atlet, tuvalet boşluğunda sigara içmek, tuvalet çıkışlarında kızlar tuvaletini kesmek, ilk 3 saat boyunca ağır abi modunda takılıp hiçbir sonuç alamayınca son yarım saat oyun havasında göbek atmak...Bu masanın bir numaralı muhabbeti "şşşşş bak hele şu kim la?", "şşşş oğlum şu Halime yengenin kızı mı la", "şşşş Neslihan'ın kardeşi nasıl büyümüş laaa" türündedir ki sonuncunun tercümesi aslında tükürük bezlerinin çalışıp salya üretimine geçildiğidir. Yukarıdaki simli kadınlar ile saplar masasının elemanları gece boyunca bakışırlar. Sonuç...Sıfır da sıfır da sıfır da hep sıfııııır....Rüya Ersavcı'ya selam olsun...

7-Wedding Singer: Şimdi düğün şarkıcısı her zaman aynı isimli filmdeki Adam Sandler gibi olmuyor. Eğer "You Spin Me Round" bekliyorsanız avucunuzu yalayın, zira ortalama bir düğün şarkıcısının söyleyeceği en yaratıcı şarkı Ankara misketten ibarettir. Seni yerler yerler yerler, seni ham yapar bu deliler beni bastı cinler periler aboooo napçaz şimdi...Hiçbir şey olmaz döşeyelim abi....." Nasıl şarkı. Düğünlerde özellikle içkinin etkisiyle sahneye çıkıp düğün şarkıcısıyla muhattap olan, şarkı isteyen hatta hızını alamayıp söyleyen insanlar vardır.
Genelde bu adamlar ya gelinin dayısıdır ya damadın amcasıdır. Bunlar zaten geceye sarhoş gelirler, sarhoş devam edip, sarhoş bitirirler. Benim bu düğün şarkıcıları ile aram pek iyi değildir zaten. En son düğünde birisi gelip bana "nerelisin?" diye sordu Ben de ona "sence nereliyim?" dedim. "Tekirdağ" dedi. Önceki düğündeki şarkıcı da "Siirt" demişti. 2 sene önce de birisi "Rize" demişti...İşte vatanı kucaklama böyle olur

8-Takı merasimi: Gelinin amcasındaaaan 4 adet Trabzon burgu bilezik....Damadın eniştesindeeeen 200 euro ve 2 altın künye...Gelinin kızkardeşinden 100 euro ve altın vibratör...Yaaa burası Hollanda aslanım....Takı merasimi...Niye bağırıyorlar öyle takıyı takanları? Şahsi şovdan başka bir şey değil elbet. Damatla gelin için daha da işkence. Kusura bakmayın ama adam kilisede evleniyor, smokin bozulmuyor, gelinin elbisesi her daim yerinde, bizim çocuklar bir evleniyor, yakanın iki yanında merkez bankasının 15 rakamlı seri numaraları. Şimdi bir de o paraların takılması için bir şerit takıyorlar, aman ne büyük icat! Takı takma kuyruğunda durmak önemli bir iştir. Zamanlama çok önemli, çiftin yanına geldiğinde damadı ve gelini tebrik edip öpme, takıyı hangisine takacağını iyi seçme, takma, poz verme ve gitme...Bütün bunlar maksimum 4.83 saniyede yapılmalıdır. Zaten bu o derece zorlu bir iştir ki bu süreci bitirip şekerini alan adam ilk 2-3 saniye gideceği yönü seçemeden ortalarda anlamsızca dolaşır, sonra kendine gelir.

9-Düğün öncesi ritüel: Türk düğünlerinde uygulanan gelenekler var. Kızı alma, alırken kapı boşluğundan para atma, götürme, yolu kesene ve çocuklara zarf içinde para verme. Hayatımda bir kez buna alet oldum. Yaş 11-12 falandı. Ama doğruya doğru ben düğün arabasının yolunu kesmedim o benimkini kesti. Asfaltta 2 kişiyi ekarte etmişim, "atan galip" maçında gole gidiyorum, tak....Mutluyuz...Sen mutlusun da ben şu golü çaksam daha mutlu olucam be güzelim...Tabi çocuklar kaportaya hücum edince bir zarf da benim elime düştü. Hiç unutmam 1000 liraydı...Gidip Cino almıştım. Geri kalanını da ilk önünü kestiğim düğün arabasından aldım diye çerçeveletip astım eve, altına da vergilendirilmiş kazanç kutsaldır yazdım. Bir de arabaların önünde yazan 2 klişe laf var: "Mutluyuz" ya da "Evleniyoruz"...Oraya yazmasan anlamayacak mıyız evlendiğini?..."Aaaaa ben de Elmadağ'a trekkinge gidiyorsunuz sanmıştım o kıyafetlerle". Gülse Birsel'in "Hala Ciddiyim" kitabında bununla ilgili enfes bir önerisi var. Ön tarafa orijinal şeyler yazılabilir, misal: "Evleniyoruz, gelin doğal sarışın"...gibi...

10-Dans: İşte geldik zurnanın halay çektiği yere. Onca göbekli adamın oyun havasına girişmesini anlatmayacağım sadece 2 örnek vereceğim. Birisi..Halay...Stephen Hawking kara deliklerin sırrını çözmüş...Eee ne yapayım, Hawking'i herhangi bir Türk düğününde halayın ortasına koy, 10 dakika sonra halay başı kavgasına girişir. Halay Katrina veya Krill Kasırgasından daha güçlü bir doğa olayıdır. Ne zaman sizi arasına alır anlamazsınız, kâh halay başı olursunuz kâh halaydan koparsınız, hele bir de iki halayın birleşmesi vardır ki....işte o zaman Academy Award Winner George Clooney... Perfect Halay...İkincisi daha beter...İki kadının dansetmesi...Neden Allahım? Bu arada belirteyim küçük kızlardan bahsetmiyorum. Direk genç irisi olanlar. Hayır biliyorum Türk düğünü lezbiyen de değiller. Bir gün süreci baştan aşağı izleyeceğim. Nasıl kaldırıyorlar birbirlerini mesela. Dans ederken ne konuşuyorlar. Cidden muamma yardımcı olun...

by Barad-dur, forzabrian, Gorky, tunchay and FD

Klişe yayınlarından çıkan diğer eserler

Top 10 İğrenç Hollywood Polisiye Klişesi
Top 10 İğrenç Romantik Komedi Klişesi
Top 10 İğrenç Korku Filmi Klişesi
Top 10 İğrenç Felaket Filmi Klişesi
Top 10 İğrenç Dövüş Filmi Klişesi
Top 10 İğrenç Otobüs Klişesi
Top 10 İğrenç Türk Clubber Klişesi
Top 10 İğrenç Yılbaşı Klişesi
Top 10 İğrenç GS-FB Derbisi Klişesi
Top 10 İğrenç Öğrenci Modeli
Top 10 İğrenç Ofis Karakteri

YILDIZ ARTIK O KADAR KIZIL DEĞİL


















Aslında Sırbistan Ligi'nde bu hafta şampiyonluğunu ilan eden Partizan dolayısıyla bir şekilde o taraflara el atmayı düşünüyorduk ama haftanın gidişinden dolayı bir türlü sıra gelmedi. Ancak dün ülkedengelen haberler artık Sırbistan'da neler olduğuna ufaktan değinmemiz gerektiğini bize hatırlattı. Önce şampiyonluktan haber verelim. Partizan geçtiğimiz cumartesi OFK Belgrad'ı kendievinde 4-1 mağlup ederek ligin bitimine 5 hafta kala puan farkını 18 puanda tuttu ve üstüste ikinci şampiyonluğunu ilan etti. Belirtelim bu Karadağ'dan ayrıldıktan sonra kurulan yepyeni Sırbistan Ligi'nin de zaten üçüncü sezonu. Partizan son iki da zirvede bitirmiş oldu böylece. Ayrılmadna önceki Sırbistan-Karadağ Ligi'nde 8, Yugoslavya döneminde de 11 şampiyonluğu var Partizan'ın ki bu toplamda 21 şampiyonluk demek. Takımın başında, 2007 yılının sonlarında Sırbistan Olimpik Milli Takımı'nı çalıştırmak için görevden ayrılan Miroslav Đukić'in (1993-94 La Liga'nın son haftasında kaçırdığı penaltı ileDeportivo'yu şampiyonluktan eden adam) yerine gelen Slavisa Jokanovic var. Jokanovic de uzun yıllar La Liga'da top koşturmuş eski bir futbolcu. Görevi devraldıktan sonra geçtiğimiz yıl Partizan'a Sırbistan'da duble yaşattı. Ardından bu sene şampiyonluğu 18 puan farkla haftalar öncesinden ilan ettiler ve kupada da yarı finaldeler. Jokanovic 2008 yılının sonunda kazandığı "Yılın Teknik Direktörü" ödülünü takım 2008-09 Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turunda Fenerbahçe'ye elenince geri çevirdi. Takımın en büyük kozları 2010 Ocak ayında Manchester United saflarına katılacak 17 yaşındaki Adem Ljajic ve orta sahada oynayan Brezilya'lı Juca. Takım Fenerbahçe maçlarında son 3-4 sezondaki Partizan profilinden biraz daha iyi bir görüntü çizmişti. 2009-10 Şampiyonlar Ligi elemelerinden gruplara kalma ihtimalinin geçtiğimiz yıllara oranla daha iyi olduğunu düşünüyorum. Tabi iyi de bir kura çekmeleri lazım.




















Yugoslavya parçalandıktan sonra düzenlenen 17 sezonda (son ikisi Sırbistan olarak) kupa sadece 1 kez Partizan ve aşağıda bahsedeceğimiz ezeli rakibi Red Star'a gitmedi. O da 1997-98 sezonunda şampiyon olan FK Obilic sayesinde (ilginç hikayesini yakında anlatacağız). Ama o da Belgrad takımıydı. Yani şampiyonluk Yugoslavya parçalandığından beri Belgrad dışına çıkmıyor. Çıktığı son yıl parçalanma öncesi 1988-89 sezonunda Yugoslavya Ligi'nde şampiyon olan FK Vojvodina sayesinde oldu. 20 yıldır sadece Belgrad'lılar seviniyor anlayacağınız.














Belgrad'ın kızıl tarafına gelelim. Red Star Belgrade ya da Crvena zvezda.Aslında Yugoslavya parçalandıktan sonraki dönemde Partizan'ın bir hayli gerisinde kalmalarına karşın hala toplamda 25 şampiyonlukla öndeler. Ancak tabi onları çocukluğumuzun efsanesi yapan 1990-91'de Bari'de kaldırdıkları Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası. Dünya futbol tarihinin en güzel kadrolarından birisidir o gün kupayı kaldıran kadro. Stevan Stojanovic, Miodrag Belodedici, Illia Najdoski, Refik Sabanadzovic, Slobodan Marovic; Vladimir Jugovic, Sinisa Mihajlovic, Robert Prosinecki, Dragisa Binic; Dejan Savicevic, Darko Pancev. Bu takımın anlaşılmaz biçimde bir isim karizması vardır her dilde. Kızılyıldız, Crvena Zvezda, Red Star Belgrade, Stella Rossa....böyle gider. Ancak dün kulüpten yapılan açıklama bir süredir kötü giden kulübün artık maddi anlamda dibe vurduğunu gösteriyor.

Dün yapılan açıklamaile kulüp yönetimi istifasını verdi ve kulübü bir konsorsiyuma devretti. Yönetimin 23 milyon euroluk bir kredi borcu bulunuyor çeşitli kurum ve şahıslara. Aylardır futbolcu maaşlarının ödenmediği yetmiyormuş gibi bir kulüp için çok acı verici şeyler gelişmeye başladı. Kızılyıldız kulüp binasındaki telefon hatları ve su hizmeti faturaları ödeyecek paraları olmadığı için kesildi. Kulüp geçen hafta Javor Ivanjica deplasmanına otelde kalacak paraları olmadığı için maç günü otobüsle gitti. Kulüp binaısndaki büfeler kapandı. Tüm yönetimden sadece 3 kişi 8 Hazirana kadar görevde kalacak ve yeni başkan seilene kadar kulübü idare edecekler. Kulüp işler maddi anlamda iyi giderken hem içeride hem dışarıda da kötü performans gösteriyor. Bu sezon başı UEFA ön elemesinde Avrupa defterini kapattılar ve üstüste 17. kez Avrupa'dan erken olarak evlerine döndüler. Zaten 17 sene öncesinde de dağılmadan önceki o efsane kadro vardı. Taraftarlar kulübün bu durumu için uzun süredir protesto gösterileri düzenliyorlardı ki bu protestolar özellikle orta saha oyuncusu Mirnes Sisic kirasını bile ödeyemeyecek ve evine ayıracak yemek parası bile bulamayacak duruma gelince ayyuka çıktı. Bu el değişikliğinin bir rahatlama getireceğini düşünüyorlar.Beni düşündüren ise kulübün bu durumda iken henüz Ağustos ayında stadyuma alttan ısıtma sistemi döşemesi ve antrenman tesislerini ışıklandırmadan çimlerek adar yenilemesi. Ayranı yok içmeye derler ya o hesap. Marie Antoinette yaşasaydı iyi başkan olurdu bunlara. Ekmek bulamazken pasta yiyorlar. Takımda eski Fenerbahçe'li Nikola Lazetic de forma giyiyor belirtelim.

ANGLO-SAKSON BEYEFENDİSİ



İngiliz kriket takımının Hint asıllı oyuncusu Monty Panesar. "Monty Python" diyorlar ona saha içindeki tepkileri yüzünden. Beyaz pantolonlu, sinek kaydı traşlı İngiliz beyefendilerinden oluşan kriket takımında böyle bir adam. Bugün Londra'da bir terör eylemi olsa ve bu adam sokakta yürüse polis soru sormadan direk göz altına alır. Geçen yıl Yeni Zelanda'yı mağlup ettikleri maçtan bir kaç görüntü.

TURKISH DELIGHT'TAN YOLUN SONU






















Geçtiğimiz hafta Türk basınına Tugay Kerimoğlu'nun Blackburn'ün halen yeni sayılabilecek hocası Sam Allardyce tarafından reserve takımına gönderildiği ve bunun milli oyuncu için bir şok olduğu haberi yansıdı. Tabi altı biraz boş bir haberdi zira İngiltere'de futbolcuların reserve takımda maça çıkmalarının bir çok sebebi var. Sakatlıktan dönen oyuncuyu futbola alıştırma gibi(Arsenal-Eduardo örneği gibi), A takımda oynamayan ama her an görev alabilecek futbolcunun formda kalmasını sağlamak gibi (Manchester United-Darren Fletcher örneği gibi) veya gerçekten o oyuncunun kadroya giremeyecek durumda olması gibi (Chelsea-Shevchenko örneği gibi). Bir de tecrübeli oyuncuların genç oyunculara oyun içindeki yeteneklerini geliştirme açısından örnek olma amacıyla da reserve takımlara gittikleri oluyor. Tugay'ın geçen haftaki de böyle bir karardı. Blackburn Rovers reserveleri Wigan'ı deplasmanda 3-1 mağlup ettiler, Tugay da 77 dakika oynadı. Ardından geçen cumartesi Tugay A takımla ilk onbirde sahadaydı. Dolayısıyla ona karşı Allardyce tarafından alınan bir tavır yoktu. Dolayısıyla Daily Mirror ve bu haberi kopyalayan Türk basını yanıldılar. Ama ortada bir Allardyce gerçeği var onu belirteyim.

Öncelikle söyleyeyim ben bu Harry Redknapp ve Sam Allardyce'a bir türlü ısınamadım. Soğuk, mesafeli, mahkeme duvarı suratlı, sürekli yüzlerinde bir memnuniyetsizlik ifadesi olan 2 adam. Blackburn'ün Allardyce seçiminin çok iyi bir karar olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. Allardyce'ı Newcastle'ın başında iken de hiç sevmezdim. Zaten kariyerinde de Bolton'la aldığı bir UEFA Kupası vizesi dışında tek bir kupa bile yoktur. Ha hocalık kariyerinin başında İrlanda Ligi'nde Limerick FC ile kazandığı şampiyonluğu bir kenara bırakıyorum. İngilizlerin tabiri ile "Big Sam" gelecek yıl Rovers ligde kalsa da kalmasa da kadroda büyük değişiklikler yapacak. Takımın iskeletinin tamamiyle değişmesi bekleniyor ve bu süreçte Allardyce Tugay'ı planlarna dahil etmeyecek burası kesin. Bu hafta içi Tugay ile Allardyce bir araya geldi ve gelen haberlere göre yeni sezonda pek düşünülmüyor. Ama zaten geçtiğimiz yıl da bir jest sonucu 1 yıllık ek bir kontrat önerilmişti. Kontratı bitiyor doğal olarak. Büyük ihtimal bu sezonun son haftası onun son çıktığı maç olacak kariyerindeki. Beni düşündüren arasının çok iyi olduğu Mark Hughes dönemindeki görevi bıraktıktan sonra kulüpte antrenör olarak görev alma konusunun ne olacağı. Allardyce bu konuda da bir terslik çıkarabilir, bereket Rovers başkanı John Williams Türk oyuncuyu çok seviyor. E tabi 8 senedir taraftarların sevgilisi olan ve 300'ün üzerinde maça çıkmış adamı seversin.

Bu arada Blackburn taraftarları hadiseyi hemen sanal ortama taşımışlar. Facebook'ta Norveç'li bir gencin kurduğu "Tugay'ın jübilesi, 10 yıllık hizmetin bedeli" şeklinde çevirebileceğimiz bir grup var. Şuradan ulaşabilirsiniz. 19 Aralık 2008'de kurulan grubun çoğunluğu İngiltere'den 4.568 üyesi var şu anda. Bir tür Fenasi bey fenomeni yaratmak istemem ama üye olabilirsiniz. Grupta çok hoş resimler de var söyleyeyim. Şunu artık rahatlıkla söyleyelim, Tugay Türk insanını yurt dışında en pozitif şekilde temsil eden adamlardan beri (sadece futbolcu değil tüm meslekler dahil). İngiltere'de ön yargıyla bakılan bir milletin nasıl kendini sevdirebileceğinin de kanıtı. İşine saygı, istikrar, spekülasyondan uzak durma....Ne yazsak az...Çok yazdık zaten...Gruptaki bir Rovers'lının cümlesiyle kapatalım yeterlidir. Shearerların, Andy Cole'ların, Chris Suttonların geçtiği bir kulüpte onun için şöyle deniyor.

"Absolute legend, best player I've seen in a the blue and white halves".

"Tam bir efsane, mavi beyaz formada gördüğüm en iyi oyuncu".

LOKOMOTİF İŞLİYOR

Çok açık söyleyeyim Manchester United'a karşı mücadele eden bir forvet oyuncusu olsam maç sonrası kendimi alkole veririm. Rakibini bezdiren bir savunma anlayışı var United'ın. Ama bu anlayışını, misal dünkü Chelsea'nin savunmasından ayıran şey kendi sahasındaki 40 metreye oyunu sıkıştırarak değil sahanın tümüne yaymayı başararak yapması. 17 Mayıs belgeselinde Diyarbakır'daki Galatasaray-Antalya Türkiye Kupası devre arasında Fatih Terim'in taktik tahtasında beni tebessüm ettiren bir hareketi vardı. "Daraltarak ve kenarlara yayarak, daraltarak ve kenarlara yayarak" diye bağırıyordu. İşte Manchester United o oynatmak istediği futbolun A kalitesini oynuyor. Sahada çok savunma yapmıyor görünmüyorlar ama rakip kendi sahasında top yapmaya başladığı anda en gerideki adamla en ilerideki adam, en sağdaki adamla en soldaki adam sahanın ortasına doğru rakibi sıkıştırmaya başlıyorlar. Bilimkurgu filmlerinde bir odanın 2 duvarı birbirine yaklaşır da en sonunda kurban arada sıkışıp ölür ya, o hesap. Çoğunlukla da Ferdinand, Vidic, Carrick ve Fletcher'ın müdahaleleri ile top kapıldığında da kanatlara doğru açılıyorlar ve topu Rooney veya Ronaldo ile buluşturuyorlar. Sonra tekrar ceza sahasına kat edilen bir anlayış. Bu sistem eksiksiz işliyor ve işleyince de rakibin pozisyon bulması oldukça zor oluyor. Arsenal İngiltere'nin değil belki de dünyanın en iyi pas trafiğine sahip takımı. Bugün ceza sahasının önüne kadar paslarla geldiler, oraya girdikleri anda da boğulup yine paslarla geriye döndüler. Nemanja Vidic ve Rio Ferdinand şu anda dünyanın tartışmasız en iyi defans ikilisi. En önemli özellikleri inanılmaz konsantre olmaları ve maçın içinde hiç dalıp gitmemeleri. Sürekli alarm halindeler ve orta sahada önlerinde oynayan ikilinin yaptıkları her hataya anında tepki veriyorlar. İkinci yarıda Darren Fletcer'ın kendi ceza sahası önünde kaptırdığı bir topta Ferdinand anında olay yerinde bitti ve ardından İskoç'a ufak bir fırça çekti. Bu özelliklerine fiziklerini ve arkadaki dev kaleciyi de katınca sapasağlam bir duvar örmüş oluyorlar.

Tabi United'ın bu tandemin önünde oynayan niteliksiz görünen, örneğin Türkiye'de herhangi bir takımda oynasalar Selçuk Şahin veya Deniz Barış'ın gördüğü muameleden fazlasını göremeyecek olan 2 adamı Michael Carrick ve Darren Fletcher'a da değinmek lazım. Bu ikili Carlos Alberto Parreira Fenerbahçesi Kemalettin Şentürk'ünün duble versiyonu. Rakip bu ikilinin arasına girdiği zaman ya topu kaybediyor ya da topu kaybetmese bile bu ikili rakibi öyle hırpalıyor ki onlardan sonra karşılarına çıkan Vidic-Ferdinand ikilisinin önüne geldiklerinde oldukça yıpranmış oluyorlar, onlar da imhayı tamamlıyor. Tabi United'ın Rooney ve oyuna sonradan giren Ryan Giggs olmak üzere açık oyuncularının kanatlara nasıl yardımcı olduğunu da gözden kaçırmamak gerek. Özellikle, dün akşam hücum hattındaki oyunculardan bence en iyisi olan Wayne Rooney bu anlamda çok yardımcı oldu Evra'ya. Tabi burada da United'ın bünyesindeki oyuncuları dönüştürme ve onları farklı yerlere monte edebilme yeteneğine de değinmek gerekiyor. John O'Shea ManchesterUnited'a oynamaya başladığında defansın ortasında oynayan bir oyuncuydu. Bugün hücum tarafını da çok iyi oynayan bir sağ beke dönüşmüş durumda. Rooney belli süredir sağ açık rolünü çok iyi üstleniyor. Everton'dan Manchester'a geldiğinde tipik bir son vuruşçu forvetti. Dolayısıyla hem oyuncuları evrimleştiren hem de sıradan olarak değerlendirilebilecek oyuncuları iskelete çok iyi monte edip, harika bir sinerji yaratabilen bir takım. Gerçekten de United kadrosundaki 11 oyuncunun özelliklerinin üstüste eklenmesiyle ortaya çıkan şeyden daha yukarıda bir futbol oynuyor.

Rövanşta bugünkü taktiğinden çok büyük bir değişiklik olmayacak United cephesinde. Arsenal'de ise Robin Van Persie mutlaka sahada olacaktır*. Wenger'in onu mutlaka kullanması gerekiyor. Wenger'e gelmişken belirteyim Fransızın artık şu Bendtner ısrarını bir kenara bırakması gerekiyor. Kusura bakmayın ama manevi evlat kontenjanında Bülent Akın veya Mehmet Güven'i bile çok gerilerde bırakacak bir ısrar bu. Danimarka'lı üst düzey takımın oyuncusu değil bu çok belli. Chelsea-Mikael Forssell örneğinde olduğu gibi orta karar veya adanın ikinci sınıf takımlarında iş yapabilir ama Arsenal'de bir yere geleceğini düşünmüyorum. Çok hantal, çok ağır, çok yanlış seçimler yapıyor ve doğal olarak da çok etkisiz. Tamam çok da genç ama Arsenal'in hangi oyuncusu değil ki?

Kapatırken dün tuncayın yakaladığı kaptanlık hadisesi ile ilgili bir olay da bugün oldu ona değinelim. Rio Ferdinand 85. dakikadaki Arsenal frikiğinde sakatlandı biliyorsunuz. Tedavi çok uzun sürünce ve hakem Claus Bo Larsen de hafiften Ferdinand'ı uyarınca (hatta Ferdinand burada hakemle de ufak bir dilleşme yaşadı), Fergie, Evans'ı oyuna aldı. Ama sorun şu ki Evans oyuna girerken Manchester doktoru eşliğinde saha kenarına gelen Ferdinand değişikliği görmedi, taç çizgisine gelip oyuna girmeye hazırlanıyordu ki dördüncü hakem ve Ferguson "seni değiştirdik" dediler. Bu sefer de ufak bir bozuk attı Rio, o şaşkınlık ve ufak isyanla da kolundaki kaptanlık pazubandını unutup kenara gitti (ya da soyunma odasına tam göremedim). Kesin olan Manchester United'ın son 9 dakikayı kaptansız oynadığı, zira pazuband Ferdinand'ın kolunda takılı kaldı. Örneğin son dakikalara doğru karşılıklı bir sertlik olsa ve hakem iki takım kaptanının davet etse ne olacaktı merak ediyorum. Ferdinand'ı duşlardan çağırırlardı herhalde.

*Arshavin düzeltmesi için SİYAH ULAN, santti ve Zoma'ya çok teşekkürler, adam 4 gol atınca uçmuşuz tabi.

29 Nisan 2009 Çarşamba

BLOG İDMAN YURDU SAHALARDA!



Evet, zorlu sürecin sonuna geldik. Öncelikle üzülerek söylemeliyim, başka kaptan adayı çıkmadığı için tek takımla katılabiliyoruz. Takımı da seçerken ağırlıklı olarak, kolay iletişim sağlayabileceğimiz kişileri kadroya dahil ettik. Zaten kadro da ağırlıklı olarak bloggerlardan oluşuyor. Bilgiyi verelim ve çağrıyı da yapalım. Şu anda kadromuz 7 kişi. Yarın son halini vermek için bir kişiye daha ihtiyacımız var. Maçları etiler naturelparkta oynayacağız. Mayıs ayı içinde tüm maçlara katılabilecek acil yetenekli bir okuyucuya ihtiyacımız var. Önceden çok istekli görünen devotee'ye maille ulaşmaya çalıştım ancak yanıt alamadım. Bir de solid kid çok istekliydi ama sonra yan çizmişti :)

Onlara ve diğer başka adaylara açık çağrı. Yarın öğlene kadar bana nüfüs kağıdı fotokopisini mail yoluyla da olsa en hızlı ulaştırabilecek olan aday formayı kapar. Sol taraftaki mail adresimden bana ulaşabilirsiniz. Kadronun son halini de verelim.

1 - Noat Samisa (Salih) (GK)
2 - Varol Döken
3 - PCLion (Uğur)
4 - Scapula (Mayıslarbizim - Atahan)
5 - Tunchay
6 - Ali Ece
7 - Pennearabiata (Ali Okancı)

Vurduğumuz gol olsun!

AĞIR ABİ PUYOL



Dünkü maç hakkında olumsuz şeyler duyuyorum sağdan soldan. Yok efendim, Chelsea maçı öldürmüş, böyle oynanır mıymış, ayıpmış falan filan. Benim gibi uslanmaz bir catenacciosever dün yine mest oldu ekran başında. O sebepten maçın analizi, yorumu konusunda tarafsız olamam. Ama Chelsea'nin hakkı Chelsea'ye. Bu sezon Barcelona Nou Camp'ta 85 gol atmış. 27 maçta 85 gol, ortalama 3'ün üzerinde. Chelsea'nin de bir şeyler yapması lazımdı doğal olarak ve yaptılar. Bosingwa'nın yetenekleri konusunda da pek ikna olmamıştım bugüne kadarki oyunuyla. Ama dün oynadığı top, hem beni hem başka homurdananları susturmaya yetecek kalitedeydi.

Ben maçtan farklı bir anekdot aktarmak istiyorum. Puyol'un sarı kart yediği pozisyonda dikkatimi çekti. Bildiğiniz gibi Puyol 52'de sakatlanan Marquez'in yerine oyuna girdi. Girdi girmesine de sonradan oyuna giren adamın gidip kaptanlık bandını aldığı nerde görülmüş. Televizyon yayını o anı göstermedi, ya da gösterdiyse de ben farketmedim. O dakikaya kadar Xavi'de olan bant sonra Puyol'un koluna geçti ve maçı Puyol kaptan olarak tamamladı. Bu nasıl bir ağır abilik artık bilemiyorum. Gidip de Xavi'nin kolundan bandı istediğini de sanmıyorum ama Xavi de 29 yaşında, 2008'in en iyi 3 oyuncusundan biri olarak gösterilen futbolcu kardeşimiz. Bu nasıl saygı hürmettir, girer girmez Puyol'a gitmiş o bant?

Maçı Onore'yle beraber izliyoruz. Abi dedim, "Puyol aldı bandı Xavi'den, bu nasıl iş. Ankaragücü maçında Önder kaptanken Alex oyuna girdi, üstüne devre de oldu ama almadı bandı?". Dedi ki: "Alex kaptan mı?". Dedim "abi Delgado o kadar oyuna giriyor sonradan bandı alıyor mu?" Dedi ki: "Delgado kaptan mı?". Haksız mı?

by tunchay

6 GOLE BİLET PARASI




















Hep anlatırım bunu Mircea Lucescu döneminde Yimpaş Yozgatspor deplasmanı için Hacettepe'li Aslanlar grubuyla Yozgat'a gitmiş ancak Doğa Ana'nın kıyağıyla sadece stadyum üzerine yağan kar sonucunda maçı bir gün ertelenmiş biz de geceyi Yozgat'ta otel arama ile geçirmiştik. Sonunda otel parası, fazladan 1 gün için yapılan harcamaların karşılığında 3-1 yenik götürdüğümüz maçın son 5 dakikasında attığımız 2 golle 3-3 ve 1 puanla Ankara'ya döndük. İçimizden birisi dönüş yolunda "ya bizim cüzdandan çıkan paraları da Mehmet Cansun versin" şeklinde bir laf etmiş, biz de "tabi hemen yaz dilekçeni" şeklinde dalgaya almıştık. Hayaldi tabi. Sonra yıllar geçti bu işin hayal olmadığını anladık. Aralık 2008'de Aberdeen kulübü Aberdeen-Kilmarnock maçının ertelendiği haberini trende alan dolayısıyla da boşuna yol masrafı yapan taaftarları için 4.000 poundluk faturayı Kilmarnock'a göndermişti. Oluyormuş demek. Neyse taraftarlığa gözümüzü açtığımız Galatasaray bir kıyak yapmadı ama sağolsun pilot taraftarlığımızın sahibi FC Utrecht yaptı. Hafta sonu Vitesse deplasmanı için Arnhem'e gitti Bunnikside tayfası. Ben gitmedim. Gitseydim koleksiyona bir "6" daha katacaktım. Üstünüze afiyet 6-1 mağlup olduk. O kadar Utrecht'li akşam üstü Arnhem'den trene binip süklüm püklüm gelmişler Utrecht'e. Kulüp başkanı Jan Willem van Dop hafiften haysiyetli bir adam olunca "bizim için o kadar yol tepip deplasmana desteklemeye gelen taraftarlarımız için 6 gol görmek hiç hoş olmadı, onlara bir borcumuz var" diyerek Arnhem deplasmanına giden tüm taraftarlara ligin son haftasındaki Heracles deplasmanı biletlerini bedava verme kararı almışlar. Hatta o maça gitmeyen kombine sahipleri de isterlerse biletleri yarı fiyatına alabilecekler. Bu hafta içeride Feyenoord ile oynuyor takım, sonra da son hafta Heracles maçı için Almelo'da. UEFA PLay-offlarına kalabilmek içni bu maçlardan minimum 4 puan lazım. Her şey bir yana kulüp yöneticilerinin vefa, haysiyet, desteğin karşılığını ödeme gibi konulardaki hassasiyeti önemli. Ben "6 gol yedim" diyerek Fenerbahçe deplasmanı sonrası gidip Özhan Canaydın'dan bir sonraki deplasmanın biletini bedava isteseydim Ergun amca bana da bir küfür sallardı herhalde.

S-LEAGUE












İskandinavya ve Kuzey Afrika'da yaptığımız gezintiden sonra başka bir diyara yelken açmanın vaktinin geldiğini saptadık. Kuzey Afrika'dan Kızıldeniz'e yelken açıp Süveyş Kanalı'ndan, Hint Okyanusu'nu geçiyoruz. Güneydoğu Asya futbolunu inceleyeceğiz belli bir süre. Kaplan ekonomilerinin diyarını. Yolculuğa ilk başlayacağımız yer Singapur. Uzun yıllardır Türkiye'de dönen bir geyik vardır: "Abi Singapur'da yere tükürmenin cezası 500 milyonmuş" diye. Sanırım rahmetli Barış Manço'nun 7'de 77'ye programında duymuştum ben de benzer bir durumu. Hatta lise zamanında bizim arkadaş "bunu Türkiye'de yapsan GSMH ABD'yi beşe katlar şeklinde" Türki bir yaklaşım getirmişti olaya. Singapur Malay Yarımadasının ucunda Malezya'nın güneyinde Endonezya adalarına çok yakın bir ülke. 1965 yılında Maleezya'dan ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. 710 km2'lik ülke bu özelliği ile Güneydopu Asya'nın en küçük dünyanın 187. en büyük ülkesi ama 4.8 milyon insanı barındırıyor bünyesinde. Ancak kişi başına düşen milli gelir açısından dünyanın en zengin beşinci ülkesi. 2009 yılında Economist Intelligence dergisi başkent City of Singapore'u dünyanın en pahalı onuncu Asya'nın da Tokyo ve Osaka'dan sonra en pahalı üçüncü şehri olarak belirledi. Ülke ikinci dünya savaşında Malay yarımadasında İngilizler ve Japolar arasında geçen kanlı bir savaşa tanık olduktan sonra 1963'te İngiltere'den ayrılıp Malezya'ya katıldı. 2 seen sonra da bağımsızlıklarını ilan ettiler. Ülke Hong Kong, Güney Kore ve Tayvan ile birlikte Güneydoğu Asya'nın 4 Kaplan Ekonomosi'nden birisi. İşlenmiş mallar ve ihracat ülkenin en önemli gelir kaynağı. Tabi turizmi de katmak lazım işin içine. 2006 yılında ülkenin nüfusu 4.6 milyon iken 7.6 milyon kişi ziyaret etti Singapur'u.



















% 51'i Budist, % 15'i Hristiyan % 14'ü de Müslüman toplulukların yer aldığı bir ülke ola Malezya'da bu nedenle çok farklı kültürlerin sentezini görmek mümkün. Ülkenin % 142lükbir kesimi ise hiçbir dinin mensubu değil. Tabi bulunduğu yöre sebebiyle mutfaklarının uzak doğu kültüründen etkilenmemesi düşünülemez. Şiş kebabın uzakdoğu versiyonu olarak değerlendirebileceğimiz "Sate" en bilinen yemeklerinden Her türlü etten yapılabilen bu yemek Hollanda'da bir hayli yaygın restoranlarda. Üzerine bir de yine bu kültürün önemli bir öğesi bir hayli acı olan, Sambal sosunu döktüğünüzde ortam bir anda alevleniyor. "Nasi Padang" adındaki pirinç pilavının daha tuzsuz olanı da satenin yanındaki garnitür. Çabuk hazırlanan ve oldukça doyurucu bir yemektir, belirteyim.



















Ülkenin ulusal ligi S-league 1996 yılında kuruldu. İlk kurulduğu yıl ligde 8 takım mücadele ediyordu. Takımlar birbirleri ile deplasmanlı 14 maç oynadıktan sonra ilk iki sırayı alan takımlar çift maçlı bir play-off oynayıp şampiyonu belirlediler. İlk şampiyon Geylang United takımı oldu. 1997'den itibaren de 12 takıma çıkarıldı. Ligde küme düşmeyok, çünkü ikinci lig yok. Takımlar federasyon tarafından mail performans ve diğer kriterlerce seçiliyor. 2003 yılında bir zamanlar ABD Ligi'nde olduğu gibi berabere biten maçların sonunda penaltı atışlarına gidilmesine ve kazanana 2 kaybedene 1 puan verilmesi uygulaması hayata geçirildi ama bir sezon sonra bırakıldı. 2003 yılında lige yeni takımların katılmasını teşvik için Young Lions isminde bir takım oluşturuldu. Bu takım tamamen Singapur 23 yaş altı milli takımı oyuncularında oluşuyor. Yabancı oyuncular ancak 23 yşının altında olma, vatandaşlık değiştirme ve ileride Singapur milli takımında oynama ihtimalinin olma şartı ile takıma kabul ediliyorlar. Ayrıca ligin gelişmesi için federasyon 13 yıl boyunca 7 farklı Singapur dışı takımı lige davet etti periyodik olarak. Halen çoğunluğunu Bruneili oyuncuların oluşturduğu ve maçlarını da Brunei'de oynayan Brunei DPMM FC, Japonya Ligi'ndeki aynı isimli takımın pilot ekibi olan ve tamamı Japon oyunculardan oluşan Alibrex Niigata FC ve tamamı Kore'li oyunculardan oluşan Super Reds FC ligin misafir takımları. Genç oyunculaırn mücadele ettiği ve reserve lig olarak alabileceğimiz Prime League isminde bir PAF Ligi de mevcut.







































Devlet kurumlarına ait takımları incelediğimiz FC Gov yazısında da ele aldığımız, Singapur Silahlı kuvvetlerinin takımı Singapore Armed Forces FC (SAFFC) 13 yıllık Singapur ligi S-League'in en başarılı takımı. 7 şampiyonluk, 4 ikincilik 1 üçüncülük ve 1 dördüncülük. En kötü derecesi dördüncülük anlayacağınız. Singapur'da kamu kurumlarına ait olan tek takım SAFFC değil. Ligde mücadele eden Home United FC ilk kurulduğunda ismi Police Football Club'tı. Ancak daha sonra İçişleri bakanlığı ve Sivil Savunma teşkilatını temsil eder hale geldiğinden ismi Home United olarak değiştirildi. Ligde 2 şampiyonlukları var. Yani askeriyenin gücünün polis teşkilatından daha önde olduğunu söyleyebiliriz Singapur'da. Lig tarihinde 4 farklı takım şampiyon olabilmiş. Yukarıdaki takımların yanında Tampines Rovers ve Geylang United'ın da ikişer şampiyonluğu var. Singapur'da ligin dışında SingapurKupası, Singapur Lig Kupası ve Charity Shield olmak üzere 3 adet de kupa var. Bu kupaların formatını aşağı yukarı biliyorsunuz. Lig Kupası ve Charity Shield henüz 2 yıllık geçmişe sahipler. Singapur Kupası ise 1997'den beri oynanıyor. HomeUnited ve SAFFC orada dörder şampiyonlukla eşit durumdalar. 38 yaşındaki Singapur vatandaşı, Sırp asıllı Aleksandar Đurić lig tarihinin Hırvat asıllı Mirko Grabovac ile birlikte en ünlü oyuncusu. 2000 yılından beri S-League'de ve son 4 sezondur SAFFC forması giyiyor. 12 kez de Singapur milli takımı formasını giydi. Duric son 2 sezon 33 kez Singapur milli takımı formaıs hiyen Grabovac ise 6 kez gol kralı oldu. Grabovac 281 golle lig tarihinin en çok gol atan futbolcusu unvanını elinde bulunduruyor. Lig tarihinde attığı toplam Şu an 2009 sezonunda 10. hafta geride kaldı ve Brunei'den gelen misafirler Brunei DPMM FC ligin lideri.

ALMORA: KIYAMET SENFONİSİ

























Türkiye’de rock/metal piyasası yıllar geçtikçe daha çok hareketleniyor. Bir dolu yeni grup bilindik tarzlarda, bir o kadarı da kendine has tarzında dinlenesi şarkılar besteliyor. Senfonik ya da senfonik öğelerin kullanıldığı besteler yapan gruplar da rock ve metalin yükselişi ile ortaya çıktı. Türkiye için oldukça iddialı sayılacak bu tarzda şimdiye kadar dikkatimi çeken tek albüm Knight Errant’ın KE albümüdür. Yıllar yıllar sonra bir albüm daha çıktı ki yapanın eline koluna, beynine, kulağına, sesine işte her bir şeyine sağlık demekten kendimi alamıyorum.

Her sanatçının bir olgunluk çağı olduğunu ve en lezzetli meyvelerini de bu çağda verdiğini düşünürüm. Kıyamet Senfonisi de Almora için öyle olmuş sanırım. Bir orta doğu ülkesi (kime göre neye göre) olarak beslendiğimiz envai çeşit müzikten ortaya orijinal bir tarz çıkarmak uzaktan çok kolaymış gibi görünse de bu kafa karışıklığıyla hakkaten zor olsa gerek ki senfonik yapayım derken dokuz sekizlik bir ritmin şarkının ortasında peydah olması; süzme batı müziği tarzı bir şarkıda vokalin istemsizce komalı seslere kayması; kemanın istemsizce roman havasında çalınması (tamam, abartıyorum); Türkçe gibi zor bir dille estetik söz yazayım derken anlamı katletmek, anlam katayım derken söz-müzik ahengini kaybetmek; oldu olacak bir darbuka koyayım da orijinal olsun derken müziği hepten katletmek gibi bir dolu vahim deneme ile karşılaşıyoruz.

Ay Işığı Savaşçısı’nın koro bölümüyle Haggard’dır Therion’dur bilimum baba senfonik metal gruplarını, Sonbahar’ın back vokalleriyle Çalıkuşu dizisinin tema müziğini, Su Masalı ile Anadolu türkülerini, İyiler Siyah Giyer ile yurdum rock/metal gruplarını, Rüzgarın Kızı’nda 6:09’da başlayan final bölümü ile Pentagram’ın destansı şarkılarını ve tüm albüme kısmen hakim heavy metal riffleri ile pek doğal olarak Knight Errant’ı çağrıştırsa da (“da” dediğime bakmayın, insanoğlu benzetmeden anlayamaz) orijinal mi orijinal bir albüm ortaya koymuş Almora.

Sözler ise başlangıçta kulağa eğreti gelse de, dikkatli okuyunca fantastik-bilim kurgu dünyasından az biraz haberdar olan ve bu tarzda sözler yazan grupları daha önce dinlemiş herkesin kolaylıkla hazmedebileceği varoluşsal ve protest bir ruh halinden beslenmiş. İşin açığı sözlerde, örneğine rastlamadığım disütopik bir estetik var ki tadından yenmiyor.

















İnsanoğlu görmüyor istemedikçe
Belki de kendi rüyasından korkuyor
Oysa ki kaybetse de tüm savaşları
İnandığı masallar kadar yaşıyor
-----------------------------------------
Bir gün gelir, biter bu hikaye
Rüyaların seni terk ettiğinde

Bol klavye ve buna uygun olarak yumuşak distortion tonları, şarkı isimlerinin çağrıştırdığı ay tozu/tılsım atmosferini oluşturmuş ve büyüleyici olmuş… Dinlerken Karanlığın Sol Eli’ndeki buz dağları ya da Küçük Prens’in yalnız gezegeni çağrıştı durdu… Yine de merak etmeden duramıyorum, bu albümde daha çok armoni ve kontrpuan kullanılsaydı, yani mesela vokalin arkasından sürekli vokalle aynı notaları basan klavye yerine vokali tamamlayan armonik notalar olsaydı; bol bol klavye yerine keman, flüt gibi senfonik metalin olmazsa olmaz enstrümanları çalıyor olsaydı nasıl bir şey ortaya çıkardı…

Dolunayın şarkısı cesaret! diyordu,
Vazgeçme diyordu yıldızlardan
Susturma kalbinin sesini
Unutma gökyüzü her yerde mavi

------------------------------------------------
Sonsuza kadar sürmez bu çirkin zafer,
Bu kıyamet senfonisi bir gün biter
Döner kırlangıçlar sürgün diyarlardan
Ve melekler de gün gelir elbet güler!Elbet güler!

İyiler Siyah Giyer’in sözlerini baştan sona kopyalamak gerekeceği için o şarkıyı, okurların araştırmacı kişiliğine bırakıyorum. Metalcilerin “siyah”la ilişkisini bu kadar güzel özetleyen bir yazı/şiir görmemiştim.

Vokalleri de unutmamak lazım. Sopranoların/tenorların Verdi’nin Macbeth’ini seslendirircesine ağdalı yorumları ya da eğitimsiz olmakla övünürken bu durumun tiz seslerdeki yırtınma halinden de kaçamayan vokallerden yavaş yavaş gına getirmeye başlamışken, son derece doğal tonlara pürüzsüz vibratolarla* temiz renkler katan kadın vokaller, Soner Canözer’in disütopik dünyalarının sirenlerinin sesi olmuş adeta.

Yukarıda dizdiğim övgülere rağmen, bu albümdeki hiçbir öğenin çok iddialı olduğunu, büyük izler bırakacağını, bu alanda devrimler yarattığını iddia edemem. Ama yalın bir iz bırakacağından şüphem yok.


Yazıda geçen bazı teknik kavramları da açıklayalım



*Vibrato: Enstrüman çalarken ya da şarkı söylerken telin ya da ses telinin titretilmesi ile dümdüz bir ses yerine titreşimli ses verilmesi

By Gand

TEHDİTKAR SAVUNMACILAR



Matthias Sammer'in bu konuda bir sözü vardır. Kariyerinde önce orta saha daha sonra da libero olarak görev yapan oyuncu "defanstan ileri çıkan oyuncu en tehlikeli silahlardan biridir, çünkü karşı takımın defansının tüm elemanları forvet oyuncularına önlem almıştır ve sizi genelde hesaba katmazlar" şeklinde görüş belirtmiştir. Bu özellikleriyle ün yapmış oyuncular var dünya futbolunda. Hatta Türkiye'de de son yıllarda Capone ve Fabio Lociano gibi 2 taze örnek yaşadık. Halen de Lugano'yu yaşıyoruz. Capone'nin arka direk nöbetçiliği ve Luciano'nun kafa golleri hep takımın en ihtiyacı olduğu anda gelen gollerdi. Aşağıda modern futbolun sezon bazında en golcü defans oyuncularının bir sıralaması var.

1-Ronald Koeman: Kariyerinde tam 193 gol var Hollandalının. Tabi hızı 110 km'yi bulan frikiklerinin bu rakama büyük yardımı var. Koeman (ki Hollandacada ismi "inek adam" anlamına gelir) 1987-88 yılında Guus Hiddink yönetiminde şampiyon olan PSV Eindhoven forması ile libero oynamasına rağmen 21 gole imza atmıştı. Bir defans oyuncusu için olağanüstü bir rakam. B usene ligimizin en büyük gol kralı adayının 16 golde olduğu düşünülürse.

2-Fernand Hierro: 1991-92 yılında aynen Koeman gibi 21 gol attı İspanyol oyuncu. Üstelik izleyen 3 sezonda da sırası ile 13,10 ve 10 gol atmayı başardı. Hierro'nun bu dalda benzer bir rekoru daha var. İspanya milli takım tarihinin 29 golle en çok gol atan defans oyuncusu. Daha doğrusu kelimenin tam anlamı ile "defansif" demek lazım. Zira Hierro kariyerinin ilk bölümünde (1994 Dünya Kupası dahil olmak üzere) defansif orta saha oyuncusu olarak görev yapıyordu.

3-Steve Bruce-Derek Mountfield: 1990-91 sezonunda Manchester United forması ile 19 gole imza attı Steve Bruce. Tüm kariyerinde de 52 gollük bir rakam var. Derek Mountfield ise 1984-85 yılında Everton forması ile aynı sayıda gol kaydetti. Üstelik listenin ilk iki isminden farklı olarak frikik ve penaltı kullanmadan. Bu yüzden çok değerli bir rakam olduğunu belirtmek lazım.

4-Laurent Blanc: Fransa milli takımının unutulmaz kaptanı 1994-95 sezonunda St. Etienne forması giyerken 13, 1997-98 yılında Marseille forması giyerken de 11 gol kaydetti. Milli takımda da 16 golü var. Aslında şunu da belirtmek lazım. Laurent Blanc futbola başladığı Montpellier takımında toplamda 76 gole imza atsa da o takımda orta sahanın ortasında oynuyor ve penaltıları kullanıyordu. Dolayısıyla sıralamamızda dikkate alınmadı.

5-Marco Materazzi: Aslında bu listeyi geçen seneki versiyoınundan sonra güncelledik zira gözden kaçırdığımız bir isim oldu. Bu listenin ilk halinde Stuart Pearce beşinci sırada yer alıyordu. Psycho" 1990-91 yılında Nottingham Forest forması giyerken 11 golün altına imza koymuştu. Ancak listeyi yaparken Marco Materazzi'nin 2000-01 sezonunda Perguia forması ile attığı ve Serie A tarihinde bir defans oyuncusunun attığı en fazla gol rekorunu kırdığı 12 gollük performansını unutmuşuz.

Türkiye'deki rekorla ilgili görüşleri de yoruma alalım. Lugano'yu bir kenara ayıralım tabi, ondan bu sene fazlasıyla haberdarız.

İnceleme kategorisindeki diğer konular için.

ROMANTİK SERSERİDEN VEDA

Dün haberi vermiştik. Ciddi ciddi gerçekleşiyor sanırız. Eric Gerets sezon sonunda Olympique Marsilya'dan ayrılacağını resmi olarak açıkladı. Sebebi Marsilya kulübünün hisselerinin en büyük kısmını elinde bulunduran Robert Louis-Dreyfus ile yaşadığı anlaşmazlık. Dün Fransız radyosu RTL'deydi Belçika'lı. Ocak ayında Marsilya şimdiki kadar iyi durumda değilken Dreyfus'un hocalık kabiliyetlerini sorguladığı ve o sıralarda da başkan Pape Diouf'un yapılması beklenen kontrat uzatma görüşmelerini ertelediğini belirtiyor. "Problem 5 dakikada çözülebilirdi, düşündüm ve kararımı verdim, kontrat görüşmeleri 3 aydır erteleniyorsa bunun ardında başka şeyler aramak lazım, Dreyfus her insanın bir gururu olduğunu unutmamalı" şeklinde demeci var Gerets'in. Gerets kararını futbolculara dün öğleden sonra açıkladığını, futbolcuların çok üzüldüklerini ancak şampiyonluğa konsantrasyonlarından hiçbir şey kaybetmediğini de ekledi. Konuşmasının sonunda İstanbul'a bir göndermesi de var. Belçikalı belli ki hala İstanbul'da yarım kalan bir işi olduğuna inanıyor.

"Umarım taraftarlar futbolculara sahip çıkarlar, aksi halde çok üzülürüm, ama hayat devam ediyor. İstanbul'dan ayrıldığımda işleri yoluna koymayı düşünüyordum. Oradan çok mutlu olmama rağmen, yalnız kaldığımda açıp vakit geçirebileceğim duygularımın ve anılarımın olduğu ufak bir bavulla ayrıldım. Ancak Marsilya'da bu bavulun yeteri kadar büyük olmadığını gördüm. Burada edindiğim tecrübeler o bavula sığmayacak kadar büyük".

Bu ayrılış bana Fatih Terim'in Fiorentina'dan ayrılışını hatırlatıyor. Terim de Mor Menekşelerin başında iken deplasmanda Roma'ya 1-0 yenildikleri ligin ilk yarısındaki maçtan sonra Cecchi Gori'nin Gianlcua Vialli ile temasa geçmesine çok sinirlenmiş ve takim daha sonra iyiye gidip, kupada finale ligde Şampiyonlar Ligi vizesine yürürken istifasını açıklamıştı. Fiorentina taraftarlarının Terim'e verdikleri destek ve Gori'ye gösterdikleri tepkinin benzerini göreceğiz büyük ihtimal. Marsilya şampiyon olursa taraftarlar, 17 sene sonra takımı şampiyon yapan hocanın kafasını kızdırıp takımdan ayrılmasına sebep oldukları için Dreyfus'u silerler. Tabi bu futbolcular için de bir "hocaya giderken şampiyonluk hediye edelim" güdülenmesine de ön ayak olabilir. Ne olacağını göreceğiz. Hollanda basını Belçikalı'nın yıllık 3 milyon euroya Al Hilal'in başına geçeceğini açıkladı bile.

CHELSEA MARİNO

Guus Hiddink Euro 2008 çeyrek finalinde Rusya ile anavatanı Hollanda'yı kupa dışına ittiğinde Johann Cruijff ona stüdyodan "Guus hani Hollanda çok iyi takımdı, hani sizin şansınız azdı?" diye sormuş Hiddink de gülerek "benim her dediğime ne inanıyorsunuz?" demişti. Dün günü kapatırken Guus Hiddink'in ağzından "Liverpool deplasmanında oynadığımız gibi oynayıp geriye yaslanmayacağız" sözünü yazdık. Maç sonu yazıya gelen yorumda olduğu gibi hakikaten de yaslanmadı (!). Euro 2000'deki Hollanda-İtalya maçı karakterinde bir maç oldu. Total futbolun son cengaverinin karşısında total defans yapan bir takım. İlginç olan 9 sene önce saldıran Hollandalılardı, dün akşam kapanan Hollanda'lı oldu. 2 ihtimal var.Daha fazla olasılık verdiğim, Hiddink'in açıklamasının maç öncesi oynadığı bir oyun olması. Ama bunun Guardiola'nın aklını çok fazla karıştırma ihtimalinin olduğunu sanmıyorum. Barcelona karşısına Almeira gelince de böyle oynuyor Bayern Munich gelince de. İkinci ihtimal de Hiddink'in "yaslanmayın" uyarısına rağmen futbolcuların istem dışı savunmaya çekilmeleri. Buna çok ihtimal vermiyorum, zira böyle bir durumda mutlaka devre başında farklı bir Chelsea izlerdik ama ilk yarı ile ikinci yarı arasında futbol anlayışı açısından hiçbir fark olmadı. Hiddink'in kumarının çok tehlikeli olduğunu söylemek lazım, zira 0-0 çok riskli bir skor. Hele hele deplasmanda attığı her gol için 2 golle cevap vermenizin gerektiği takım Barcelona ise. O da bunun bilincinde ki maç sonunda "Messi'yi 1 gün böyle durdurursunuz ama bunun ikincisinin olacağını sanmıyorum" diyor. Ama yazının başına gidiyorum. Büyük ihtimal bugünkü kilidi koymayı yine deneyecektir.

Tabi Guardiola tarafına değinmek lazım. Hiddink'in oynattığı defansif futbol bu derece eleştirilirken Pep'in de tabloyu izlediğini belirtmek lazım. Barcelona'nın tüm hücum planını Dani Alves ve Messi'nin kanadından kuracağı belliydi. Hiddink de oraya Bosingwa+Malouda+Essien gibi bir blok yerleştirdi. Bir anda 20 metrelik bir mesafede 5 adam oyunu sıkıştırdı. Guardiola bu anda oyunu sağdan alıp sola yıkmayı ve Henry'i kullanmayı deneyebilirdi. Ama yapmadı ve Barca'nın gol umudu, Xavi ve Inıesta'nın yaratmaya çalıştığı göbeğe attıkları ara paslara kaldı. O kanattan ve yan toptan gelen ilk Barca tehlikesi 90. dakikada Krkic'in altı pas önünden dışarı vurduğu kafa. Dolayısıyla Hiddink'in "futbolu katleden tavrını" eleştirenlerin Guardiola'nın buna tepkisizliğine de bakmak gerekiyor. İspanyol maç sonrası "karşı taraf futbol oynamazken iyi oynamak zordur" diyerek hafiften Hasan Şaş'ın yıllar önce bir GS-FB Maçı sonrası yaptığı "kozlarımızı paylaşacaktık, geriye çekildiler, yakışmadı" açıklamasını ortaya çıkarmış. Bence rövanşta B plansız bu hücum anlayışına bir alternatif üretmesi gerekiyor. Tamam sıkıldınız bu muhabbetten ama dün görüldü ki Messi durdurulduğunda Barca'nnı pozisyon üretme gücü % 50 oranında azalıyor.

Her şeye rağmen ortada bir gerçek var. Barcelona La Liga'nın ilk haftasında Numancia'ya 1-0 yenildiği maçtan beri, 7 ay sonra ilk kez bir maçta gol atamadı. Hiddink, hocalık kariyerinde Nou Camp'ta ilk kez yenilmedi, ilk kez gol yemedi. Son tahlilde ben hem 4-4'lük maçları hem bu maçı aynı derecede severim. 2 an var maçın kaderini çizen. İkinci yarının ortalarında bir Barca korneri ceza sahası önünde bekleyen Messi'nin ayağına düştü, Messi topa vurana kadar 1 metre yakınına tam 5 Chelsea'li gelmişti. Bir de yine bitime yakın Iniesta'nın ara pasına Terry ve Alex'in aynı anda uçarak müdahale etmeleri. Chelsea defansı konsantrasyon konusunda oldukça üst düzeydeydi. Tabi maçın son 5 dakikasında abartıp Ballack'ı defansın içine çekmeleri son nokta oldu. Bu seneki en kötü Frank Lampard'ı izlediğimizi belirtmek gerek. Bir ara üstüste 3-4 top kaybıyla oynadı. Hiddink de bitime 20 dakika kala takımın beynini kenara çekti bu performansından sonra. Petr Cech'in son dönemdeki De Sanctisvari her an yıkılabilecek kaleci imajından sonra hatasıza yakın oynadığı ilk maç oldu. Barca'da kimi beğeneyim bilemiyorum. Böyle bir gol canavarı takım gol atamayınca seçemiyorsun tabi. Ama Toure ile Xavi'nin öne çıktığını belirtmek lazım. Wolfgang Stark'ın vermediği iddia edilen Henry'nin çekilme pozisyonunun hafif ucuz olduğunu düşünüyorum, bana göre ağır bir karar olurdu. Benim Stark'a takıldığım en az 3 tehlikeye dönüşebilecek Barcelona akınını avantaj kuralını uygulamayarak kesip Katalanlar lehine faul düdüğünü çalması. Şampiyonlar Ligi'nde bu seviyedeki bir hakem, bu derece keskin hakem hataları yapmamalı. Stamford Bridge'de maviler böyle oynamayacaklar tabi, her şeye rağmen Barcelona'nın tura yakın olduğunu düşünüyorum. Ancak Chelsea'nin ufak bir avantajı var. Oyunun 2 tarafını da oynayabiliyorlar. Barca ise oyunu kendi sahasında tutmayı nasıl yapacağı konusunda pek tecrübeli değil, kadrosu da buna müsait değil. Pazar günkü Real Madrid maçı onların bunu test etmesi için bir fırsat. Guus Hiddink kazanmak zorunda oldukları bir maçtan önce, Barca karşısında kazanmak zorunda olan bir takımın maçını pür dikkat izleyecektir.

28 Nisan 2009 Salı

CAN CİĞER - EDİRNE TAVA CİĞERİ



Edirne'ye gitmişliğim yok henüz, bu yüzden bu tava ciğerinin gerçeği nedir, nerede yenir, nasıldır falan pek bilemem. Ancak mekanın referansı, yıllarını Edirne'de geçirmiş kadim dostum Ufuk'tur. Bir tava ciğeri aşığı olan kendisinin son birbuçuk yılını geçirdiği Ankara'dan İstanbul'a aralarda kaçış motivasyonudur, tekle doymaz duble götürür.

Can Ciğer adlı mekanımız Barbaros Bulvarı'nda. Yukarı çıkarken sol tarafta kalıyor. Dışarıda yer bulursanız iyi, iki masa var çünkü. Girişte solda tavada pişen ciğerler iyice gaza getiriyor insanı. Oturur oturmaz, tek bibuçuk duble, ne istiyorsanız söylüyorsunuz. Yanına da artık cacık mı istersiniz başka şey mi karar verdikten sonra sabırsız bekleyiş başlıyor.

Ciğerin yanında kuru soğan ve kurutulmuş acı biber de geliyor, şahane!

Denemeye değer bir mekan olarak öneriyoruz efendim, yolunuz düşerse bir şans verin. Sonrasında da biraz daha yukarı çıkıp, bir porsiyon Seç Baklavası götürebilirsiniz, size kalmış.

Biz ısırılmış ciğer pozumuzu işaret ederek yazımızı sonlandırıp, müsade isteyelim. Acıktım.

by tunchay

FOUR LIONS























Geldik yine bir Şampiyonlar Ligi haftasına. Barcelona'nın şu 8 günde oynayacağı 3 maç bence tüm sezonun kaderinin belirleneceği 3 maç. Kırılmadık rekor bırakma, tüm sezonun emeğini 3 maça bırak bu da tabi futbolun acı yanı. Messi, Henry, Eto'o üçlüsü tek başlarına Chelsea'nin şu ana kadar Premier Lig'de attıkları golden 1 fazlasını attılar. (66-65). Hiddink aynen Liverpool deplasmanında olduğu gibi Nou Camp'te de takımın geriye yaslanıp beklemeyeceğini söylüyor. Mantıklı olan da o tabi, karşı tarafta üçlü bir imha ekibi ve bunların yanına eklenmiş Inıesta-Xavi ikilisi varken "bakalım ne kadar süre gol attırmayacağız" denemesi yapmak kendi darağacını hazırlamak olacaktır. Maçtan çok Ashley Cole'un sakatlığı sebebiyle Messi'nin karşısına dikilecek adam konuşuluyor. Şu an en büyük aday Bosingwa. Hiddink maç içindeki en büyük satrancı onu durdurmakta oynayacaktır tahminim. Tabi Guardioala da bütün dikkatler onun üzerindeyken bambaşka bir yerden imha planı geliştirebilir. Kısacası daha oynanmadan satranç taşlarından bir kaçının kağıt üzerinde kapıştırıldığı bir eşleşme. Hiddink, Katalanları da durdurursa sanırım halihazırda aktif görev yapan hocalar içinde en çok saygı gören adam mertebesine yükselir. Hiddink'in "mastermind" özelliğinden şüphem yok ama karşıdaki de Barcelona kusura bakmayın. Chelsea defansı, Liverpool maçında olduğu gibi bir devre boyunca kroki durumda oynarsa, geri dönmesi o kadar kolay olmayabilir Stamford Bridge'de olduğu gibi. Çok klişe ama ilk yarım saat çok önemli olacaktır. Devre bittiğinde Chelsea soyunma odasına mağlup olmadan giderse son 135 dakika bir başka yarı final izleriz. Maçlar öncesi şu istatistik olayını verelim yine

-Barcelona Avrupa kupalarında İngiliz takımlarıyla oynadığı 24 iç saha maçının sadece 2'sini kaybetti. Geri kalan 22 maçta 13 galibiyet 9 beraberliği var. Ancak belirtelim İngiliz takımlarıyla son oynadığı (iç ve dış saha toplam) 6 maçın sadece 1 tanesini kazanabildiler.

-Barcelona bu sene Şampiyonlar Ligi'nde 12 maçta 33 golü kaydetti (2.75). 4 gol ön elemede, 29 gol grup maçları ve sonrasında. Sadece 1999-2000 sezonunda bundan daha üretkendiler. 16 maçta 45 gol (2.81). Kalan maksimum 3 maçta 10 gol atarlarsa 2.82 ortalamaya ulaşıp bu rekoru kıracaklar. Zor görünüyor. Ama bu üçlüyle henüz imkansız değil.

-Chelsea dördüncü kez Şampiyonlar Ligi yarı finalinde. Ama sadece 1 kez final gördüler o da geçen sene Liverpool'ı 1-1 ve 3-2'lik skorlarla mağlup ederek.

-Bu güzel bir bilgi. Hiddink bugüne kadar Nou Camp deplasmanına 4 kez geldi. Dördünde de mağlup oldu. Hepsinde üçer gol yiyerek. Valencia ile 1991-92 sezonunda 3-1, 1992-93 sezonunda 3-0 ve 1993-94 sezonunda 3-1, Real Madrid'le 1998-99 sezonunda 3-0 mağlup oldu.

-Manchester United şu anda Şampiyonlar Ligi'nde 2 müthiş serisini sürdürüyor. 23 maçtır yenilmediler ve Old Trafford'da da 20 maçtır kaybetmiyorlar.

-4 yarı finalist içinde en az gol yiyen takım Manchester United. 10 maçta sadece 5 gol yediler. Ama en az gol atan da onlar. 14 gol. Şu ana kadar oynadıkları 10 maçta 75 şutları kaleyi tutmamış. Bu maç başına 7,5 şut demek.

-Arsene Wenger 38. kez Manchester United karşısına çıkıyor teknik adamlık kariyerinde. Alex Ferguson'a karşı 13 mağlubiyete karşı 14 galibiyetlik bir karnesi var. 10 maç da berabere bitmiş durumda.

-Arsenal bu seozn oynadığı 5 deplasman maçının sadece birini kazanabildi. O da İstanbul'da Fenerbahçe karşısında aldıkları 5-2'lik galibiyet. Geri kalan 4 maçta 2 mağlubiyet ve 2 beraberliği var.

AYIN ELEMANLARI

Avrupa'da bu sezon bittiğinde bir kaç teknik direktörün ismi öne çıkacak görünüşe göre. Louis Van Gaal şimdiden bu listenin başına adını yazdırdı. Trabzonspor'la ilgili haberler çıkıyormuş Türk basınında, gidip bakmadım bile ruh sağlığım açısından. İkinci adam Olympique Lyon hegemonyasına son verip Marsilya ile ipi göğüslerse Eric Gerets olacak elbet. Bu ne sürpriz, onun da ismi geçiyor Trabzonspor için. Yani Türk basını, Gerets'in görev yaptığı 2 sezondan birisinde rekor kırarak şampiyon olmasına rağmen kapıyı gördüğü bir ülkeye, hem de uzun süredir şampiyonluk görememesine rağmen hiçbir hocayla 2 seneden fazla çalışamamış ve hiçbir hocaya şampiyon olamadığı 1 sezondan fazla tahammül edememiş bir takımın başına geçebileceğine ihtimal veriyorlar. Kutlamak lazım kendilerini. Dediğim gibi Van Gaal haberlerine bakmadım bile. Van Gaal'e yazı sonunda kısaca değiniriz. Eric Gerets için bugün ajanslara ilginç bir haber düştü. Suudi Arabistan ligi takımlarından Al Hilal'in Belçikalı'ya 3 sene için 9 milyon euro teklif ettiği öne sürülüyor. Gerets'e Belçika Futbol Federasyonu da talip. René Vandereycken'den boşalan görev için ismi geçiyor. Dün bir söylenti daha türedi o da Klinsmann'dan boşalan Bayern koltuğu. Tabi bütün bu söylentilerin çıkmasındaki en önemli etken, şampiyonluğa gitmesine rağmen hala Marsilya ile kontrat yenilememesi. Gerets "şampiyonluğa konsantreyiz, bu konuları o yüzden gündeme getirmiyorum" diyor. Şahsen çıkıp "valla arkadaş benim Türkiye'de sütten ağzım yandı, sezon devam ederken kontrat montrat yenilemem, sonra sezon sonu bir anda tornistan yapıyorlar" dese hiç garipsemezdim.

Ne ilginç ki daha sezon bitmeden Van Gaal ve Gerets'in adı 3 takım için zikredilmeye başlandı. Belçika, Bayern Munich ve (affınıza sığınarak) Trabzonspor. Belçika federasyonu ve Bayern de Van Gaal'e talip. Van Gaal AZ ile Avrupa'da mücadele etmeyi istiyor ama son birkaç senedir yurt dışına gitme yönünde isteğini vurguluyordu. Belçika milli takımını seçeceğini sanmıyorum, bu otomatikman Euro 2012'ye konsantre olup 3 yılı topu topu 20 maçla geçirmesi demek. En kötü AZ 'de kalacaktır böyle bir durumda.Ama Bayern onun istediği bir seçenek. Öte yandan Gerets de Marsilya ile ipi göğüslerse görev yaptığı ülkeler içinde şampiyonluk kazanamadığı tek ülkeye dönmek isteyecektir. Hem de Bayern ile dönüş daha da önemli. Van Gaal'in şu anda her türlü anlaşma için müsait olması önemli bir avantajı. Ha bugün Beckenbauer'in yaptığı "Hiddink gibi bir antrenör istiyorum" açıklaması da çok manidar. Gözden kaçırmamak lazım.

Tabi bir şeyden eminim ikisi de Trabzonspor'a gitmeyecekler.